HABERLER
Dini Haber
islamiyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
islamiyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

DUYUSAL TANRI

Yazan: Gerçeği Arayan Adam
GAA, din, islamiyet, Duyusal tanrı, Yarattıklarına dokunamayan tanrı, Tanrı felsefesi, Cenet cehennem, İlgisiz tanrı, İnsanoğlu, İnsan ve tanrı, Ahiret, Allah var mı?,

YARATTIKLARINA DOKUNAMAYAN TANRI


Ey tanrım, sana bakıyorum, seni arıyorum. Doğduğumda kulağıma senin adın okundu, 34 yaşındayım, günde beş vakitte adın okundu minarelerden. Yıllardır sana beş vakit ve daha fazlalarıyla ibadet ettim, ne kaybettiysem senden istedim, neye ulaşmak istediysem sana müracaat ettim. Hayatımızın her yerinde ama her yerinde sen varsın. senin adının geçmediği bir saat bile yok. öyle ki Neredeyse senin yasakladığın günahlara bile senin adını anarak başlayacağız. Şaşırdığında Allah Allah... diyen, üzüldüğünde iç çekerken Allahhhh.... diyen , sevindiğinde yerinden fırlarken Allahhh... diyen. Yemeğe başlarken, her işe başlarken bismillah diyen, bir işe niyetlendiğinde biiznillah diyen , överken maşallah diyen, isterken inşallah diyen bir toplumda yaşıyoruz. İsimlerimiz Abdullah, esadullah, ubeydullah, emrullah, seyfullah...

Sanki etrafta olan her şeyin ve herkesin %49 u sensin gibi. Sanki hayatlarımızı, bedenlerimizi ve bütün her şeyi çevrelemiş gibisin. Ama öyle olmadığını sende biliyorsun değil mi? Yapma; ezel ve ebed olan sonsuz ilminle zaten her şeyi biliyorsun değil mi? Sahi hoşlanıyor musun yaşamlarımızdan? ,sana karşı duyduğumuz iki yüzlü ve sahte saygı senin takdirini kazanıyor mu?. Azap ayetlerin karşısında titreyerek sana yönelişlerimiz ve diz çöküşlerimiz, sahte ve menfaat kokan sevgilerimiz hoşuna gidiyor mu? seni tatmin edebiliyor muyuz ibadetlerimizle? Tamam tamam bize ve ibadetlerimize ihtiyacının olmadığını söyledin bunu biliyoruz, bizi eğlence için de yaratmadığını biliyoruz, bizi ne için yarattığını hala tam olarak çözemesekte ( İbadet etmek için yaratıldığımızı düşünenler burada yazıyı kapatabilirler. ) buradayız işte öylece. Lanet olası üç boyutlu bir gerçeklikte neye inanacağımızı bilmeden, gözümüzle göremediğimiz virüsler tarafından bile öldürülerek, canlıların birbirlerini canlı canlı yiyerek tükettiği muhteşem nizama sahip evreninde senin RAHMAN ve RAHİM isimlerinin gölgesinde senden gelen acı ve elemlere, bela ve musibetlere yine sana sığınarak ve rahmetinden bir parça umarak yaşıyoruz.

Bizi ne kadar sevdiğini , bize ne kadar değer verdiğini evreni bizim için yaratmandan anlıyoruz. Her ne kadar diğer hayvanlar kadar bile fiziksel dayanıklılıkta olmasak ve sadece beynimizin büyük olması nedeniyle ve kurnazlıkla hakimiyeti ele almış gibi görünsek de, evrim teorisini ısrarla reddediyor ve senin adem babamız ile Havva annemizi gökten yere tek parça ve imtihana hazır halde indirdiğine inanıyoruz. öyle olmasa , bizi sevmesen cennetten de kovmazdın babamızı, yasak elmayı da yaratmaz ve Havva'nın aklına düşürmezdin o meyveyi değil mi? Hele hele şeytanı serbest bırakıp cennetine girmesine ( Bu nasıl kovulmaksa ) izin vererek babamızı ve anamızı yanıltmasına izin vermen ve bizimkileri dünya gezegenine paket etmenden de bizi sevdiğin anlaşılıyor. Ayrıca bizimkileri paket etmesen bizim için yaratılmış gezegen boş kalacaktı nihayetinde. Burası bizim için yaratıldı nede olsa.

Kitaplarında açık ve net bir şekilde söylediğin üzere görebiliyor, ve işitebiliyorsun, çok yeteneklisin ama bir şeyleri tatmıyor ve koklamıyorsun, bu kavramları sen yaratsan da bunları yapmaman ilgimi çekmedi değil ! Doğru; acıkmıyor oluşun ve bizler gibi bir burnunun olmaması senin bunları yapmana engel oluyor gerçi. yarattıklarını tadan ve koklayan bir tanrı düşünülemez değil mi? ( Yunan tanrıları yarattıkları kadınlarla yatabiliyorlar bile ) bunlar sana yakışmayan sıfatlamalar olur. Ha birde dokunmuyorsun, çünkü kimse seni göremiyor, sana yaklaşamıyor, sen bakışıyla dağları eriten yüce tanrımızsın, Dokunmak temas etmek anlamına geleceğinden seni bir et yada bir metal vs bedene mahkum edeceğinden dokunamıyorsun da. Ama sen bizdeki duyguların en üst düzeydeki temsili olarak bizim tasavvur ettiğimiz bir varlık olamayacağına göre ( Haşa ) bizler senin duygularını ve özelliklerini minimal düzeyde temsil eden programcıkların / Yaratıkların olabiliriz ancak. o nedenle şu anda 33 adete çıktığı konusunda rivayetler bulunan duyu organlarından bir çoğunun sende bulunmaması ve bunları sana yakıştıramıyor oluşumuz bende ironi oluşturuyor. Bizden daha az duyu organın yada yöntemin olması çok kötü bence, mesele elmanın , etin, ve nikotinin tadını hiç alamayacak olmak ve sevdiğin bizlere bile dokunamayacak olmak sence de çok sıkıcı ve üzücü değil mi?

Sahi etrafıma bakıyorum da senin kuralların, özelliklerin ve isimlerin kadar çok değişen başka bir kavram bulamıyorum. Herkes keyfine göre sana şekil veriyor, bazı kitapları sana atfediyorlar ( Hepsi birbirini yalancılıkla suçladığı için mutlaka biri dışında diğerlerinin senin olmaması gerekiyor ), sana isimler ( Allah'ın isimleri ) veriyorlar, bazıları bu isimlerden bazılarının isim değilde senin sıfatın olduğunu söylüyor. Kimileri senin her yerde olduğunu, kimileri de sadece gökte olduğunu söylüyor, ilmin ve bilginle ilgili bile kavram ve kafa karışıklığı devam ediyor bir kısım zevat haşa ! senin geleceği bilmediğini söylerken bir kısmı ise ilminin sonsuz olduğunu ve her şeyi zaten bildiğini söylüyorlar ( Bunu bile ). senin özelliklerin kadar hızlı değişen, birbiriyle çelişen ve çeşitli başka bir kavram var mı bilemiyorum gerçekten. Bize ( insanlığa ) bir dur demelisin bence. Kameralar karşısında senin gibi yüce bir varlık hakkında ileri geri konuşuyorlar. Klavye kahramanları var iki kelimeyi bir araya getirip konuşamayan , senin hakkında hakaret vari şeyler yazıyorlar. üstelik bunlar senin kozmosunda, senin galaksinde, senin güneşinin etrafındaki dünyada oluyor, üstelik bu kişileri sen razzak isminle rızıklandırıyorsun, etleri kemikleri bile senin. Bu küstahlığa bir dur demelisin tanrım.

