HABERLER
Dini Haber
islamiyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
islamiyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

MUHAMMED’İN HAS ADAMI ALİ

Yazan: Mehmet W. Gündoğdu
Hz Ali, din, Alevilik, Muhammed'in celladı Ali, Cellat Ali, Allah'ın aslanı, Ali'nin katliamları, islamiyet, Uhud savaşı, Hendek savaşı, Kureyza kuşatması, Bedir savaşı, Ali, MWG,

MUHAMMED’İN HAS ADAMI ALİ

Allah’ın aslanı olarak tanıtılan, Muhammed’in amca oğlu ve damadı Ali; Muhammed’in kolaylıkla kullanabildiği tek yakınıdır. Muhammed’in cellatlığını yaptığı için kendisine Allah’ın aslanı lakabı verilmiştir. İslam kaynaklarında anlatılan olaylara bakıldığında Ali’nin siyasetten anlamadığı, tek hünerinin kılıç kullanmak olduğu görülür. Muhammed’in ölümünden sonra güçlülerin karşısında tırsmış, daha sonra çevresinin gaza getirmesiyle iktidar mücadelesi yapabilmiştir. Dostunu düşmanını bile yeterince ayırt edemeyen Ali, bunu bile başaramamış Hariciler ve Muaviye ile baş edememiştir. Bildiğimiz kadarıyla kişisel bir cinayeti olmamıştır ama Muhammed için toplu kıyımlar yapmaktan da çekinmemiştir. Toplu kıyımlar kutsal savaş kılıfına sokularak ya da savunma bahanesiyle hadis ve din kitaplarında ayrıntılı olarak anlatılır. Tebük kuşatması dışında bütün savaşlara katılarak çok can almıştır. Bazı kaynaklarda şöyle bir yazıyla karşılaştım: “Ali'nin öldürdüğü Arapların yakınları, yakınlarının Ali tarafından öldürülmesinden gurur duyarlardı.”

Bedir Savaşı olarak bilinen savaş aslında bir kervan baskınıdır. Bedir’deki bu kervan baskınında öldürülenlerin yarıdan fazlasını Ali öldürmüştür. Yazılı kaynaklar böyle yazar. Şeyh Müflid’in El- İrşat isimli kitabında Ali’nin öldürdüğü 36 kişinin adları yazılıdır ve öteki kaynaklar da bu 36 kişiyi Ali’nin öldürdüğü kayıtları vardır. Sonuç olarak Mekkelilerden 70’i tutsak edildi ötekiler öldürüldü deniliyor.  Bir başka kaynak olan İbni Ebi’l Hadid “Bu savaşta müşriklerden 70 kişi öldürülmüştür. Bunların yarısı Hz.Ali tarafından öldürülmüş, diğer yarısı da meleklerin yardımıyla diğer Müslümanlar tarafından öldürülmüştür” diyor. Şimdi diyeceksiniz ki “bu bir savaştır ve savaşın ana kuralı öldürmektir, bunda Ali’nin ne suçu var?” Savaşta düşman öldürülür bu doğru. Birbirlerine düşman olanların hepsi birbirleriyle yakından uzaktan akrabalar. Bu düşmanlığın nedeni ne? Muhammed’in kervan soyup ganimet elde etmesi ve güya dine davet zorlamasının savaşa dönüşmesi. (Bkz. Mücadele suresi- 22, Enfal suresi- 41, Tevbe suresi başlangıç ayetleri) Savaşanların alıp veremedikleri nedir? Mekkeliler kervanlarını kurtarmak istiyorlar. Muhammed ayetler getirip “Mekkeliler mallarınızı yağmaladı” diyerek yandaşlarını çatışmaya zorluyor. İşte böyle bir çatışma sonucu diyet ödeyebilecekler tutsak ediliyor. Teslim olan ötekiler öldürülüp cesetleri kuyuya atılıyor. Muhammed ve ganimet için en çok kılıç sallayıp kelle uçuran da Ali… Daha sonraları Ali, Muaviye’ye yazdığı mektuba “deden Utbe’ye, dayın Velid’e, kardeşin Hanzele’ye indirdiğim kılıç yanımdadır” yazarak gözdağı vermek istemiştir. Daha ayrıntılı bilgi isteyenler Bedir Savaşı ve Ganimetleri başlıklı yazımıza bakabilirler.

Uhud Savaşı’nda da Ali’nin kılıç hünerleri sayılmayacak kadar çoktur. Efsanevimsi anlatılanlara bakılırsa Ali’nin kılıç hünerleri saymakla bitmez. Uhud Savaşı’nın nedeni Mekkeli müşriklerin intikam almak için Müslümanlara saldırması. Asıl neden; çoğu zaman olduğu gibi her iki kesimin de ganimet peşinde olmasıdır. Mekkeliler Bedir Savaşı’nda kaybettikleri kervan mallarının peşindedir. Medineliler yeni bir ganimet beklemektedirler. Muhammed bin kişilik bir ordu hazırlarsa da üç yüzü yoldan geri döner. Muhammed yedi yüz kişilik ordusuyla Uhud dağının uygun bir çevresinde Mekkelileri karşılar. İki taraf savaşa tutuşurlar. İmam Cafer Sadık, İbni Esir, Şeyh Sadık’ın dediklerine göre; Ali, Mekkelilerin dokuz bayraktarını peş peşe öldürmüştür. Müslümanlar savaş üstünlüğünü kazanmak üzereyken ganimet peşine düştüler. Halid Bin Velid arkadan saldırıya geçince Muhammed’in ordusu kaçarak dağılmaya başladı. Bu arada Muhammed’i öldürmek için gelenleri öldüren Ali, Muhammed’in “saldır” dediği topluluklara saldırıp onları da öldürdü. “Bu arada vahiy meleği peygambere Bu Ali’nin gösterdiği fedakarlıkların en üstünüdür deyince, resulullah ben ondanım, o da benden buyurdu. O anda gökten Ali gibi kahraman Zülfikar gibi kılıç yoktur nidası duyuluyordu. (İbni Esir Tarihi) “… Ama bunu söyleyen görünmüyordu. Bunu kimin söylediği peygamberden sorulduğunda o Cebrail’dir buyurdu.” (İbn-i Ebi’l-Hadid) Yine savaş meydanı, yine öldürmek meşru, yine Muhammed’in buyrukları ve çoğu zaman olduğu gibi cellât yine Ali.

Hendek Savaşı sırasında Mekkelilerin en savaşçı ve bedenen güçlü adamlarını da teke tek çatışmalarda öldüren Ali’dir. Yine Muhammed için kan dökmüştür. “Savaş sırasında böyle şeyler olabilir” denilebilirse de; Mekke halkına çomak sokan, ikilik çıkaran, huzuru bozan ve kervan baskınları yapan Muhammed’dir. Üstelik Mekke’nin işgal edilmesi tehlikesi de vardır. Bu savaşlarda Mekkelilerin kendilerine göre haklı nedenlerini de görmeli. Onların din adına değil, Muhammed’den kurtulmak için savaştıkları ortada. Muhammed’in savaşları ise din yayma bahanesiyle yağmacılık yapmak. Mekkeliler ya da diğer müşrikler yüzde yüz haklıdırlar diye bir şey demek istemiyorum. Ama Ortamı bu hallere getiren de Muhammed ve yandaşlarıdır.

Kureyza kuşatması ise başlı başına bir vahşettir, toplu kıyımdır ve Muhammed’in has cellâdı yine Ali’dir. Medine’nin dışında yaşayan Yahudilerin İki büyük kabilesi zor kullanılarak sürgün edilir. Canlarını kurtardığına sevinen kabilelerin malları mülkleri Medinelilere kalır. Üçüncü kabile olan Kureyza kabilesine canlarını kurtarmak hakkı bile tanınmaz ve eli kılıç tutan herkes kılıçtan geçirilir. Cellât yine Ali’dir. Eşlerinin, yakınlarının ve çocuklarının gözleri önünde 450 ile 900 arası Kurayzalı elleri kolları bağlıyken Ali tarafından öldürülür. Oysa öteki iki kabile gibi Kureyzalılar da malk mülk bırakarak sürgün edilebilirdi. Bütün yalvarmalara karşın Muhammed eli silah tutan herkesi öldürttü, kadın ve çocuklar cariye ve köle yapıldı. Rüşvetle Müslüman olan Yahudi Sad’ın Kureyzalılar için verdiği hükmün Muhammed tarafından onaylanmasıyla bu vahşet ortaya çıktı. Eski Yahudi Sad, Kuran’ın Maide suresi 33 ve 34. Ayetleriyle Tevrat’ın Tesniye 20. Bölümündeki metinlere dayanarak bu vahşi hükmü verdi.

Lütfen bu iki kaynağa bakarak kimin haklı kimin haksız olduğuna kendiniz karar veriniz. Bu konuyu kısa anlattığımız için olayların nedenlerini çözemeyenler Kureyza’da İslamın Toplu Kıyımı başlıklı yazımızı okuyabilirler.

Maide 33-34:
(33) Allah’a ve peygamberine karşı savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışanların cezası ancak ya öldürülmeleri veya asılmaları yahut el ve ayaklarının çapraz olarak kesilmesi ya da bulundukları yerden sürgün edilmeleridir. Bu, onların dünyada uğradıkları aşağılayıcı cezadır. Âhirette ise onlar için büyük bir azap vardır.
(34) Ancak onları yenip ele geçirmenizden önce tövbe edenler müstesna! Biliniz ki Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir.

Tesniye 20: 14-18:
14) Kadınları, çocukları, hayvanları ve kentteki her şeyi yağmalayabilirsiniz. Tanrınız RAB'bin size verdiği düşman malını kullanabilirsiniz.
15) Yakınınızdaki uluslara ait olmayan sizden çok uzak kentlerin tümüne böyle davranacaksınız.
16) “Ancak Tanrınız RAB'bin miras olarak size vereceği bu halkların kentlerinde soluk alan hiçbir canlıyı yaşatmayacaksınız.
17) Tanrınız RAB'bin size buyurduğu gibi, onları –Hitit, Amor, Kenan, Periz, Hiv ve Yevus halklarını– tümüyle yok edeceksiniz.
18) Öyle ki, ilahlarına taparken yaptıkları iğrençliklere uymayı size öğretemesinler, siz de Tanrınız RAB'be karşı günah işlemeyesiniz.

Bir örnek de Hayber’in yağmalanmasından verelim. Hayber’in bütün arazilerini ele geçiren Müslümanlar çok kan döktüler. Cellât yine Ali’dir. Hayber Savaşı için tek gerçek neden; yağmalama, ganimet, cariye ve köle edinmek. Öteki nedenlerin hepsi bahane, yağmaya kılıf uydurmadan başka bir şey değil. Bu çatışmada 90- 100 kadar Yahudi öldürüldü kalanların hepsi kadın ve çocuklarla birlikte tutsak edildi. Bu çatışmada da Ali başrol oynamaktaydı.

Ayşe ve yandaşlarıyla yapılan deve olayı denilen çatışmada her iki tarafın iktidar hırsı çok Müslümanın kanını döktü. Araya makam ve çıkar bekleyen fırıldak bozguncular girmeseydi Müslüman Müslümanın kanını dökmeyecekti. İktidar yüzünden birbirlerine düşürülen Ali ve Ayşe bu oyunu anlayabilselerdi boş yere savaşılmayacaktı.

Her zaman olduğu gibi İslam yazarları işi yine uçtu kaçtıya bağlıyorlar. “Allame İbn-i Ebi Cumhur el- İhsai şöyle naklediyor:  Basra’da (Cemel Savaşında) Hz. Ali’yle (a.s) birlikte idim. Yetmiş bin kişi bir kadınla (Aişe ile) toplanmışlardı, savaştan kaçan her insanın; “Ali beni hezimete uğrattı”, yaralanan her şahsın; “Ali beni yaraladı”, can veren herkesin; “Ali beni öldürdü” dediklerini gördüm. Ordunun sağ kolunda olduğumda Hz. Ali’nin sesini duyuyordum; sol kolunda olduğumda yine onun sesini duyuyordum. Talha’nın can verdiği an onun yanından geçerken; “rivayet etmiştir Kim bu oku sana attı” dediğimde; “Ali bin Ebi Talib attı” dedi. Bunu duyunca; “Ey Bilkıys ve İblis hizbi! Ali ok atmamıştır, onun elinde sadece kılıç vardır” dedim. Talha dedi ki: “Ey Cabir! Ali’nin göğe çıktığını, yere indiğini, doğudan ve batıdan geldiğini görmüyor musun? Doğu ile batıyı bir şey yapmıştır, süvariye yetiştiğinde onu mızrak vs. şeyle dürtüyor; biriyle karşılaştığında onu öldürüyor, yaralıyor ve yüzüstü yere seriyor veya “Ey Allah’ın düşmanı öl” dediğin de o adam ölüyor, ondan hiç kimse kurtulamıyor.” (El- Mecla, s.410.) Uçtu kaçtı masalında bile Ali’nin eli kanlı. Birbirleriyle savaşanlar kim ki melekler Ali’ye yardım ediyor? Her iki taraf da Müslüman, her iki taraf da iktidar peşinde.

