HABERLER
Dini Haber
islamiyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
islamiyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

KARİKATÜR YÜZÜNDEN ÖLDÜRÜLEN FRANSIZ ÖĞRETMEN

Hazırlayan: A.Kara


MUHAMMED KARİKATÜRÜ GÖSTERDİĞİ İÇİN BAŞI KESİLEREK ÖLDÜRÜLEN FRANSIZ ÖĞRETMEN SAMUEL


Fransa’da birkaç gün önce Paris yakınlarında yaşanan terör olayını çoğunuz duymuşsunuzdur. Durum tamamen, sık sık gördüğümüz: “Bak, inandığım Allah gönderdiği dinini savunmaktan aciz, ben onun yerine, onun adına savunuyorum ” kafası.

Tarih öğretmeni sınıfında bizim derslerimizde asla anlatılmayan ve bu gidişle anlatılamayacak konulardan birini “ifade özgürlüğü” kavramını anlatıyor. Bunu yaparken de Hz. Muhammed karikatürü göstereceğini söyleyerek rencide olmasınlar yada görüp şok olurlar diye Müslüman öğrencilerin parmak kaldırmasını, dışarı çıkmalarını istiyor. Yani aslında ifade özgürlüğünü anlatırken bile bir ifadeyi özgürce sunmuş olan karikatürü göstermekten, korkuyor yada çekiniyor çünkü muhtemelen Fransa’da ne kadar yobaz yaşadığını biliyor ve hatta Charlie Hebdo dergisinde olanları aklının bir kenarında tutuyor. Tabi öğretmenin aklından geçeni bilemeyiz.

Öğrenci velilerinden biri "Öğretmen, sınıfta, Müslüman öğrenciler el kaldırsın diyor. Benim kızım da el kaldırıyor. Öğretmen onların sınıftan çıkmasını istiyor. Diğerleri çıkıyor. Ama benim kızım çıkmayacağını söylüyor ve kalıyor. Öğretmen Hz. Muhammed karikatürünü gösteriyor. Anlamıyorum, neden 13 yaşındaki çocuklara bunları gösteriyor?" diyor.

Bir başka veli ise France Inter Radyosu'na, "Öğretmen Müslüman öğrencilerden rahatsız olmaması için dışarı çıkmasını istemiş. Görünüşe göre bunu kötü niyetle yapmamış. Oğlum bana bunu çocukları korumak için yaptığını söyledi. Onlara: 'Bir resim göstereceğim. Size, üzülmemeniz, şok olmamanız için dışarı çıkmanızı tavsiye ederim' demiş. Bunu küçümsemek veya saygısız olmak için yapmamış" diyor.

Yani öğretmenin gösterdiği karikatürü gidip ailesine anlatan Müslüman öğrenciler var; başka öğrenciler de Müslüman olmasına rağmen parmak kaldırmayıp sınıfta kalmış, karikatürü görmüş ve gidip ailesine anlatmış. Bu ailelerden bazıları da yobazlık seviyeleri ve terör eylemleri, şiddete olan kara sevdaları ile yakından tanıdığımız Çeçenler.

Veliler okula gidip öğretmenden şikayetçi oluyor, karakola suç duyurusunda bulunuyor fakat okul yönetimi olayları biraz yatıştırıyor. Tabi olay yatışmış gibi görünse de öğretmeni öldürme planı kuran birinin olduğunu kimse bilemiyor.

Bir gün okul civarında elinde bıçak bulunan şüpheli bir şahısın dolaştığına dair ihbar gelince polis olay yerine gidiyor. Elindeki bıçağı bırakmasını söylüyor fakat tehditler savuran genç elindeki bıçakla Allahüekber diye bağırarak polisin üzerine yürüyünce vurulup öldürülüyor.

Üzerinden patlayıcı madde de çıkınca bir de bomba imha çağrılıyor falan. Sonra bir bakıyorlar saldırganın yanında başı kesilmiş bir ceset var, karikatür gösteren, ifade özgürlüğünü anlatmaya çalışırken hoşgörü ve barış dini olan, Allah’ın verdiği canı başka kimsenin alamayacağı masallarının anlatıldığı İslam dininin insanlara aşıladığı hisler yüzünden canından olan tarih öğretmeninin cesedi.

Düşünün, 18 yaşında, Moskova doğumlu Çeçen kökenli bir genç, inandığı peygamberinin karikatürü gösterildi diye hiç çekinmeden kafa kesebiliyor.

Ne yalan söyleyeyim ben şaşırmadım. Çünkü birçoğumuz anne-babasına yada yakınlarına bırak Muhammed karikatürü göstermeyi, artık İslam’a inanmadığını söylediğimizde bile dayak yiyor, tehdit ediliyoruz. Abi dediği 10 yıllık arkadaşına dine inanmadığını söylediği için otobüs durağında öldüresiye dayak yiyen, ağzı burnu kan içinde kalan kadın bile var.

Yani ifade özgürlüğü Müslüman alemi için yok hükmündedir. Sabah akşam hoşgörüden bahseden Müslümanlar sizin İslam’a inanmamanıza bile sinir yapar, kafaya takarlar. Sanırım itiraf edemedikleri bazı şeyler var.

İçten içe “ulan ben namaz kılıyorsam, oruç tutuyorsam, içki içmiyorsam sizde yapmayacaksınız, kızlı erkekli bir araya gelip sohbet edip eğlenmeyeceksiniz. Enayi miyim lan ben, ha enayi mi? Yok öyle yağma, ben inanıp bunlardan uzak duruyorsam sizde duracaksınız arkadaş, ben yaşayamıyorum diye zoruma gidiyor.” diye düşünüyor ve aslında sizi kıskanıp içinde bulundukları durumu üstü kapalı yeriyorlar.

Şimdi gel de bu kafalara ifade özgürlüğünü anlat. Çünkü onlara göre inandıkları şeye asla laf edilemez. Kutsal denen şeyin kişinin kendi kutsalı olduğunu, kendi kutsalının başkası için kutsal sayılmadığını, dolayısı ile şakasının yapılabileceğini, eleştirilebileceğini kavrayamıyorlar ama bunu kavrayamayan bu sakalı kibirliler Hindulardan bahsederken “hahahahahah geri zekalılar ya, ineğe tapıyorlar ----na koyayım” demekten, bunu derken çoğu dökülmüş, sararmış dişlerini sergilemekten de geri kalmıyorlar.

Muhammed’in resmedilmesinin yasak olduğu Suudi Arabistan’daki vahabilerin ürettiği bir propaganda. Çünkü modern öncesi dönemde bırakın hadisi, Muhammed’in resminin çizilmesinin yasak olduğunu anlatan bir fetva bile yok. Enteresan olan şeylerden biri de şu ki Muhammed’in günümüze kadar ulaşmış, bir resmi yok. Yani çizilmiş bazı minyatürler var ama doğrudan onun döneminde onu gören biri tarafından çizilmiş bir resmi yok. Dolayısı ile biri “bak Muhammed çizdim” dediğinde kızmanız bile anlamsız çünkü kimse tam olarak nasıl göründüğünü bilmiyor dolayısı ile günümüzde çizilen karikatür yada resimlerin birebir onu yansıtması, birebir benzemesi imkansız.

Tam olarak nasıl göründüğünün bile bilinmediği Muhammed’i çizdiği veya çizilmiş resmini gösterdiği için birini öldürmek saçmalığın daniskası değilse nedir? Kaldı ki Muhammed’in nasıl göründüğünü bilip çiziyor olsa bile bu size kişiyi öldürme, cezalandırma hakkı vermez. Kutsal olanın sizin kutsalınız olduğunu anlamıyor yada anlamak istemiyorsunuz. Üstelik kutsalım dediğiniz şeyleri savunmak için kan dökerken “her şeye kadirdir” dediğiniz ilahınızın da gönderdiği dini korumaktan aciz olduğunu, onu yalnız sizin koruyabileceğinizi göstermiş, dolaylı yoldan kendi ilahınızı kendi eylemlerinizle çürütmüş oluyorsunuz.

Sabah akşam dua ettiğiniz Allah’ın dinine inanmayanlara bir şey yapamıyor olması öyle zorunuza gitti ki kendizini onun can alma elçisi bilerek aciz duruma düştünüz, kan dökmekten korkmadınız. Turan Dursun, Bahriye Üçok, Ali Günday, Muammer Aksoy, İhsan Güven, Andrea Santoro gibi nice insanın akıttığınız kanı kurumuş olsa da zihinlerdeki lekesi üzerinizden asla silinmeyecek.

DEVLET İÇİNDE MENZİL VE İSLAM'IN KADINA BAKIŞI

Hazırlayan: A.Kara


MENZİLCİ DOKTOR ALİ EDİZER VE İSLAM'IN KADINA BAKIŞI


Ali Edizer; Cübbeli Ahmet’e ve menzil tarikatına methiyeler düzen bir doktor. Enteresan bir şekilde 2005’te bir sağlık ocağında doktor iken 2012’de Sağlık Bakanlığı’nda özel kalem müdürü olmuş.

13 yıl sağlık bakanlığı yapan Recep Akdağ için “Recep Abimle yakın çalıştım” diyor, yani o makama nasıl geldiği belli. Zaten Recep Akdağ döneminde sağlık bakanlığı için Menzil Bakanlığı tabiri kullanılıyordu, araştıranlar nedenini anlar.

Menzil tarikatının şeyhi Muhammed Raşid Erol öldükten sonra cemaat ikiye bölündü. Kardeşi ve yeğeni Menzildeki tarikatın başına geçerken oğlu Feyzeddin Erol Eskişehir'de kendi dergahını kurdu.

Gazeteci Saygı Öztürk’ün daha önce yaptığı röportajda Menzil’in başındaki bu kişilerin sözleri hayli enteresan.

Menzil’in Eskişehir'deki kolunun önderi Feyzeddin Erol “Enerji Bakanı Taner Yıldız da Sağlık Bakanı Recep Akdağ da bizim evimizde büyüdüler”. diyor.

Peki Menzil tarikatının diğer kolunun başına geçen oğul ne diyor:
“Doğru, Recep Akdağ’ı tanıyorum. Buraya (Menzil’e) gelmiş gitmiş. Sağlık Bakanlığı, Menzil cemaatine bağlı diye liyakatsiz bir insanı almışsa vallahi o doğru değildir.”

Yani devlet kademeleri bile tarikatların elinde olunca böyle enteresan tiplerin sağlık bakanlığı özel kalem müdürü olarak atanmasının önünün nasıl açıldığı anlaşılmış oluyor.

Ali Edizer diyor ki "dün gördüm, kocası aldattı diye bir yuva yıkılmış, ayıptır, günahtır! Oğlum niye aldatıyosunuz lan!"

Deyince, insan “herhalde devamında aldatanı ayıplayacak, niye yapıyorsun oğlum” falan diyecek diye beklerken sözüne şöyle devam ediyor:
Allah sana ruhsat vermiş. Aldınız, bir başkasını sevdiniz, onu da alın.
He gözünüz yiyo yemiyo ayrı bir şey, insan yuvasını yıkar mı? Yapmayın ya.
Medeni kanunla zaten mücadele ediyoruz. Bizi bacılara mahcup etmeyin, yuvanızı niye yıkıyorsunuz ya?
Diyor.

Bir başka videosunda da alay ederek “Eeeeey benim laik halkım” diyor. Devamında halkın hayata dair birçok konuya Allah’ı dahil ettiğini ama sıra devlet işlerine geldiğinde niye Allah’ı karıştırma dendiğini söyleyerek, “niçin, siz nasıl bir Allah’a inanıyorsunuz” diyor. Yani laiklik konusunda ciddi kuyruk acısı var.

İşin daha da üzücü yanı sosyal medyada yorum atarak bu adamın sözlerine destek olanlar, kahrolsun laik düzen diye çığırtkanlık yapanlar da var. Şu uçkur sevdası bir bitmedi.

Adam da haksız değil çünkü İslam kadına değer vermez.

Zaten kadına değer vermediği gibi bir de kadını Müslüman olan olmayan şeklinde ayırarak kafir kadını daha da ayaklar altına alır.

En basit örneği Bakara 228 ve 234 de eşi ölen-öldürülen Müslüman kadınların 4 ay 10 gün veya 3 ay hali adet görünceye kadar beklemesi gerektiği yazılıdır.

Bakara 228: Boşanan kadınların kendileri üç âdet görünceye kadar beklerler. Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorlarsa, Allah’ın rahimlerinde yarattığını gizlemeleri onlara helâl olmaz. Eğer taraflar arayı düzeltmeyi istiyorlarsa kocaları, onları kendilerine geri çevirme hususunda başkalarından daha ziyade hak sahibidirler. Kadınların, mâkul ve meşrû ölçülerde ödevlerine denk hakları vardır; erkeklerin ise onların üzerinde bir dereceleri mevcuttur. Allah izzet ve hikmet sahibidir.

Bakara 234: İçinizden ölenlerin geride bıraktıkları eşleri kendi başlarına (evlenmeksizin) dört ay on gün beklerler. Bekleme sürelerinin sonuna geldiklerinde kendileri hakkında, normal ölçülerde yapıp ettiklerinden size bir sorumluluk yoktur. Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.

Fakat savaş esiri cariyeler için bu kadar uzun bir iddet süresi geçerli değildir, sebebi de tahmin ettiğiniz üzere bellidir. Ayetlere bakalım:

Nisa 24: Elinizin altında bulunan câriyeler müstesna, evli kadınlar da size haram kılındı; Allah’ın size emri budur. Bunlardan başkasını, iffetli yaşamak ve zina etmemek kaydıyla, mallarınızla (mehir ile) istemeniz size helâl kılındı. Onlarla karı-koca ilişkisi yaşamanıza karşılık kararlaştırılmış olan mehirlerini verin. Mehir kesiminden sonra karşılıklı anlaşmanızda size günah yoktur. Şüphesiz Allah ilim ve hikmet sahibidir.

Nisa 25 ile cariyeler konusunda Müslümanlara daha da geniş yetki tanınmıştır:
İçinizden mümin ve hür kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse, ellerinizin altında bulunan mümin câriye kızlarınızdan alsın. Allah sizin imanınızı daha iyi bilmektedir. Birbirinizden türeyip gelmektesiniz. Öyleyse iffetli yaşamaları, zina etmemeleri ve gizli dost da tutmamaları şartıyla ve ailelerinin de izniyle onları nikâhlayıp alın, mehirlerini de âdete uygun olarak verin. Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa onlara, hür kadınların cezasının yarısı gerekir. Bu, içinizden günaha düşmekten korkanlar içindir; sabretmeniz ise sizin için daha hayırlıdır. Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.

İslam’ın kadını nereden nereye getirdiğini söylemeye gerek var mı?
Buhara Melikesi Kabac Hatunla veya Tomris ile İslamın dönüştürdüğü kadın modeli kıyaslanabilir mi?

Birçok hadiste cariyelerin satın alınırken veya satılırken hangi muamelelere maruz kaldığı da açıktır.
Ama bu yayında cariye konusuna çok girmeyeceğim, daha çok İslamın kadını getirdiği konuma odaklanmak istiyorum.

İslama göre kadın tıpkı günümüz aşırı dindar yada cemaat ailelerinde gördüğümüz gibi itaatkar olmalıdır, bir nevi nikahlı köle gibi.

Bir hadisten bahsetmek istiyorum fakat çok uzun olduğundan size dikkat çekmek istediğim bölümünü göstereceğim:

Bakın bir hadiste Ömer ne diyor:
...Ben Ensar'dan bir komşum ile beraber Benu Umeyye ibn Zeyd yurdunda (oturuyor) idim. Bu yurt Medine'nin Avali denilen semtindedir. Bir şey öğrenmek ümidiyle peygamberin yanına nöbetleşe inerdik. Bir gün o iner, bir gün ben inerdim. Ben indiğim zaman o gün vahiy ve diğer şeylere dair ne duyarsam haberini komşuma getirirdim. O da indiği zaman böyle yapardı. Ve biz Kureyş topluluğu, kadınlara galebe ediyorduk. Medine'ye Ensar üzerine geldiğimizde bir de gördük ki onlar, kadınları erkeklerine galebe eder bir kavim (yani kadınlar erkekleri üzerinde üstünlük sağlıyorlar). Derken bizim kadınlarımız, Ensar kadınlarının edebinden almaya başladılar. Bir gün ben karıma karşı bağırdım; o da bana cevap verdi. Ben onun bana söz döndürüp cevap vermesinden hoşlanmadım; azarladım.
[Sahih Buhari, Darüssalem hadis no 2468; yada Buhari 46.Kitap, 29. hadis]
[Sahih Buhari, Darüssalem hadis no 5191; yada Buhari 67.Kitap, 125.hadis]

Zaten Nisa 34’deki sözler de bu hadisten farksız değil, bakın ne diyor:
Allah’ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılmasına bağlı olarak ve mallarından harcama yapmaları sebebiyle erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudurlar. Sâliha kadınlar Allah’a itaatkârdırlar. Allah’ın korumasına uygun olarak, kimsenin görmediği durumlarda da kendilerini korurlar. (Evlilik hukukuna) baş kaldırmasından endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları yataklarda yalnız bırakın ve onları dövün. Eğer size itaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın; çünkü Allah yücedir, büyüktür.