Bu olanlara eğer indirdiğin dinlerle dur dediğini ve bizlere müdahale ettiğini söylersen maalesef kitaplarını koruyamayacak kadar beceriksiz olduğumuzu yada art niyetle tahrif ettiğimizi hatırlatmak isterim. Bu arada bizimle son konuşmandan bu yana 1400 yıl geçmiş olduğunu hatırlatır ve fil zekasına sahip olmadığımızı, unutkan ve savurgan varlıklar olduğumuzu ve kendini unutturman yada yeteri kadar açıklamamış olman nedeniyle yeniden çizmek zorunda kaldığımızı hatırlatırım. bizi arada konuşup ( en az 600 yıl gibi uzun bir ara ) sonra ortadan kaybolarak ( hiç görünmediğini hatırlatırım ) yönetebileceğin varlıklar olarak algılamış olman bir yanılgı bence. sence de öyle değil mi ? bir baksana dünyaya ne haldeyiz. senden yüzlerce ürettik . Ben bir yaratılmış olarak bunun yanılgı olduğunu çözmüşsem yaratan olarak senin bu hatayı yapmış olmanın paradoksunu sana havale etmeden kendim çözeceğim, zira sana güvenmemeye başlıyorum. Bizi yaratacak kadar kabiliyetli olman ama Her gönderdiğin dinini tahrif edip peygamberlerini ya testere ile kesip ya da çarmıha germemize, en iyi ihtimalle onları reddederek yalnız bırakmamıza rağmen üst üste 124000 peygamber göndermiş olmanın çelişkisini kendime bile açıklayamıyorum. Olmuyorsa olmuyordur değil mi? Ne yöntem değiştirdin, nede iletişim şeklini. Neredeyse bu ulu peygamberlerin senin adına yalan söylediğine kanaat edeceğim.

Korktuğumda kime sığınmak istediğimi düşündüm; elbette korktuğum her şeyden daha güçlü ve beni koruyacak olana, Bir şeyleri başaramadığımda benden çok daha güçlü ve yetenekli biri olsun istedim bir şeyler isteyebileceğim. Çalışarak kazanamadıklarımı birinden istesem ve bana verse ne güzel olurdu. üstelik zaten benim olanları da o vermişti. Gök yüzüne baktım, dünyaya baktım her şey çok güzel ve sistemliydi, muhteşem nizam ve düzen vardı. kaosu ancak biri bitirmiş olmalıydı. her şeyi biri yapmış olmalıydı, yoksa nasıl olabilirdi ki? Bu her şeyi yapan tek kişi olmalıydı, yoksa yine kaos çıkar ve kavga ederlerdi, biz öyle yapıyorduk çünkü. yunan tanrıları falan da kavga ettiğine göre tanrılarda kavga edebilirlerdi, güç yarışı falan olabilirdi aralarında. Engelleyemediğim ve içimi titreten , beni yaralayan ve öldüren doğa olaylarını Elbette bu büyük hadiseleri yapabilecek kadar güçlü biri yapabilirdi. Zira ben yapmadan yemek pişmiyorsa, ben yorulmadan ürünler toplanmıyorsa, o halde bu olayları da biri yapmalıydı

Var olmalıydı o , çünkü yok olması kötüydü, olması olmamasından iyiydi, olmayan şeyin bize faydası yoktu. hayatımızda bazı şeyler var oluyorlardı ama sonra yok oluyorlardı, üzülüyorduk ,en iyisi hiç yok olmayan bir şey olmalıydı, yoksa yaratamazdı her zaman. o da yok olurdu yoksa. o nedenle ölümsüz ve çok güçlü biri olmak zorundaydı, her şeyi o yapmış olmalıydı. seni bulmamız ve şekillendirmemiz biraz zaman aldı

Düşündüm de hep eksikliklerimizden ve ihtiyaçlarımızdan türetilmiş bir tanrıya inandığımızı keşfettim. Mesela zaten her şeyi yapabilseydim senden hiçbir şey istemezdim. Her şeyim olsaydı sana muhtaç olmazdım değil mi? Ölmeseydim de diz çöküp senden ölümsüzlük dilenmezdim değil mi? Tıpkı Bizi cehennemle tehdit edip cezalandıracağını söylemediğinde ve Cennetteki rüşvet tekliflerini bize sunmadığında sana ibadet etmeyeceğimiz gibi. Ne zor tanrı olmak, vermeden almak sana bile mahsus değilmiş bunu anladık. Her şeyin senin olmasına ( Mülk Allah'ındır ) rağmen tehdit etmeden yada rüşvet teklif etmeden sevilememek ne acı. Sırf seni sen olduğun için beklentisiz ( Fenafillah ) seven bulamamak ne kötü. Cennet karşılığında canlarımızı ve mallarımızı satın aldığını vaaz etmen, ama karşılıksız alamaman ne kötü ! Üstelik zaten seninken...

Sahi gerçekten var mısın, orada mısın, Tanrım seni arıyorum, sana hiç düşünmeden koyun misali ibadet eden ve onlarca ayrı dine mensup soru sarma organları körelmiş ruhların arasından sıyrıldım ve çıktım. Onlara göre kafir oldum, olmazdı, öyle sorular sordum ki imanım elden gitmişti. ama bence sen kızmadın bana. Onların yalancı tanrıları ise deliye döndü aslında tanrı olmadıklarını keşfettiğim için. Muhtemelen kulları akıllarını çelmeyeyim diye benimle konuşmayacaklar. Seni bilimle, fenle, felsefeyle arıyorum. sana ait olduğu söylenen kitapları okuyorum sana yakıştıramıyorum, Ne sana zalimliği ve beceriksizliği yakıştırabildim nede peygamberine pedofiliyi, ayrıca rüşvet tekliflerini alenen yaparak bizden mallarımızı ve canlarımızı isteyip durman beni iyice soğuttu. Sahi senin katında dünya paraları geçiyor mu ki? Yoksa seni bahane edip , senin adına seni kullananlar bizden para istiyor olmasın. O paralar senin yolunda harcanmıyor olmasın yoksa?

Bize kaldıramayacağımız yük yüklemez, bizi algılayamadığız şeylerle imtihan etmezsin değil mi? Sana dokunamıyoruz, Seni göremiyoruz, Sesini işitemiyoruz, Kokun yok, Tadını bilmiyoruz.... Tanrım Bizimle hiç konuşmadın ki, en son ciddiye alınacak birilerinin seninle konuştuğunu söylemesinin üzerinden 1400 yıl geçti. Bulunan insan kemikleri 300.000 yıl yaşındayken Tevratın insanlık tarihi limiti 6000 yılda kaldı. Bizi seni bulamamakla, sana inanmamakla, seni kabullenmemekle imtihan etmen mümkün değil. zira duyularımıza hitap etmiyorsun. Varsan da bizim tarafımızdan bulunmak senin için çok önemli olmayabilir. bizimle hiç ilgilenmiyor da olabilirsin.