Daha sonra Hariciler ayrı bir baş çekip başkaldırmaya kalkınca ve Ali yalnız başına kalmaya başlamışken, çıkan çatışmalarda; Hariciler kadar Ali’nin sorumluluğu da var. Ali ne yapabilirdi? Örneğin ayaklananlarla anlaşmış görünüp, ele başlarını birer ikişer yok edebilirdi. Onlara bir şeyler vaat edip, ilk fırsatta tepelerine binebilirdi. Örneğin; Muaviye ve Yezit kurnazlık yaparak bu formülü çok iyi kullanabilmişlerdir. En azından onca kişinin öldürülmesi yerine birkaç kişi öldürülüp bu işler kökten çözülebilirdi. Muhammed, kurnazlığı ve Ebu Sufyan’a verdiği rüşvet ile Mekke’yi savaşsız işgal ettikten sonra kılıcı gösterip herkesi Müslüman yapmıştı. Ali’nin tek hüneri Muhammed’in cellatlığını yapmak olduğu için, bu ince siyasetlerden hiç ders almamıştır.

Özetle Ali, Muhammed için kullanışlı, onun dilediklerini yapan, onun için kılıç sallayan bir müttefiktir. Öyle ki Muhammed, Ali'den zina ettiği söylenen cariyeyi cezalandırmasını bile isteyebilmektedir:
Ali ibn Ebu Talib naklediyor: Allah'ın elçisinin evine ait bir köle kız zina etti. O (Peygamber) şöyle dedi: Kalk Ali ve ona öngörülen cezayı ver. Sonra acele ile gittim ve ondan kan aktığını, akan kanın durmadığını gördüm. Ben de peygamberin yanına geldim ve bana şöyle dedi: Cezasını vermeyi bitirdin mi? "Hala ondan kan akarken ona gittim" dedim. Dedi ki: Kanaması durana kadar onu rahat bırak, sonra da ona öngörülen cezayı ver. Ve sağ elinizin sahip olduklarına (yani köleler, savaşta ele geçirilen cariyeler) öngörülen cezaları verin. [Sünen-i Ebu Davud, Kitap 38, Hadis 4458]

MELEKLER HANGİ ADEMİ İSTEMEDİ?

Yazan: Kainatta Toz Zerresi
KTZ, din, islamiyet, Yeryüzünde bir halife yaratacağım, Meleklerin Ademi istememesi, Meleklerin Allah'a isyanı, Bakara 30, Bakara 31, Bakara 33, Hangi Adem?, Ademi istemeyen melekler, Adem Havva efsanesi,

MELEKLER HANGİ ADEMİ İSTEMEDİ?

Bakara 30: Hani rabbin meleklere, “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” demişti. Onlar, “Biz seni eksiksiz bilirken ve durmadan övgü ile tenzih ederken orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?” dediler. Allah “Şüphe yok ki, ben sizin bilmediklerinizi bilirim” buyurdu.

Bakara 31:  Ve Âdem’e bütün isimleri öğretti. Sonra bunları meleklere gösterip "Sözünüzde doğru iseniz şunların isimlerini bana söyleyin" dedi.

Bakara 32:  "Seni tenzih ederiz! Bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. En kâmil ilim ve hikmet sahibi şüphesiz sensin" cevabını verdiler.

Bakara 33:  “Ey Âdem! Bunların isimlerini onlara bildir” dedi. Onlara bunların isimlerini bildirince de “Size ben göklerin ve yerin gizlisini kesinlikle bilirim; yine sizin açıkladığınızı da gizlediğinizi de bilirim, demedim mi!” buyurdu.

Görevi, sadece ve sadece sorgusuz sualsiz Allah’ın emirlerini yerine getirmek olan ve Allah’ın kendilerine bildirdikleri bilgiler dışında gelecek ile ilgili hiçbir şey bilmeyen bu meleklerin Allah’a böyle bir soruyu nasıl sorduğuna ve insanoğlunun yeryüzünde fesat çıkartacağını nasıl bildikleri kısmına hiç girmeyeceğim çünkü bu  mantıksızlıkla ilgili detayları her yerde zaten bulabilirsiniz.  Beni ilgilendiren başka konular ve sorular var:
  • Sadece Samanyolu galaksisi içinde, bizim güneş sistemimiz gibi milyarlarca yıldız sitemi var. Dahası, evrende Samanyolu galaksisi  gibi milyarlardan daha fazla sayıda galaksi var. Mutlaka bizim gezegenimiz dışında da hiç yoksa milyarlarca yaşanılır gezegen ve o gezegenlerin içinde insan ya da insan benzeri zeki canlılar vardır. 
  • Melekler, yeryüzü derken, sadece dünya gezegeninden  mi  bahsediyor?
  • Diğer gezegenlerdeki zeki canlılar, bir birleri ile hiç savaşmamışlar mı acaba?
  • Kâinatı yarattığı düşünülen ve adının Allah olduğuna inanılan İlâh, sadece dünya gezegeninde yarattığı zeki canlılara mı din ve kitap gönderdi?
  • Eğer o gezegenlere de din ve kitap gönderdi ise melekler her seferinde o gezegenlerde yaratılacak olan zeki canlı türü için her gezegene yönelik Allah ile aynı tartışmayı mı yaptılar? Yani bir birinin aynı olan milyarlarca tartışma.
  • Yoksa adının Allah olduğuna inanılan İlâh, bu zamana kadar yarattığı bütün gezegenler içinde bir birini boğazlama ve bir biri ile savaşma özelliği olarak yani yeryüzünde(yarattığı gezegende) kan dökebilecek sadece ya da ilk olarak insanoğlunu mu yani  Dünya gezegeni  canlısını mı yarattı?
  • Ayetlere bakacak olursak Bakara 30 uncu ayetteki “halife” kelimesini belki bütün gezegenlerde yaratılacak olan zeki canlılara yorabilirsiniz fakat aynı ayetin devamı olan Bakara 31, 32, 33 te anlaşılıyor ki Âdem olarak tarif edilen bu halife, bizzat bizim yeryüzümüzün halifesi.  
  • Müslümanlar, Kur’an’ın bu bilgisini akıllarında tutsunlar, ileriki yıllarda olur da başka gezegenlerdeki varlıklarla tanışırsak ilk olarak Müslüman halkın sorması gereken her halde, Allah size de din gönderdi mi? Siz de bir birinizle savaştınız mı? Sizin Allah’ınız ya da inandığınız Tanrıya hangi ismi veriyor iseniz, o Tanrınız sizler için melekleri ile tartışmaya girdi mi? Şeytan size de uğruyor mu?
  • Adının Allah olduğuna inanılan İlâh, cennet ve cehennemi sadece dünya insanının gideceği bir yer olarak mı yarattı? Çünkü Kur’an’ı Kerim’de, kıyametten sonra yani öldükten sonra gidilecek cennet ve cehennem diyarı dışında başka bir boyut kavramı yok. Eğer bu cennet ve cehennem diyarı, Kâinatta var olması hesaplanan ve sayılarla bile ifade edilemeyen milyarlarca yaşanılır gezegen içindeki zeki canlılarla ortak olarak kullanılacak bir mekân ise Adem babamız ile Havva anamız, cennetten kovulan tek ya da ilk zeki tür olması nedeni ile çok büyük bir ayıp etmişler. Bir insan olarak onların soyundan geldiğim için çok utanıyorum.
  • Durun durun  ya! Niye aklıma gelmedi şimdi? Tabi yaaaaa! “Kur’an’ı Kerim, sadece ve sadece Dünya insanları için gönderilmiş bir kitap ve doğal olarak da dünyadaki insanları ilgilendiren bilgiler var içinde. Diğer gezegenlerde yaşama olasılığı olan canlılar için tabi ki farklı kutsal kitaplar göndermiştir Yaratıcı. Onlar için de günah, sevap farklıdır. Belki onların cenneti ve cehennemi de farklıdır.” Hımmmmmm…! Bilim kurgu filmlere ve doğal olarak bilim kurgu düşüncelere, hayallere bayılıyorum. Zaman biraz ilerlemiş olduğunda bizim türümüzle, yabancı bir yıldız sitemine ait bir tür,  uzayın ortak bir noktasında cinsel birliktelik(evlilik ya da benzeri işte) kurduğunda o uzayda doğacak olan ortak çocuklar hangi kitaba ya da ne bileyim, hangi cennete cehenneme tabi olacak? O farklı gezegene de kutsal kitap ya da kitaplar gönderilmişse hangisinin hak olduğu nereden bilinecek? Ya inanmıyorum yaaaa! Kâinatın yaratıcısı olan ve adının Allah olduğuna inanılan koskoca İlâh böyle bir ayrıntıyı atlamış olamaz ya. Yahudi ve Hıristiyanlarla evlilik, savaş,  esir alma gibi konuları anlatıp da başka gezegene ait olan varlıklara takınacağımız tutum ile ilgili bir şeyler göndermiş olmalı. Öbür gezegenlerde yarattığı zeki tür ile dünya gezegeninde yarattığı zeki türlerin nasıl iletişim içinde olmaları gerektiği, onlarla dost olmalı mıyız yoksa düşman mı olmalıyız  ile ilgili kutsal kitabına gerekli bilgiler eklemeyi unutmuş olamaz. 
  • Hatta adının Allah olduğuna inanılan bu İlâh, eğer başka gezegenlere de, yani yakın zamanlarda tanışma olasılığımız olan farklı gezegen canlıları ile tanışabileceğimizi ya da karşılaşabileceğimizi hesaplayıp, onlar arasına gönderdiği dini tanıyabilmemiz için bize bir bilgi göndermesi gerekmez miydi? Ne bileyim ortak bir işaret, sembol gibi bir şey. Ben olsam böyle yapardım.
  • Aklıma takılan bir düşünce daha var ki o da, insan vücudunun ileriki dönemlerde uğrayacağı değişimler… Çeşitli nedenlerden dolayı uzay boşluğunda yani, uzayda oluşturulacak uzay istasyonlarında yaşayacak insan kolonileri kurulacak fakat bu kolonilerin kurulması için insan bedeninin genetik olarak değişime uğraması gerekiyor. Ayrıca farklı yaşam koşullarında olan ve yaşamaya daha yakın olan bazı gezegenlerde de insan kolonileri kurulması için insan genetiği ile yine ileri düzeyde oynanması gerekiyor ki o gezegen atmosferine uyum sağlayabilecek bir vücut yapısına sahip olunabilsin. Yani sizin anlayacağınız, bu genetik oynamalardan sonra ortaya çıkacak olan türe “insan” demek bir hayli uzak kalacak. “Farklı bir zeki tür” demek ve ona farklı bir isim bulmak daha yerinde olacak. Peki bu durumda bu farklı zeki tür, insan olmaktan çıkacağı için dini yükümlülüğü ne olacak? Çünkü sonuçta, Laboratuar ortamında üretilecek olan bu türler Adem ve Havva olan türden tamamen ayrılıyor, kopuyor, onların dini durumu ne olacak?