Bildiğiniz gibi Allah mesajlarını net şekilde anlatmayı başaramadığından onun kulları parantez içleri ile "aslında Allah burada şöyle demek istedi diyerek" apaçık ve kusursuzdur dedikleri Kur'an'ı güncelemeye çalışıyorlar. Tıpkı yukarıda, Nisa 34'deki parantez içi gibi. Ne yazıyor parantez içinde "(Evlilik hukukuna) baş kaldırmasından endişe ettiğiniz kadınlara..." Halbuki ayette orada Evlilik hukukuna diye bir ibare yoktur. Birçok mealde de yoktu, fakat insanlar Kur'an'ı didik didik etmeye başlayınca Allah'ın kulları da insanlar İslam'dan kaçmasın diye kutsal parantez içlerine başvurdular. Bol bol o kutsal parantez içleri ile "Allah bunu ima etti" diyorlar. Nisa 34'de bahsettiği şey evlilik hukuku değil erkektir. Allah o ayette her zaman olduğu gibi erkek kuluna seslenmektedir ve erkek kuluna şöyle der: "Baş kaldırmasından endişe ettiğiniz kadınlara..."

Yani tıpkı hadisteki gibi kadın erkeğe karşı gelemez, cevap veremez, aksi taktirde dayağı yer.

Kadın her daim, her konuda itaatkar olmalıdır, tıpkı şimdi okuyacağım hadislerdeki gibi:
  • "Erkek hanımını yatağa çağırdığı zaman, kadın gelmekten imtina ederse, sabaha kadar melekler lânet okur."
  • "Nefsim kudret elinde olan Zât-ı Zülcelâl'e yemin ederim, bir erkek hanımını yatağa davet ettiğinde kadın imtina edip gelmezse, kocası ondan râzı oluncaya kadar semada olan (melekler) ona gadab ederler."
  • "Erkek, kadınını yatağına çağırır, kadın da gelmeye yanaşmaz, erkek öfkelenmiş olarak sabahlarsa, melekler sabaha kadar (bir rivayette yatağa gelinceye kadar) kadına lânet okurlar."
  • "Kadın küskünlükle kocasının yatağından ayrı olarak sabahlarsa, melekler onu lanetler."
[Buharî, Nikâh 85, Bed'ü'l-Halk 6; Müslim, Nikâh 120-122 (1436); Ebu Dâvud, Nikâh 41, (2141)]

Yani İslamda kadın, eşine cevap veremez, karşı gelemez, başım ağrıyor deyip diğer yana dönemez. Bunları yaparsa ya günaha girer yada lanet okunmaya uğrar. Hani az daha zorlasalarmış “kadın erkeğin kölesidir” diyeceklermiş ama dilleri varmamış.

O yüzden birkaç ay önce tv de bir haber gördüğümde hem üzülmüş hem de gülmüştüm. Haber şöyleydi: TRT’deki Kur’an okuma yarışması birincisi Fatih Akçay eşine şiddetten yargılanıyor.

Üzücü bir olay, fakat neden güldüm? Çünkü bunu ayıplayan, yorumlarıyla adamı gömen bir sürü Müslüman kadın vardı, saymakla bitmez. Hiçbiri bilmiyor ki dini zaten kadına “erkeğine itaat et” diyor ve erkeğe "kadını dövmek de dahil olmak üzere" türlü ruhsatlar verip üstünlükler tanıyor.
Yani bir kadının İslama inanması insanın celladını savunması gibi bir şey..

KIRMIZI ASA (KAFİLE) ARGÜMANLARINA CEVAP | 4

Yazan: Kirpi


KIRMIZI ASA (KAFİLE) ARGÜMANLARINA CEVAP
|BÖLÜM 4 [KÖTÜLÜK PROBLEMİ]

Kırmızı Asa'ya cevap serisinin bu bölümde 13 Nisan 2018 tarihinde Youtube'ye yüklenen “Ne Demek "Evrende Kusur Yok"? - Osman Bulut - Kötülük Problemi” isimli videoyu ele alacağım.

Videoda ateistlerin ve diğer dinsizlerin sıklıkla ve haklı olarak dile getirdiği bir argüman çürütülmeye çalışılıyor. Argüman şöyle: Kusursuz Allah'ın yarattığı evrende neden kusurlar var? Örneğin neden hastalıklar, musibetler var? Kırmızı Asa yine her zamanki gibi tutarlı nedenler göstermek yerine kelime oyunları yapmakla konuyu kurtarmaya çalışıyor. Şimdi daha detaylı bir şekilde inceleyelim hep birlikte.

Video şöyle başlıyor (00:00 ve 00:40 saniyeler arası) : "Tamamda deprem niye oluyor? Niye başımıza bela geliyor? Kusursuz olduğunu söylediğimiz Allah hastalığı niye veriyor? Bu, ateistlerin çok kullandığı bir şeydir. "Kusursuz diyorsunuz bunlar oluyor ama" diyorlar. Bunların niye kusur olduğunu söylüyor ateistler? Hastalığın kötü olduğunu düşündükleri için. Peki bizim perspektifimizden bakalım hastalık kusur mu yani? Peygamberin gözüyle, öğretisiyle bakalım hastalık kötü bir şey mi? Bunu kötü olarak tarif edebilir miyiz?"

Cevap: Bizim sevgili Kırmızı Asa arkadaşımız hastalıkları kötü olarak görmüyor. Nitekim videonun ilerleyen dakikalarında söylediklerini size aktardığımda bunun şahidi olacaksınız. İlk önce hastalık tabii ki de kötü bir şey. Hele bu hastalıkları Allah kendisine yalvararak şifa istemesi için veriyorsa daha da kötü. Düşünün bir doktor laboratuvarda virüs yaratıyor. Onu sizin çocuğunuza enjekte ediyor ve diyor ki antivirüsü benden alabilmenin tek yolu karşımda diz çökerek, secde ederek bana yalvarman. Bu doktor ilk bakışta sizde bir iğrenme hissi uyandırır ve ne kadar aşağılık bir insan dersiniz değil mi? Ama başka çare yok. Mecbur söylediğini yapacaksın. Çünkü söz konusu olan çocuğunun hayatı. İşte Allah'ın yaptığı da bu. İnsanlara veya onların sevdiklerine hastalık veriyor sonra diyor ki "bana secde et, yalvar" şifa vereyim. Bu durumda hastalığı verende kötü duruma düşüyor. Kendini sağlam kanıtlarla ispat eden bir yaratıcı, bir tanrı, zaten kendisine tapılmayı hak eder. İlla birilerine hastalık bulaştırarak öldürmenin bir anlamı yok. Devam edelim bakalım Kırmızı Asa daha neler söylemiş:

Videoda 00:42 ve 1:36 dakikalar arası: "Bir şey sorayım. Bir şeyin kusurlu olup olmadığını nasıl anlarız biz? Mesela ben desem ki şu bardak buraları süpürmüyor arkadaş ne kadar kusurlu bir bardak desem saçma olur di mi? O zaman biz bir şeyin kusurlu olup olmadığını nasıl anlıyoruz? Yapılış amacından. Yani bunun bir amacı vardır ve bu amaç yerine gelmiyorsa biz buna kusurlu diyebiliriz, doğru mu? O zaman insanın da yaratılışının kusurlu olduğunu iddia etmesi için birinin neyi bilmesi lazım ilk önce? İnsanın yaratılış amacını bilmesi lazım. Bir ateist için insanın yaratılış amacı var mı? Bunun (bardağı göstererek) amacını bilmeden, bunda kusurdan bahsetmek mümkün mü? Değil. Önce bunun amacını bileceksin. Amacını bildikten sonra o amaç yerine geliyor mu gelmiyor mu buna göre kusur isnadı yaparız veya yapmayız. Dolayısıyla musibetlere hastalıklara bu yönden bakacağız."

Cevap: Madem öyle, ilk olarak Kur'an'a göre insanın yaratılış amacı nedir ona bakalım: 

  • Enbiya 16: "Biz göğü, yeri ve ikisi arasındakileri oyun/oyalanma olsun diye yaratmadık." [1]
  • Mü'minun 115: “Yoksa sizi, boşu boşuna/amaçsız yarattığımızı ve bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?” [2]
  • Zariyat 56: "Ben cinler ve insanları yalnızca bana ibadet etsinler diye yarattım." [3]

Kur'an'a baktığımızda insanın ilk ve en önemli yaratılış amacının Allah'a ibadet etmeleri olduğunu görüyoruz. O zaman düz mantıkla düşünecek olursak insanlara hastalıklar, musibetler genellikle ne için verilmiş oluyor? Allah'a ibadet (kulluk) görevini aksattığı için değil mi? Peki bu kulluk ve ibadetini hiç aksatmadığı için hastalıklardan musibetlerden münezzeh biri oldu mu? Hayır Müslümanlar şu güne kadar yaşamış en doğru Müslümanın (mü'minin) Muhammed olduğunu iddia ediyorlar. Peki Muhammed hiç hastalanmadı mı? Başına bir bela gelmedi mi? Tabii ki de geldi. Mekke'den kovulması, malının mülkünün elinden alınması başına gelen musibetler değil miydi? Zehirlenme sonucu hayatını kaybetmesi başına gelen bir musibet değil miydi? Muhammedin zehirlenmesi ve hastalığıyla ilgili hadislere bakalım.

“Ben Hayber’de yediğim yemeğin acısını her zaman (ma ezalü ecidu) hissettim. İşte şu anda o zehrin tesiriyle içimdeki (şah-bel) damarlarımın koptuğunu görüyorum.” [4]

Ümmü Bişr b. Bera da der ki: 'Ya Rasulallah! Ben seni hiç kimsenin tutulmadığı hummaya tutulmuş görüyorum!' dedim. Resulullah Aleyhissalatü vesselam:

"Bize verilecek ecir ve mükafat kat kat olduğu gibi, ibtilalar da bize böyle kat kat olur!' buyurdu ve Bişr'in oğlunun Hayber'de zehirli koyun kızartmasından zehirlenerek vefat ettiği gibi, kendisinin de aynı zehirlenmeye maruz kaldığını şöyle buyurdu: "Ey Ümmü Bişr! Ben de bu hastalığımın ancak ondan ileri geldiğini sanıyorum! Hayber'de oğlunla tatmış olduğum zehirli etin acısından şu anda kalb damarımın koptuğunu duymaktayım."
 [4] [5] [6] [7] [8] [9] [10] [11]

Gördüğünüz gibi Allah'ın peygamberi olan, ona ibadet ve kullukta hiç bir eksiği olmayan Muhammed'in bile başına musibetler ve hastalıklar gelmiştir. Allah Muhammed'i evlenebileceği kadınlar konusunda diğer Müslümanlardan ayırıp torpil yaptığı gibi hastalıklar ve musibetler konusunda da torpil yapabilirdi değil mi? Peki neden yapmadı? Çünkü hastalık biyolojik bir durum. Hayatı boyunca hiç hastalanmayan bir insan olmayacağı için Allah'ın bu konuda ayrıcalık yapacak gücü yok sanırım. Onun için peygamberin dahi hastalanmasını Allah'ın bir nimeti olarak göstermek için “Allah sevdiği kullarını hastalıklarla, musibetlerle imtihan eder” gibi saçma sapan bir argüman üretildi. Bu mantığa göre Allah yarattığı köpek balığını sevmiyor. Zira köpek balıkları doğada hiç bir zaman hastalanmaz. Hatta kansere karşı bile bağışıklık sistemleri mevcuttur. [12]

Allah'ın köpek balığıyla derdi ne? Neden sevmiyor onu? Neden başkalarına sevgisini göstermek için türlü türlü hastalıklar verdiği halde köpek balıklarını ötekileştiriyor? Yine aynı mantıkla düşünecek olursak geçmişte vebayla imtihan ettiği Hristiyanlar ve günümüzde COVİD-19 ile imtihan ettiği Çinliler Allah'ın sevgili kullarıdır öyle mi?.
Özetleyecek olursak insanların hastalanması Allah'ın sevdiği veya sevmediği kulları olması sonucu değil tamamen kendi yaşam tarzları ve beslenme şekilleri yüzünden ortaya çıkan biyolojik bir olaydır. Ne olsaydı daha mantıklı olurdu biliyor musunuz? Allah'ın seçtiği, sevdiği (evliyaullah-allah dostları) kulları hiç hastalanmasaydı. O zaman "demek ki bu insanlar her şeye gücü yeten bir kuvvet tarafından korunuyor" diyebilirdik ve inanırdık. Neyse lafı fazla uzatmadan videonun devamına bakalım.

Videoda 1:39 ve 3:00 dakikalar arası: "Cam ve ayna. Düz cam normalde ışığı yansıtmaz doğru mu? Ayna niye yansıtır? Arkası siyah olduğu için doğru mu? Peki ya bu cam onu parlatıyor tamamda arkası niye karanlık? Bu kusur diyebilir misin? Hayır. Hatta önündeki parlaklığa sebep olan arkasındaki karanlığı. Sanatçının amacı sanatını göstermek. İsimlerinin ve sıfatlarının sende yansıması lazım. Mesela sen açlıkla onun Rezzak (rızkı veren) ismini tanımladığın gibi. Açlık diye bir şey olmadığını düşünün. Yemek yok. Biz Allah'ın Rezzak ismini nasıl anlayacaktık? Anlayamazdık yani. Aynanın amacı neydi? Işığı yansıtmak. Nasıl yansıtıyordu? Arkasının kararmasıyla ancak yansıtıyordu. Biz açlık karanlığıyla Allah'ın Rezzak ismini üstümüzde yansıtıyoruz. Safi (sefa veren) ismini hastalık olmasa bilebilir miydik? Hayır. Onun için hastalık olmasaydı asıl kusur olurdu. Hayatın amacı Allah'ın isimlerinin yansıması ve şuurlu insanın bunu anlaması, tefekkür etmesi."

Cevap: Diyor ki hastalıklar ve açlık Allah'ın isimlerinin tecellisi için var. Özellikle de Şafi ve Rezzak isimlerinin.

Birleşmiş Milletler (BM) Gıda ve Tarım Örgütünün (FAO), Dünya Gıda Programı (WFP), BM Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF), Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Uluslararası Tarımsal Kalkınma Fonu (IFAD) iş birliğinde hazırlanan "Dünyada Gıda Güvenliği ve Beslenmenin Durumu" başlıklı raporun sunumu, FAO'nun Roma'daki genel merkezinde düzenlenen toplantıyla gerçekleştirildi. Toplantida konuşan Da Silva, "Ne yazık ki haberler iyi değil. Şunu söylemem gerekiyor ki dünyada açlık çeken insan sayısı üçüncü kez arttı. Geçen yıl 821 milyon insan yetersiz beslenmiş olarak kayıtlara geçti" dedi. WFP İcra Direktörü Beasley ise "Her 5 saniyede bir çocuk açlıktan ölüyor. FAO, WFP, UNICEF, WHO ve IFAD iş birliğinde hazırlanan "Dünyada Gıda Güvenliği ve Beslenmenin Durumu" başlıklı raporda, dünyada açlık çeken insan sayısının arttığı vurgulandı.Raporda, "2017 yılında 821 milyona ulaşan dünyadaki aç insan sayısı, her 9 kişiden birine tekabül ediyor." ifadelerine yer verildi. "2017 yılı itibarıyla yaklaşık 151 milyon 5 yaşın altındaki çocuk, kötü beslenme nedeniyle yaşlarına göre aşırı kısa boya sahipler. 2012'de bu sayı 165 milyondu. Küresel olarak Afrika ve Asya, büyüyememiş çocukların sırasıyla yüzde 39 ve yüzde 55'ini barındırıyor" ifadeleri kullanıldı. [13]

Yani sonsuz kudret ve merhamet sahibi Allah sırf Rezzak isminin tecelli etmesi için her 5 saniyede bir çocuğu açlıktan öldürüyor. Sevgili kardeşim Allah'ın Rezzak ismi ne zaman tecelli ederdi biliyor musun? Dünyada yaşayan zengin insanların duygusuzluğuna ve görmezden gelmesine rağmen bu 821 milyon kişiye her türlü rızık o inandığın Allah tarafından verilseydi o zaman tecelli ederdi. Bu olsaydı sizler ortaya çıkıp "bakın siz görmezden geldiniz ama her şeye gücü yeten Allah Rezzak ismini tecelli ettirdi ve her 5 saniyede bir çocuğun ölmesini engelledi" diyebilirdiniz. İşte o zaman senin Allah'ının Rezzak ismi tecelli etmiş olurdu. Ama o çocuklar açlıktan ölmeye devam ettiği sürece senin Allah'ının bu insanlık dramına karşı kör ve sağır olan cimri zenginlerden bir farkı yok.
Bazı sivri akıllılar diyor ki Allah zenginlere servetlerini fakirlere yardım etmeleri için vermiş. İyide güzel kardeşim o zenginin bir aç insanı doyurması tamamen kendi isteğine bağlı. Doyurabilir yada doyurmayabilir. Buna mecbur değil. Şimdi kendin düşün. Farz edelim ki sen bir semtte oturuyorsun ve orada tek zengin sensin. Komşulardan kimin çocuğu oluyorsa sana getiriyor ve "sen zenginsin buna bakacaksın" diyor. Hadi diyelim sen insanlık için 10 tanesine baktın. Bir yerden sonra sende zor duruma düşmeye başlarsın. Kendi kendine "ben bunlara bakmak, doyurmak zorunda değilim" dersin değil mi? İşte o zenginlerde yıllarca kazandığı parayı senin Allah'ının yaratarak sonra ilgilenmediği, gözden çıkardığı çocukları doyurmak için harcamak istemiyor ve buna zorunlu da değiller. Fakat yinede ellerinden geldiği kadarıyla senin Allah'ının gözden çıkardığı o fakirlere yardım etmeye çalışıyorlar. Sonsuz kudret sahibi Allah'ın doyuramadığı çocukları sınırlı kudrete sahip zenginlerin doyuracağını düşünmek insan aklıyla dalga geçmek olur.