Biz kulların bir yer ve bir zaman olmadan bir ŞEY hayal edemiyoruz. zamana ve mekana bağlıyız, üst üste binen plank zamanları içerisinde ileri yönlü hareket ediyoruz ve kütlesi olan bir evrende yaşıyoruz. Ona dokunuyoruz ve var olduğunu anlıyoruz. Ayaklarımızın basmadığı bir yer bizim için yok hükmünde, dokunamadıklarımız da öyle. Varlık aleminde bir şeyin var olduğunu iddia edeceğimiz ZAMAN onu ne ZAMAN gördüğümüzü, ve ona ne ZAMAN dokunduğumuzu söylememiz gerekiyor, ZAMAN vermeden ve ZAMANını bilmeden bir şeyi kabul edemiyoruz, evrenimiz bile o nedenle Yükseklik, genişlik, derinlik ve birde ZAMAN boyutundan oluşuyor.

Ama sen zamandan ve mekandan münezzehsin, dokunulamayan, kütlesiz, zamansız,mekansız,öncesiz,sonrasız bir varlıksın. Aslında sen zaten denetim ve tespit alanımızdan çok uzaklardasın, ne ispatlanabilir nede yalanlanabilirsin, kendi kendini çürüten tezlerle, içine çöken varsayımlarla dolusun,

Her şeyi yoktan var etmenle aslında her şeyin yoktan var olabileceğini ispatlayansın, Zamansız ve mekansız olman gerekirken sirius yıldızında oturan / arşına ( sekiz melek tarafından tutulan , su üzerinde olan ve etrafı koruyucu meleklerle çevrili, tanrının yaratmış olduğu alemi izlediği ve denetlediği kutsal mekan ) kurulan bir Tanrısın. bunların ancak zaman ve mekan kavramları içinde gerçekleşebileceğini biliyorsun değil mi? Her şeyi yaratabilen ve yarattıklarına verdiği kadar bile duyu organı olmayansın, tadamayan, koklayamayan, dokunamayansın.

Senin kutsal yazıtlarda anlatıldığı gibi bencil ,egoist, kibirli ve aynı zamanda da beceriksiz olamayacağını anlamaya ve anlatmaya ciddi zaman harcıyorum , Ama beni diğer olmayan tanrılara inanan ve o tanrılara artık inanmıyorum diye beni kafir ilan eden mümin kullarınla bir tutarsan bozuşuruz. Hele aşağı tutarsan külahları değişiriz, Bana, seni aradığım yoldaki hatalarım nedeniyle kızarsan bu sana yakışmaz. Zaten Senin benimle bile ilgilendiğini zannetmiyorum, bizimle hiç ilgilenmedin, varlığımızdan haberin varsa eğer bize gülüyor olabilirsin. Ama eğer gerçekse mahkeme-i kübrada artık bizi öyle kem küm ile kandırıp, biraz yüksek sesle kızıp cehennme gönderemeyeceksin, adem ile havva değiliz artık. Bizim yeteri kadar evrimleşmemize ve gelişmemize izin verdiğin için senin bile cevap veremeyeceğin sorularla dolu olarak geleceğiz, İsimlerindeki ve sıfatlarındaki çelişkilerden başlayıp, duyusuz ve yeteneksiz oluşuna, oradan duygusuz ve sosyopat oluşuna , bütün kötülüğü aslında senin yaratmış oluşuna, zalimliğine değinecek ve seni bütün o yarattığın alemdeki diğer melekler ve bilinçli varlıklar huzurunda rezil edeceğiz. Kimsenin duymasına gerek yok, bizi yok etsen bile fark etmez, biz artık biliyoruz, biz biliyorsak evren artık biliyor demektir, o nedenle bence bizim canımızı acıtmayı düşünme, hele bunu sonsuza kadar yapmayı hiç aklından geçirme. Tanrım bu nasıl bir duygu, Senin içi boş bir balondan ibaret olduğunu artık öğrenen sümüklü, isyankar, küstah, ( tıpkı senin gibi ) yaratıklara sahip olmak. Artık çıplak olduğunu haykırıyor herkes, deli gibi çalışıyoruz, dini okullarda değil ama laboratuvarlarda. Gerçek seni bulma yolunda.

Tamam tamam aslında amacımız seni bulmak değil, bu kusurlu sistemi nasıl tasarladın ve nasıl düzeltebiliriz diye bakınıyoruz öyle. Bizi çabuk ölen ve kısacık bir zaman aralığında hayatta kalabilen bir varlık olarak tasarladığın için kendimizi zaman ve mekan sarmallarının dışına nasıl taşıyacağımızla ilgili küçük araştırmalar yapıyor ve Bilincimizi ( Ruh ) bu çabuk yorulan, hastalanan ve ölen kusurlu et bedenden nasıl ayırırız diye araştırıyoruz. Zaman kazanmaya ve Higgs bozonunu bulmaya çalışıyor ve bu yoktan var etme sihirbazlığını nasıl yaptığını anlamaya çalışıyoruz. Başarırsak belki soyumuza çektirdiğin bütün acıları ve zulümleri bir kenara bırakır, seni affeder ve kendi varlık sistemimizi kurabiliriz . Başaramazsak ve bizim soyumuza yeterli süreyi tanımadan kıyameti kopartacak ve mahkeme-i kübrayı toplayacak olursan seni bitiririz. Bir kere cehennemde yanan kullarının '' keşke toprak olsaydık '' diyeceklerini ama olamayacaklarını, onları sonsuza ( ebedi ) kadar yakacağını söylediğin için bizim ölümsüz olduğumuz gerçeğini ağzından kaçırmış bulunuyorsun, ah evet artık kendi içine çöken sisteminin tadını çıkarmalısın. Cehennemde sonsuza kadar bütün varlık alemine ve sana sonsuz kez üzeri sonsuz kadar lanet eden, küfür eden, senden nefret eden, toprak olmayı, yok olmayı isteyen, seni ve evrenini istemeyen , her şeyden seni sorumlu tutan, bencil ,egoist, zalim, kibirli, iki yüzlü, beceriksiz olduğunu haykıran milyarlarca insan kulların olacak.... bu çığlıkları sonsuza kadar dinleyecek olmak nasıl bir duygu, ne kazanacaksın bu işten, ne yapacaksın cehennemlik kullarınla sonsuza kadar, sahi şimdi yarattın, imtihan ettin ve sistemi topladın, bizi seni hissedemediğimiz ve sana inanmadığımızı için sonsuza kadar yakıyorsun. Aaaaaaa..... Ahhhh..... Aaaaaaa, vs. vs. vs... Kazanın başına gelip gelip gidiyorsun, bir gün iki gün üç gün, bir yıl, bin yıl, bir milyon yıl, bir trilyon tanrı yılı, ....... bitmiyor, bitmiyor, bitmiyor... Çığlıklar ve çığlıklar... bitmiyorlar. Zebaniler ilk isyan eden gurup olabilir, Melekler bile tanrım artık yeter, durdur şu vahşeti diyebilirler, Cennetlik kulların bile pedofiliye bir ara verip onlara verdiğin göğüsleri yeni tomurcuklanmış bakire hurilerin üzerinden kalkıp , bıyıkları yeni terlemiş yağız delikanlıların ( oğlan ! ) tuttukları şarap kadehinden bir yudum aldıktan sonra artık bu çığlıklar eşliğinde güzel sevişemiyoruz , yeteeerrrrr diye isyan edebilirler, yada senin kadar zalim değillerse bize merhamet edebilirler.