Maddeleri yazarken geleceğe fazla daldım galiba. Toparlayarak devam edeyim. Kur’an’ı Kerim’i okuduğunuz zaman Kâinattaki tek zeki canlı türünü barındıran gezegen, dünya gezegeni. Allah, “yeryüzünde bir halife yaratacağım”  dediği zaman melekler karşı çıkmış. Bak sen şu işe! Peki diğer gezegenlerde yaratılacak olan ya da yaratılmış olan zeki canlılara ne olacak? Bu kadar devasa bir kâinatta, içinde yaşam olasılığı barındıran sadece şu an için milyarlardan daha fazla gezegen var iken tek zeki canlı türlerinin biz olduğumuza inanan yoktur herhalde. Üstelik zamanın sonsuzluğunu ele alacak olursak, şu zaman diliminde yaşanılırlıktan uzak gezegenlerin(Mars gezegeni gibi)  bundan milyon yıl önce yaşanılacak bir koordinatta olabileceğini hepimiz biliriz. Yani kâinatın ilk yaradılışından sonsuza kadar geçen bir süre içerisinde yani bütün zaman dilimleri içinde yaşama elverişli olan gezegenler içindeki bütün zeki canlı türlerini hesap edecek olursak karşımıza inanılmaz derecede devasa bir rakam çıkar ki, buna, kâinatın farklı yerlerindeki zaman kavramlarının(zaman akışının dünyamıza göre hızlı ya da yavaş olduğu bilgisini hesap edersek)saymak mümkün olmaz. Fakat bu devasa rakama rağmen yeryüzünde  fesat çıkaracak tek canlı türü Kur’an’a göre anlaşılan o ki sadece dünya gezegeninin sahipleri olan biz insanlarız! Yani asıl ayetimiz olan bakara suresinin devamında anlatılan “Âdem” soyu.  Ya da büyük ihtimal, yeryüzlerinde ilk fesat çıkartacak olan tür “Âdem”! Böyle bir tesadüf olabilir mi? Olması mümkün değil çünkü Allah katında zaman kavramı yoktur. İlâhiyatçılarımız, bu mantıksal soruya hemen çare üretmeye başlayacaklardır. Ben hemen onların yerine bu cevapları bulayım, yazık ya onları da boş yere zahmete sokmayayım.
  • Birincisi, her ne kadar Kur’an’ın verilerine göre Allah kendi katında melekleri ile  sadece bizim yeryüzümüz olan Dünya gezegenine dair olan şeyleri görüşüyormuş gibi bir intiba uyandırsa da, Allah diğer gezegenlerin yani diğer yeryüzlerinin zeki canlıları ile ilgili iş ve işlemlerini, melekleri ile o konulardaki görüşmelerini tabi ki de bizim kitabımıza yazamazdı. Dolayısıyla sadece bize ait olan bilgileri verdi Kur’an’ı Kerim’de.
  • İkincisi, Allah “ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” derken aslında “halifeler” yaratacağım diyordu ama bu konuyu dünya gezegenine gönderdiği kutsal kitaba eklerken işin sadece bizi ilgilendiren boyutuna binaen bir halifeden yani Hz Âdem boyutundan bahsetti ki zaten ayetin devamında atamız olan Hz Âdem aleyhisselamdan bahsetmektedir.
  • Üçüncüsü, Hz Âdem, aslında kâinattaki bütün gezegenlerde yaşayacak olan zeki canlıların ilk atası yani ilk yaratılmış canlı  olabilir. Geçmişteki Âlimlerimiz de kâinat ile ilgili yeteri kadar bilgiye sahip olmadıkları için bu ayetleri sadece bizim gezegenimize yönelik açıklamış olabilirler. Bu ayetleri, zamanın değişen şartlarına göre tekrardan yorumlamak gerekir. Ne de olsa Kur’an’ı Kerim, evrensel bir kitaptır efendim.

Belki bu ayetler Annunakiler gibi insan ırkını laboratuar ortamında oluşturduklarına inanılan bir canlı türünün diyaloğundan değişime uğrayarak aktarılmıştır. İlkel halde ve kendilerine her söyleneni yapan ve henüz yeteri kadar evrimleşmemiş olan ilkel insanı, daha zeki ve kendi kendine karar verebilme yetisine sahip bir canlı haline dönüştürürken diğer bir taraftan yükselen itirazların yankılarıdır.

ALLAH BİLE PEYGAMBERİNE SALAT EDER

Yazan: Kainatta Toz Zerresi
KTZ, din, Allah peygambere salat ediyor, Allah neden Muhammed'e salat eder, Muhammed'e salat, Bu nasıl Tanrı?, Kur'an'daki çelişkiler, islamiyet, Ahzab 56, Hz.Muhammed, Allah,

ALLAH BİLE PEYGAMBERİNE SALAT EDER

Ahzab 56: "Allah ve melekler peygambere salât ediyorlar; ey iman edenler, siz de ona salât ve selâm okuyun."

Hadis (Peygamberin sözü): "Yanında adım zikrolunup da bana salavat getirmeyen kimsenin burnu sürtülsün."  Kaynaklar: (Tirmizi,  Daavat, 100; Ahmed b. Hanbel, II/254)

Peygamberin sözü: "Allah Teâlâ benim için iki melek görevlendirmiştir. Ben bir Müslümanın yanında anıldım da bana salavat getirdi mi, mutlaka o iki melek ona 'Allah seni bağışlasın' derler. Allah Teâlâ ve diğer melekleri de o iki meleğe cevap olarak 'Amin' derler. Bir Müslümanın yanında adım zikrolunduğunda da bana salavat getirmedi mi, mutlaka o iki melek: 'Allah seni bağışlamasın' derler. Yüce Allah ve öteki melekleri de o iki meleğe cevaben 'Amin' derler." Kaynak: (İbn Kesir, II/515)

Samimiyet denilen ve dünyanın her yerinde geçerli olan, kabul edilen ve tanınan  insan davranışının İslâmiyet’te önemi ve yeri nedir? Ahzab 56’da açıkça ve açıkça görülüyor ki Muhammed Peygamberi zorla bir anma ve onu ümmetine ya da Müslüman âlemindeki her kese zoraki bir sevdirme çabası var. Bu nasıl bir tutum? Allah’ın ve Meleklerin Peygambere sâlât etmesinin saçmalığını bir kenara koyalım, o da apayrı bir konu. Hem hadisler hem de yukarıdaki ayet göz önüne alındığında Allah ne yapmaya çalışıyor? Bir kimseyi zoraki olarak anmanın ya da andırmaya çalışmanın gayreti nedir? Ayette deseydi ki: “Vefalı ve ince ruhlu kullarım, benim dinimi tebliğ eden Peygamberi içten anar ve ona selâm gönderirler, ne güzel mümindir onlar” dese, üzerine söyleyecek hiçbir sözüm olmayacağı gibi “tam da bir İlâha yakışır incelikte bir cümle” derdim  ve tek bir kelimesini bile eleştirmeye lüzum görmezdim. Kulunun kendisine tapınmak için bir sürü ibadeti zorunlu kılan adının Allah olduğuna inanılan İlâh bir de kalkıyor, “bana ibadetiniz, beni anmanız yetmeeeeeez, benim Peygamberimi de anacaksınız, ona da sâlât okuyacaksınız” diyor. Emir üzerine Peygamberine sâlât ve selâm okumayınca ne olur? Peygamberin nuru, öte alemde eksik mi kalır? Farz edin kul, yani Müslüman bu ayeti okuyunca emir üzerine Peygamberin adını anıp ona selâm gönderiyor ama içinden gelmiyor fakat yine de bu Müslüman, zoraki de olsa kendini zorlayıp Peygamberinin adını anmaya devam ediyor. Bu anma ve selâm yollama işini ağzından ses çıkartarak değil de içinden yani düşünsel olarak bile yapsa adam bunu mecburiyetten yapıyor, ayetteki emir üzerine. Bu adamın bu selâmı gönderişinin samimiyeti konusunda ne söyleyebiliriz?

İçinden geldiği için yapmıyor hatta zorlanıyor. Emir üzerine, yapmak zorunda kalıyor. Namaz, hac gibi vazifeler de Allah’a yapılması gereken ibadetler. Kur’an’da bazı müminlerin içinden gelerek ve kalbi titreyerek namaz kıldığını ve o namazların en güzel ve en kabul olunan  namaz  olduğu yönünde hem ayetler hem de hadisler var. Bunun mantığını biraz düşünelim. Namaz kılıyorum ama zoraki kılıyorum kardeşim. İçimden geldiği için değil, zorunlu olduğu için. Namaz kılarken kalbim Allah’a karşı pır pır edip titremiyor, ne yapayım? Zoraki olarak bunu samimiyete, içtenliğe dayandırmaya mı çalışayım? Kendimi zorlayım mı? Bir erkek, bir kadını  zorla sevebilir mi? Bir  kadın bir erkeği zorla sevebilir mi? Bir kadın, hoşlanmadığı bir erkeğe yanaşmaz, onu sevmez ama insanlık gereği nezaketini bozmaz, kibar davranır. Allah kullarından ne istiyor? Müslümanların, kendisine ve Peygamberine karşı nazik olmalarını mı yoksa “Beni sev, Peygamberi mi de sev. Beni sevenler, benim katımda apayrı, sevmeyenler ise sevmeye çalışsın, bunun için çaba göstersin, uğraşsın.” KULLARINDAN İLGİ, SEVGİ VE SAMİMİYET DİLENEN BİR İLÂH!

Bir kadın kocasını sevemiyor ve günün birinde kocasına ve yakın birkaç kişiye bu durumu anlatıyor. Gururdan ve Onurdan eksik olan koca kükrüyor “sen nasıl olur da beni sevmezsin be kadın?”, arkadaşları ve anne babası da bu durumda kadını suçluyor  “o senin kocan, niye sevmiyorsun, çaba sarf et seversin hem sevsen deeee, sevmesen deeeee o adamla ömür boyu evlisin, boşanma moşanma yok unut. Kocanı sevmek içinden gelmiyorsa bile içinden geliyormuş gibi, seviyormuş gibi yapacaksın.”. Kadıncağız, boşanamayacağı adama karşı ne yapacağını şaşırır ve sonunda seviyormuş gibi davranmaya başlar. Adam eve gelince “hoş geldin” der. “Akşam sana hangi yemeği yapayım” diye sorar. Kocasına zoraki olarak “seni çok seviyorum” der. Der ama evde huzursuzluk çıkmasın diye der. Öyle icap ettiği için yoksa adamı sevdiği için değil. Koca da, “hah, hanım beni sevmeye başladı, hali hareketi davranışı değişti, düzeldi”   der ve yaşantısına kasıla kasıla devam eder.

Allah’ı ve Peygamberi zoraki olarak seveceksin. Sevemiyorsan da seviyormuş gibi yapıp iki de bir isimlerini anacaksın, Namazını kılacaksın, buyruklarını yerine getireceksin. Müslümanlıktan çıkmak felan yok, unut. Hem Müslüman olacaksın hem de Allah’ı ve Peygamberi seveceksin, sevemiyorsan da seviyormuş gibi yapacaksın yoksa cehennemi boylarsın ya da Allah’ı ve Peygamberi içinden gelerek  seven kulların aldığı ödülden çok daha azını  alırsın. O yüzden ne yap yap, sev, sevmeye çalış. Ha sen eğer “sevemiyorum” diyorsan o zaman düşünelim düşünelim… Ne olabilir? Neden sevemiyorsun? Buldum!
  • Allah’ü Teala muhtemelen senin kalbini, kulaklarını mühürledi ya da
  • Sen asi ruhlu, dinine imanına karşı gelen ya da ne bileyim doğuştan gelen bir özellikle Müslümanlığa uygun bir adam değilsin veya
  • Cehennemliksin. Hani şu insanların büyük kısmı cehennem için yaratılmış ya! Ya da cehhem, insanlar için yaratılmış! Yani kaderinde cehenneme girmek yazıyor.
  • Allah’ı ve Peygamberi sevmek ve isimlerini anmak istemiyorsun. Eğer ister isen mutlaka içinden gelir ve severek yaparsın.
Peki o zaman istemek nedir? İnsanın içinden gelen bir şey mi yoksa birilerinin sana verdiği emri yerine getirmek için istiyormuş gibi davranman ve zaman içinde bu davranışı alışkanlığa dönüştürmen mi?

HASAN, HÜSEYİN VE KERBELA

Yazan: Mehmet W. Gündoğdu
MWG, din, islamiyet, Alevilik, Kerbela, Hz Hasan, Hz Hüseyin, Hasan Hüseyin ve Kerbela, Muaviye'nin halifeliği, Yezit'in halifeliği, Muaviye, Hasan ve Hüseyin'in öldürülmesi,

HASAN, HÜSEYİN VE KERBELA

Hasan’ın Kufe’de Halife Seçilmesi
Ali öldürüldükten sonra, oğlu Hasan minbere çıkıp halka seslendi. Hasan sözlerini bitirmeden Sad oğlu Kays, elini uzatarak Hasan’a biat ettiğini duyurdu. Hasan konuşmasını sürdürdü. “Birkaç sözüm daha var, duyup dinleyin. Dedemin ve babamın inançlarını sürdürmekten başka bir niyetim yoktur. Beni babamın yerine seçmezseniz zerre kadar alınıp gücenmem, Medine’ye döner kendi halimde yaşarım. Zorlamayla, korkuyla ya da hatır için bir seçim yapmayın. Yüzyüze baktığınızda kuldan utanırsanız, içinizdeki vicdanın ve Allah’ın aynasına dönüp bakın. Kesin kararınızı o zaman verip açıklayın. Kardeşlerim, vereceğiniz karar nasıl olursa olsun saygı duyarak kabul ediyorum. Eğer beni seçmezseniz, hiç ardıma bakmadan Medine’ye çeker giderim.” Hasan sözlerini tamamlayınca, Kays yeniden biatta bulundu, orada bulunanlar da biat ettiler.

Muaviye’nin Şam’da Halife Olması
Ali’nin ölüm haberini ve Hasan’ın Kufe’de halife seçilmesini duyan Muaviye; bir oldubittiyle, halkın kılıç korkusundan yararlanıp Şam’da kendisini halife ilan etti.