Şimdi gelelim Allah'ın Şafi (şifa veren) ismine. Osman Bulut diyor ki "hastalıklar Allah'ın Şafi isminin tecellisi için var."

Bunu örneklendirmek içinde videonun 3:40 ve 4:12 dakikaları arasında çok iğrenç bir örnek veriyor. Rahman suresi 4. ayetini (Rahman 4: Ona (insana) anlama ve anlatmayı (konuşmayı) öğretti. [14]) nasıl anladığını açıklarken kekeme insanları örnek veriyor. Örnek verirken de şunları söylüyor:
"Mütalalı derste bir abimiz vardı. Abi kekemeydi. Yani aklına gelen manayı adam söyleyene kadar canı çıkıyordu. Ben konuşma nimetini nasıl anladım? Zıttını görünce anladım. Adam sadece kendine değil hepimize bir mektup yani."

Yani diyor ki ben Rahman suresi 4 ayette konuşma nimetini kekeme insanlar olduğu, onları gördüğüm için anladım. Peki o kekeme abin kime ve neye bakarak konuşamama nimetini anlayacak?! Bu nasıl bir Allah ki senin gibilere konuşma nimetini verdiğini anlatmak için kekeme insanlar yaratıp bir ömür boyu onlara zulüm ediyor? Af buyurun bu neye benziyor biliyor musunuz? Hani laboratuvarlarda deney fareleri olurya. Kırmızı Asa mantığına göre bu kekeme insanlar bir deney faresi olarak yaratılmış ki normal konuşan insanlar onlara bakarak Rahman suresi 4. ayetini daha iyi anlayabilsinler.
Bu mantıkla körleri, kolsuz-bacaksız doğan insanları da normal insanlar şükür etsin diye yaratmış. Bir örnek vereyim. Misal sizin babanız birinden para çalıyor. Parayı çaldığı şahıslar babanızı bulamıyor, sizi yakalıyorlar. Sizin kolunuzu kesip babanıza mesaj olarak gönderiyorlar ki seni bulunca aynı şeyi sana da yapacağız demeye getiriyorlar. Arkadaşın mantığına göre hiç bir suçu olmayan Müslüman bir genç kekeme olarak yaratılmış ki benim gibi kafirler Allah'ın konuşma nimeti için ona hamd etsin. Bu ne kadar mantıklı sizce? En azından adaletsizlik değil mi?
Demek ki bu örnekte Allah'ın Şafi isminin tecellisi Allah'ın başka bir sıfatı olan El-Adl (Mutlak adalet sahibi, hiçbir şeyde aşırılığa düşmeyen) sıfatı ile çelişiyor. Videonun devamında bir kaç örnek daha veriliyor fakat onlarda tıpkı önceki örnekler gibi hatalı. Kendiniz videonun tamamını izleyip görebilirsiniz. Kısacası kaş düzelteyim derken gözü çıkarıyor. Sonda Mevlana'nın bir iyilik ve kötülük kavramından bahsediyor:
Seni Allah'a yakınlaştıran şey iyidir, Allah'tan uzaklaştıran şey kötüdür.

Bu durumda hastalıkları, musibetleri bizi Allah'a yakınlaştıran şeyler olarak tanımlıyor. Yani çocukların açlıktan ölmesi, kekeme olmak bunlar iyi şeyler ve bunları gördükçe “Allah ne kadar iyi, çünkü beni böyle yaratmamış” diyerek şükür etmemiz gerek. Bunu derken de “peki o hastalıklı doğan çocukların açlıktan ölen çocukların günahı ne” diye düşünmememiz gerek. Düşünmezsek dini bütün bir Müslüman, düşünürsek şeytanın ayrıntıda boğduğu ateist oluyoruz. Ne kadar saçma değil mi?

Basit bir örnek vereyim. Bir hastanenin doğum şubesini hayal edin. Doktorlar bu doğum şubesinde yıl boyunca doğan 1000 çocuktan 10 tanesini öldürüyor 10 tanesini de sakat bırakıyor. Sonra diyor ki "sağ kalan 980 çocuğu sağlıklı olarak bıraktığımız için bize minnettar olun, isteseydik hepsini öldürür veya sakat bırakırdık"

İşte Kırmızı Asanın bu videosu tam olarak bu mantık üzerine yapılmış. Doğrusu ben Kırmızı Asa'nın tüm videolarına cevap hazırlamak fikrindeydim fakat bu mantığını gördükten sonra bunun gereksiz olduğunu gördüm. Bundan sonra bir ve yahut iki videoya daha cevap verip seriyi bitireceğim. Bizi okumaya ve izlemeye devam edin…

HANGİ İSLAM?

Yazan: Wiseman


HANGİ İSLAM?


Dinleri (Ülkemiz bazında İslam’ı) neden eleştiriyorsunuz diyorlar.

Dinler, o dinlere tabi olanlar tarafından, o dine inanmayanlara Tebliğ (Davet) ediliyor. (Davetin kabulü özünde, davet edilen kişinin isteğine ve iradesine bağlıdır.) Yani davet eden, karşısındaki kişiye dinini anlatıyor ve onun da davet ettiği dine tabi olmasını ve dininin gereklerini yerine getirmesini istiyor. Böyle bir durumda dine davet edilen kişi, kendisine anlatılanlara AKIL, VİCDAN, SEVGİ, BİLİM, AHLAK süzgecinden geçirip, bunlarla uyuşuyorsa o dini kabul etme veya reddetme hakkı vardır.

Dine davet edilen kişi, davet edilen dine ait anlatılan konularda şüpheye düşüyorsa, aklına yatmıyorsa, vicdanına sığmıyorsa, bilimle çelişiyorsa davet eden kişiye çeşitli sorular sorma gereği duyacaktır. Bu sorular davet edilen kişi ikna oluncaya kadar devam edecektir. İkna olmadığı konularda ise soru üstüne soru soracaktır. İlle davete katılmasını istiyorsanız, ikna etmek davet edene düşer. Bu aklın gereğidir. İnsan olmanın gereğidir.

Kişi daveti kabul etmeyip daveti reddettiğinde ise davet edenin “Dinimiz akıl dini değildir, düşünme ve sorgulama dini değildir, teslimiyet dinidir, kabul etmeye mecbursun” deme hakkına sahip değildir. Kişinin aklı kenara bırakıp sorgusuz davete teslim olmasını istemek ise DAVET DEĞİL ZORLAMADIR, DAYATMADIR. Dayatma ise ÇATIŞMA GETİRİR. Çatışmada ise haklı ve doğru olan değil GÜÇLÜ OLAN KAZANIR. Dayatma ve Çatışma davetin amacını ortadan kaldırır.

Davet edilen kişi, sizin davet ettiğiniz dinin, sadece kitabına ve elçisine değil aynı zamanda sizin dininizi uygulama şeklinize de bakacaktır. DİNİN TEORİSİ (KİTABI) İLE PRATİĞİNİ (UYGULAMASINI) BİRBİRİNDEN KOPARAMAZSINIZ! Örneğin İslam dininin teorisi Kur’an ise pratiği de hadislerdir, sünnetlerdir, o dinin uygulayıcıları olan Müslümanlardır. Yani İslam’a davet ettiğiniz kişi hem Kur’an’a bakacak hem hadislere bakacak hem sünnetlere bakacak hem Diyanetin uygulamalarına bakacak hem diğer ülkelerin uygulamalarına bakacak hem tarikat şeyhlerinin söylem ve eylemlerine bakacak, hem hocaların söylem ve eylemlerine bakacak hem Müslümanların söylem ve eylemlerine bakacak, hem de yaşanmış olan İslam tarihine bakacaktır.

Tıpkı kanunları, yasaları, kararnameleri, yönetmelikleri, içtihatları, yasa uygulayıcılarını, hakimleri, savcıları, avukatları ANAYASADAN KOPARAMAYACAĞINIZ GİBİ... Hakkınızda hüküm veren bir hâkim; bu hükmü savunan bir avukat, bu hükmü uygulayan kolluk kuvvetleri için “sen onlara bakma istediğini yap/yapma” diyebilir mi?

İnsan uzuvları ile bütündür. İnsan; elinin alıp-verdiğiyle, ayağının gidip-geldiğiyle, gözünün görüp-görmediğiyle, dilinin söyleyip-söylemedikleriyle bir bütündür. Sen söylediklerime bak yaptıklarıma değil Dİ-YE-MEZ-Sİ-NİZ!

Kur'an’ı, İslam’ın tek kaynağı olarak gösteremezsiniz!

Hadisleri yok sayıp, sadece Kur'an’a bakarak davete tabi olunacaksa eğer, Kur'an’a davet ettiğiniz kişi "Bu Kur'an’ın uygulaması, örneği, pratiği, yaşanmışlığı nedir? Bana bir uygulama örneği gösterin" dediğinde ne diyecek, kimleri gösterecek hangi örnekleri göstereceksiniz? Hem hadisleri reddedecek hem de Kur'an’ı ve İslam’ı anlatabilmek için peygamberinizin hayatından, uygulamalarından, sözlerinden örnekler vereceksiniz.

Kur’an’ın sözde iniş süreci olan 23 yılda yaşananları, Kur’an’ın temsilcisi ve elçisi olan peygamberin hayatını, 1400 yıllık İslam uygulamalarını YOK SA-YA-MAZ-SI-NIZ! Böyle bir durumda İslam’a davet ettiğiniz kişiye “Sen sadece Kur’an’a bak, diğerlerini boş ver.” DİYEMEZSİNİZ! Çünkü bir dini bu saydıklarımın tamamı oluşturur. Davet ettiğiniz kişi size eğer bu dini oluşturan unsurlar içinde ve ya birbirleri ile aralarında bir çelişki, akla uymayan, vicdana sığmayan, bilimle, zamanla ters bir konuyu ortaya koyduğunda cevap veremiyorsanız, “O gerçek İslam değil, Onlar gerçek İslam’ı temsil etmiyorlar, onlar yobaz” DİYEMEZSİNİZ!
YOBAZ DEDİKLERİN GÖKTEN İNMEDİ. İNANDIKLARI KİTABI, ÖNDERLERİNİ VE HADİSLERİ UYGULUYORLAR.

Ayetleri, Tefsirleri, Hadisleri, kelimeleri, olayları, kişiye, zamana, mekâna göre EĞİP BÜ-KE-MEZ-Sİ-NİZ! Eğerseniz, bükerseniz, ayetten farklı bir şey derseniz eğer, gerçek İslam’ı, gerçek Müslümanı ortaya koymak zorundasınız! Koyamıyorsanız bu da, Müslüman sayısınca İslam var demektir. Bu durumda bir buçuk milyar Müslüman’ın hangisinin davetine uyacaksınız? Düşünen, sorgulayan ve aklını kullanan bir insan, herkesin farklı anlayıp farklı uyguladığı, AKLI YOK SAYAN böyle bir dinin davetine, neden uysun ki?

HER KİTAP DİĞER KİTABI, HER DİN DİĞER DİNİ, HER İNANAN DİĞER İNANANI YALANLIYORSA, İNANANLAR İNANDIKLARI YARATICIYI ANLAMAMIŞ YADA YARATICI ANLATAMAMIŞ DEMEKTİR.

AKLIN SORGULAMASINA AÇIK OLMAYAN HİÇBİR DİN TANRISAL OLAMAZ.

İNSANLIK İÇİN TEK DİN VARDIR. SEVGİ DİNİ. ELÇİSİ AKIL, KİTABI VİCDAN (ADALET), REHBERİ İSE BİLİMDİR.

İÇİMİZDEKİ ELÇİ “AKIL”

Yazan: Wiseman


İÇİMİZDEKİ ELÇİ “AKIL”


İnsanın yarattığı tanrı değil, insanlığı yaratan gerçek Yaratıcı varsa eğer insanı yaratıp boş bırakmamıştır. Doğumundan ölümüne kadar her insana “Elçi” olarak Akıl vermiştir. Her insan aynı zamanda Yaratıcı’nın elçisidir. Yaratıcı’yı yeryüzünde temsil eder.

Yaratıcı, Kitap ve Ayet olarak da insanlığa kâinatı, dünyayı ve doğayı vermiştir. Kâinat, dünya ve doğa ayetlerdir. Yeter ki insan olarak okumasını bilelim. Her canlı başlı başına bir ayettir. Elçi olan insan aynı zamanda ayettir.

Erich Fromm (Almanya doğumlu Amerikalı ünlü bir psikanalist, sosyolog ve filozoftur.) der ki;
“Artık Tanrı’ya değil, onun adına konuştuğunu iddia eden kişi ve topluluğa tapınılmaktadır.’’

Çok doğru ve yerinde bir tespit. Yaratıcı adına konuşanlar, kendi Tanrılarını yaratıp, sözlerinin (uydurdukları) vahiy olduğunu söyleyerek, aslında kutsal bir zırh, dokunulmazlık ve sorgulanmazlık kazanmaktadırlar. Böylece etkiledikleri tüm kişi ve toplumların kendi akıl ve sorgulamalarını devre dışı bırakmaktadır. Yani Akıl, düşünme ve sorgulama şalteri indirilmektedir. Bu sağlandıktan sonra artık vahiycinin işi çok kolaydır. Kişiler ve toplumlar istedikleri gibi yönlendirilebilir, kullanılabilir ve sömürülebilir hale getirilmiştir.

Eski İslamcı yazar Levent Gültekin “Onurlu Çıkış” adlı kitabında bizzat yaşadıklarına, sorgulamalarına dayanarak şöyle diyor. Daha doğrusu dürüstçe itiraf ediyor:
“Dinin, siyasi, ticari, toplumsal ortak bir payda haline getirilmesindeki sakıncayı net göremiyordum. Siyasi, toplumsal ve ticari ilişkilerde inancın sömürüldüğünü görüyor, fakat bu sömürünün kaçınılmaz olduğunu idrak edemiyordum.” “Din adına biz İslamcıları kandıranlar, uyutanlar, sömürenler gemilerini yüzdürmeye devam ediyorlar.” “Biz dini değerlerin siyasi, toplumsal ve ekonomik çözümler getireceğini sanıyorduk.”