Kendine dikkat etmelisin, bize kabir meleklerini göndermeden önce bir daha düşün bence, İlk soru olan ''Rabbin kim?'' sorusuna öyle cevaplar veririz ki, özgür iradeye sahip olmayan ve kalpleri hep iyiliği emreden meleklerin bile kafir olabilirler ! Ah tanrım seni hep en son kitabınla eleştirdiğimin farkındayım, aslında bu kitabı senin göndermediğini biliyorum ama 32 yılımı bu kitapta yazan ve olmayan bir tanrıya ibadet ederek geçirdim, etrafım bu insanlarla dolu, kızgınım kendime ve her şeye , zaten sen herşeyi biliyorsun ama onlarda belki anlarlar diye bu minvalde gidiyorum, Avrupa'da olsam İncil üzerinden, İsrail'de olsam Tevrat üzerinden giderdim.

Haşa seni yargılamam , Seni kötülemem, saygısızlık bile yapmam, seni sevmem bile, sana tapmam,sana minnet duymam, itaat de etmem isyan da... Zira yoksun ortada, duyu organlarıma hitap etmiyorsun, ben senin için yok hükmündeysem, seni bulma eylemim senin için değersizse , acılarım ve ölümüm önemsizse sende benim için önemsizsin. Ha varsın ha yoksun, bir varsın bir yoksun, kah varsın kah yoksun, belki varsın belki yoksun, bir ihtimal olabilirsin, şöyle de olabilirsin, böylede olabilirsin, sonlu da olabilirsin sonsuz da olabilirsin, bizimle konuşuyor olabilirsin konuşmuyor yada hiç konuşmamış da olabilirsin, en kötüsü hiç ama hiç konuşmayacak da olabilirsin, bizi gerizekalı buluyor olabilirsin, senin için bir pire, asalak bir yaşam formu olabiliriz, esfel-i safilin de olabiliriz, eşreful halikin de olabiliriz, senin kulların / yaratıkların da olmayabiliriz, kullarının kullarının kullarının bilgisayar ortamında geliştirdiği bir Yaratma oyununda bir bit'lik değerimiz olabilir, smilasyon olabiliriz, gelişmiş bir uygarlığın başarısız bir tanrıcılık ve yaratma eyleminin sonucu bile olabiliriz, hasılı o kadar çok ihtimal var ki seninle ilgili, ben değilde senin seçmeni istiyorum artık. Kararını vermeli ve ne olduğunu söylemelisin. en kötü karar bile kararsızlıktan iyidir, kurtar kendini şu belirsizlikten, yapma sen tanrısın dostum lütfen bizi bu kadar seçenek arasında bırakma, kararını ver ve gel, söz veriyorum bu küstah cümleleri bir daha kullanmam ve özür dilerim senden, ama sıkıldım artık ben gidiyorum. Hesap sormaya hakkın olmadığı için de sana bile haber vermeden.....

KIRMIZI ASA (KAFİLE) ARGÜMANLARINA CEVAP | BÖLÜM 2

Yazan: Kirpi


KIRMIZI ASA (KAFİLE) ARGÜMANLARINA CEVAP | BÖLÜM 2


UYARI: Bazıları "Kanalın adı Kafile vs. demiş. Biliyoruz efendim. Fakat Ramazan canlı yayınlarını saymazsak kanaldaki videoların neredeyse %90'ı Kırmızı Asa adıyla yer alıyor. Zaten bu yüzden kanal Kırmızı Asa olarak biliniyor. Bundan dolayı video başlığında da Kırmızı Asa adını kullandık.

Kırmızı Asa'ya cevap sersinin bu bölümünde bahsi geçen kanalın argümanlarının ne kadar mantıksız olduğunu ve kelime oyunu üzerinden nasıl manipülasyon yaptıklarını göstermeye çalışacağım.

Video evrendeki düzen ve kaos üzerine hazırlanmış (21 Mart 2019- Kırmızı Asa 4 : Evrende Düzen Mi Var Kaos Mu? | Osman Bulut). Fakat hazırlanırken bir çok mantık ve kavram hataları yapılmış. Videonun belli kısımlarını ele alarak genel bir cevap vermeye çalışacağım.

Videonun 1:26-2:43 dakikaları arasında şöyle deniyor: Şimdi bir şehir, bir metropol hayal edin. Bir metropolde düzen olup olmadığını nasıl anlarız? Öncelikle kurallar kanunlar olmalıdır değil mi? Sosyal kurallar, trafik kuralları ve farklı parçalar için farklı kurallar. Mesela okulda öğretmenler için kurallar, öğrenciler için kurallar.Veya trafikte kamyon şoförleri için kurallar, taksi şoförleri için kurallar, yayalar için kurallar vs.
Mesela kırmızı ışıkta durmalısınız veya şoförseniz önünüzdeki araçla aranızdaki mesafe en az hızınızın yarısı kadar değerde olmalı vs. Ama bu düzen için yetmez. Asıl önemli olan bu kurallara uyuluyor olmasıdır. Öyleyse düzen olması için şöyle diyebiliriz:
1-Kurallar, kanunlar olmalı (genel kurallar ve parçaların özel kuralları)
2- Bu kurallara, kanunlara parçalar tarafından uyulduğu oranda düzen ortaya çıkar.
Peki şimdi bu soruları evren için soralım. Genel veya özel kurallar var mı? Varsa bu kurallara parçalar tarafından ne kadar uyuluyor?

Videodan NOT; 3:02 dakikada şöyle deniyor "Bilim Evrendeki parçaların genel geçer kuralları olduğu ve bu kurallara zaman bağımsız ve mekan bağımsız şekilde uyulduğu ön kabulüyle yapılıyor."

Öncelikle bilim yaparken evrendeki parçalar için mekandan ve zamandan bağımsız olarak genel geçer kurallara uyuluyor tezi yanlıştır. Hatırlarsanız önceki yazımızda  “Newton'un kütle çekimi yasası mutlak doğru ve her yerde çalışan bir yasa olarak kabul görmüştür. Fakat Albert Einstein'in İzafiyet Kuramı, sonrasında Kuantum kuramı değişmez ve evrensel olarak görülen temel yasaların doğru olmadığını ortaya çıkardı.” fikrini beyan etmiştik. Dolayısıyla özgün bir hipotez üzerine gözlem yaparken bilim insanları genel kanunlar üzerinden değil o hipotezin içerdiği fikrin doğal gerçekliğinin (bilimsel gerçekliğinin) üzerinden gözlem yapmayı tercih ediyor.

Örneğin güneş sistemimizde bulunan Venüs kendi etrafında dünya günü ile 243 günde, güneş etrafında ise 224.7 dünya gününde döner [1]. Yani Venüs'ün bir günü bir yılından daha uzun sürer. Şimdi biz Venüs'ü incelerken dünyamızda çalışan kurallarla gözlem yaparsak bu yanlış olur. Her bir cismin kendine has özelliği vardır ve bu özellikler üzerinden gözlem yaparsak doğru sonuçlara ulaşmış oluruz. Yani bu durumda evrendeki parçaların (cisimlerin) genel geçer kuralları olduğu, zamana ve mekana bağımsız olarak uyulduğu fikri doğru değildir.