Muaviye bir allem kalemle kendisini halife seçtirtmişti, ama öte yanda meşru yolla halifeliğe seçilmiş Hasan vardı. Hasan’dan sonra da sıra kardeşi Hüseyin’e gelecekti. Oysa Muaviye kendisinden başka güç tanımamaya kararlıydı. Muaviye, Ali’nin oğullarından ya biat alacak ya da kurnazlığıyla onları saf dışı edecekti. Aksi halde gücünün zevkini tadamayacağını düşünen Muaviye 40 bin kişilik bir ordunun başına geçerek Kufe’nin yolunu tuttu. Muaviye ordusunun Kufe yakınlarına kadar geldiğini Hasan’a duyurdular. Savaşalım diyenler olduysa da Hasan kabul etmedi. “Ben halifelikten çekilmeye razıyım. Yeterki kan akmasın, Muaviye varsın halifeliğin zevkini tadsın, o ölünce sıra bana gelir. İslam’ı yüceltir, adaletten ayrılmazsa halifelik ona helal olsun.”

Şehir bayraklarla donatılmış, Kufeliler meydanlarda toplanıp; Muaviye’nin gelmesini bekliyolardı. Dün Hasan’a biat etmiş olanlar, bu gün Muaviye’ye biat etmek için çoktan sıraya geçmişlerdi bile. Kim doğru, kim eğri bilen mi vardı?  Kufeliler’in algılayabildiği tek gerçek; Muaviye’nin zulmü ve kılıcının korkusuydu.

Muaviye arkasındaki ordusuyla birlikte Kufe’ye girdi. Meydanda toplananlar, sıraya girip Muaviye’ye biat etmeye başladılar. Bu biat töreni sırasında Muaviye kendisine biat etmeleri için, Hasan’la Hüseyin’i çağırttı. Hasan biat etti, Hüseyin etmedi ve etmemekte direndi. Böylece, halifelik Muaviye ve Emeviler eline geçti. Bundan sonra Muaviye sülalesi 90 yıl iktidarda kalacaktı.

Başka çıkar yolları kalmayan Hasan ve Hüseyin, Medine’neye doğru yola çıktılar. Muaviye’nin huzursuzluğu geçmemişti. Deve kinli bu adam, Hasan ve Hüseyin’i ortadan kaldırmadıkça rahat yüzü göremeyeceğini, iktidar olmanın keyfini süremeyeceğini düşünmekteydi. Hasan biat etmişti bir tehlike gözükmüyordu ama ya Hüseyin? Hüseyin canlanıp ayağa kalkamadan onu ortadan kaldırmak gerekliydi.

İki kardeş Hasan ve Hüseyin, Medine’ye yerleştiler ama onlar da huzursuzdu. Çünkü Muaviye’nin şeytana diz çöktürecek kadar kurnaz ve deve kinli olduğunu biliyorlardı.

Muaviye hemen Mervan’ı yanına çağırttı. Önce ona Medine valiliği görevi vereceğini söyleyip, Hasan’ın öldürülmesini istedi. Muaviye kurduğu planı Mervan’a anlattı. Muaviye’nin planına göre; Mervan, Hasan’ın karısı Cude’yi kandırıp, kocasını zehirleyip öldürürse Muaviye’nin gelini, Yezit’in karısı olacağını söyleyecekti. Mervan Medine’ye giderek, Hasan’ın karısı Cude’yi kandırdı. Cude birkaç kez zehirleme denemesine karşın, kocasını öldürememişti. Cude kocasının su içtiği testiye zehir katıyordu ama Hasan ölmüyordu. Bunu bilen Hasan testinin ağzını tülbentle kapayıp, üstünü de mühürlemeye başladı. Muaviye hekimbaşısına çok etkili bir zehir hazırlattı. Cude, testinin ağzındaki mührü bozmadan tülbentten zehiri süzüp testinin içine boşalttı. Testinin mührü bozulmadığını gören Hasan sudan içince birdenbire ölüverdi. Cude’yle Mervan birlikte Şam’a doğru yola çıktılar.

Şam’a vardıklarında, Muaviye; Cude’yi iyi karşıladı, İslam adına övücü sözler söyledi, kendisine gelin yapacağını yineledi. Hemen ertesi gün de Cude bir dalavere ile ile suda boğularak öldürüldü.

Muaviye adamlarını çağırttı. “Bu gün İslam’ın en acı günüdür. İslam’ın yüce ışıklarından biri sönmüştür. Sevgili peygamberimizin torunu Hasan’ın öldüğü haberini duydum. Tez elden Şam yasa bürünsün. Duvarlar siyaha boyansın, bayraklar yarıya insin, her yerde genel yas ilan edilsin. Bunu herkese söyleyip duyurun…” Muaviye işte böylesine kurnaz birisiydi.

Muaviye’nin Ölümü, Yezit’in Halifeliği ve Kerbelâ
“Dünya kimseye kalmaz” derler ya, Muaviye’ye de kalmadı, oğlu Yezit’e de…

Muaviye kimine göre yaşlılığından dolayı, kimine göre oğlu Yezit’in zehirlemesiyle yaşama gözlerini kapadı. Muaviye ölüm döşeğindeyken oğlu Yezit gelip; babasının parmağından halifelik yüzüğünü çıkardı, asasını da alıp saraydakileri kendisine biat ettirdi. Böylece, hilafet oğuldan oğula geçen saltanata dönüştürülmüş oldu.

Yezit, halife olmuştu, ama babası gibi güçlü ve tek olmak istiyordu. Oysa karşısında kendisine biat etmemiş Hüseyin vardı. Hüseyin’in bir çıbanbaşı olabileceğini ve güçlendiğinde elinden halifeliği alabileceğini düşünmekteydi. Yezit Medine’ye adam göndererek, Hüseyin’in biatını istedi. Hüseyin Yezit’in kendisini yaşatmayacağını biliyordu, buna karşın yine de biat etmedi. Babası Ali’nin, kardeşi Hasan’ın başına gelenlerin bir gün kendi başına geleceğini çoktan anlamıştı. Çokca düşündükten sonra; Mekke’ye gitmekten başka yolu olmadığını düşünerek, kararını verdi. Ailesi ve yakınlarını yanına alarak Mekke’ye doğru yola çıktı.

Bu arada Kufe ileri gelenleri Yezit’e biat etmekle yanlış iş yaptıklarını anlamışlar ve Hasan’ı arkasız bırakmakla zulüme ortak olduklarını düşünmeye başlamışlardı. Yezit’in zulmünden kurtulabilmek için tek umar yolu Hüseyin’di. Böyle düşünenlerin önderi Süleyman Huzal, kalabalık bir kitleyi başına toplayıp, Yezit’e karşı Hüseyin’i çağırmayı önerdi. Öneri kabul edilince, Hüseyin’e mektuplar yazmaya başladılar. Hüseyin bu mektuplara kayıtsız kalmak zorunda kalıyordu. Kufe halkı kardeşi Hasan’a sahip çıkamamıştı, kendi gücü yoktu, olsa bile onlar da dağılıp gideceklerdi. Üstelik karşısında acımasız ve kurnaz düşmanlar, kılıç zoruyla biat edip, ne zaman ne yapacağı belli olmayan zavallı bir topluluk vardı.

Hüseyin’in kafilesi Mekke içine geldiğinde Abdullah İbni Zübeyir tarafından karşılandı. Abdullah ibni Zübeyir, Hüseyin’den yardım isteyen Kufeliler’in mektuplarından söz edince; Hüseyin Allah’a şükrederek, Kufeliler’in bu çağrısına sevindi. Birileri Hüseyin’i körüklemekteydiler. Ancak önüne gelen herkes, Hüseyin’e  “Kufe’ye gitme” diyordu. Hüseyin, babasının verdiği “Mazlumdan yana olun” öğüdünü anımsayarak Kufe’ye mazlumların yanına gitmeye karar verdi.

Hüseyin, Kufeliler’e dokunaklı bir mektup yazdı; amcasının oğlu Müslim mektubu alıp Küfe’ye doğru yola çıktı. Hüseyin, Mektuba “Müslim’i önden yolladığını, arkasından kendisinin de gidip mazlumların yardımına koşacağını, Kufeliler’in Müslim’e biat etmelerini” yazmıştı. Müslim yola çıkınca bu haber Yezit’e ulaştırıldı. Müslim Kufe’ye varınca, mektubu gösterip, Hüseyin’in de geleceğini söyleyerek otuz bin Kufe’liden biat aldı.

Yezit bu haberi duyunca kudurma derecesine geldi; Müslim’i öldürttü. Hüseyin’e mektup yazanlardan birkaçının de kellelerini yere düşürdü. Kim Hüseyin’e biat ederse sonunun böyle olacağını halka duyurdu. Hüseyin’e mektup yazanlar, kılıç korkusundan dolayı sessiz kalıp, tırstılar. Yezit, komutanlarından birisini Hüseyin’e gönderip; biat ederlerse kurtulacaklarını, etmezlerlerse öldürüleceklerini söylettirdi. Kufe’den yardım alacağını uman Hüseyin biata yanaşmadı. Kufe’den yardım gelmeyeceği, kendisine biat edenlerin kılıç korkusundan tırstıkları anlatıldıysa da Hüseyin biat etmemekte kararlıydı. Sonunda kalabalık bir ordu ile Hüseyin’in önüne çıkan Yezit’in askerleri; kafileyi ıssız, susuz Kerbela’ya getirip beklemeye başladılar. Açlıktan, sususzluktan günlerce perişan olan çoluk çocuğa karşın; Yezit’in askerleri son darbeyi vurarak işi bitirdi. Hüseyin ve yakınlarından 72 kişi acımasızca öldürüldü. 70-80 kişi kocaman bir orduya karşı koyamadıysa da, yine de savaşarak öldüler. Kufeliler kılıç korkusuyla yine sırt dönerek Hasan gibi Hüseyin’in de arkasında duramadılar. İşte, kılıç korkusu böyle bir şeydir.

Bu olaylar, İslam tarihinin kanlı ve ibretlik sayfalarının yalnızca bazı kısımlarıdır. Lütfen herkes tarihi ve benimsetildiği dini bir kez daha sorgulasın.

SONUÇ
Sevgili okur ve izleyicilerimiz, bunları neden anlatıyoruz? Bunlar bilinsin ki tarihten ibret alanlar çoğalsın. Bunları okuyup, izleyenler akıl süzgecinden geçirerek; inançların nelere yol açabileceğini iyi düşünsünler ve günümüz İslam dünyasının içinde bulunduğu durumlarla karşılaştırılsın. Ayrıca bütün dinleri akıl, vicdan ve mantık süzgecinden geçirerek incelemenizi, içten bağlılıkla inanılanların nasıl kötülükler için kullanıldığını bilmenizi istedik; yine de inançlarınızı sürdürüp sürdürmemekte özgürsünüz.

Yalan-iftira demeden önce lütfen kaynaklara bakınız. Ayrıca mutlaka okunması gerekli bir kaynak kitap daha var: Everest Yayınları’nın yayımladığı Bekir Yıldız’ın Ve Zalim Ve İnanmış Ve Kerbela isimli belgesel romanı.

MUHAMMED’İN ÖTEKİ YÜZÜ

Yazan: The Guiding


MUHAMMED’İN ÖTEKİ YÜZÜ
(Adamına Göre Muamele)


İslam dünyası tarafından, Resul-i Kibriya (Büyük peygamber) , Resul-i Ekrem (Kerem sahibi Peygamber), Hatemü’l- Enbiya (Nebilerin sonuncusu), Rahmeten lil Alemin (Alemlere Rahmet), Üsve-i Hasene (Güzel bir örnek) vb vasıflar ile övülen Muhammed’in,  61 yıllık hayatı (Hicri Takvime göre 63) objektif olarak incelendiğinde ;kendisinin  hiç de bu övgülere layık bir hayat yaşamadığı görülür. Detaylı olarak, ayetlerin indirilme nedenleri ve o dönemin tarihi incelendiğinde, Muhammed’in döneminin; ondan görerek onu örnek alan sahabelerin yaşadığı döneme (Halifeler Dönemi), o günlerden de günümüze   kan, gözyaşı ve zulüm ile dolu bir hayat miras kalmıştır. Muhammed’in kızı Fatma,  Ebubekir ile ve onun kızı Ayşe ile (Muhammed’in eşi) miras ve kıskançlıklar yüzünden ters düşmüşlerdir. Ali ile Ayşe  ve daha öncesinde  de Osman ve diğer Müslümanlar makam-mevki ve dünyalık menfaatler için savaşmışlardır. (Cemel ve Sıffin Savaşları) Üstelik bu kişilerden bazıları, daha hayattayken, Muhammed tarafından -nasıl oluyorsa- cennet ile müjdelenen kişilerdendi ve ilginçtir ki, bu müjdeyi hak eden 10 kişinin tamamı erkeklerden oluşuyordu. Öyle ya; kadınların cenneti hak etmeleri, kocalarını mutlu etmelerine bağlıydı. [1] Cennetle müjdelenen bu kişiler, halifelik için birbirleriyle savaşmışlardı.
(Osman-Ali-Zübeyr-Talha)

Osmanlı döneminde de mezhep savaşlarının (Sünni-Şii) yapıldığını görüyoruz. Günümüzde de Suriye, İran, Afganistan, Suudi Arabistan, Yemen , Sudan  vb. İslam ülkelerinde aynı mezhep kavgaları devam etmektedir.