Bazı insanlar, vahye inananlar, dindarlar, siyasal İslamcılar hayatta karşılaştıkları sorunları, olayları din terazisi ile tartıyor ve din gözlüğü ile bakıyorlar. Dini, dinin hükümlerini, o hükümleri açıklayan insanların sözlerini ölçü olarak alıyorlar. Olaylara onların inançları, gözleri ve gözlükleri ile bakıyorlar. Sürekli değişim ve gelişim içinde olan insanlık, 3300, 2000 ve 1400 yıl önceki teraziler ile yapılan tartım ve ölçümler ile hayatını şekillendiriyor, o yılların değerleri ile günümüzü yaşıyor, şimdiki ve gelecekteki hayata, geçmişin gözlükleri ile bakıyor, yönlendiriyorlar. İnsanlık ne yazık ki geçmişten gelen din terazisinin yanlış değer ve ölçüler gösterdiğinin, gözlüğün ayarının zamanımıza ve insanlığa uymadığının, karanlık gösterdiğinin farkında değil. Din gözlüğünden baktığı dünyanın ve hayatın, gerçek hayat olduğuna inanmış. O terazinin ölçümünü doğru kabul etmiş. Hâlbuki insanlığın var oluşundan günümüze ve gelecekte asla ayarı bozulmayacak, yanlış tartmayacak bir terazi var elinde. AKIL Terazisi, AKIL Gözlüğü.
Bu terazi ve gözlük bünyesinde Vicdanı, Adaleti ve Sevgiyi barındırır. Bunlar, terazinin dengesini, gözlüğün ayarını koruyan ve sağlayan değerlerdir. Akıl gözlüğü ile hayata bakmak ve tartmak aslında insanın doğasında, fıtratında vardır. Ne yazık ki doğasından gelen bu değeri, vahiyciler yüzünden kullanamamaktadır. Bu değerin asla yanlış tartması söz konusu değildir. Bireysel akıl, toplumsal akıl ve evrensel akıl her zaman diliminde, her ortam ve koşul altında, kullanılabilir olması insanlığın en büyük değeri, ölçüsü ve göstergesidir.

Bugün insanlık aklı, vahiyciler ve dinler tarafından esir alınmıştır. Akıl terazisi ile tartamayan, akıl gözlüğü ile göremeyen insanlık, kendisini, aklını, dünyasını sınırlandırmış ve etrafına aşılması çok zor düşünce kaleleri örmüştür. Kendisini vahyin hapishanesine hapsetmiş, vahiycileri de kendi başına gardiyan dikmiştir. Akıl terazisi yerine din terazisini, akıl gözlüğü yerine din gözlüğünü kullananlar hem kendilerine hem insanlığa hem de diğer varlıklara haksızlık etmiş, zulmetmiş olurlar. İnsanlık, hayata akıl gözlüğü ile bakıp, akıl terazisi ile tarttığında, Aklı vahiycilerin ve dinlerin esaretinden kurtarabildiğimizde dünya daha yaşanabilir gerçek bir cennet haline gelecektir.

Uydurma elçi ve kitaplar peşinde koşan insanlık, cennet olacak dünyasını kendi eliyle cehenneme çevirmektedir.

Sağlık ve Sevgi ile Kalınız.

TÜRK PEYGAMBERLER (!)

Yazan: Serdar Kaangil


TÜRK PEYGAMBERLER (!)


» “Türk Peygamberler” masalları insanımızı İslam zincirleri altında tutmak için uydurulmuştur. Bizlerin bu tarz masallara kanmaması ve önemli olanın etnik kimlik değil “İNSAN” olabilmek olduğunu anlaması şarttır.
Bana "Nesin?" deseler "Türk'üm" derim. Ama bu sadece etnik kimliğe, ülkelere önem veren ve keskin cevaplar isteyen insanlara cevap vermemin bir gereksinimidir çünkü bana göre en önemlisi "yaptıklarımızla" insan olabilmektir.
Geçmişteki her toplum yada kişiyi kendimizle bağdaştırmaya çalışmak DİN KURUMLARININ ve SİYASİLERİN bizleri uyutup kullanmalarının en iyi ve GÖZE BATMAYAN yollarındandır.
İyi okumalar, A.Kara

Peygamber Farsça bir kelimedir. Peygam, haber-mektup demektir. “ber” eki ise "getiren" anlamında olup peygamber "tanrıdan haber-mektup getiren, haberci" demektir. Arapça "nebe" haber demektir ve bu yüzden peygamberin karşılığı Nebî’dir. Resul ise risale sahibi, kitap sahibi peygamber demektir.

Kur’an’da her ümmete, her kavme bir peygamber gönderildiği yazılır.

Nahl 36: Andolsun ki: Biz, her ümmete: «Allah’a kulluk edin ve Tağuttan sakının!» diye uyaran bir peygamber gönderdik. Sonra içlerinden kimine Allah hidayet nasip etti, kimine de sapıklık hak oldu. Şimdi yeryüzünde bir dolaşın da peygamberlere yalancı diyenlerin sonunun ne olduğunu görün!

İslam’a göre insanlık tarihi boyunca 124.000 peygamber gönderilmiştir.
(Müsned 5/265-266; İbn Hibbân, 2/77)

Bu zırvanın doğru olduğunu varsaydığımızda ortalama her millete yaklaşık olarak 2000 civarında peygamber düşer. Ama görülür ki Arap yarımadası dışında ve Sami kavmi haricinde dünyanın hiçbir bölgesinde ve hiçbir ulusunda bir peygamber izine rastlanmaz. Nedense sır olup ortadan kaybolmuş, bir iz dahi bırakmamışlardır. Ne bir kitap, ne bir sayfa ne de bir yazıt mevcut değildir. Nedense kitaplar da hep Ortadoğu’ya inmiştir. Ne Amerika, ne Avrupa, ne Asya ne de Afrika kıtalarında namaza-oruca çağıran bir uyarıcı görüldüğüne dair bir kanıt yoktur. Yahudilerle başlayan peygamberlik müessesesini Araplar transfer etmiş ve Muhammed’le sonlandırmıştır ama zaman zaman peygamberler türemeye devam eder. Örneğin Bahailerin peygamberi Mirza Hüseyin Ali gibi…

İngiliz’i, Alman’ı, Rus’u, Fransız’ı, Rum’u, Ermeni’si, Çin’lisi, Japon’u, Türk’ü, Sırp’ı, Bulgar’ı, Romen’i ve daha onlarcası kendilerinden bir peygamber tanımamış, duymamışlardır. Ama Yahudi peygamber gırladır ve bunlar da hep kendi ırkları için çabalamış, diğer milletleri kendilerine köle olarak görmüşlerdir.

Peygamberlikten nasiplenmeyen Türklerin bu eksikliğini gidermek için bu konuda bir hayli uğraşıp çabalayanlar vardır. Tabi bu uğraşları uygun gördükleri isimleri Türklere yamamaya çabalamaktan başka bir şey değildir. Bu şekilde etnik köken üzerinden Türkleri İslam'a bağlamaya çalışırlar. Kimlerine göre Nuh, kimilerine göre Nuh’un oğlu Yafes, kimilerine göre İbrahim, kimilerine göre Zülkarneyn’dir. Muhammed’i bile Türk sayacak derecede saçmalayan da mevcuttur.

Nuh Türk’tür İddiası

“Nuh peygamber kesin Türk’tü." Bu, Fransız gazetesi Le Figaro‘nun manşet haberinde ortaya attığı bir iddia. Karadeniz’de, Sinop açıklarında yüz metre derinlikte bulunan kent kalıntılarının din kitaplarındaki Tufan olayının Filistin’de değil, Karadeniz’de meydana geldiği iddialarını doğruladığını söyleyen Le Figaro ‘Hz. Musa’nın bir Mısırlı olduğu kesinlik kazanıyor. Hz. İbrahim’in Kaldeli bir Bedevi olduğu biliniyor. Hz. Nuh da kesinlikle Türk’tü’ diye yazdı.
(Anne-Marie Romero, Le Figaro, 16-17 Eylül 2000):

“Nuh döneminde Sinop’ta Türk var mıydı?” sorusu; Türklerin Anadolu’ya 1071’den çok önce büyük göçlerle geldikleri şeklinde yanıtlanıyor.

Bu iddia ilk kez Le Figaro tarafından ortaya atılmış değil. 1930’ların romantik milliyetçilerinin Türklerin kökenini bağladığı ilk Türk de Nuh. 1940’larda başta tarihçi Fuat Köprülü olmak üzere bilimsel tarih anlayışına sahip tarihçilerce uydurma ve saçma bulunan Türk tarih tezi reddedilmesine rağmen toplumun bir kesiminde yer etmiş ve Türklerin Nuh peygamberin soyundan geldiği benimsenmişti. Hiçbir bilimsel ve tarihi kanıta sahip olmayan bu düşünce daha sonra yerini Nuh’un oğlu Yafes’e (yafet) bıraktı.

Nuh’un Oğlu Yafes Türk’tür İddiası

Yafes (Latince Iafeth veya Iapetus, Arapça: يافث), Hz. Nuh’un üçüncü oğlu ve iddiaya göre Türklerin atasıdır. O, şecerelere göre, Nuh Peygamberin oğullarından biridir. Kırgız sözlü geleneğinde “Capaş” şeklinde de kullanılmaktadır. Birçok ilmi kaynakta “Yafes” olarak kaleme alınan bu isim, Yazıcızâde’nin eserinde “Yafet” olarak da yazılmıştır. Yafes, Arapça eserlerde ismi, “Yafes bin Nuh” (Nuh’un oğlu) diye geçmektedir.
Hz. Nuh, ikinci Adem olarak anılır. Tufandan sonra insan zürriyeti, Hz. Nuh’un oğullarından türemiştir. Hz. Nuh’un 3 oğlu vardı: Ham, Sam, Yafes. Ham, Habeş ve Afrikalıların, Sam Arapların, Yafes de Türklerin atası olarak bilinmektedir. Şimdi yeryüzünde yaşayan tüm insanlar, bu üçünün soyundan gelmektedir.

Rehber Ansiklopedisi‘nde Yafes hakkında şöyle bahsedilmektedir: Nûh aleyhisselâmın oğlu Yâfes mümin idi. Evladı çoğalınca, onlara reîs olmuştu. Hepsi, dedelerinin gösterdiği gibi Allahü teâlâya ibâdet ediyordu. Yâfes, nehirden geçerken boğulunca, Türk ismindeki küçük oğlu, babasının yerini tuttu. Gittikçe artan nesli Türk adıyla anıldı. Bu Türkler, ecdâdı gibi Müslüman, sabırlı ve çalışkan insanlardı. Zamanla çoğalarak Asya’ya yayıldılar. Türklerin başlarına geçen bâzı zâlim hükümdârlar, semâvî dîni bozarak, onları puta taptırmaya başladılar. Bugün Sibirya’da yaşayan Yâkutlar bunlardan olup, hâlâ puta tapmaktadırlar. Dinden uzaklaştıkça eski medeniyet ve ahlâklarını da kaybetmişlerdir.
[https://rehber.ihya.org/yenirehber/turkler.html]

İddia böyle ama hiçbir tarihi bilgiye, belgeye dayanmayan, kanıtı olmayan bir uydurma olarak gördüyseniz; sırada Zülkarneyn var:

Zülkarneyn Oğuz Kaan’dır İddiası

Kur’an’da Kehf suresinde bahsedilen ve güneşin doğduğu yere ve güneşin battığı yere seferler düzenleyen Zülkarneyn, kimilerine göre çift boynuzlu başlığından dolayı Büyük İskender’e, kimilerine göre ise Oğuz Kaan’a benzetilir. Oğuz Kaan’a benzetilmesindeki en büyük faktör; İki dağın arasındaki kavmin Yecüc ve Mecüclerden korunmak için isteğini yerine getirip demir-bakır alaşımı ile dağın girişlerini kapattığı masalıdır ki Türk efsaneleriyle benzerlik taşımaktadır.

Bilge Kağan Kitabelerinde şöyle diyor; “Doğuda gün doğusuna, güneyde gün ortasına, batıda gün batısına, kuzeyde gece ortasına(kutuplarda altı ay gece, altı ay gündüz olur) kadar ülkelerde yaşayan bütün milletler hep bana bağlıdır. Bunca milleti düzene soktum. Artık karışıklık yok. Türk Kağanı Ötüken’de oldukça, ülkede düzen bozulmaz.”(A.Bulut)

Yine Vani Mehmet Efendiye göre, Oğuz Han’ın kurduğu hakimiyet ve yapmış olduğu seferler, Zulkarneyn’in yapmış olduğu seferlerle çok benzerlik arzetmektedir. Bu nedenle Oğuz Han adı ile anılan Türk Peygamberinin ZULKARNEYN ile aynı kişi olduğu görüşü gittikçe kuvvet kazanmaktadır. Tarihçilere göre aynı dönemde yaşayan iki kişinin, aynı dönemde dünya hakimiyeti olamaz. Öyle ise bahsi geçen bu iki isim aynı kişidir denilmektedir.

“Kaşgarlı Mahmut’un Divanında (C1.S.111-113) Uygurlar anlatılırken; “Zülkarneyn, Uygur illerine geldiğinde Türk Hakanı ona 4000 kişi göndermiş. Bunların tuğlarında Şahin Kanatları takılı imiş. Bunlar hem öne, hem arkaya ok atarlarmış. Zülkarneyn, bunlara şaşmış kalmış ve güya Farsça; ”inan khuz khurend” yani bunlar, kendi kendilerine geçinirler, başkalarının yiyeceğine muhtaç olmazlar. Çünkü bunların elinden av kurtulmaz, istedikleri zaman avlanıp yiyebilirler” demek istemiş.”(E.Yavuz. Tarih Boyunca Türk Kavimleri. S.224)

Türk Han’dan, Oğuz Han’a kadar hüküm süren Hanları sayan ve Oğuz Han’ın, Kara Han’ın oğlu olduğunu belirten Ebulgazi Bahadır Han’a (Şecere-i Terakkime) göre Türkler, Oğuz Han’dan üç nesil öncesine kadar Müslüman (yani Mü’min) idi.”(A.Bulut-Türklüğün Yeni Dünya Düzeni)

Vani Mehmet Efendi’ye göre “Oğuz Han, Türklere Hanif Dini’ni öğretiyordu.” Bu görüşe göre Oğuz Han, Hz. İbrahim’in dini olan Hanif Dini’ni yaymakta idi. Yani İslamiyet’ten 3700, günümüzden yaklaşık 5200 yıl önce Türkler Hanif Dini’ne inanıyorlardı ve Mü’min idiler.

Kur’an’da Zülkarneyn’den bir peygamber olarak bahsedilmese bile görülüyor ki bizim Türk-İslamcılarımız Oğuz Kaan’ı Zülkarneyn peygamber ilan etmişler. Ama ne Göktengriciliğin ne de Şamanizmin haniflikle uyuşan bir yanı yok. Sonradan bozulma iddiası pek geçerli değil, Türkler kolay kolay bozulmazlar, hayatımız hala Şaman gelenekleri ile dolu.

İbrahim’in Türktür İddiası

İbrahim’in Türk olduğunu iddia edebilmek için önce Sümerlerin Türk olduğunu öne sürmek gerekiyor. Çünkü Yahudi tarihinden yola çıkıldığında İbrahim’in M.Ö. 2000 yıllarında yaşadığı tespit ediliyor ve Tevrat’tan da Mezopotamya’da ortaya çıktığı görülüyor. Doğru olduğunu kabul edersek o yıllarda Mezopotamya’da Sümerler hakim. Öyleyse İbrahim bir Sümerli olduğu söylenebilir. Güneş-Dil Teorisine göre ise Sümerlerin Türk olduğu iddiasında bulunulmuştu. İbrahim Sümerli, Sümerler de Türk ise, İbrahim  Türk demektir.

Türklerin Sümer olduğu iddiasını destekleyen kanıt olarak Sümerlilerin sami ırkından olmayıp, Mezopotamya’ya Kuzey’den göç ederek geldikleri, diğer bir kanıt olarak ise Sümer dilinde bol miktarda Türkçe sözcük olması sunulur. Terk edilen teoriye rağmen bu iddiayı sürdürmekte olan çok. Bu konuda Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ’ın ve eski Önasya tarih uzmanı Hemmel’in görüşleri öne çıkıyor.

İbrahim bir gezgin ama, doğduğu yer Mezopotamya olunca Sümerli olma olasılığı yükseliyor. Yine Muazzez Ilmiye Çığ’ın “İbrahim Peygamber” adlı kitabında İbrahim’in Sümer’le bağlantısı inceleniyor.

İbrahim’in Türk olduğu iddiasından çok daha güçlü olarak Hind filozofu olduğu öne sürülerek Brahman’la ilişkilendirilir. Ayrıca İbrahim’in Zerdüşt olduğu savı üzerinde de durulur.

D.Matlock şöyle der:
“Arap tarihçileri Brahma ve ataları Abraham’ın aynı kişi olduğunu öne sürürler. Farsiler (İranlılar) genelde Abraham’a İbrahim Zerdüşt derler. Kirüs, Yahudi dininin kendi diniyle aynı olduğunu kabul ederdi. Hindular Abraham’da veya İsrailoğlular Brahma’dan gelmiş olmalıdır.”
(Anacalypsis; Cilt I, sayfa 396.)
[http://www.hermetics.org/Abraham.html, Gene D. Matlock, B.A., M.A. - Who Was Abraham?]