İkinci hataysa metropol örneği üzerinden evreni tanımlamaya kalkışmak.  Bir metropoldeki kurallara uyulup uyulmadığı üzerine istatistik yaparken o metropolün genelinin (yani %90 ve üzeri) bilinmesi imkanı vardır. Fakat Saul Perlmutter, Adam Riess ve Brian P. Schmidt gibi nobel fizik ödülleri almış bilim insanlarının da dediği gibi sürekli genişleyen evren modelinde evrenin tamamını (veya tamamına yakınını) bilmemiz imkansız. Onun için sınırlarını bildiğimiz bir şeyle sınırsız olan bir şeyi kıyaslamak mantık hatası olur. Daha dünyamızın da içinde bulunduğu Samanyolu galaksisinin bile tamamını bilemezken her sokağını bildiğimiz bir metropolü evrenle kıyaslamamız doğru değildir.

Arkadaşımız evrendeki parçaların genel geçer kuralları olduğunu ve bu kurallara zamana ve mekana bağımsız olarak uyulduğu fikrini videonun devamında EVRENDEKİ DÜZEN tezine bağlamaya çalışıyor.  Peki düzen nedir? Düzen, belli yöntem, ilke veya yasalara göre kurulmuş olan durum, uyum, nizam, sistemdir (kaynak: https://kelimeler.net)

Prof Celal Şengör'ün düzenle ilgili güzel bir sözü var:” Eğer bir balık milyonlarca yumurta üretiyorsa ve o yumurta içinden bir kaç tanesi yaşayabiliyorsa bu tesadüftür, hiç bir düzen yoktur demektir. “

Yani Allah bir balığın bıraktığı milyonlarca yumurtadan yalnızca bir kaç tanesine hayat veriyorsa neden balıklarda o kadar çok döl üretme yöntemi uygulamış ki ? Başka bir örneğe bakalım.
Kendine iman edip kulluk etmek için yarattığı insanları bir gezegende toplamışsa neden hiç bir işe yaramayan, bizim için bir önemi olmayan başka gezegenler, galaksiler, yıldızlar yaratmış? Düzen bunun neresinde? Kur'an'a baktığımız zaman evrende yaratılmış olan her şeyin belli bir görevi olduğunu, hiç bir şeyin nedensiz yaratılmadığını görüyoruz. Ve yine Kur'an'da evrende yaratılan her şeyin bir nedenle (hikmetle) yaratıldığını ve o nedenin insanlara hizmet olduğunu söylüyor Allah.

Nahl Suresi 3. Ayet
خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِالْحَقِّۜ (hikmetle) تَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ
Çünkü Allah,gökleri ve yeri anlamsız ve boş yere değil, belli bir hikmete uygun olarak, yani hak ile yaratmıştır. O,müşriklerin ilâhlık pâyesi vererek Allah’a ortak koştukları her şeyin üzerinde ve ötesindedir!

Câsiye Suresi 13. Ayet
وَسَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعًا مِنْهُۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ
Göklerdeki ve yerdeki her şeyi(جَم۪يعًا her şeyi, hepsini)  kendi katından (bir nimet olarak) sizin hizmetinize verendir. Elbette bunda düşünen bir toplum için deliller vardır.

Şimdi şu soruya Müslümanların cevap vermesi lazım. Madem hiç bir şey tesadüf sonucu yaratılmamış ve yine madem her şey belli bir amaç için (Kur'an'a göre insanlara hizmet için) yaratılmış o zaman söyleyin; Jüpiter, Mars, Venüs gezegenleri bizlere nasıl hizmet ediyor? Bizden 30 milyar ışık yılı uzaklıkta olan ve Allah tarafından yaratılan z8_GND_5296 2 isimli galaksi hangi gereksinim üzerine yaratıldı ve bize nasıl hizmet ediyor? İşte ancak bu gibi sorulara akılcı cevaplar verdikten sonra evrende olan şeylerin tesadüfle değil Allah tarafından yaratıldığını  ve bir düzen üzerinden çalıştırıldığını iddia etmeniz mümkün. Aksi takdirde evrende gördüğümüz her şeyin mitolojide Tanrı (yaratıcı) sıfatı taşıyan binlerce varlık tarafından yaratılma ihtimali var. Sizin de bu Tanrılar arasından Arapların Allah'ını seçmenizin nedeni Arapların geçmişte işgal edip kılıç gücüyle sizlere dayattığı ideolojidir.

Videonun devamında, 4.dakikalarda Kırmızı Asa'da diğer İslamcıların da sıkça kullandığı ve mantık hatası olan o meşhur soruyu soruyor:

Videonun 4:36 ve 4:43 dakikalar arası: Bir birinden habersiz trilyonlarca parça şu anda NEDEN? ve NASIL?  aynı kurallara uyabiliyorlar?

Cevap: Arkadaşımız Müslümanların sıklıkla mantık hatası yaparak sorduğu soruyu videosunda sormuş. Peki bu soru neden hatalıdır? Öncelikle bir parçacığın kurala uyması için o kuralın varlığını idrak etmesi gerekir. Yani bilinçli olması gerek. Nitekim Kur'an'a baktığımızda parçacıkların bilinçli olduğu kuralı ve kuralı koyanı (Allah'ı) idrak ettiği teziyle karşılaşıyoruz:

“Yedi kat gökler ve yer ve bu ikisi arasındakiler O’nu tesbih ederler; hiçbir şey yoktur ki O’nu hamd ile tesbih etmesin. Ama siz onların tesbihlerini anlamazsınız. O, Halîm’dir, çok bağışlayandır.” (İsrâ, 17/44) (Hadîd, 57/1) (Rahman, 29)

Fakat şu an elimizde atom ve atom altı parçacıkların bilinçli olduğuna dair her hangi bir veri yoktur. Parçacıkların etkileşim yöntemlerini anlayabilmek için biraz da kimyaya inmemiz gerek aslında. Nitekim kimyaya bakıldığında belli elementlerin diğer bazı elementlerle etkileşime girdiği görülür. Örneğin başımız ağrıyor ve ilaç içerek o ağrıyı kesebiliyoruz. Şimdi "içtiğim ilaç nasıl anladı benim başımın ağrıdığını? ve nasıl gidip doğru sinir uçlarına etki ettıi?" dememiz gerçekten cahillik olur. Eğer içtiğimiz ilaç sırf baş ağrısı için üretilmişse onun zaten etkileşime girebileceği tek bir nokta var. Örneğin sıkça duyarız "balık eti gözlerimize iyi gelir" diye. Balık etinin içindeki kimyasallar bizim gözümüzün nerede olduğunu bilmez. Peki nasıl oluyor da gözlerimize iyi gelsin diye tükettiğimiz balık eti gerçekten de gözlerimize iyi geliyor? Çok basit. Balık etinde gözlerimiz için faydalı olan  kimyasalların vücudumuzda etkileşime geçebileceği kimyasallara sahip organlardan biri de gözümüz olduğu için biz gözümüze iyi geliyor diyoruz. Gerçi geçmişte bunun aksini iddia eden Masaru Emoto [3] gibi insanlar da mevcuttu. Masaru suyun (dolayısıyla şu moleküllerinin) bilinçli olduğunu, hatta bir hafızasının olduğunu iddia ediyordu.
Su üzerinde bazı deneyler yaptıktan sonra bu sonuca vardığını iddia eden Masaru'ya Kanadalı skeptik James Randi [4] yaptığı deneyleri ispatlarsa bir milyon Amerikan doları vereceğini bildirmesine rağmen Masaru bunu kabul etmedi.