Yukarıda Muhammed’in eşi Ayşe ile kendi kızı Fatma ve damadı Ali  arasında problemler olduğundan bahsetmiştik. Bu problem, diğer Müslümanların taraftarlığını da getirmiş, kimi Ayşe’den yana; kimi Ali’den yana tavır almıştır. Hatta bu tavrı lanet etmeye kadar ileri götürenler de olmuştur. Günümüzde de bu izleri hala görmekteyiz. Şiilerin inancına göre; Ali'nin halifeliği vahiyle bildirildiği halde, Ebubekir, Ömer, Osman bu hakkı gasp etmişlerdir. Ali, Muhammed’in defin işiyle ilgilendiği için Ebubekir alelacele halife olmuştur. Bu düşüncede oldukları için de Şiiler, Ali’den önceki halifeleri kabul etmemekte ve onlara lanet etmektedirler. Bu lanetten Ayşe de, Ömer’in kızı olan Muhammed’in diğer bir eşi Hafsa da nasibini almaktadır.

İnsan sormadan edemiyor: Hani peygamberin eşleri ümmetin anneleriydi? (Ahzab Suresi-6) Hani Muhammed miras olarak ehli beyti (Aile halkını) bırakmıştı? [2]  Ne oldu da Muhammed ölür ölmez Müslümanlar birbirleriyle ters düştüler. Hani Müslüman, Müslümanın elinden, dilinden emin olduğu kişiydi. [3] Burada şunu da ifade edelim ki; Muhammed ölür ölmez, dinden dönenler olmuş, bunların bir kısmı uzak memleketlere göç etmişlerdir. Korku ile olan Müslümanlık bu kadar oluyormuş demek ki!

Muhammed’in Rahmet peygamberi, emsalsiz bir örnek olduğu , merhametli olduğu hem Kur’an’ da hem de İslami kaynaklarda anlatılır. Savaşta doğum yapmakta olan köpeğe ilişilmemesini söyleyecek kadar yufka yürekli olduğundan, kurban hayvanına eziyet yapılmamasını istediğinden bahsedilir. Ancak, onun hayatına bütün olarak  bakıldığında, söylenenler ile yapılanların aynı olmadığı ortaya çıkacaktır. Muhammed’e inanmayanların çoğunun öldürüldüğü hatta hunharca katledildikleri, bazılarına ise ayrıcalık tanınarak serbest bırakıldıkları, onların da korkudan Müslüman oldukları görülecektir. Buyurun başlayalım:

Muhammed, Bedir Savaşı sonunda esirlere yapılacak muamele konusunda Ebubekir ile Ömer’e danıştıktan sonra kararını vermiştir. Ömer öldürülmelerini, Ebubekir ise fidye karşılığı serbest bırakılmalarını istemiştir. Sonuçta Ebubekir’in dediği olmuş, esirler fidye karşılığı serbest bırakılmışlardır. Ancak Muhammed’in nazarında Ömer’in ayrı bir yeri olduğu için, Ömer’in gönlü de getirilen ayet ile alınmıştır. Ömer, söylediğini yaptıran, Muhammed üzerinde çok etkili  bir kişiliğe sahipti. Bu konuda pek çok örnek vardır. [4] 

Ömer’in gönlünün  alındığı, esirler ve fidye ile ilgili ayet şöyledir:

“Yeryüzünde düşmanı tamamıyla sindirip hakim duruma gelmedikçe hiçbir peygambere esir almak yakışmaz. Siz geçici dünya menfaatini istiyorsunuz, halbuki Allah ahireti (kazanmanızı) istiyor. Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir. Eğer Allah'ın daha önce verilmiş bir hükmü olmasaydı, aldığınız şey (fidye) den dolayı size büyük bir azap dokunurdu.” (Enfal Suresi-67-68)

Bu ayetin Ömer için Muhammed tarafından getirildiği o kadar belli ki; başka bir ayet ile bakın nasıl çelişiyor. Esirler ve fidye yüzünden Muhammed’i ve ona inananları azarlayan Allah, bu düşüncesinden vazgeçip sözde şu ayeti gönderiyor!

“(Savaşta) inkâr edenlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihayet onları çökertip etkisiz hale getirdiğinizde bağı sıkı bağlayın (sağ kalanlarını esir alın). Artık bundan sonra (esirleri) ya karşılıksız ya da fidye karşılığı salıverin. Savaş sona erinceye kadar hüküm budur. Eğer Allah dileseydi onlardan öç alırdı. Fakat sizi birbirinizle denemek için böyle yapıyor. Allah yolunda öldürülenlere gelince, Allah onların amellerini asla boşa çıkarmayacaktır.” (Muhammed Suresi-4)

Fidye karşılığı serbest bırakılanlardan biri; Muhammed’in  en büyük kızı olan Zeynep’in eşi Ebu’l As’tır. Zeynep Bedir Savaşında esir alınan eşi için, bir miktar malla beraber evlendikleri zaman annesinin kendisine taktığı gerdanlığı fidye olarak gönderdiyse de; bunu görünce Muhammed hüzünlenmiş, gerdanlığın Zeynep’e iade edilmesini ve Ebü’l-Âs’ın serbest bırakılmasını istemiştir. Aynı şekilde önceleri vahiy katibi olup daha sonra Muhammed’in peygamberliğini kabul etmeyen Abdullah İbnu Sa'd İbni Ebi's-Sarh, Muhammed’in damadı Osman’ın araya girmesiyle öldürülmekten vazgeçilmiştir. Bu zat Müslüman olduğunu söylediği için öldürülmekten kurtulmuştur. Ancak Osman gibi bir koruyanı olmayan Abdullah Bin Hatal ise, Mekke Fethi sırasında, Kabe’nin örtüsü altına gizlense de öldürülmekten kurtulamamıştır. Bir diğer koruyanı olmayan kişi ise bir kadındır. Suçu sadece Muhammed aleyhinde şiirler yazmak olan  ve bu yüzden  öldürülen 5 çocuk annesi Esma Binti Mervan. Bedir Savaşı sonrası serbest bırakılmayan, hatta öldürülmelerinden önce kendilerine hakaret edilen kişilerden  ikisi; Ukbe bin Ebi Muayt ve Nadir bin Haris’tir. Bunlarla birlikte Bedir Savaşı sonrası öldürülenlerin sayısı, çeşitli rivayetlere  göre 400-900 kişiyi bulmaktadır. Hayvanları sevmek, onlara acımak ne kadar güzel bir davranış ancak; Muhammed’e inanmamanın karşılığı, yaşarken öldürülmek, ölünce de cehennemi boylamak.

Ayrıca öldürülmeden önce bu esirlere Muhammed tarafından psikolojik işkence yapılıyordu. Muhammed, bir yerde toplatılan esirlere hitaben : ”Ey domuz ve maymun kardeşleri! Yediniz mi? İşte haliniz; görün bakalım”  diyordu. Bu hakarete muhatap olanlar ise: ”Ey Muhammed! Biz senden bunu beklemezdik ,neden böyle haksızlık yapıyorsun?” diyorlardı. Savaşta öldürülen 70 müşrik “Kalib” kuyusuna atılırken ise Muhammed: ” Gördünüz mü işte sonunuz böyle olacak” diyordu. Muhammed, esirler öldürülmeden önce önlerine hurma atılmasını ve infazın serin bir saatte yapılmasını istemiş, Tevrat’ı okumak isteyenlere izin verilmesini istemişti. Atılan bir kaç hurma, bir hayvanın önüne atılır gibi atılıyor, esirlerin birbirlerine girmeleri sağlanıyordu. Tüm mallarına el konulan, çoluk-çocukları dul-yetim bırakılan bu insanlara atılan bir kaç hurma ile güya, lütufta bulunuluyordu. [5]

Muhammed, infazdan sonra savaş esirlerinin geride kalan eşleri ve kızlarından 16 tanesini özel olarak ayırmış ve bunlardan Reyhane’yi kendisi için seçmiş , diğerlerini de önemli dostlarına vermiştir. Muhammed, Beni Müstalık Savaşında Cüveyriye’yi ;Hayber Fethi’nde de Safiye’yi bu şekilde savaş mağduru olarak kendisi için seçmiştir. Bazı İslami yazarlar Muhammed’in savaş mağduru bu kadınlar ile evliliğini, toplumsal bir nedene bağlamaya çalışırlar ancak gerçek hiç de öyle değildir.

Muhammed’in esirlerin geride kalan ailelerinden kendisi ve özel dostları için ayırdığı 16 kadının dışında kalan kadınlar ve  çocuklar satılmış ve o paralar ile savaş malzemesi at ve silah alınmıştır. Görüldüğü gibi bir insanın bir at kadar ,bir silah kadar  değeri yokmuş.

Muhammed’in Mekke dönemindeki karakteri ile Medine dönemindeki karakteri birbirinden çok farklıdır. Mekke’de Müslümanlar olarak sayıca zayıf iken daha affedici, daha hoşgörülü, Yahudileri, Hristiyanları öven, herkesin inancını kendine bırakan biri iken, daha güçlü olduğu Medine yıllarında ise, inanmayanları öldüren, öldürten, esir alıp köle-cariye yapan biridir.

Muhammed, Aşağıda yer alan ayetlerde görüldüğü gibi; kendisine ve Kur’an’a  inanmayan Yahudi ve Hristiyanları önceleri överken, onları ve küfür ehlini, kendi inançlarında serbest bırakırken, güç eline geçtiğinde ise boyunlarını vurmaktan geri kalmıyor. (Bkz.Muhammed Suresi-4)

“O, sana Kitab'ı hak ve kendisinden öncekileri doğrulayıcı olarak indirdi. O, daha önce Tevrat'ı ve İncil'i insanlar için birer hidayet olarak indirmişti.” Â-li İmran Suresi-3

Ehl-i kitap içinde, Allah'a iman ettikleri gibi, Hakkı tazim ederek hem size hem de kendilerine indirilen kitaba inananlar da vardır. Onlar Allah'ın ayetlerini, değersiz bir menfaat karşılığında satmazlar. İşte Rabbi nezdinde mükâfatları olanlar onlardır. Muhakkak ki Allah hesabı pek çabuk görür.” (Al-i İmran Suresi-199)

İncil ehli Allah'ın onda indirdiği ile hükmetsin. Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler fasıkların ta kendileridir.” Maide Suresi-47

“İçlerinde zulmedenleri hariç olmak üzere, Kitap Ehliyle en güzel olan bir tarzın dışında mücadele etmeyin. Ve deyin ki: "Bize ve size indirilene iman ettik; bizim ilahımız da, sizin ilahınız da birdir ve biz O'na teslim olmuşuz." (Ankebut Suresi-46)

“Bugün size temiz ve iyi şeyler helâl kılındı. Ehl-i kitabın kestikleri ve diğer yiyecekleri size helâldir. Sizin yiyecekleriniz de onlara helâldir. Namuslu, zinaya girmemiş ve gizli dostlar edinmemiş insanlar halinde yaşamanız şartıyla, müminlerden hür ve iffetli kadınlarla, sizden önceki Ehl-i kitaptan hür ve iffetli kadınlar da, mehirlerini verip nikâhladığınızda size helâldir. Kim imanı inkâr ederse bütün yaptığı işler boşa gider ve o, Ahirette de ziyana uğrayanlardan olur.” (Maide Suresi-5)

“Dininizden ötürü sizinle savaşmayan, sizi yerinizden, yurdunuzdan etmeyen kâfirlere gelince, Allah sizi, onlara iyilik etmeden, adalet ve insaf gözetmeden menetmez. Çünkü Allah âdil olanları sever.” (Mümtehine Suresi-8)

De ki: "Ey Kâfirler! "Ben sizin kulluk ettiklerinize kulluk etmem. Siz de benim kulluk ettiğime kulluk edecek değilsiniz. Ben sizin kulluk ettiklerinize kulluk edecek değilim. Siz de benim kulluk ettiğime kulluk edecek değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim de banadır."  Kafirun Suresi-1-6

"Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklıktan ayırt edilmiştir. Artık her kim tâğutu inkar edip, Allah'a inanırsa, sağlam bir kulpa yapışmıştır ki, o hiçbir zaman kopmaz. Allah, her şeyi işitir ve bilir." (Bakara Suresi-256)

Yahudileri övüp aradığı desteği bulamayan Muhammed, bu sefer Hıristiyanlara yanaşmaya çalışıyor, daha önce övdüğü Yahudileri kötülemeye başlıyordu.