Araplar İsmail yoluyla İbrahim’den geldikleriyle öğünürler, Mekke’yi bu şeyhin kurduğuna, onun bu kentte öldüğüne inanırlar. Gerçek şudur ki, İsmailoğulları, Yakup oğullarından daha çok Tanrı’nın lütfuna uğramışlardır.

Doğrusunu isterseniz her iki soyda hırsızlar yetişmiştir, ama Arap hırsızları Yahudi hırsızlardan çok daha yaman çıkmışlardır. Yakupoğulları ancak küçük bir ülke ele geçirmişlerdi. Onu da kaybettiler, oysa İsmailoğulları Asya, Avrupa ve Afrika’nın bir bölümünü ele geçirdiler. Romalılarınkinden daha geniş bir imparatorluk kurdular, Yahudileri de adanmış toprak dedikleri mağaralardan kapı dışarı ettiler.

Bu gibi şeyler üzerinde sadece yeni tarihlerimizden alınacak örneklerle hüküm yürütürsek İbrahim’in birbirinden bu kadar ayrı iki ulusunda babası olması epey güçleşecektir. İbrahim'in Kalde’de doğduğu, topraktan yaptığı küçük putlarla hayatını kazanan yoksul çömlekçinin oğlu olduğu söylenir. Bu çömlekçi oğlunun yolu, izi olmayan çöllerden geçip oradan 400 fersah uzakta, tropika altındaki Mekke kentini kurmaya gitmesi hiç de akla yakın bir şey değildir. Bir fatih olduysa kuşkusuz o güzel Asur ülkesinden olmuştur, yok bize anlattıkları gibi yoksul bir adam olarak kalmışsa, o zaman da kendi ülkesinin dışında krallıklar kurmamıştır.

Yaratılış’ın dediğine göre, babası çömlekçi Terah’ın ölümünden sonra, Harran ülkesinden çıktığı zaman 70 yaşında imiş, ama gene aynı yaratılış, İbrahim’in Terah 70 yaşında iken dünyaya geldiğini, bu Terah’ın 205 yaşına kadar yaşadığını, İbrahim’in ancak babasının ölümünden sonra Harran’dan ayrıldığını da söylüyor. Şu hesaba ve gene Yaratılış’a göre, açıkça görülüyor ki, Mezopotamya’yı bırakıp gittiği zaman İbrahim 135 yaşındaydı. Kalkmış puta tapar denilen bir ülkeden Filistin’de, Şekem denen puta tapar bir başka ülkeye gitmiş. Acaba niçin gitmiş ? Şekem gibi kısır, taşlık, bunca uzak bir ülke için Fırat’ın bereketli kıyılarını acaba neden bırakmış ?

Kalde dili herhalde Şekem’de konuşulan dilden bambaşka bir dil, orası bir ticaret kenti de değildi. Kalde, Şekem’den 100 fersahdan fazla uzaktır, oraya varmak için çöller aşmak gerek ama, Tanrı bu geziyi yapmasını buyurmuş ona, kendinden yüzyıllarca sonra, torunlarının oturacakları toprakları göstermek istemiş. Doğrusu böyle bir gezinin nedenlerini insan kafası zor alıyor.

Bu küçük, dağlık Şekem ülkesine varmasıyla açlık yüzünden oradan ayrılması bir olmuş karısıyla beraber Mısır’a, yiyecek bir şeyler bulmaya gitmiş. Şekem’le Memphis arası 200 fersahtır, buğday aramak için bu kadar uzağa, dili hiç bilmeyen bir ülkeye gidilirmi ? Doğrusu yüzkırkına merdiven dayadıktan sonra girişilmiş acaip geziler.

Karısı Sara’yı da Memphis’e götürmüş, karısı çok gençmiş, onun yanında sanki çocuk gibi kalıyormuş, çünkü henüz 65’indeymiş. Çok güzel olduğu için güzelliğinden faydalanmaya karar vermiş. Karısına : ”kendini benim kız kardeşimmiş gibi göster ki senin sayende bana iyi davransınlar ” demiş. Oysa daha doğrusu, ona : ” kendini benim kızımmış gibi göster ” demeliydi. Kral genç Sara’ya aşık olmuş, Sözüm ona ağabeysine de birçok koyun, sığır, erkek ve dişi eşek, deve, köle, cariye vermiş, bu da Mısır’ın daha o zamanlardan çok güçlü, çok uygar, bundan dolayı da çok eski bir krallık olduğunu, Memphis krallarına kız kardeşlerini peşkeş çekmeye gelen ağabeylere çok güzel armağanlar verdiğini gösterir.
Tanrı kendisine, o zamanlar 160’ında olan İbrahim’den, yıl içinde bir çocuğu olacağını müjdelediği zaman genç Sara 90 yaşındaymış.

Geziye çıkmasını seven İbrahim, her zaman genç, her zaman güzel olan gebe karısıyla o korkunç Kadeş çölüne gitmiş. Mısır kralı gibi bu çölün hükümdarlarından biri de Sara’ya aşık olmaktan geri kalmamış. İnananların babası Mısır’daki yalanını orada da tekrarlamış, karısını kız kardeşiymiş gibi gösterip bu işten de gene koyunlar, sığırlar, köleler, cariyeler edinmiş. Bu İbrahim’in karısı sayesinde epey zenginleştiği söylenebilir. Yorumcular İbrahim’i davranışını haklı göstermek, tarihler arasındaki aykırılığı düzeltmek için ciltlerle kitap karalamışlardır. Okuyucuya bu yorumlara başvurmasını salık vermeli. O yorumlardan hepsini de ince, olgun zekalar, kusursuz metafizikçiler, ön yargıları, ukelalıkları olmayan kişiler yazmıştır.

Zaten bu Bram, Abram adı Hindistan’la İran’da pek ünlü imiş : hatta bir çok bilginler bunun Yunanlıların Zerdüşt dedikleri aynı yasa kurucusu olduğunu ileriye sürerler. Başkaları, o Hintlilerin Brama’sıdır (Brahma) deseler de ispat edilmiş değildir. Ama bilginlerden çoğunun akla uygun gördükleri bir şey varsa, oda İbrahim’in ya Kalde’li, yada İran’lı olduğudur. Frankların Hektor’dan Breton’ların da Tubal’dan geliyoruz diye övünmeleri gibi, Yahudiler’de, sonraları, onun soyundan geliyoruz diye övündüler. Yahudi ulusunun pek yeni bir tayfa olduğu, Fenike dolaylarına daha son zamanlarda yerleştiği, eski uluslarla komşu olduğu, onların dilini kabul ettiği, Yahudi Flavius Josephe’in anlattığına göre bir Kalde’li adı olan İsrail adını da onların meydana çıkarılmıştır. Meleklerin adlarını bile Babil’lerden nihayet verdikleri Eloi veya Eloa, Adonai, Yehova veya Hiao adını da Fenikelilerden aldıklarını biliyoruz.

Abraham veya İbrahim adını da belki Babil’lililerden öğrenmiştir. Çünkü Fırat’dan Oksus’a kadar bütün ülkelerin eski dinine Kıys-İbrahim, miladi-İbrahim deniliyordu. Bilgin Hyde’ın yerine yaptığı bütün araştırmalar bizi doğruluyor.
Demek ki, Yahudileri tarihi de, eski masalı da, eskiciler eski giysileri ne hale sokuluyorsa o hale sokmuşlar. Onlar eski giysileri ters yüz edip yeniymiş gibi tutturabildikleri kadar pahalıya satarlar.
Kendi tarihçileri Josephe, aksini itiraf edip dururken, bizim Yahudiler’e uzun zaman öteki uluslara her şeyi öğretmiş bir ulus gözüyle bakmamızda insanların aptallığına eşsiz bir örnektir.

İlk çağların karanlığını delmek güçtür ama Yahudi denen Arap tayfasının kendine ait bir toprak parçası edinmeden, daha bir kenti yasaları değişmez bir dini olmadan önce, Asya’daki bütün krallıkların adamakıllı gelişmiş oldukları kuşku götürmez. Onun için Mısır’da, Asya’da ve Yahudiler’de yerleşmiş eski bir törene, eski bir kanıya rastlayınca, pek doğal olarak kaba, her zaman sanatlardan yoksun kalmış olan küçük bir ulusun, eski gelişmiş ve becerikli ulusu elinden geldiğince taklit etmiş olduğu akla gelir.

Yehuda ili, Biskaya, Kernevekeli, Arleken'in ülkesi Bergamo v.b. yerler üzerine hep bu ilke ile hüküm yürütmek gerektir: Muzaffer Roma elbette ne Biskaya’dan, ne Kernevekeli’den, ne de Bergamo’dan bir şey taklit etti. Yahudilerin Yunanlılara hocalık ettiğini söylemek için de insan ya koca bir bilgisiz olmalı ya da koca bir düzenbaz.

Muhammed Türktür İddiası

İbrahim’in Türk olduğunu öne sürenler hız kesmiyor ve Arapların İbrahim’in oğlu İsmail’in soyundan geldiği savından yola çıkarak Muhammed’in de Türk olduğunu iddia ediyor. Tabi bu durumda Yahudiler ve Araplar da Türk olmuş oluyor. Bu saçmalığa gülmemek ve bunları öne süren ve bunlara inanlara şaşırmamak elde değil. Meczupluktan da beter bir durum.

Bunlardan bir kısmı ise dolaylı yoldan Muhammed’i Türkleştiriyor. Muhammed’e ait hadislerde Kanturoğullarından bahsedildiği ve Kanturaoğullarının bir Türk kabilesi olduğunu ileri sürenler bakın İbrahim’le bağlantıyı nasıl kuruyorlar:
Muhammed’in Arap değil, Araplaşmış olduğunu ve Kanturaoğullarından olabileceğini belirttikten sonra İbrahim’in Sara’dan sonra Kantura adında bir kadınla evlendiğini ve bu kadının Türk olduğunu, Muhammed’in soyunun da bu kadına dayandığını söylüyorlar. Yine bazıları Muhammed’in Hacer soyundan geldiğini, Hacer’in aslen Mısırlı olduğunu ve Mısırlıların da Asya’dan göç etmiş Türkler olduğunu iddia ediyor. Bu iddiaların hiçbirinin tek bir kanıtı, akla mantığa sığan hiçbir yanı olmamasına rağmen ciddi ciddi öne sürülebiliyor.

Gerçi tüm ulusların Türklerden türediğini söyleyebilecek kadar kaçkın ırkçıların peygamberlerden bazılarının Türk olduğunu öne sürmelerine de gerek kalmıyor aslında. Bütün insanlar Türk kökenli olduğuna göre, peygamberlerin de tümü Türk olacaktır zaten. Hatta Allah bile Türktür bunların gözünde.

Bu Türk-İslamcılar hadislerdeki Türk düşmanlığını ve Türklerin kılıç zoruyla Müslüman yapılmak için nasıl kıyımdan geçirildiğini bilmelerine rağmen hala bu saçmalığı sürdürmekteler.

ALLAH ŞEYTAN MI?

Yazan: Kirpi


ALLAH ŞEYTAN MI?

Bu yazımda bolca komplo teorisinden bahsedeceğim, zaten kutsal denen metinlerin bizlere sunduğu bilgilerde komplodan başka bir şey değildir zira hiç biri tam anlamıyla kesin bir şekilde ispatlanmış değil. Şimdi ben eski bir Müslüman olduğum için Allah şeytanın kendisidir hipotezini Kur'an üzerinden inceleyeceğim. Lütfen "neden bir tek İslamı eleştiriyorsun" diye saçma argümanlar getirmeyin.

Öncelikle Tanrı (Allah) Şeytanın kendisi olabilir mi? Kocaman bir EVET. Peki nasıl?

Teori 1
Allah birkaç Tanrıdan sadece biridir.

Bu teoriye Müslümanlar genellikle şöyle bir eleştiri yapıyor. Bugün bir erkek 3 kadınla evlendiği zaman her biri farklı şeyler istiyor ve aile içinde bir düzensizlik hakim oluyor. Sürekli tartışmalar, kavgalar yaşanıyor. Evrende de bir kaç Tanrı olsa düzen değil kaos olur diyor ve Kur'an'dan şu ayeti delil olarak sunuyorlar.

Enbiya 22: "Halbuki gökte ve yerde, Allah’tan başka tanrılar bulunsaydı, oraların nizamı bozulurdu. Demek ki o yüce arş ve hükümranlığın sahibi Allah, onların zanlarından, onların Allah’a reva gördükleri vasıflardan münezzehtir, yücedir!"

Aslında bu mantıksız değil fakat bunun aksi de olabileceği için kesin böyle olurdu diyemeyiz. Örneğin bugün onlarca bilgisayar senkronize bir şekilde birlikte çalışabiliyor ve hiç bir sorun arz etmiyor. İnsanların yarattığı bilgisayarlar bile birlikte sorunsuz çalışabiliyorsa Tanrıların birlikte sorunsuz şekilde çalışamayacağını düşünmek mantık hatası olur. Kadın erkek misaline gelince, örneğin Muhammed'in birden fazla kadını vardı. Fakat Müslümanlar bunca kadına rağmen Muhammedin hiç bir sorun yaşamadığını, hep birlikte mutlu mesut yaşadıklarını söylüyorlar. Meselenin bir diğer tarafıysa evrende zaten bir nizam ve düzen olmamasıdır.

Teori 2
Allah şeytanın ta kendisidir.

Öncelikle çoklu Tanrılar teorisi için genel bir yaratıcı imajı çizmemiz gerek.
Diyelim ki bir kaç Tanrı var ve bu Tanrılar kendi içlerinde baş Tanrılar ve yarı Tanrılar olarak iki gruba bölünüyor ve Allah'ta baş Tanrıların yarattığı yarı tanrılardan sadece birinin ismi ve diğer Tanrılara kıyasla kudreti sınırlıdır. Bunu Kur'an'da ki meleklerle bağdaştırabiliriz zira Kur'an'da Allah bazı işleri yapmaları için melekler yaratmıştır. Baş Tanrılar da bazı işleri yürütmek için sınırlı güce sahip yarı ilahlar yaratabilirler değil mi? Baş Tanrılar evrendeki her şeyi yarattılar ve herkesin ve her şeyin kendi kaderini belirlemesine izin verdiler. Her hangi bir din yahut peygamber göndermiyorlar, sadece aklı ve mantığı olan her canlının doğru yolu bulmasını seyrediyorlar. İnsanlar da sonunda Tanrıların onlara vereceği cezayı yahut ödülü kendi kararlarıyla ve yaşam tarzlarıyla belirliyorlar.

Bu teorinin olasılık payını görmek için Kur'an'daki şeytan ayetlerinin bazılarını inceleyip ters mantık yaparak Allah'la şeytanın yerini değiştireceğiz.

Bakara Suresi 34. ayet: Ve meleklere: "Adem'e secde edin" dedik. İblis hariç (hepsi) secde ettiler. O ise, diretti ve kibirlendi, (böylece) kafirlerden oldu.

Şimdi ayetimize ters mantık yürüterek Allahl'a şeytan kavramlarının yerini değiştirelim ve mantıken bunun olup olamayacağını inceleyelim.

Ve yarı Tanrılara “Ademe secde edin” dedik. Allah hariç (hepsi) secde ettiler. O ise diretti ve kibirlendi (böylece) kafirlerden oldu.

Ayetlerin devamına bakalım.

A'raf suresi 12-17. ayetler: “Allah buyurdu: 'Söyle bakayım, Sana emrettiğim halde, secde etmene engel nedir?' İblis: 'Ben ondan daha üstünüm; çünkü Sen beni ateşten, onu ise bir çamur parçasından yarattın.'"

“Çabuk in oradan, buyurdu Allah. Öyle orada kurulup da büyüklük taslamak senin haddin değildir. Çabuk çık, çünkü sen alçağın tekisin!”
“'Bana, onların diriltilecekleri kıyamet gününe kadar mühlet verir misin?' dedi."
Allah: “Haydi, sen mühlet verilenlerdensin!” buyurdu.
“'Öyle ise' dedi, 'Sen beni azgınlığa mahkûm ettiğin için, ben de onları gözetlemek üzere senin doğru yolunun üzerinde pusu kurup oturacağım. Sonra onların gâh önlerinden, gâh arkalarından, gâh sağlarından, gâh sollarından sokulacağım, vesvese verip pusu kuracağım, sen de onların ekserisini şükreden kullar bulmayacaksın.'”