Parçacıkların bir bilincinin olmasını ispatlayan veri olmadığı için kurallara uyuyor demek mantık hatası olur. Peki nasıl oluyor da bunca bilinçsiz parçacık bir araya gelerek muazzam denilebilecek şeyler yaratabiliyor? Aslında dindarların bu soruyu sormalarının nedeni elde olan son ürüne bakarak kıyas yapmalarıdır.
Bunu daha iyi anlamamız için bir örnek verelim. Örneğin insan. Dindarlar insanın şimdiki haline (yani son ürüne) bakarak "ne muazzam bir yaratılış diyorlar" Oysa insanın evrim sürecine baktığımızda evrim sürecinin insan vücudundaki önemli kanıtları olan dönemine göre kullanılışlı sayılabilen fakat günümüzde kullanılmayan, işlevini yitirmiş, körelmiş organlar görüyoruz.
Bu kanıtlardan bazılarına göz atalım:

Palmaris Longus Kası

Elinizi fotoğrafta gördüğünüz şekilde yaparak bileğinize bakın. Bileğinizden geçen tendonu gördünüz mü? Görmediyseniz sıkıntı yok zira insanların %10-15'inde bu tendon yok. Söz konusu tendon Palmaris Longus [5] ismi verilen bir kasa bağlanıyor. Günümüzde bu kas olmadan doğan insanlar da var. Fakat kollarının işlevselliğinde hiç bir azalma görülmüyor. 3.5 - 4 milyon yıl önce atalarımız bu kasları ağaçlarda yürürken dallara daha sıkı bir şekilde tutunmak için kullanıyorlardı. Şimdi ise bu kasları lemurlar ve kuyruklu maymunlar kullanıyor.

Darwin Yumrusu

Kulağımızı kafa derimize bağlayan 3 kastan biri kulağımızın üst tarafında bulunan küçük yumru kastır. "Why Evolution is True (Evrim Neden Gerçek)" kitabının yazarı Jerty Coyne [6] kitabında "Eğer kulaklarınızı oynatabiliyorsanız o zaman evrimi sergiliyorsunuz demektir"  diye yazıyor. İnsanların büyük çoğunluğunda bu kas hiç bir işe yaramıyor. Bu kasları en çok kullanan kedilerdir. Onlar bu kasların yardımıyla kulaklarını sesin geldiği yöne doğru çevirerek duyma kabiliylerini daha da artırıyorlar.

3.Göz Kapağı

Bir kedinin göz kırpmasını yakından izlerseniz gözlerini yummadan hemen önce bir beyaz zarın gözü kapladığını görürsünüz. Kuşlar, sürüngenler ve balıklarda sıklıkla bulunan bu üçüncü göz kapağı insanlarda da olmasına rağmen işlevini yitirmiştir. Memeli türler içinde bunu kullanan yegane hayvan Batı Afrika'da yaşayan Calabar Angwantibo primatıdır.

Plantaris Kası

Özellikle maymunlar tarafından sıkça kullanılan bu yardımcı kaslar onların çevresindeki nesnelere ayaklarıyla tutmalarına yardımcı oluyor. Bu kas insanlarda da mevcut fakat hiç bir işlevi olmadığı için doktorlar ameliyat gerektiğinde ve dokuya ihtiyaç duyduğunda bu kası keserek alıyor ve vücudun başka bölgelerinde kullanılıyorlar. Ayrıca şuan dünya üzerinde insanların %9'u bu kas olmadan doğuyor.

Kuyruk Sokumu

Dorsa Amir [7] ve birçok bilim insanına göre göre kuyruk sokumu insan vücudundaki en bariz evrim kalıntısıdır. Ağaçlarda yaşadığımız ve hareket ettiğimiz dönemlerde denge sağlamak için kullandığımız kuyruklardan geriye kalan, körelmiş bir mirastır. Aynı zamanda insan evriminin eksaptasyon [8] sürecini kanıtlayan önemli ipuçlarından biridir. Ayrıca günümüzde hala kuyruklu doğan bebeklerin de var olduğu unutulmamalıdır. [9]

Avuçlama Refleksi

Yeni doğmuş bir bebeğin avucuna parmağınızı soktuğunuzda var gücüyle parmağınızı sıktığının şahidi olmuşsunuzdur. Bu refleks DNA yardımıyla bize aktarılan ve geçmişten kalan bir davranış tarzıdır. Özellikle primatlarda yeni doğmuş bebekler ulaşım için annelerini sıkıca avuçlarlar. Evrim geçiren insanların yeni doğan bebekleri primat yavrularına kıyasla daha prematüre [10] doğmaktadır.  İşte bu doğum sebebiyle insan yavrusu başını dik tutamaz yada hareket edemez.

Bunlara ek olarak insan vücudunda apandisit, erkeklerin meme uçları, yirminci yaş dişleri, üşürken veya korkarken tüylerimizin kabarması gibi evrim kalıntıları da mevcuttur. Tüm bunları göz önünde bulundurduğumuzda insanın günümüzdeki haline bakarak "muhteşem yaratılış" dememiz doğru olmaz. Zira şu an vücudumuzda işlevini yitirmiş onlarca organ var. Dolayısıyla parçacıklar bilinçli bir şekilde etkileşime geçebiliyor veya bir üst akıl (Allah) tarafından etkileşime geçiriliyor denmesi hem bilimsel hem mantıksal bir hatadır.
Meselenin başka bir komik tarafıysa sünnetle ilgilidir. Madem Allah insanı muazzam bir şekilde kusursuz olarak yarattı o zaman erkekler neden sünnet ediliyor? Neden Allah'ın yaratılış şekline müdahale ediyorsunuz?

Sonuç: Sonsuz evreni sınırları belli şeylerle kıyaslamak mantık hatasıdır. Bilim  Evrendeki parçaların genel geçer kuralları olduğu ve bu kurallara zaman bağımsız ve mekan bağımsız şekilde uyulduğu ön kabulüyle yapılıyor fikri doğru değildir. Birbirinden habersiz parçacıklar kurallara uymuyor, zira kurallara uymak için bilinçli olmaları gerekir. Bilinç dediğimiz şeyse nörobiyolojik bir olaydır; atom ve atom altı parçacıklarla ilgisi yoktur.
Ayrıca parçacıkların bilinçli olduğunu ispat eden bir veri mevcut değildir. Evrende düzen yoktur, eğer olsaydı nedensiz ve hiç bir amacı olmayan şeyler yaratılmazdı.

KIRMIZI ASA (KAFİLE) ARGÜMANLARINA CEVAP | BÖLÜM 1

Yazan: Kirpi


KIRMIZI ASA (KAFİLE) ARGÜMANLARINA CEVAP | BÖLÜM 1


UYARI: Bazıları "Kanalın adı Kafile vs. demiş. Biliyoruz efendim. Fakat Ramazan canlı yayınlarını saymazsak kanaldaki videoların neredeyse %90'ı Kırmızı Asa adıyla yer alıyor. Zaten hepsi Osman'ın düşünce ve iddiaları. Ayrıca Kafile desek birçoğu "o kim?" der çünkü kanal Kırmızı Asa adıyla popüler, o isimle biliniyor. Bu yüzden makale ve video başlığında da Kırmızı Asa adını kullandık.