“Sen, iman edenlere, düşmanlık besleme bakımından onların en şiddetlilerinin Yahudiler ile müşrikler olduğunu görürsün. Müminlere sevgi bakımından en çok yakınlık duyanların ise "Biz Nasârayız (Hıristiyanız)" diyenler olduğunu görürsün. bunun sebebi, onlar arasında bilgin keşişlerin ve dünyayı terketmiş rahiplerin bulunması ve onların kibirlenmemeleridir.” (Maide Suresi-82)

Hatta Muhammed Yahudilerle ilgili daha da ileri giderek onların maymuna ve domuza dönüştürüldüklerine dair ayetler getiriyor.(Bakara Suresi-65;Maide Suresi-60;Araf Suresi-166)

Aynı Muhammed, Peygamber olduğunu iddia ettiği ilk yıllarda, İslam düşmanlığı ile bilinen Yahudi Abdullah İbni Selül’ün cenaze törenine katılmak ister. Bu ailenin desteğini almak istemektedir. Bu törene katılmasına Ömer razı değildir. Çünkü bu şahıs, Muhammed’in eşi Ayşe hakkında ifk iftirasında (Ayşe’nin zina yaptığı iddiası)  başı çeken kişiydi. Muhammed, cenazeye katılır. Sonra da Ömer’i gücendirmeyecek hatta Ömer’i daha da yüceltecek ayeti getirir. Böylece sözde Muhammed yanılmıştır, Ömer Allah’ın muradı olan bir konuda isabet etmiştir! Muhammed’in, burada kendisi peygamber olmasına rağmen!, Ömer’in daha isabetli karar vermiş olmasını-gütmüş olduğu politikası için- önemsemediğini görüyoruz. Çünkü aynı politikayı -çevresini güçlü kılmak için- sürekli devam ettirmiştir. Ömer’in isabetli olduğunu bildiren! ayet şöyledir:

“Onlardan ölen hiçbirine asla namaz kılma ve kabrinin başında durma. Çünkü onlar Allah’ı ve Resûlünü inkâr ettiler ve fasık olarak öldüler.” Tevbe Suresi-84

Muhammed’in Ömer’in ve Ebu Cehil’in (Amr bin Hişam) Müslüman olması için dua ettiği bildirilir. Ömer’in İslam’a girmesinin önemi de; Muhammed’in çevresini güçlü kılma, peygamberliğini kabul ettirme politikası yüzündendir. Ömer, Muhammed’i öldürmek üzereyken Müslüman olmuştur. Muhammed neredeyse Ömer’in sözünü hiç yerde bırakmamıştır. Ömer’in Muhammed üzerindeki bu etkin gücün altında yatan nedenin, Muhammed’in Ömer’in düşmanlığından korkmak olduğu ortaya çıkıyor. Çünkü Ömer son derece acımasız biriydi. Muhammed’in aynı korkuyu taşıdığını düşündüğüm başka biri hakkındaki  örnek ile konumuzu  tamamlamış olalım. Bu kişi Vahşi isimli Habeşli bir köledir.

Vahşî, Muhammed’in amcası Hamza’yı Uhud savaşında öldüren kişidir.  Bedir savaşında Hamza’nın öldürdüğü Tuayme’nin kardeşinin oğlu olan Cübeyr bin Mutim’in kölesi idi. Habeşli olduğu için, el ile ok ve mızrak atmakta usta biriydi. Uhud savaşında Cübeyr,  Hamza’yı öldürmesi karşılığında kendisini azat edeceğini söylemişti. Ebu Süfyan’ın hanımı Hint isimli kadın da, babası ile amcasını öldüren  Hamza’dan intikamını alması durumunda, Vahşi’ye mükafatlar vadetmişti.

Vahşi, Uhud meydanında saatlerce Hamza’yı kollayarak mızrağı atacağı ortamı bekler. Nihayet Hamza’yı uzaktan attığı mızrakla öldürür. Öldürmekle kalmaz, Hamza’nın karnını ve göğsünü bıçakla parçalar ve iç organlarını Uhud’un kumlarına döker. Uhud sonunda Muhammed, şehitleri ve yaralıları dolaşırken amcasına yapılanları görür ve çok üzülür. Ağlarken hıçkırıkları duyulur. Çünkü Hamza çok cesur ve tek başına aslan avına çıkabilecek kadar güçlü biridir. Hamza’nın intikamını 70 kişi ile alacağına dair yemin eder. [İbni Sa’d, et-Tabakat 3, 5, 13, 14] Ancak daha sonra kendisini bundan vazgeçirecek ayeti getirmeyi de ihmal etmez. “Eğer ceza verecekseniz size yapılanın misliyle ceza verin. Ama sabrederseniz elbette bu sabredenler için daha hayırlıdır” (Nahl Suresi-126)

Hamza’nın katili olan "Vahşi", sonradan Müslüman olmak istediğini fakat "şirk yapanların, katillerin ve zinakárların" azaba uğrayacağı şeklindeki ayetlerden korktuğunu iletir. Vahşi hakkında belli aralıklarla üç ayet arka arkaya iner!

Olay şöyle gelişir: Uhud harbinde Muhammed’in amcası Hamza’yı öldüren Vahşi, Muhammed’e, "Ben Müslüman olmak istiyorum. Ama Kuran’da “Ve onlar ki Allah’ın beraberinde diğer bir ilaha dua etmezler, Allah’ın haram kıldığı nefsi haksız katletmezler ve zina yapmazlar. Her kim de bunları yaparsa ağır cezaya çarpar” (Furkan Suresi- 6) ayeti beni İslam’dan men ediyor. Zira ben sayılan bu üç günahın hepsini yaptım. Benim için bir tövbe imkanı var mı?" diye Mekke’den bir mektup yazdı.

Bunun üzerine Furkan Suresi’nin, "Ve her kim tövbe edip de salih amel işlerse o muhakkak Allah’a makbul olarak döner" mealindeki 71. Ayet iner! Muhammed  bu ayeti Vahşi’ye yazıp gönderdi.

Vahşi, "Bu ayette iyi amel yapma şartı var. Ben iyi işleri, amelleri belki yapamayabilirim. Başarılı olabilir miyim bilmiyorum" diye bir mektup daha yazdı.

Bunun üzerine, "Doğrusu, Allah kendine şirk koşulmasını mağfiret etmez, ondan berisini dilediğine mağfiret buyurur" (Nisa Suresi, ayet 4) mealindeki ayet nazil olur! Muhammed, bu ayeti de Vahşi’ye yazdı.

Vahşi tekrar, "Bu ayette Allahü Teala dilediğine mağfiret eder şartı var. Allah (CC) beni bağışlamayı diler mi, dilemez mi bilmiyorum" diye yazınca, "Ey nefisleri üzerinde israfta bulunmuş kullarım! Allah’ın rahmetinden ye’se (ümitsizliğe) düşmeyiniz. Şüphe yok ki, Allah günahların hepsini mağfiret eder. Muhakkak ki o çok gafur ve rahimdir" (Zümer Suresi-53) mealindeki ayet nazil olur! [İbn Asâkir, LXII, 413]

Görüldüğü gibi, bir zamanlar kendisini öldürmek üzere gelen Ömer’in, bundan vazgeçip Müslüman olduktan sonra, her görüşüne değer verip, onun istediklerini yapan, yapmadığı zaman da onu haklı çıkaran ayetler getiren Muhammed, amcasını öldürüp ona insafsızca işkence yapan ok ve mızrak kullanmakta mahir olan Vahşi’yi affetmek için adeta çırpınıyor. Onun için ayetler getiriyor. Amcası Hamza için kullanılan o mızrak,  hiç beklemediği bir anda kendisi için de kullanılabilirdi değil mi? Muhammed bundan mı korkuyordu acaba? Muhammed Vahşi’yi affetmekle onun şerrinden korunduğu gibi, yalancı peygamber diye bilinen Müseylemet’ül-Kezzab’tan da  Vahşi sayesinde  kurtulmuş oluyordu. Çünkü Vahşi, Hamza için kullandığı mızrağını, Müslüman olduktan sonra bu kişi için de kullanarak onun ölümüne sebep olacaktı.

Bizler şimdiye kadar Muhammed’i merhametli, affedici ve cesur olarak biliyorduk. Çünkü bize hep böyle anlatılmıştı. Ne zaman Kur’an’ı, hadisleri, sorgulayarak incelemeye başladık; o zaman gerçeklerin bize anlatıldığı gibi olmadığını gördük. Muhammed’in gerçekte merhametli biri olmadığını, yukarıda vermiş olduğumuz örneklerde geçen esirlere ve onların ailelerine yaptığı muameleler açık bir şekilde anlatıyordu bize. Aynı Muhammed’in benzer olaylarda nasıl da farklı davranışlar içinde olduğunu görüyoruz artık. Emin (Güvenilir) denilen Muhammed’in , yer ,kişi ve zamana göre değişen yüzünü umarım görenlerin sayısı artar.

ALLAH YARATTI, SONRA NE YAPTI?

Yazan: Kainatta Toz Zerresi
KTZ, din, islamiyet, Allah, Allah yarattıktan sonra ne yaptı?, Yaratılış ayetleri, Ayetlerle ikna çabası, Allah'ın ikna çabası, Yarattıklarını sıralayan Allah, Kur'an Muhammed'in el yazmasıdır, Kur'an insan yazmasıdır,

ALLAH YARATTI, SONRA NE YAPTI?