Şimdi bu ayetlerde de Allah'la şeytanın yerini değişelim.

Baş Tanrılar buyurdu: 'Söyle bakayım, Sana emrettiğim halde, secde etmene engel nedir?' Allah: 'Ben ondan daha üstünüm; çünkü Sizler beni ateşten, onu ise bir çamur parçasından yarattınız.'"
“Çabuk in oradan, buyurdular Baş Tanrılar. Öyle orada kurulup da büyüklük taslamak senin haddin değildir. Çabuk çık, çünkü sen alçağın tekisin!”
“'Bana, onların diriltilecekleri kıyamet gününe kadar mühlet verir misin?' dedi. Allah"
Baş Tanrılar: “Haydi, sen mühlet verilenlerdensin!” buyurdu.
“'Öyle ise' dedi, 'Siz beni azgınlığa mahkûm ettiğiniz için, ben de onları gözetlemek üzere sizin doğru yolunuzun üzerinde pusu kurup oturacağım. Sonra onların gâh önlerinden, gâh arkalarından, gâh sağlarından, gâh sollarından sokulacağım, vesvese verip pusu kuracağım, siz de onların ekserisini şükreden kullar bulmayacaksın.'”


Gördüğünüz gibi ayetlerdeki Allah ve şeytanın yerini değiştiğimizde bu tarz bir yaklaşım şekli hiçte mantıksız olmuyor. Zira bunun aksini ispat etmek imkansız. Bu yaklaşım şekliyle Kur'an'da şeytandan bahseden tüm ayetlere ters mantık yürütürsek yine doğru olabilme olasılığı İslamın doğru olabilme ihtimali ile aynı olacaktır.

Ancak burada 2 soru ortaya çıkıyor:

1- Kur'an'ı kim gönderdi?

Bu teoride Kur'an yine Allah denilen yarı ilahtan gelmiş oluyor. Fakat geliş sebebi insanları doğru yola iletmek değil aksine insanları Baş Tanrılardan uzaklaştırmak oluyor ve kendisine tek doğru Tanrı başka Tanrılara ise yalancı ve hiç bir işe yaramayan imajı çizmek için bir kötülük sembölü olan Şeytanı yaratıyor. Nitekim Kur'an'a baktığımızda kendisinin tek Tanrı olmasına insanları inandırmak için sürekli tehditler ediyor (cehennem korkusu).

Nîsa 48: Şüphesiz ki Allah, kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz...
Nahl 51: Allah buyurdu ki: “İki ilah edinmeyin. O, ancak tek bir ilahtır. Yalnızca benden korkun.”
İsrâ 22: Allah’la beraber başka bir İlah icat etme! Yoksa yerilmiş ve yardımsız bırakılmış olarak kalakalırsın.
Şuarâ 213: Öyle ise sakın Allah ile beraber başka bir ilâha yalvarma, sonra azaba uğratılanlardan olursun!


Buradaki şeytanı her hangi varlık gibi düşünmeyin. Şeytan sadece kötülüğün simgesi olarak ortaya atılmış. Nitekim Kur'an'a baktığımızda hem kötülüğün hemde iyiliğin Allah tarafından geldiğini görüyoruz.

Nisâ Suresi 78:  Kendilerine bir iyilik dokunsa "Bu Allah’tan" derler, başlarına bir kötülük gelince de "Bu senden" derler. "Hepsi Allah’tandır" de.

Her şey Allah'tan ise o zaman şeytanın bir sorumluluğu yok. Üstelik Kur'an'a göre şeytana kötülük yapması içinde izin veren Allah'ın kendisidir.

Aslında Allah'ın kötü olduğu halde kendisini iyi göstermesi bizlerin dijital dünyadan da aşina olduğu bir hiledir. Truva Atı ismi verilen bilgisayar virüsleri dikkatimizi iyi yönden çekebilecek bazı şeylerin içine saklanarak sistemimize giriyor ve tüm bilgisayarımızı ele geçiriyor.

Bu durumda Kur'an'da bahsi geçen Allah, Baş Tanrıların yanında şeytanın kendisi olmuş oluyor ve insanları doğru yoldan saptırabilmek için bir Truva atı misali kendini Kur'an'da iyiliklerin efendisi olarak kamufle ediyor.

2-Baş Tanrılar bizi neden uyarmıyor?

Bu teoriye göre tabii ki bizleri uyarıyorlar. Bizlerin vasıtasıyla. Sakın yanlış anlamayın peygamberlik iddiasında değilim. Zaten peygamberlik müessesini de doğru bulmuyorum. Sonsuz kudret sahibi yaratıcı yarattıklarıyla konuşmak için vasıtaya gerek duymaz. Mevcut dinleri eleştiren ve reddeden herkes aslında bu teoriye göre Baş Tanrıların insanlara gönderdiği uyarıcılardır. Zira eğer bir yaratıcı (Tanrılar) varsa onlar yarattıklarını diline, dinine, ırkına, derisinin rengine göre yargılamaz. Kendi yarattıklarının birini diğerinden üstün kılıp savaştıran, birine kafir diğerine mümin diyerek kutuplaştıran bir Tanrı düşünebiliyor musunuz? Ben hayal dahi edemiyorum.

Bu teori aslında bir tek İslamı değil tüm inançları eleştiriyor. Zira o dinlerdeki Tanrı aslında insanları büyük tablodan şaşırtarak ayrıntılarda boğmaya çalışan şeytanın ta kendisidir. İslam dinine baktığımızda genel tablo olarak şu çıkıyor karşımıza. “Benim anlattığım Allah'a inanırsan kurtulursun, inanmazsan ebedi azap içinde kalırsın” Allah şeytanın kendisidir teorisinin bu argümana cevabıysa şu şekildedir: “Ya senin Allah'ın beni asıl Tanrılardan şaşırtan şeytanın ta kendisiyse?” Bu durumda Müslümanların sıklıkla kullandığı “İnanırsam bir şey kaybetmem, inanmazsam cehennemde yanabilirim” argümanı da suya düşmüş oluyor. Zira asıl yaratıcıya değilde onun yarattığı ve ona isyan etmiş yarı ilaha inanırsan da cehenneme gitme ihtimalin var. Onun için bizler sürekli, "kesin kanıtı olmayan şeylere inanmayın ve bu kesin doğrudur demeyin" diyoruz.

Müslümanlar genellikle bu tarz teorilerde “Ölünce görürsün” gibi beş para etmez saçma argümanlar söylüyorlar. İyide güzel kardeşim madem ölünce göreceğim neden bana hayat verip imtihan ediyor? Müslüman olmanın ilk şartı Allah'ın varlığına şahit olmaksa ve bu şahitlik ölünce anlaşılabilecek ise beni neden bu dünyaya getirdi ki? Bu dünyada bana kendini ispat edemeyen Allah öteki tarafta beni neden inanmadın diye sorgulayabilir mi? Mantıklı biriyse sorgulayamaz. Zira şahitlik gördüğün ve kesin olarak bildiğin şeyler için yapılır. Ben kesin olarak bilmediğim bir şeyin varlığına şahitlik ederek ebedi hayatımı tehlikeye atamam.

ALLAH BENİ CEHENNEMDE YAKAR MI?

Yazan: Kirpi


ALLAH BENİ CEHENNEMDE YAKAR MI?

Tüm gayrimüslimler Müslümanlarla tartışmalarında eminim bu cümleyi duymuştur. “Ölünce cehennemde görürsün. “ Bende sayısız tartışmalarımda binlerce defa bu cümleyi duymuşumdur. Korkutmak için söylenen bu cümle beni her seferinde sadece güldürmüştür. Peki neden? Çünkü mantığı, aklı olan bir yaratıcı beni Kur'an'a inanmadığım için yakamaz. Nedenini tek tek maddeler halinde Kur'an'ın kendi ayetleriyle sizlere ispatlayacağım.

1. Madde

Araf suresi 172. Ayet:
وَإِذْ أَخَذَ رَبُّكَ مِن بَنِي آدَمَ مِن ظُهُورِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَأَشْهَدَهُمْ عَلَى أَنفُسِهِمْ أَلَسْتَ بِرَبِّكُمْ قَالُواْ بَلَى شَهِدْنَا أَن تَقُولُواْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنَّا كُنَّا عَنْ هَذَا غَافِلِينَ
Hem Rabbin Ademoğullarının bellerinden zürriyetlerini alıp onları nefislerine karşı şahit tutarak: "Rabbiniz değil miyim?" diye şahit gösterdiği zaman "Evet Rabbimizsin, şahidiz !" dediler. Kıyamet günü "Bizim bundan haberimiz yoktu!" demeyesiniz,

Ayette insanların doğmadan veya doğduğu zaman Allah'ın onların yaratıcısı olduğu hakkında şahitlik ettiği söyleniyor. Fakat ben böyle bir şahitlik yaptığımı hatırlamıyorum. Siz hatırlıyor musunuz? Muhtemelen hayır. O zaman hatırlamadığım bir şahitlikten sorumlu tutulamam. Sizlerde öyle.

2. Madde

Ben bir ateist olarak Allah'ı görmedim, duymadım ve hissetmedim. O yüzden kesin bilgi sahibi değilim ve  inanmıyorum dediğimde Müslümanlar komik argümanlar getiriyorlar. Örneğin sevgiyi gördün mü? Beynini gördün mü? gibi. Fakat unuttukları bir şey var. Görmediğim duymadığım ve hissetmediğim bir şeye inanmamayı ve onun peşine düşmemeyi zaten sizin kitabınız da emrediyor.

İsrâ Suresi 36. Ayet:
وَلَا تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِه۪ عِلْمٌۜ اِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤٰادَ كُلُّ اُو۬لٰٓئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْؤُ۫لًا
Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur.

Zaten ben de Allah'ı duymadım (kulaklarım şahit), görmedim (gözlerim şahit), hissetmedim (kalbim şahit İslam'da hissetme organı kalptir) ve kesin olarak bilgi sahibi olmadığım için Allah adında bir yaratıcının peşine düşemem.

3. Madde

Müslümanlar tartışmalarda sıkça "inanırsan bir şey kaybetmezsin ama inanmazsan cehennemde yanma ihtimalin var" diyor. Yanmam kardeşim. İnanmadığım doğru. Ama bu benim değil senin Allah'ının da isteği.

Yûnus Suresi 100. Ayet:
وَمَا كَانَ لِنَفْسٍ أَن تُؤْمِنَ إِلاَّ بِإِذْنِ اللّهِ وَيَجْعَلُ الرِّجْسَ عَلَى الَّذِينَ لاَ يَعْقِلُو
Allah'ın izni olmadıkça hiç kimse inanamaz. O, aklını kullanmayanlara kötü bir azab verir.

Ben inanmıyorsam, bu Allah'ın izni olmadığı içindir. Şimdi kendisi inanmam için izin vermediği halde beni inanmadığım için cehennemde yakabilir mi? Mantıklı bir Tanrıysa yakmaz. Bir düşünün; Polis banka soymana izin vermiyor ama seni neden banka soymadın diye tutukluyor. Bu ne kadar mantık dışıysa Allah'ın kendisi izin vermediği halde iman etmeyenleri iman etmediği için cehenneme atması da o kadar mantık dışı. Müslümanlar şimdi de "ayetin sonunda aklını kullanmayanlar ifadesi var sen aklını kullansan Allah izin verecek" derler. Öyle bir şey yok kardeşim.

Bakara Suresi 7. Ayet:
خَتَمَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ وَعَلٰى سَمْعِهِمْۜ وَعَلٰٓى اَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌۘ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ۟
Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir, gözlerinde de perde vardır ve büyük azab onlar içindir.

Allah'ın kalplerini ve kulaklarını mühürlediği birisi aklını kullanarak iman edebilir mi? Eğer iman edebilirse demek ki Allah yeterince kudretli değil. Ayrıca ayetin sonunda onlar için büyük azap vardır  ifadesi de aklını kullanarak iman edemeyeceğini gösteriyor. Celal Şengör'ün bu argümana iyi bir cevabı var: “Ben yanmaya razıyım yeter ki doğruları bileyim”
Evet bende yanmaya razıyım yeter ki doğruları bileyim.

4. Madde

“Allah adildir herkesi imtihan ettikten sonra cennet ve cehenneme sokacak” diye klişe bir ifade vardır. Bu cümleyi söyleyen Müslümanlar kendilerinin Kur'an'ı inkar ettiklerini ve cehennemlik olduklarını anlamıyorlar bile.

A'râf Suresi - 179 . Ayet:
وَلَقَدْ ذَرَأْنَا لِجَهَنَّمَ كَث۪يراً مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِۘ لَهُمْ قُلُوبٌ لَا يَفْقَهُونَ بِهَاۘ وَلَهُمْ اَعْيُنٌ لَا يُبْصِرُونَ بِهَاۘ وَلَهُمْ اٰذَانٌ لَا يَسْمَعُونَ بِهَاۜ اُو۬لٰٓئِكَ كَالْاَنْعَامِ بَلْ هُمْ اَضَلُّۜ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ 
Andolsun biz, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmış olduk. Bunların kalpleri vardır ama onlarla kavrayamazlar; gözleri vardır ama onlarla göremezler; kulakları vardır ama onlarla işitemezler. Onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır.

Ayet açık bir şekilde Allah'ın daha en başta insanların büyük bir kısmını cehenneme atmak için yarattığını anlatıyor. Cehennem için yarattığı birinin imtihan edilmesinin anlamı yok. Bu neye benziyor biliyor musunuz? Hoca sizi yapacağı sınavdan zaten bırakacak ama kamuoyuna adil bir sınav olduğunu göstermek için sizi yinede sınava sokuyor. E buna da ancak ikiyüzlülük denilebilir.

5. Madde

Özellikle modernist Müslümanların söylediği bir laf vardır: "İyi insan olursan dini kimliğinin bir önemi yok, Allah seni ödüllendirir." Bunu söylerken sıklıkla şu ayeti örnek olarak gösteriyorlar:

Zilzâl Suresi 6-8 ayetler:
يَوْمَئِذٍ يَصْدُرُ النَّاسُ اَشْتَاتًاۙ لِيُرَوْا اَعْمَالَهُمْۜ
6. O gün insanlar amellerinin kendilerine gösterilmesi için bölük bölük kabirlerinden çıkacaklardır.
فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُۜ
7. Artık kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse, onun mükâfatını görecektir.
وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ
8. Kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onu görür.

Fakat bu ayet Müslüman olarak ölenler için geçerli, gayri Müslimler için değil. Peki bunu nereden anlıyoruz? Modernist Müslümanların dediği gibi Kur'an'ın tamamını ele alarak.

Âl-i İmrân Suresi 19. Ayet:
اِنَّ الدّ۪ينَ عِنْدَ اللّٰهِ الْاِسْلَامُ۠ وَمَا اخْتَلَفَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ اِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَهُمُ الْعِلْمُ بَغْياً بَيْنَهُمْۜ وَمَنْ يَكْفُرْ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ فَاِنَّ اللّٰهَ سَر۪يعُ الْحِسَابِ 
Kuşkusuz Allah katında din İslâm’dır. Kitap verilenler, ancak kendilerine ilim geldikten sonradır ki, aralarındaki hak tanımazlık yüzünden ayrılığa düştüler. Allah’ın âyetlerini inkâr edenler bilmelidirler ki Allah’ın hesabı çok çabuktur.

Ayet açık bir şekilde Allah katında yegane dinin İslam olduğunu söylüyor ve İslam dışında hiç bir dinin kabul edilmeyeceğini söylüyor.

Âl-i İmrân Suresi 85. Ayet:
وَمَنْ يَبْتَغِ غَيْرَ الْاِسْلَامِ د۪ينًا فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْهُۚ وَهُوَ فِي الْاٰخِرَةِ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ
Kim İslam'dan başka bir dine yönelirse, onunki kabul edilmeyecektir. O ahirette de kaybedenlerdendir.

Gördüğünüz gibi İslam dışında farklı dine mensup insanların kaybedenlerden olacağı yani ahirette hüsrana uğrayacaklarını açık bir şekilde "mecaza gerek duymadan" söylüyor Ku'ran. Şimdi birilerinin kalkıp "Müslüman olmasan bile cennete gidebilirsin" demesi tamamen saçmalıktır.

Nisâ Suresi 116. Ayet:
اِنَّ اللّٰهَ لَا يَغْفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِه۪ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذٰلِكَ لِمَنْ يَشَٓاءُۜ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا بَع۪يدً
Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; ondan başka günahları dilediği kimse için bağışlar. Kim Allah'a ortak koşarsa büsbütün sapıtmıştır.