Öncelikle merhaba değerli takipçi dostlar. Geçenlerde Youtube'de Kırmızı Asa isminde bir kanal gördüm. Kibarca söylemek gerekirse adamlar resmen insanların aklıyla dalga geçiyorlar. Bu yüzden onlara cevap şeklinde bir seri yapmayı düşündüm. Kanalda olan videoları baştan tek tek izleyerek ortaya attıkları argümanları çürüteceğiz. İlk önce 17 Haziran 2016 tarihinde Youtube'ye yükledikleri  "Allah'ı  Görmüyorum.Neden İnanayım?" İsimli videoyu inceleyeceğiz.

1) Allah'ı Görmüyorum Neden İnanayım?

Argüman
Videodaki argüman özetle şöyledir: “Siz bir adamın büyük bir toplumu bir yerden başka yere götürdüğünü görüyorsunuz. O zaman düşünürsünüz ki bu adam bu kadar insanı tek başına emir komuta yaparak bir yerden başka yere götüremez. Anlıyoruz ki bu adam Padişahtan emir almış ve insanlar da onun Padişahın görevlisi olduğunu bildikleri için onun emirlerine uyuyorlar ”
Yani adam demek istiyor ki bir devlet görevlisi 10 bin kişiyi bir yerden başka bir yere kendi rızası dışında tek kelimeyle götürüyorsa Padişahı görmesen dahi sizi götüren bu insanın büyük bir emir komuta merkezi tarafından görevlendirildiğini anlarsın.

Cevap
Güzel kardeşim bu argümanın baştan sona saçmalık. Peki neden? İlk olarak insanların o devlet görevlisine tabi olmama hakkı var. Zira onun bir devlet görevlisi olduğunu ispatlayan evrakları veya yazılı emirleri yoksa insanların onun emrine tabi olmama hakkı vardır. Adaletli bir padişah böyle bir durumda emre itaatsizlik yapan insanlara değil kendine kızmalı ve "neden gereken evrakları göndermedim" demelidir. Fakat senin Allah'ın hiç bir kanıt göstermediği halde ona inanmayanları cehennemde yakmakla tehdit ediyor. Yani birisi kendisini Padişahın gönderdiğini iddia ediyor ve ispat niteliği taşıyan hiç bir evrak kanıt göstermeden insanları bir yerden başka yere sürgün ediyor. Karşı çıkanları da idam etmekle tehdit ediyor. Bu tamamen mantık hatasıdır.

İkinci tutarsızlık şudur. Padişahın varlığı-yokluğu net olarak anlaşılabilir. İnsan gidip kendi gözleriyle görebilir değil mi? Peki var olduğunu iddia ettiğiniz Allah'ı istediğiniz zaman görebilir misiniz? Hayır. Yani anlayacağınız padişah örneği yanlıştır. Zira padişahı görmeden var olduğunu kabul etmenin nedeni istediğin an bu varlığı gözle görüp test edebilme imkanının olmasıdır. Fakat Allah tezinde böyle bir şey mümkün değildir. Allah'ı gözle görememe tezini Müslümanlar genellikle Araf süresinde Musa'nın Allah'ı görmek istemesi üzerine cereyan eden bir takım hadiselerle ispatlamaya çalışıyorlar. Bakalım surede ne diyor:

Araf suresi 143
وَلَمَّا جَآءَ مُوسَىٰ لِمِيقَٰتِنَا وَكَلَّمَهُۥ رَبُّهُۥ قَالَ رَبِّ أَرِنِىٓ أَنظُرْ إِلَيْكَ ۚ قَالَ لَن تَرَىٰنِى وَلَٰكِنِ ٱنظُرْ إِلَى ٱلْجَبَلِ فَإِنِ ٱسْتَقَرَّ مَكَانَهُۥ فَسَوْفَ تَرَىٰنِى ۚ فَلَمَّا تَجَلَّىٰ رَبُّهُۥ لِلْجَبَلِ جَعَلَهُۥ دَكًّا وَخَرَّ مُوسَىٰ صَعِقًا ۚ فَلَمَّآ أَفَاقَ قَالَ سُبْحَٰنَكَ تُبْتُ إِلَيْكَ وَأَنَا۠ أَوَّلُ ٱلْمُؤْمِنِينَ
Diyanet İşleri Başkanlığı: Mûsâ, belirlediğimiz yere  gelip Rabbi de ona konuşunca, “Rabbim! Bana (kendini) göster, sana bakayım” dedi. Allah da, “Beni (dünyada) katiyen göremezsin. Fakat (şu) dağa bak, eğer o yerinde durursa sen de beni görebilirsin.” dedi. Rabbi, dağa tecelli edince onu darmadağın ediverdi. Mûsâ da baygın düştü. Ayılınca, “Seni eksikliklerden uzak tutarım Allah’ım! Sana tövbe ettim. Ben inananların ilkiyim” dedi.

Müslümanlar bu ayeti Allah'ın gözle görülemeyeceğine delil olarak sunuyorlar.  Fakat bu toz olan dağın hangi dağ olduğu, nerede olduğu veya kalıntılarına dair hiç bir kanıt olmadığı için ayetin hiç bir tutarlı tarafı yoktur. Genellikle bu dağın Tur dağı olduğu iddia edilir fakat Kur'an'da böyle bir ifade bulunmamakta. Üstelik Tur dağının eskiden daha büyük olduğunun ve daha sonrasında Allah tecelli etmesinden dolayı darmadağın olduğunu kanıtlayan veriler de mevcut değildir.

Dolayısıyla Allah'ı görme imkanı yokken onu görülmesi mümkün olan padişaha inanmakla kıyaslamaya kalkışırsan bu mantık hatası olur. Zira birinin gerçekten görülme imkanı varken diğerinin böyle bir olasılığı yoktur.

2) 4 Dakikada Bütün Dertlerin Bitecek

Kırmızı Asanın inceleyeceğimiz ikinci videosu 23 Temmuz 2016 tarihinde "4 dakikada bütün dertlerin bitecek isimli videosudur. Videoda anlatılan argümanları kısaca şöyle özetleye biliriz:

Argüman
“Melekler sürekli ibadet ederler fakat Allah katında mertebeleri hiç değişmez. Çünkü onlara musallat olan bir şeytan, bela yada bir musibet yoktur. Allah insanlara şeytanları belaları, musibetleri sırf onların mertebelerini yüceltmek için musallat etmiştir.” Yani demek istiyor ki Allah şeytanı, belayı, musibeti sana sen cennette daha iyi bir konumda olasın diye veriyor. Fakat bu iyi konumu verirken bir şartı var. Sabredeceksin ve Allah'a sığınacaksın.