Aşağıda “Yaratmak” ile ilgili 189 tane Kur’an ayeti paylaştım. Adının Allah olduğuna inanılan İlâh neleri, nasıl yaratmış ve bu yarattıklarını da göğsünü gere gere Kur’an isimli kitaba kaç ayetle göndermiş, mutlaka erinmeden üşenmeden bütün ayetleri okumanızı rica ediyorum. Aslında bu ayetlerin metinleri çok daha uzun fakat zaten uzun bir yazı olduğu için sizleri gereksiz cümlelerle boğup fazlaca bıktırmak istemiyorum o yüzden bazı yerlerini kestim ve “yaratmak”  ile ilgili bölümlerini okumanız için bıraktım. Koskoca bir Tanrı, bir çocuğun arkadaşına “Ben şunu yaptım, baaak, şunu şunu da ben yaptım gördün mü?, Şu tekerlekleri de ben koydum oyuncak kamyonumun kasasına…” gibi “Yaratmak” eylemini, egosunu doyuramayan bir Yaratıcı edası ile ne kadar çok ayetle gönderdiğini anlamak için ayetlerin her birini üşenmeden okumak gerekiyor. Hepsini okuduktan sonra ne demek istediğimi çok iyi anlayacaksınız.
  • Al-i İmran  47: “ …(Fakat) Allah neyi dilerse yaratır…”
  • Araf 26: Ey Âdem oğulları! Size mahrem yerlerinizi örtecek giysi, süsleneceğiniz elbise yarattık…”
  • Maide 18:  “…Hayır, siz O'nun yarattığından birer beşersiniz… "
  • En'am 101:  “Gökleri ve yeri bir örnek edinmeksizin yaratandır… O, herşeyi yaratmıştır. O, herşeyi bilendir.”
  • En'am 102:  “ O, Her şeyin Yaratıcısı'dır, öyleyse O'na kulluk edin.”
  • Araf 10: Andolsun, sizi yeryüzünde yerleşik kıldık ve orda size geçimlikler yarattık. Ne az şükrediyorsunuz?
  • Araf 189:  “O, sizi tek bir nefisten yarat..."
  • Yunus 4:   “…İman edip salih amellerde bulunanlara, adaletle karşılık vermek için yaratmayı başlatan, sonra onu iade edecek olan O'dur…”
  • Yunus 34: De ki: "Sizin şirk koştuklarınızdan ilk kez yaratacak, sonra onu iade edecek olan var mı?" De ki: "Allah yaratmayı (ilkin) başlatır, sonra onu iade eder…"
  • Hud 51:  “…Benim ücretim, beni yaratandan başkasına ait değildir…”
  • Hicr 27:  “Ve Cann'ı da daha önce 'nüfuz eden kavurucu' ateşten yaratmıştık.”
  • Kehf 48:  “… Andolsun, siz ilk defa yarattığımız gibi Bize gelmiş oldunuz…”
  • Meryem 9:  “…Benim için kolaydır, daha önce sen hiçbir şey değil iken, seni yaratmıştım."
  • Mü'minun 14:  “Sonra o su damlasını bir alak (embriyo) olarak yarattık; ardından o alak'ı (hücre topluluğu) bir çiğnem et parçası olarak yarattık; daha sonra o çiğnem et parçasını kemik olarak yarattık; böylece kemiklere de et giydirdik; sonra bir başka yaratışla onu inşa ettik…”
  • Mü'minun 42: “Sonra onların ardından başka nesiller yaratıp-inşa ettik.”
  • Ankebut 20: De ki: "Yeryüzünde gezip dolaşın da, böylelikle yaratmaya nasıl başladığına bir bakın, sonra Allah ahiret yaratmasını (veya son yaratmayı) da inşa edip yaratacaktır. Şüphesiz Allah, herşeye güç yetirendir.”
  • Ankebut 61: Andolsun, onlara: "Gökleri ve yeri kim yarat, güneşi ve ayı kim emre amade kıldı?"
  • Rum 21: Onda 'sükun bulup durulmanız' için, size kendi nefislerinizden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet kılması da, O'nun ayetlerindendir…”
  • Rum 30:  “…ki insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah'ın yaratışı için hiçbir değiştirme yoktur…”
  • Lokman 10:  “…O, gökleri dayanak olmaksızın yaratmıştır,…”
  • Secde 4:  “…Allah; gökleri, yeri ve ikisi arasında olanları altı günde yarat, sonra arşa istiva etti…”
  • Fatır 13:  “…İşte bunları (yaratıp düzene koyan) Allah sizin Rabbinizdir…”
  • Zümer 46:  “De ki: "Ey gökleri ve yeri yaratan,…”  
  • Şura 49:  “…Dilediğini yaratır…”
  • Duhan 39: “Biz onları yalnızca hak ile yarattık…”
  • Kaf 38:   “Andolsun, Biz gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları altı günde yarattık…”
  • Vakıa 35:  “Gerçek şu ki, Biz onları yeni bir inşa (yaratma) ile inşa edip-yarattık.”
  • Tegabün 2: “Sizi yaratan O'dur…”
  • Tegabün 3: Gökleri ve yeri hak olmak üzere yarat…”
  • İnsan 28:  “Onları Biz yarattık…”
  • Beled 4:  “…Biz insanı bir zorluk içinde yarattık.”
  • Al-i İmran 191: "…Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın…”
  • Nisa 28:  “…insan zayıf olarak yaratılmıştır…”
  • En'am 100:  “…Oysa onları O yaratmıştır…”
  • Yunus  3:  “…altı günde gökleri ve yeri yaratan, sonra arşa istiva eden, işleri evirip-çeviren Allah'tır…”
  • Ra'd 3:  “…Orada ürünlerin her birinden ikişer çift yaratmıştır…”
  • Nahl 5:  “Ve hayvanları da yarat…”
  • Nahl 48: “Allah'ın herhangi bir şeyden yarattığına bakmıyorlar mı?”
  • İsra 51:  “…De ki: "Sizi ilk defa yaratan…"
  • Enbiya 56:  “…göklerin ve yerin Rabbidir, onları Kendisi yaratmıştır…”
  • Mü'minun 17: Andolsun, Biz sizin üstünüzde yedi yol yarattık; Biz yaratmada gafiller değiliz.
  • Mü'minun 79:   “…O, sizi yeryüzünde yaratıp-türetendir…”
  • Neml 86:  “…gündüzü de aydınlık(la görsünler) diye yarattık…”
  • Lokman 25:  “…Gökleri ve yeri kim yarat?..."
  • Fatır 11:  “Allah sizi topraktan yarat…”
  • Yasin 77:  “…Bizim kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmüyor mu?...”
  • Yasin 79: De ki: "Onları, ilk defa yaratıp-inşa eden diriltecek. O, her yaratmayı bilir."
  • Sad 75:  “…iki elimle yarattığıma seni secde etmekten alıkoyan neydi?...”
  • Zümer 5:  “Gökleri ve yeri hak olarak yarat…”
  • Mü'min 67:  “…sonra bir alak'tan (embriyo) yarat…”  
  • Fussilet 15:  “…kendilerini yaratan Allah'ı görmediler mi?...”
  • Zuhruf 87:  "…Kendilerini kim yarat?..."
  • Ahkaf 3:  “…(belli bir süre) olarak yarattık…”
  • Ahkaf 33:  “…gökleri ve yeri yaratan ve onları yaratmaktan yorulmayan (Allah),…”
  • Zariyat 56:  “…Bana ibadet etsinler diye yarattım…”
  • Tur 36: “Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattılar? Hayır;…”
  • Kamer 49: “Hiç şüphesiz, Biz herşeyi kader ile yarattık.”
  • Rahman 3: “İnsanı yarat.”
  • Vakıa 59: “Onu sizler mi yaratıyorsunuz, yoksa Yaratıcı Biz miyiz?”
  • Haşr 24: “O Allah ki, Yaratan'dır,…”
  • Talak 12: “Allah, yedi göğü ve yerden de onların benzerini yarat…”
  • Nuh 14: "Oysa O, sizi gerçekten tavır tavır yaratmıştır."
  • Nebe' 8: “Sizi çift çift yarattık.”
  • A'la 2: “Ki O, yarat,…”
  • Bakara 21:  “…sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk edin…”
  • Bakara 117: “Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır…”
  • Al-i İmran 59:  “…Onu topraktan yarat,…”
  • Maide 17:  “…dilediğini yaratır. Allah herşeye güç yetirendir…”
  • En'am 73: “O, gökleri ve yeri hak olarak yaratandır…”
  • Araf 11:  “Andolsun, Biz sizi yarattık,…”
  • Araf 191: “Kendileri yaratılıp dururken, hiçbir şeyi yaratamayan şeyleri mi ortak koşuyorlar?”
  • Hud 61:  “…O sizi yerden (topraktan) yarat…”
  • Nahl  3:  “Gökleri ve yeri hak ile yarat…”
  • Nahl 4:  “İnsanı bir damla sudan yarat.. ”
  • Nahl 16:  “Ve (başka) işaretler de (yarat)…”  
  • İsra 99:  “…gökleri ve yeri yaratan Allah, onların benzerini yaratmaya gücü yeter…”
  • Taha 4: “Yeri ve yüksek gökleri yaratan…”  
  • Mü'minun 12: “Andolsun, Biz insanı, süzme bir çamurdan yarattık.”
  • Mü'minun 20:  “…Tur-i Sina'da çıkan bir ağaç (türü de yarattık)…”  
  • Furkan 2:  “…herşeyi yaratmış, ona bir düzen vermiş, belli bir ölçüyle takdir etmiştir…”
  • Şuara 78: "Ki beni yaratan ve bana hidayet veren O'dur;"
  • Şuara 166: "Rabbinizin sizler için yaratmış bulunduğu…”
  • Neml 60:  “…gökleri ve yeri yaratan…”  
  • Ankebut 19:  “…Allah yaratmaya nasıl başlıyor,…”
  • Rum 11:  “Allah, yaratmayı başlatır,…”
  • Rum 22: “Göklerin ve yerin yaratılması ile dillerinizin ve renklerinizin ayrı olması, O'nun ayetlerindendir…”
  • Rum 27: “Yaratmayı başlatan, sonra onu iade edecek olan O'dur…”  
  • Lokman 11: “Bu, Allah'ın yaratmasıdır. Şu halde, O'nun dışında olanların yarattıklarını Bana gösterin…”
  • Fatır 1: “Hamd, gökleri ve yeri yaratan, ikişer, üçer ve dörder kanatlı melekleri elçiler kılan Allah'ındır; O, yaratmada dilediğini arttırır…”
  • Yasin  71:  “…nice hayvanları yarattığımızı görmüyorlar mı?...”
  • Sad 76:  “…sen beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın."
  • Mü'min 57: “…göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyüktür…”
  • Fussilet  9:  “…yeri iki günde yaratanı inkar ediyor ve O'na birtakım eşler kılıyorsunuz?...”  
  • Fussilet 37:  “…bunları Kendisi yaratmıştır…”
  • Casiye 22:  “…gökleri ve yeri hak olarak yarat…”  
  • Ahkaf 4:  “…yerden neyi yaratmışlar, bana gösterin?...”
  • Zariyat 49: “Ve Biz, herşeyi iki çift yarattık…”
  • Necm 45: “Doğrusu, çiftleri; erkek ve dişiyi, yaratan O'dur.”
  • Vakıa 72: “Onun ağacını sizler mi inşa ettiniz (yarattınız)…”  
  • Mülk 3:  “…içinde yedi gök yaratmış olandır…”
  • Mülk 14: “O, yarattığını bilmez mi?...”  
  • Mülk 23: "…Sizi inşa eden (yaratan), size kulak, gözler ve gönüller veren O'dur. Ne az şükrediyorsunuz?"
  • Nuh 15:  “…uyum (mutabakat) içinde yaratmıştır?"
  • Abese 18: “(Allah) Onu hangi şeyden yarat?”
  • Abese 19: “Bir damla sudan yarat…”  
  • İnfitar 7: “Ki O, seni yarat,…”  
  • Gaşiye 17: “Bakmıyorlar mı o deveye; nasıl yaratıldı?”
  • Nisa 1:  “…sizi tek bir nefisten yaratan, ondan eşini yaratan…”  
  • En'am 98: “O, sizi tek bir nefisten yaratandır…”  
  • En'am 142: “Hayvanlardan yük taşıyan ve (yünlerinden, tüylerinden) döşek yapılanları da (yaratan O'dur)…”
  • Araf 54:  “…altı günde gökleri ve yeri yaratan, sonra arşa istiva eden Allah'tır…”  
  • Yunus  5:  “…Allah, bunları ancak hak ile yaratmıştır…”
  • Yunus 6:  “…göklerde ve yerde yarattığı…”  
  • Hud 7:  “…gökleri ve yeri altı günde yaratan O'dur…”  
  • İbrahim 10:  “…O, gökleri ve yeri yaratandır…”  
  • İbrahim 19: “Allah'ın gökleri ve yeri hak ile yarattığını görmüyor musunuz?...”  
  • Hicr 33:  “…balçıktan yarattığın beşere…”  
  • Hicr 85: “Biz, gökleri, yeri ve her ikisinin arasındakilerini hakkın dışında (herhangi bir amaçla) yaratmadık…”  
  • Nahl 17: “Yaratan, hiç yaratmayan gibi midir?...”  
  • Nahl 72: “Allah size kendi nefislerinizden eşler yarat ve size eşlerinizden çocuklar ve torunlar yarat ve sizi güzel şeylerden rızıklandırdı…”  
  • İsra 70:  “…yarattıklarımızın bir çoğundan üstün kıldık.”
  • Meryem  67:  “…Bizim onu yaratmış bulunduğumuzu (hiç) düşünmüyor mu?.”
  • Taha 50: “Dedi ki: "Bizim Rabbimiz, herşeye yaratılışını veren, sonra doğru yolunu gösterendir."
  • Taha 55: “Sizi ondan yarattık,…”  
  • Enbiya 33: “Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O'dur…”  
  • Hac 73:  “…hepsi bunun için biraraya gelseler dahi- gerçekten bir sinek bile yaratamazlar…”
  • Mü'minun 31:  “…insan-nesli yaratıp-inşa ettik.”
  • Nur 45:  “…Allah, dilediğini yaratır…”  
  • Furkan 54: “Ve insanı bir sudan yaratıp…”  
  • Furkan 59: “O, gökleri ve yeri ve ikisinin arasındakileri altı günde yaratan…”  
  • Şuara 184: "Sizi ve önceki yaratılmışları yaratandan sakının".
  • Rum  8:  “…belirlenmiş bir süre (ecel) olarak yaratmıştır…”  
  • Saffat 11:  “…çamurdan yarattık.”
  • Zümer  6: “Sizi tek bir nefisten yarat,…yaratmaktadır…”  
  • Zümer 38:  "…Gökleri ve yeri kim yarat?..."
  • Zümer 62: “Allah, herşeyin Yaratıcısı'dır…”  
  • Mü'min 62:  “…herşeyin Yaratıcısı'dır…”
  • Fussilet 21:  “…ilk defa O yarat…”  
  • Zuhruf 12: “Ki O, bütün çiftleri yarat ve sizin için gemilerden ve hayvanlardan bineceğiniz şeyleri var etti.”
  • Hucurat 13:  “…Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık…”  
  • Vakıa 57: “Sizleri Biz yarattık, yine de tasdik etmeyecek misiniz?”
  • İnsan 2:  “…bir damla sudan yarattık…”  
  • Mürselat 20:  “…sudan yaratmadık mı?”
  • Fecr 8: “Ki şehirler içinde onun bir benzeri yaratılmış değildi.”
  • Tin 4:  “…Biz insanı en güzel bir biçimde yarattık.”
  • Bakara 29:  “…yerde olanların tümünü yaratan O'dur…”  
  • En'am  1: “Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı (nuru) kılan Allah'adır…” 
  • En'am 2: “Sizi çamurdan yaratan, sonra bir ecel belirleyen O'dur…”  
  • En'am 94:  “…sizi ilk defa yarattığımız gibi…”  
  • En'am 141:  “…birbirine benzer ve benzeşmez -yaratan O'dur…”  
  • Araf 12:  “…beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın."
  • Araf 179:  “…çok sayıda kişi yarattık…”  
  • Yunus 67:  “…sizin için yaratmıştır…”  
  • Hud 119:  “…Onları bunun için yarat…”  
  • Ra'd 16:  “…O'nun yaratması gibi yaratan ortaklar buldular da, bu yaratma, kendilerince birbirine mi benzeşti? De ki: "Allah, herşeyin Yaratıcısı'dır…”  
  • İbrahim 32: “Allah, gökleri ve yeri yaratan ve gökten su indirip onunla size rızık olarak türlü ürünler çıkarandır…”  
  • Hicr  26:  “…şekillenmiş bir balçıktan yarattık.”
  • Nahl  8: “Onlara binmeniz ve süs için atları, katırları ve merkebleri (yarat). Ve daha sizlerin bilmediğiniz neleri yaratmaktadır?”
  • Nahl 20: “Allah'tan başka yakardıkları hiçbir şeyi yaratamazlar, üstelik onlar yaratılıp durmaktadırlar.”
  • Nahl 70: “Allah sizi yarat,…”
  • Enbiya  31:  “…sabit dağlar yarattık ve doğru gidebilsinler diye geniş yollar açtık.”
  • Hac 5:  “…Biz sizi topraktan yarattık…”  
  • Kasas 68: “Rabbin, dilediğini yaratır…”  
  • Ankebut  44: “Allah gökleri ve yeri hak olarak yarat…”  
  • Rum 40: “Allah; sizi yarat,…”
  • Rum 54: “Allah, sizi bir za'ftan yarat,… Dilediğini yaratır…”  
  • Fatır 3:  “…Allah'ın dışında bir başka Yaratıcı var mı?...”  
  • Yasin 36:  “…bütün çiftleri yaratan (Allah çok) Yücedir.”
  • Yasin 81: “Gökleri ve yeri yaratan, onların bir benzerini yaratmağa kadir değil mi? Elbette (öyledir); O, yaratandır, bilendir.”
  • Saffat 96: "Oysa sizi de, yapmakta olduklarınızı da Allah yaratmıştır."
  • Saffat 150: “Yoksa onlar, şahidlik etmekteyken Biz melekleri dişiler olarak mı yarattık?”
  • Fussilet 10:  “…sarsılmaz dağlar var etti, onda bereketler yarat…”
  • Şura  11: “O, göklerin ve yerin Yaratıcısı'dır…”  
  • Zuhruf 9: Andolsun, onlara: "Gökleri ve yeri kim yarat?" diye soracak olsan, tartışmasız: "Onları üstün ve güçlü (Aziz) olan, bilen (Allah) yarat" diyecekler.
  • Zuhruf 16: “Yoksa O, yarattıklarından kızları (kendine) edindi ve erkekleri size mi ayırdı?”
  • Kaf 16: “ Andolsun, insanı Biz yarattık…” 
  • Tur 35:  “Yoksa onlar, hiçbir şey olmaksızın mı yaratıldılar? Yoksa yaratıcılar kendileri mi?”
  • Rahman 14: İnsanı, ateşte pişmiş gibi kuru bir çamurdan yarat.
  • Rahman 15: Cann'ı (cinni) da 'yalın-dumansız bir ateşten' yarat.
  • Vakıa 62: Andolsun, ilk inşa (yaratma)yı bildiniz; ama öğüt alıp-düşünmeniz gerekmez mi?
  • Hadid  4: Gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arşa istiva eden O'dur. Yere gireni, ondan çıkanı, gökten ineni ve ona çıkanı bilir. Her nerede iseniz, O sizinle beraberdir, Allah, yaptıklarınızı görendir.
  • Hadid 22: Yeryüzünde olan ve sizin nefislerinizde meydana gelen herhangi bir musibet yoktur ki, Biz onu yaratmadan önce, bir kitapta (yazılı) olmasın. Şüphesiz bu, Allah'a göre pek kolaydır.
  • Mülk 2: O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarat. O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır.
  • Mearic 19: Gerçekten, insan, 'bencil ve haris' olarak yaratıldı.
  • Mearic 39: Hayır; doğrusu Biz onları bildikleri şeyden yarattık.
  • Kıyamet 38: Sonra bir alak (embriyo) oldu, derken (Allah, onu) yarat ve bir 'düzen içinde biçim verdi.'
  • Nazi'at 27: Yaratmak bakımından siz mi daha güçsünüz yoksa gök mü? (Allah) Onu bina etti.
  • İnşikak  2: Ve 'kendi yaratılışına uygun' Rabbine boyun eğdiği zaman;
  • Tarık 6: Dökülüp atılan bir sudan yaratıldı.
  • Leyl 3: Erkeği ve dişiyi yaratana;
  • Alak 2: O, insanı bir alak'tan yarattı.