Yani tüm hayatını iyilik yapmaya adamış bir Hristiyan, Musevi yada Hindu sırf Muhammed'e ve Kur'an'a inanmıyor diye cehenneme atılacak ama çocuklara tecavüz eden imam sırf kalbinde biraz iman var diye bir vakitten sonra cehennemden çıkarılıp cennete sokulacak. O zaman ben hiç inanmadığım için hiç şansım da yok. Tüm hayatım boyunca iyilik yapsam bile Allah'ı kabul etmediğim için yerim cehennem olacak.

Nûr Sûresi 39. Ayet:
وَالَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَعْمَالُهُمْ كَسَرَابٍ بِق۪يعَةٍ يَحْسَبُهُ الظَّمْاٰنُ مَٓاءًۜ حَتّٰٓى اِذَا جَٓاءَهُ لَمْ يَجِدْهُ شَيْـٔاً وَوَجَدَ اللّٰهَ عِنْدَهُ فَوَفّٰيهُ حِسَابَهُۜ وَاللّٰهُ سَر۪يعُ الْحِسَابِۙ 
İnkâr edenlerin yapıp ettikleri, susamış kimsenin geniş düzlüklerde görüp su zannettiği serap gibidir; sonunda gelip ona ulaşınca orada bir şey bulamaz, ama Allah’ı yanında bulur, O da eksiksiz olarak hesabını görüverir. Allah’ın hesabı pek çabuktur.

Bizim gibi insanların yaptığı iyiliklerin boşa olduğunu söyleyen Allah, çocuk tecavüzcüsü imamların sırf imanlılar diye yaptıkları iyiliklerin karşılığını alacaklarını söylüyorsa o zaman bir daha düşünün derim. Eğer binlerce ihtimal arasından yalnızca Allah ve onun gönderdiği din gerçekse bile ben cehennemde yanmaya razıyım çünkü doğru bildiğim işi yapacağım ve elimden geldiği sürece insanlara iyilik yapmaya devam edeceğim.
İslamı yaymak için cihat ederek birilerinin kafasını kesip toprağını işgal etmediğim için belki cehennemde yanacağım ama olsun ben yinede razıyım. Sonuçta ben iyiliği birilerinin hoşuna gitmesi için veya cennette göğüsleri yeni tomurcuklanmış huriler için değil kendim için yapıyorum. Emin olun öldükten sonra ismim duyulunca birilerinin “o iyi bir insandı bana iyiliği dokundu” demesi yada demese bile onun gönlünde yerimin olması bin tane cennetten daha üstündür benim için. İyi insan olmak,  binlerce yıl önce yaşamış ve kendine peygamber demiş kişilerinin kitaplarına inanıp kendi gibi düşünmeyenleri fişlemek değildir. Bunu anladığınız zaman dünya daha güzel bir yer olacak bundan emin olabilirsiniz.

ALLAH MI YOKSA LAPLACE ŞEYTANI MI?

Yazan: Kirpi


NEDENSELLİK İLKESİ, DETERMİNİZM VE KADER

NEDEN? Bu soru hem makro hemde mikro evrende temel sorudur ve bilimde bu sorunun üzerine kurulmuştu diyebiliriz. Nedensellik terimi her sonucun bir nedene ya da her nedenin bir sonuca bağlanarak açıklanabilir olacağı anlamına gelir. Müslümanlarla tartışmalarımızda Allah'ın varlığının bilimsel kanıtları diye bize sunulan şeylerin nedenlerini açıkladığımızda konu hep Allah'a kadar varıyor. Fakat her şeyde neden arayan Müslümanlar her ne hikmetse Allah'ın nedensiz olduğunu düşünüyorlar. Nedenselliği daha iyi kavraya bilmek için bunu Determinizm kavramı içerisinde ele almamız gerek.

Determinizim

Hem dini inançlarda hemde bilim felsefesinde dogma diyebileceğimiz düzeye gelmiş bazı şeyler var. Bilim felsefesinde genellikle bu dogmalar determinizm,  naturalizm olarak isimlendirilir ve inançlı insanlar hep kendi dogmalarını görmek yerine bilimin determine olmuş yönlerini sorgulamaya çalışırlar. Aslında maddesel bir evrende yaşadığımızı düşünürsek naturalizme şaşmamak gerek ancak bu konuyu başka bir yazımda detaylı olarak ele alacağım.
Bilimin dogmaları aşılabilir bir şey fakat inancın dogmaları yanlışlansa dahi bunlar terk edilmez ve inançlı insanlar kendi dogmaları uğruna bir insanı gözlerini kırpmadan öldürebilirler. Peki nedir determinizm?

Determizim yahut diğer ismiyle belirlenircilik kabaca şu şekilde izah edilebilir. Evrenin işleyişi çeşitli bilimsel yasalarla belirlenmiş durumda ve bu yasalar asla değişemez. Yani mevcut yasalar olayların gerçekleşmesini zorunlu kılıyor. Determinizmde mevcut yasaları koyan birisi yok. Çünkü neden-sonuç ilişkisini sorgulamaya başladığımızda bu bizi sonsuz bir döngüye sokar. Sanılanın aksine determinizmde neden ve sonuç ilişkisi rastgele, başı boş bir şekilde ilerlemez. Bir sonucu oluşturan neden kendi içinde sonsuz denilebilecek kadar çok nedenlere sahiptir. Örneğin siz suyun ateşte kaynadığını biliyorsunuz. Suyun ateşte kaynaması her türlü gözlemle sabittir. Şimdi 10 ton suyla dolu olan bir tankın altına bir kibrit yakarak tutmamız ve o tanktaki suyun kaynamasını beklememiz saçmalık olur değil mi? Zira 10 tonluk suyu kaynatmak için ona denk olacak ateş gücüne ulaşmamız gerek. İşte determinizm de belli yasalardan doğan sonuçların mutlak olduğunu iddia etmesine rağmen süreci oluşturan şartların makul oranlarda olması gerektiği gerçeğini de göz ardı etmez.

İnançlı insanlar, özellikle de Müslümanlar determinizme karşı çıkarlar. Genel olarak dine en yakın felsefi düşüncelerden biri olan determinizmden inançlı kişilerin nefret etmelerinin en önemli sebebi zorunluluk ve irade kavramlarıdır. İnançlı insanlar evrendeki tüm şeylerin Allah'ın iradesi ile oluştuğunu iddia ediyorlar fakat determinizm evrende olan her şeyin oluşum sebebinin zorunluluk olduğunu iddia ediyor. Yani ortada iki hidrojen bir oksijen molekülü varsa onlar eninde sonunda birleşerek suyu oluşturmak zorunda. Determinizm kavramı sonuca bakarak o sonucu ortaya çıkaran nedene ZORUNLU NEDENLER(mutlak yasalar) diyor. Bunu derken de yasaların önceden her hangi bir bilinçli varlık tarafından belirlenmediğini iddia ediyor. Bu yasaların aslında oluşum sürecinde maddenin doğal karakteristiğini açıklayabilmemiz için verdiğimiz özel isimler olduğunu söylüyor..

Aslında Müslümanlar Kuranda anlatılan düzenin kendisinin dahi determinist olduğunun farkında değiller. Kurana baktığımızda her şeyin önceden planlanmış bir şekilde sebep-sonuç ilişkisi üzerinden yaratıldığını ve yaratılan şeylerin belli düzen (yasa, kader) üzerinden hareket ettiğini görüyoruz. Ve Kur'an bizlere bu yasaların determinizmde olduğu gibi mutlak ve değişmez olduğunu söylüyor. 

Hadîd Suresi, 22:  Yeryüzünde vuku bulan veya başınıza gelen hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce bir kitapta yazılı olmasın. Kuşkusuz bu Allah’a göre kolaydır.

“...Bizim sünnetimizde değişiklik bulamazsın.” (17.İsra’: 77)

“...Sünnetullâh’ta asla değişme bulamazsın!” (48.Feth: 23)

“...Sünnetullâh için bir alternatif asla bulamazsın! Sünnetullâh’ta bir değişme asla bulamazsın!” (35.Fâtır: 43)


Not: Sünnetullah, Allah’ın yaratma kudretinin belli bir düzen ve yasa içinde olmasıdır. Bu de Allah’ın takdiri ve muradı ile gerçekleşir.

Fakat başta Said Nursi talebeleri (buna Osman Bulut da dahil) olmakla birlikte birçok Müslüman nedenlerin aslında bir süreç olduğunu ve nedenin asla kesin olarak bilinemeyeceğini, sadece inana bileceğimizi iddia ediyorlar. Dolayısıyla biliminde aslında bir inanç olduğunu söylüyorlar. Gazali gibi insanlar da bu hipotezi benimsemişler. Gazali sebep-sonuç ilişkisinde Eşari doktirinini benimsemiş ve mevcut bütün realiteyi (ahlaki ifadelerin anlamını bile) Tanrı kavramıyla bağdaştırmış ve neden sonuç ilişkisinde tek nedenin Tanrı olduğunu, geri kalan her şeyin sonucu oluşturan süreçler olduğunu iddia etmiştir. Eşariliğin kurucusu olan Ebu'l-Hasen el-Eş'ârî'de aklın hiç bir zaman gerçeğe ulaşamayacağını, kulların ancak kayıtsız şartsız inanmakla mutlu olabileceğini savunuyordu. Fakat sebep-sonuç ilişkisinde mutlak ve tek nedenin Tanrı olması geri kalanın yalnızca sonucu oluşturan süreç olması fikri kendi içinde tutarsız kalıyor. Peki nasıl?

Bunu basit bir örnekle anlata biliriz. Örneğin bir kadın ve bir erkek cinsel birliktelik yaşıyor ve Allah kadının karnında bir bebek oluşturuyor. Burada kadın ve erkek bebeğin oluşmasındaki süreçtir fakat bebeğin yaratılma nedeni Allah'tır. Şimdi farz edelim ki kadın kürtaj yaptırarak çocuğu aldırdı. O zaman çocuğun var olup olamayacağına neden olan şey Allah değil kadın oluyor. Yani yine süreci oluşturan şey nedenin önüne geçiyor. Burada o kürtaja izin verende Allah'ın kendisi diyip itiraz edebilirsiniz. O zaman kürtaj günah olarak düşünülemez zira ona izin veren neden ilkesi de Allah'ın ta kendisi oluyor ve Kur'an'ın kader kavramını da işin içine sokarsak o çocuğun kürtajla daha doğmadan öldürüleceğini kadına ve çocuğa kader olarak yazan da Allah'ın kendisi olmuş oluyor. O zaman yaptığımız tüm günahlardan biz sorumlu değiliz. Zira bizler Allah denilen nedenin her hangi bir sonuç için kullandığı süreciz sadece. Bunu daha iyi anlamak için Ömer Hayyam'ın bir rubaisine bakalım. 

Öldürmek de, yaşatmak da senin işin;
Bu dünyayı gönlünce düzenleyen sensin.
Ben kötüyüm diyelim, kimde kabahat?
Beni böyle yaratan sen değil misin? 

Irmaklarından şaraplar akacak diyorsun,
Cennet-i âlâ meyhane midir?
Her mü’minine iki huri vereceğim diyorsun
Cennet-i âlâ kerhane midir?


Bilim, sonucu ortaya çıkaran sürecin her birine farklı nedenler olarak yaklaşıyor. Doğru olanda bu zaten. Bilimin bu yaklaşımı aslında Kur'an'a da uyuyor diyebiliriz. Sonucu oluşturan şeylerin neden olarak kabul edilmesi o sonucun sorumluluğunu da süreci yaşayan nesnelere yüklemiş oluyor. Bu şekilde düşünürsek Kur'an'ın imtihan kavramı doğrulanmış olur zira bizler hem süreç hemde neden olduğumuz için sonuçtan sorumlu tutulabiliriz.

Fakat dindeki sebep-sonuç ilişkisinde tek sebebin Allah olması bazı sorunların ortaya çıkmasına neden oluyor. Örneğin düzeni (yasayı) koyan biri (bir neden) varsa ve o biri (Allah) her şeyi önceden kader olarak yazmışsa o zaman özgür irade yoktur demektir. Yani benim beynimi yaratan ve ona işleme şeklini tayin eden Allah ise o zaman benim özgür iradem olamaz. Aslına bakarsak bunu tasdik eden bazı bilimsel gözlemler dahi yapıldı. Örnek olarak Benjamin Libet ve Stephen Hawking'in yaptığı deneyi gösterebiliriz.

Deneyi kabaca şöyle aktara biliriz. Bir insanın eline havayı fişekleri patlatacak buton veriliyor ve bir kronometre tutuluyor. Kronometreyle eşleştirilen Elektroensefalogram (EEG) cihazı yardımıyla deneye tabi tutulan insanın butona basmaya karar verdiği ve bastığı anda beyninde oluşan elektriksel beyin potansiyelleri dalgalanmalarını gözlemliyorlar ve kronometrede bu süreçlerin başlama zamanlarını kayıt ediyorlar. Deneyin sonunda karşılarına çıkan tablo şu şekilde oluyor.



İlk bakışta her hangi bir sorun gözükmüyor gibi. Sonuçta butona basma niyetinin edinmenin hazırlık potensiyelini öncelemesi gerekiyor. Ama Libert deneyde tuhaf bir şeyle karşılaştı ve niyetin eylemden sonra geldiğini gözlemledi. Yani deneye tabi tutulan insan butona basmadan önce artan elektriksel aktiviteler ile artık karar verenin onun bilinç altı olduğunu fakat butona basma anının yarım saniye sonra gerçekleştiğini görüyoruz. Buda tuşa basmaya bilincimizin değil bilinç altımızın karar verdiği anlamına geliyor. Yani siz kronometrede beşinci saniyede butona basıyorsanız bilinçaltınız o beşinci saniyeden önce artık bunu planlamış oluyor. Buna Bereitschaftspotential deniliyor. Tabi bunu ilk olarak 1964 yılında Hans Helmut Kornhuber ve Luder Deecke keşfetmişler. İkisi beraber 'Gasthaus zum Schwanen'e öğle yemeğine giderken pasif beyin araştırmalarından duydukları hayal kırıklığı üzerine tartışırken sonuç olarak istemli eylemlerle ilgili olarak insanda serebral potansiyeller aramaya ve araştırma için gönüllü almaya karar veriyorlar. Yaptıkları deney ve gözlemler sonucu bilinçli irade deneyimi ile BP (Bereitschaftspotensial) arasındaki ilişkiyi incelediler ve BP'nin deneğin bildirdiği bilinçli farkındalığından yaklaşık 0,35 saniye önce başladığını buldular.

Yani kısacası biz bir şeyi yapmaya karar vermeden önce o şeyin yapılacağı artık bilinçaltımız tarafından  kararlaştırılmış oluyor. Bu doğruysa bizim özgür irademizin olmadığı anlamına geliyor. Bizlerin gelecek dediği şey aslında önceden belirlenmiş ve bizler doğanın (yahut Tanrının) bize çizdiği senaryoyu yaşıyor oluyoruz. Bu evren, yaşam bir simülasyondur teorimini bir daha gündeme getiriyor fakat bu konuyu başka bir yazımda detaylı bir şekilde inceleyeceğim.

Tabi bu deney ahlak kavramı bakımından ciddi sorunlara da neden oluyor. En basitinden bizim ahlaksız hareketler dediğimiz şeylerin aslında istemsizce bilinçaltı tarafından dayatılan şeyler olduğu ve dolayısıyla hem hukuk hemde din yönünden herhangi bir sorumluluk ve cezai durum arz etmediği anlamına geliyor. O zaman bir çocuk tecavüzcüsü yarın çıkıp “ ben sorumlu değilim ben sadece bilinçaltım tarafından bana dayatılan bir şeyi yaptım” diyebilir. İşte burada bizim yıllardır ısrarlı bir şekilde anlattığımız “ahlakın temeli din olamaz” tezi kendini doğruluyor. Biz ahlakın zamana ve mekana bağlı olarak toplumlar tarafından oluşturulduğunu söylüyoruz. Bunu söylememizin nedeni de   insanların kendi ahlaksızlıklarına hak kazandırmak için metafizik bir kavram olan Tanrıyı sorumlu tutmalarını önlemektir.

Kur'an'a baktığımızda zaten özgür iradenin olmadığını açık bir şekilde görüyoruz:

Nisâ Suresi, 78: Nerede olursanız olun ölüm sizi yakalar; sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile! Kendilerine bir iyilik dokunsa "Bu Allah’tan" derler, başlarına bir kötülük gelince de "Bu senden" derler. "Hepsi Allah’tandır" de. Ne oldu bu adamlara ki bir türlü sözü anlayamıyorlar!

Hadîd Suresi, 22. Ayet: Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah'a göre kolaydır.

Yûnus Suresi, 100. Ayet: Allah’ın izni olmadıkça, hiçbir kimse iman edemez…

Tekvîr Suresi, 29. Ayet:   Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.


Şimdi burada Müslümanlar bir eleştiri yapıyor ve Kur'an'daki kadercilik kavramını şu şekilde anlatıyorlar. Allah geçmişi, şimdiyi ve geleceği bildiği için ve insanın ne yapacağını da önceden bildiği için yapacağı şeyleri önceden yazmıştır. Hiç bir şekilde insanların özgür iradesine müdahale etmez. Örneğin öğretmen talebenin yıl boyu nasıl çalıştığını, bilgi düzeyindeki birikimini bildiği halde onu imtihan ediyor. Bu imtihanda öğrencinin sonda aldığı notu hak ettiğini kendi gözleriyle görmesini sağlıyor ve dolayısıyla ona karşı haksızlık edildiğini düşünmüyor.

Şimdi ilk bakışta bu teori insana mantıklı geliyor. Fakat 2 önemli nokta var ki bunlar özgür iradeyi ve dolayısıyla imtihan kavramını şüphe altına sokuyor.

1- Kehf suresindeki Musa kıssası özgür iradeyi ve imtihan kavramlarını çürütüyor.

Kehf suresi 74,80 ayetler:
74. Yine yola koyuldular. Nihayet bir erkek çocukla karşılaştıklarında, adam (hemen) onu öldürdü. Mûsâ, "Bir cana karşılık olmaksızın suçsuz birini mi öldürdün? Andolsun çok kötü bir iş yaptın!" dedi.
80. "Çocuğa gelince, anası babası mü'min insanlardı. Onları azgınlığa ve küfre sürüklemesinden korktuk."


Ayetteki KORKTUK ifadesi her şeyi bilen Allah kavramına uymuyor. Üstelik imtihan için dünyaya getirilen o çocuğun günah işleme özgürlüğüne müdahale ediliyor.

2-Düzen ve mutlak yasalar üzerine kurulu olan evrende doğru bilgilere sahip olan her bir varlık gaybı bilen Tanrı olabilir. Örneğin Laplace Şeytanı.

Laplace Şeytanı

İslamda Allah'a atfedilen her şeyi bilen ve sınırsız güç sahibi gibi sıfatlar tanrı (yaratıcı) sıfatı taşıyan her hangi başka ait de olabilir. Örneğin Panteistler evrendeki her şeyin (buna enerjide dahil) birer Tanrı olduğunu düşünüyorlar. Allah evreni yarattı-Enerji evreni yarattı örneğinde hem Allah hemde enerji neden olarak kabul edilebilir. Siz enerjinin nedenini sorgulamaya başladığınızda doğal olarak Allah'ın nedenini de sorgulamanız gerekiyor. Yani sonucu oluşturan nedenler kendi başlarına birer Tanrıdırlar. Birini sorgulayıp diğerini sorgulamama gibi bir şansın yok. Bu süreçte sonucu oluşturan nedenlerin bilinçli olup olmaması çokta önem arz etmiyor. Örneğin elmanın yetişmesi sonucunu otaya çıkaran tohum, toprak, güneş, su bilinçsiz olsa dahi kendi başlarına birer nedendir. Ve onlar olmazsa elmada olamaz gerçeği onları Tanrı mertebesine çıkarıyor. Bunun aksini ispat etmesi için Tanrının yokluktan (hiç bir süreç gerekmeden) bir elma göndermesi gerekir.

Laplace Şeytanı teorisi de bu bağlamda Panteizmle ilişkilidir. Bu teoriyi Fransız fizikçi Marquis Pierre Simon de Laplace “Olasılık Hakkında Denemeler” kitabında anlatmıştır ve daha sonra bu Laplace Şeytanı olarak tanınmıştır. Tabi bu teorinin ortaya çıkmasının nedenlerinin başında 1700'lerde yaşamış ve istatistik biliminin kurucusu olan Abraham De Moivre'nin fikirleri geliyor. Kendisi determinizmden baya bir etkilenmiş olan Moivre bunun üzerine dayanan bir istatistik bilimi oluşturmuştur. Şans diye bir şeyin olmadığını, bunun sadece bir yanılsama olduğunu, şans eseri oluştu dediğimiz şeylerin aslında bildiğimiz fizik kuralları sayesinde olduğunu iddia etmiştir. Kelebek etkisi teorisi de bu bağlamda şans denilen şeyin olmadığını iddia eder.
Örneğin bir demir parayı havaya attığımızda yazı yahut tura gelme oranı %50-%50'dir. Moivre paranın yazımı yoksa turamı geleceğini önceden bilmemizin mümkün olduğunu söylüyor. Örneğin hava akımı, elin açısı, elin yüksekliği, paraya uygulanan kuvvet, paranın alaşımı ve yerin şekli (paranın yere düştüğü kabul edilirse) dünyanın dönüş hızı gibi fiziksel faktörleri hesaplarsak yazı mı tura mı geleceğini kolayca hesaplayabiliriz. İlk bakışta bunu hesaplamamız imkansız gibi görünse de bu hesaplanamayacağı anlamına gelmez.
Örneğin Moivre bu hesaplamalar sonucu kendisinin ne zaman öleceğini bulmuş ve bulduğu tarihte şaşırtıcı bir şekilde doğru çıkmıştır. Hayatının son dönemlerinde her gece uyuduğu zaman dilimini kayıt yapmış ve her gece bir önceki geceden 15 dakika fazla uyuduğunu tespit etmiş. Bu süre 24 saate ulaştığında öleceğini düşündüğünü ve o 24 saatin 27 Kasım 1754 tarihine tamamlanacağını söylemiştir. Nitekim 27 Kasım 1754 tarihinde hayatını kaybeder.
Bu, teorisini tam olarak kanıtlamasada aslında doğru ölçümler yapıldığı zaman her şeyin tahmin edilebileceğini gösteriyor. De Moivre'in “Şansın Doktrinleri” isimli 52 sayfalık eseri Laplace'in çalışmalarına temel oluşturmuştur. Laplace'in önemi, olasılık teorisini matematikte kullanan ilk kişi olmasıdır. Ayrıca çan eğrisi diye adlandırdığımız sistemi de işlevsel olarak kullanan ilk kişidir. Laplace kendi teorisini şöyle tanımlıyor:

“Evrenin şimdiki halini geçmişin sonucu ve geleceğin nedeni olarak ele alabiliriz. Bir an için evrenin tüm güçlerini ve bunu oluşturan tüm varlıkların konumlarını anlayabilen bir canlı olduğunu düşünürsek, ve bunun bu verileri inceleyebileceğini de düşünürsek, aynı anda evrendeki en büyük varlıklardan en küçük atomlara kadar her şeyi hesaba katarak bir hesap yaparsa hiçbir şey belirsiz değildir ve gelecek de aynı geçmiş gibi onun gözlerinin önündedir.”

Teori özetle şunu anlatıyor: Her olay kendinden önceki bir olayın sonucu, sonraki bir olayın sebebidir. Bu teorinin şeytanla bağdaştırılmasının nedeniyse şudur: Şeytanın ışıktan bile hızlı olduğunu düşünürsek şeytan bir an içinde tüm olasılıkları hesaplayabilir ve gelecekte olacak şeyler geçmişte olan şeylerin sonucu olduğu için kolay bir şekilde geleceği kendi istediği tarzda oluşturabilir.

Tabi bu teoriye karşı çıkan insanların başında inançlı insanlar geliyordu fakat buna karşı olan bilim insanları da az değildi. Zira bu teori özgür iradeyi ve kaotik evren teorisini yok sayıyordu. İnançlı insanların “tanrı evreni yarattı ve biz aktörlere bu sınırlı senaryonun dışına çıkmadan oyunda kalma iznini verdi.” teorisine karşı Laplace şu teoriyi ileri sürdü: “Eğer böyle bir araç olsaydı bu aracın benim özgür irademin sonucu olarak nitelendirdiğim gelecekteki hareketlerimi tahmin etmesini ve geleceğimi şekillendirmesini ne durdururdu?” Bu soruya ilk cevap veren insanlardan biri Werner Heisenberg'dir. 1926 yılında yayınladığı makalesinde “Belirsizlik İlkesi” diye bir teoriyi ortaya çıkarır ve Laplace teorisini çürütür.

Heisenberg'in ulaştığı sonuç şuydu: Doğada hiçbir partikülün kesin olarak konumu ya da hızı bilinemez. Çünkü bilim adamı bir partikülün yerini bulmak için üzerine ışık tutuyor ve partikül ile ışık dalgası kesiştiği zaman parçacığın konumunu belirleyebiliyordu. Ama bu sırada istenmedik bir sonuç da ortaya çıkıyordu, ışık ve partikül kesişinceye kadar partikülün hızı bilinemeyeceği için partikülün hızı belirsiz bir şekilde değiştirilmiş oluyordu. Bu da partikülün hem hızının hem konumunun aynı anda bilinemeyeceğini gösteriyordu, yani fiziksel dünyada her zaman bir belirsizlik vardı.

Erwin Schrödinger Heisenberg'in teorisini şu felsefi soruyla açıklamaya çalışıyor:
“Bir kediyi, radyoaktif bir atomla, bir şişe içinde siyanür gazı ve enerji aldığı anda çalışmaya başlayan bir çekiçle aynı kutuya koyarsan ne olur? Eğer radyoaktif madde hareketlenirse enerji üretecek çekiç çalışacak, şişeyi kıracak ve şişenin içindeki siyanür gazından dolayı kedi ölecektir. Ama eğer radyoaktif madde hareketlenmezse kedi yaşayacaktır. Ama bilim adamı kutuyu açana kadar atom ne hareketli ne de hareketsizdir, iki olasılığın da birleşimidir. O zaman kutu kapalıyken kediye ne olur?”

Schrödinger'in Kedisi olarak ta bilinen bu teoriye göre biz kutuyu açıncaya kadar kedi hem ölü hemde diridir. Fakat kutuyu açtıktan sonra kedi bu iki durumdan sadece birini yaşamak zorunda. Bu da partikülün, biz konumunu tespit edene kadar nasıl belirsiz yada aynı anda iki yerde olabileceğini açıklıyor. Bu durumda Laplace şeytanı çürütülmüş diyebiliriz.

Heisenberg gibi James Clerk Maxwell de mutlak yasalara inanmıyordu ve sürekli termodinamiğin ikinci yasası olan “Enerji çok yoğun olan yerden az yoğun olan yere kendiliğinden akmak eğilimindedir” kanununun mutlak değil göreceli olduğunu iddia etmiş hatta bu konuda bazı çalışmalar da yürütmüştür.

Dolayısıyla evrende düzenden ziyade kaosun (mutlak yasaların olmadığı bir ortam) olduğunu söyleyen bilim insanları bu kaos nedeniyle Laplace'in Şeytanının öngörülere sahip olamayacağını ve dolayısıyla geleceği tahmin edemeyeceğini ve şekillendiremeyeceğini savunuyorlardı.

Fakat Laplace'in tam olarak anlatmak istediği şey gerçekten bir Şeytan'ın var olması ya da var olma ihtimali değildi, bu sadece durumu basitçe anlatmak için kullandığı bir benzetmeydi. Aslında o andaki tüm bilgiye sahip olan ve bilgileri aynı anda işleme sokarak fizik kurallarıyla sistemin devamını sağlayan şeytan, başlı başına evrenin ta kendisidir. Nitekim bu evrenin işleyişine ters bir şey değil. Sonuçta evrende her şeyin varlığı kendinden önceki sonuca ve kendinden sonraki sebebe dayanıyor. Sonuçta her şey şans sayesinde değil, belirli olasılıklar dâhilinde gerçekleşmektedir. Bu olasılıklar çok düşük olsa dahi hep vardır. Sonuç olarak ünlü Kırmızı Asa video serisinin yaratıcısı Osman Bulut gibi Müslümanların da iddia ettiği gibi evrende mutlak düzen (mutlak ve değişmez yasalar) mevcutsa o zaman o düzeni yaratan Allah değil Laplace'in Şeytanı da olabilir. Zira kaosun aksine düzen olan evrende her şey değişmez ve belli yasalara göre hareket ettiği için Laplace Şeytanı teorisine göre geleceği tahmin etmek ve şekillendirmek çokta zor değil. Ve bu geleceği tahmin edip şekillendiren sadece Allah değil tanrı sıfatı taşıyan binlerce varlıktan herhangi biri olabilir. Fakat bu her şeyi bilen ve geleceği şekillendiren Tanrı kavramı özgür iradeyi yok ediyor, buda biz insanların yaptıkları hiç bir şeyden sorumlu tutulamayacağı anlamına geliyor.

Ünlü Türk filozof Alev Alatlı durumu şöyle özetliyor:

“İnsanlar, insan toplulukları gözlemlendikleri süreçlerde belirli nitelikler sergileyebilirler ancak bu nitelikleri kalıcı değildir. Zaman ve mekânın mutlaklığı Newtonsal bir illüzyondan ibaretti, bunu Einstein ve görecelik yıktı. Kuantum Teorisi, ölçümleme sonuçlarının kesinliğine ilişkin rüyalardan uyandırdı. Laplace'çıların geleceğin öngörülebilineceğine dair fantazilerini de kaos bilimi ortadan kaldırdı. Bu nedenledir ki, İkinci Aydınlanma Çağı'nın anlayışı “Dünyaya dair olup da, yüzde yüz doğru ya da yüzde yüz yanlış olduğu kanıtlanmış tek bir olgu yoktur.” doğrultusunda; ve buna insanların kendi ve başkaları hakkında verdikleri hükümler dâhil.”

Özetleyecek olursak ünlü bilim insanlarından olan Celal Şengörün de dediği gibi “Hiç kimse her şeyi bilemez” Çünkü kaotik bir evrende her zaman öngörülemez bir şeylerin olma olasılığı vardır. Düzenli bir evrende geleceği (gaybı) bir tek Allah bilmez ve bir tek kendisi düzenleyemez. Zira mevcut yasaları bilen ve analiz eden, yahut bilinçsizce yapılan her şey geleceği şekillendirebilir. Edward N. Lorenz'in dediği gibi: "Amazon Ormanları'nda bir kelebeğin kanat çırpması, ABD'de fırtına kopmasına neden olabilir."

Sonuç

Konumuzu 4 ana başlık altında özetle şöyle sıralayabiliriz.

1) Determinizm dinlerin iddia ettiği kader kavramının felsefi yansımasıdır ve kendi içinde bir sıra tutarsızlıklar mevcut. Örneğin ahlaki kavramlarda determinizm pek de iç   açıcı sonuçlar vermiyor. Kuantum mekaniğinin ortaya çıkması determinist sanılan fizik yasalarının aslında indeterminist olduğunu ispatladı.

2)  Kur'an'da anlatılan Allah'ın sonsuz kudret sahibi ve yasa koyucu sıfatları aslında bizlerin özgür iradeye sahip olmadığını ve başkası tarafından determine edildiğimizi gösteriyor. Buda kendi içinde imtihan için yaratılma teorisini çürütmüş oluyor. Hatta insanları işlediği günahlardan ve suçlardan sorumsuz hale getiriyor, zira her şey önceden belirlenmiş oluyor.

3) Düzenli ve değişmeyen yasalara sahip evreni anlatan Kur'an'ın yaratıcı diye bahsettiği Allah, Laplace'in Şeytanı da olabilir. Sonuçta gaybın sahibi Allah geleceği sonsuz kudret ve bilgi sıfatıyla düzenliyorsa Laplace'ın Şeytanı da Kur'an'ın da söylediği düzenli evrendeki mevcut olan mutlak yasaları kullanarak geleceği (ğaybı) tahmin edebilir hatta şekillendirebilir.

4) Kur'an'da fıtraf (Rum suresi 30. ayet) diye geçen aslında Determinist bir ahlak sistemi olan önceden belirlenen ahlak sistemi asla doğru olamaz. Bunu doğru sandığımız an hiç bir şeyden sorumlu olmuyoruz ve yaptığımız her şeyin sorumlusu Tanrı oluyor. Bu yüzden "orta yolu bul" prensibi üzerinden hareket ederek ahlaki konuda benimsediğim bir felsefi görüş vardır. Otodeterminizm. Otodeterminizm, determinizm ve indeterminizm isimli iki uç görüşün kesişme noktasıdır diyebiliriz. Bu görüşe göre insanlar belli sınırlar içinde kendi ahlaki düzenlerini kurabilirler. Bu sınırları tayin eden de Tanrı yahut bir başkası değildir. İnsanların kendisi, yaşadıkları zamanın ve coğrafyanın onların sunduğu yaşam standartlarıdır.