Ben Tanrı olsaydım, bu kadar “Yarattım” demeye ya da dedirtmeye utanırdım!
İslâm’ın İlâhı olan Allah'a bazı sorularım var:
  • Bu kadar yaratma ayetini gönderen ve bir çok ayette insanı yarattığını defalarca yazıp gönderen sen, o yarattığın insanların bir birini dil, din, ırk, millet gözetmeksizin öldürmemelerini kesin olarak emreden  kaç tane ayet gönderdin? Bir Müminin bir mümini öldürünce kefaretinin ne olacağından bahsetmiyorum ya da İsrailoğullarına gönderdiğin “bir insanı öldüren bir insanlığı öldürmüş gibidir” ayetinden de bahsetmiyorum. “Yarattığım hiçbir insan, diğer bir insanı öldürmesin” gibi açık anlaşılır bir ayetten bahsediyorum. Bir ayet bile yeterli, varsa göstert.
  • Bu kadar yarattığın insanı neden Maide suresi 48. Ayette belirttiğin üzere farklı şeriatlara, ümmetlere ayırıp bir birine düşürdün? (Maide 48:  …Her birinize bir şeriat ve bir yol yöntem verdik. Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat size verdikleriyle sizi denemek istedi…” )
  • Niye yarattığın bazı kullarını İslâm’ın kucağına gönderip diğer kullarını dinsizlerin  ya da başka dinlerin kucağına gönderiyorsun? Yarattığın kullarla dalga mı geçiyorsun?
  • Dağları, taşları, gökyüzünü, yeri, suyu yaratmışsın. Bunları yarattığını onlarca ayette belirtmişsin, onlarca kez  böbürlene böbürlene tekrar etmişsin  de, bu kadar yarattığın gökyüzünü ve yer yüzünü temiz tutup korumakla ilgili kaç tane ayet gönderdin? Bir tane ayete de razıyım.
  • Koskoca kutsal kitabın içine “Şunu yarattım, bunu yarattım, şöyle yarattık, böyle yarattık” ayetlerini sıkıştırmaktan daha önemli meseleler yok mu Yahu! Bu ayetlerden üç tanesine veya iki tanesine hadi bir tane olsun. Bir tane ayete “kadınlarınıza el kaldırmayınız, onları incitmeyiniz” cümlesini  yazsaydın da gözlerinin önünde babasından dayak yiyen annesine ağlayan sonra da bir tokat da kendi yanağına yiyen yavrucakların içini sızlatmasaydın  olmaz mıydı? O yavrucaklar  altüst olmuş psikoloji ile hayata bir sıfır yenik başlıyorlar. Milyonlarca ailede yaşanan bu trajedinin senin için bir önemi var mı acaba? Yoksa sen, kullarının sana ne kadar inandığı veya “Allah’ım iyi ki beni yarattın, kurban olurum sana” diye seni sürekli pofpoflamalarına mı kanalize ettin kendini?
  • Avcılık sporu denilen bir spor var. Hayvanlar sırf zevk için öldürülüyor, bazıları da insan denilen bazı mahlukatlar tarafından işkenceye çekiliyor. Çeşit çeşit hayvanı yarattığını yine bir çok ayetle gönderen SEN, hayvanlara eziyet edilmemesi veya onlara işkence çektirilmemesi ya da gerekmedikçe öldürülmemesi ile ilgili kaç tane ayet gönderdin? Bir tane ayete de razıyım.
  • Annelik görevini yerine getirmeyen kadınlara denir ki “Anneliğin marifeti doğurmak değildir, ona bakmak, o çocuğu iyi yetiştirmektir.” Şimdi ben sana benzer bir söz söylesem ayıp etmiş olur muyum acaba? Tanrılığın marifeti yaratmak değildir, yarattıklarının bir birini öldürmemesi, yarattığın çevrenin sağlıklı ve temiz tutulması için gerekeni yapmak, yarattığın insanları bu konularda eğitip bilinçlendirmektir.  Sen hangisini daha fazla yaptın kutsal kitabında?
  • Eğer bu Kitabı yazan bir Tanrı değil de bir fani veya faniler ise söyleyecek sözüm yok. Bir faninin elinden ancak böyle bir kitap çıkardı.

Bu ayetlerde en ilginç olan şey şudur aslında: Adını Allah koyan ve o Allah’ı Tanrı ilân eden kişi ya da kişiler, bu kadar ayeti yazarken bol keseden rahat rahat “Şunu Allah yarattı, bunu Allah yarattı, aha şoooonu Allah yarattı” diye sallamışlar bol bol ama önemli olan inandırılmaya çalışılan bir Tanrının neleri yaratıp yaratmadığından çok, o şeyleri gerçekten adının Allah olduğuna inanılan İlâh mı yarattı sorusu daha da önemlidir. Yaratma ile ilgili bu kadar ayeti okumama rağmen o yaratılan her şeyi aslında adının Allah olduğuna inanılan İlâh mı yarattı yoksa başka bir ilâh mı yarattı sorusunun cevabına dair ispat niteliğinde  hiçbir ayette yok. Yani bu kadar şeyi Allah’ın yaratmış olduğunun bir kanıtı yok. Eğer marifet, “Bizim Allah’ımız şunu yarattı, bizim Allah’ımız bunu yarattı” diye saymaksa bütün dinlerin inananları zaten bunu yapıyor. Hepsi de “Şunu bizim Tanrımız yarattı, bunu bizim Tanrımız yarattı” diyorlar. Eeeeee?  Niye bu kadar şeyi yaratan,  adının Allah olduğuna inanılan İlâh olsun? Neden size inanmamız gerekiyor? Bunun cevabı var mı? Yoksa atalarımız bize böyle öğrettiği için mi? Bizler Müslüman bir toplumun kucağında doğup büyüdük diye mi?

Bir din icat edilse ve o dinin bir Tanrısı ilan edilse. O Tanrı için konuşulurken, “Dağları O yarattı, denizleri O yarattı, kuşları, insanları O yarattı…” diyerek saymak  zor bir şey midir acaba? Hele bir de bu yaratma işini sanki çoluğa çocuğa öğretmeye çalışır gibi 100’ün üzerinde ayete yaymak, maharet midir? Peki bu akıllıca bir yöntem midir? Bu kadar yaratma işini yüzlerce ayette ayrı ayrı anlatıp insanları uğraştırmak yerine az kelime ile çok öze inen birkaç ayet daha anlamlı ve daha zekice olmaz mıydı?

En çok dikkatimi çekenler ise “göklerin ve yerin 6 günde yaratılması” mevzusu. Dünyanın yani göklerin ve yerlerin altı günde yaratılması bu gün halen tartışmalı bir konu fakat ne kadar da önemliymiş bu altı günde yaratılma mevzusu. Aynı yaratma eylemi yazılmış da yazılmış, yazılmış da yazılmış…

Ey adının Allah olduğuna inanılan İlâh, bu gün bir bilim adamı ile bir saat oturup sohbet etsem ve ona kâinatla ve dünya ile ilgili sorular sorsam,  ozon tabakası, iklimsel değişiklikler, ekolojik sistem, bitki ve hayvan çeşitliliğinin önemi, insanların nüfus artışının gezegene etkileri başta olmak üzere bir çok konuda senin verdiğin bilgilerden çok daha önemli bilgiler alır ve bu bilgilerden çıkartacağım sadece bir sayfalık bir tedbir yazısını sosyal medyada paylaşarak senin yarattığını iddia ettiğin gezegeni korumak amacı ile bir dinsiz olan ben, senden çok daha fazla etki oluştururum. Sen gene de insanların öte aleme gidişleri ve öte aleme iyi hazırlanmaları için  seni bol bol pofpoflamaları ile meşgul olmaya devam et. Senin için önemli olan zaten Takva değil mi? Dünya kirlenmiş, yanmış bitmiş gitmiş kimin umurunda!