Cevap
Şimdi bu argümana karşılık ben bir soru sormak istiyorum. Aslında bu argümanın ne kadar yanlış olduğunu bu soru tek başına izah etmeye yeterli. Sorum şöyle: 5 yaşında bir kız çocuğunu sırf cennette mertebesi yüksek olsun diye bu dünyada tecavüze uğratan Allah'ın bu yaptığı ne kadar mantıklı? Bir düşünün. Allah küçük bir çocuğa tecavüze uğrama belası gönderiyor ve diyor ki buna sabret, bana sığın, sana cennette iyi bir makam vereceğim. Meselenin başka bir tutarsızlığı ise İslamda insanların Allah katında imtihan edilme döneminin başlangıcıyla alakalıdır. Bildiğiniz gibi İslamda insanların dinden sorumlu tutulma dönemi BULÛGA ERME halinden sonra başlıyor. Bulûga ermek, çocukluktan çıkıp ergenlik çağına girmek, cinsî duygu ve hisler taşımaya başlamış olmak demektir. Bulûg zamanı yaş olarak kesin değildir. Erkek on iki, kız dokuz yaşından başlayarak, on beş yaşlarına varıncaya kadar geçen her ay ve günde bulûga erme hissi teşekkül edebilir. İslam dünyası buluğ yaşının kızlarda minimum 9 erkeklerde 12 yaşında başladığını ve bu olayın çocuğun akli seviyesi nedeniyle 15 veya 16 yaşına kadar sürebileceği üzerine ittifak etmişlerdir. Şimdi 5 yaşında bir kız çocuğu daha günahlardan ve sevaplardan mesul değilken ona bela göndermenin anlamı nedir?  Kur'an'da daha günah işlememiş çocukların bile cezalandırıldığı konusunda ayetler vardır. Örnek vermek gerekirse Hızır ile Musa'nın kıssasında Hızır bir çocuğu öldürür ve Musa bunu neden yaptığını sorduğunda bakın Allah nasıl cevap verir:

(Kehf, 18/80-81).  “Oğlan çocuğunun durumuna gelince; onun ebeveyni mümin kimseler idi. Bu çocuğun ileride onları azgınlığa ve küfre sürüklemesinden korktuk. Allah’ın kendi lütuf ve merhametinden onlara daha şefkatli, daha temiz bir çocuk ihsan etmesini diledik.”

Ayette korktuk( فَخَش۪ينَٓا) ifadesi kullanılıyor. Dikkat edin çocuk henüz ailesini saptırmamış. Ve dahası gerçekten saptırıp saptırmayacağı da meçhul, çünkü her şeyi bilen Allah bu surede "sürüklemesinden korktuk" diye bir ifade kullanıyor.
Şimdi madem insanların tabi tutuldukları imtihanların sonuçları amel defterinde yazıyor ve mademki çocukların amel defterleri 12 ve 9 yaşından sonra yazılmaya başlıyor o zaman 5 yaşında ve daha küçük yaşta bir çocuğa bela göndermenin mantıklı bir gerekçesi yoktur. Meselenin neresinden tutarsak tutalım bir trajikomedi olan diğer tarafı ise zaten o tecavüzcüye "şu tarihte şu çocuğa tecavüz edeceksin" kaderini yazanın da Allah'ın ta kendisi olmasıdır.

Tevbe Suresi, 51. ayet: De ki: "Allah'ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiçbir şey isabet etmez.
Yunus Suresi, 49. ayet: De ki: "Allah'ın dilemesi dışında, kendim için zarardan ve yarardan (hiçbir şeye) malik değilim.
Hadid Suresi, 22. ayet: Yeryüzünde olan ve sizin nefislerinizde meydana gelen herhangi bir musibet yoktur ki, Biz onu yaratmadan önce, bir kitapta (yazılı) olmasın. Şüphesiz bu, Allah'a göre pek kolaydır.
Tegabün Suresi, 11. ayet: Allah'ın izni olmaksızın hiçbir musibet (hiç kimseye) isabet etmez.

Gördüğünüz gibi videoda bahsi geçen argüman tamamen tutarsızdır. Allah'ın kullarını günahlardan sorumlu tutmaya başladığında insanların daha yüksek mertebelere ulaşması için bela göndermesi Allah'ın merhametli sıfatıyla çelişir.
Size sürekli kötülük yapan birisinden bunun hesabını sormaya kalktığınızda "bunları benim nazarımda daha iyi insan olasın diye yapıyorum" diye cevap verse siz bunu mantıklı bulup kabul eder misiniz? Tabi ki de etmezsiniz. O zaman Allah'ın yarattığı kullarına cennette daha iyi bir mertebe vermesi için bela göndermesi de saçmalıktan başka bir şey değildir. O zaman her kes kendi sevdiklerine kötülük yapsın nede olsa onun cennetteki mertebesini yükseltmiş olur değil mi?

Sonuç olarak daha iyi bir mertebeye sahip olması için birine bela göndermek, şeytan musallat etmek mantık dışıdır ve dahası, daha amel defteri açılmamış bir çocuğa bela göndermenin de mantıklı bir nedeni yoktur. O yüzden Kırmızı Asa'nın "Allah bizlere belayı, musibeti bizi daha iyi bir mertebeye yükseltmek için veriyor tezi çürümüş oluyor. Konumuz devam edecek lütfen bizi okumaya ve izlemeye devam edin.

ZOR İTİRAF

Yazan: Kainatta Toz Zerresi


ZOR İTİRAF

Medeni kanunlar ve insan hakları, biz dinsizleri insan yurduna koyup dinli dinsiz fark etmeksizin bize aynı eşit hakları sunarken dinler ve dinlerin oluşturduğu toplum kuralları ve yine dini kuralların oluşturduğu geleneksel yapı, biz dinsizleri şeytan ya da benzeri mahlukatlar olarak tarif eder ve bu yüzdendir ki bir çoğumuz DIŞLANMA korkusu, SEVDİKLERİMİZİ KAYBETME korkusu, İŞİMİZİ KAYBETMEK korkusu, ÖLDÜRÜLMEK veya LİNÇ EDİLMEK veya  AYRIMCI MUAMELEYE maruz kalmak gibi endişelerimizden dolayı inançsızlığımızı söylemekte bir hayli zorlanırız. Hatta bir çoğumuz buna teşebbüs bile edemez. Hadi şimdi hayali olarak itiraf edelim. İtiraf edeceğimiz kişi ailemiz, arkadaşımız ya da bir komşumuz olabilir. Fakat itiraflar genellikle en yakınlardan başladığı için hayali olarak annemize itirafta bulunalım. Esasen bu duruma İTİRAF demek bile garip kalıyor ama ben başka bir kelime bulamadım.

İtirafçı: Anne, seninle önemli bir konuda konuşmak istiyorum ve hatta önemli bir itirafta bulunmak istiyorum fakat benden duyacağın şey hiç hoşuna gitmeyecek.
Anne: Eyvah! Cinayet mi işledin?
İtirafçı: Hayır.
Anne: Sigaraya mı başladın?
İtirafçı: Hayır.
Anne: Uyuşturucu falan mı?
İtirafçı: Hayır.
Anne: Yoksa satıyor musun?
İtirafçı: Hayır.
Anne: Birini mi dolandırdın?
İtirafçı: Hayır.
Anne: Birini hamile mi bıraktın?
İtirafçı: Hayır.
Anne: Askerlikten kaçacak mısın yoksa?
İtirafçı: Hayır.
Anne: Birine ağır küfür mü ettin?
İtirafçı: Hayır.
Anne: Akrabamızın kalbini mi kırdın?
İtirafçı: Hayır.
Anne: Düşman ajanı mısın?
İtirafçı: Hayır.
Anne: Mafyaya mı karıştın?
İtirafçı: Hayır.
Anne: Bilmediğimiz bir kan davasına felan mı karıştın?
İtirafçı: Hayır.
Anne: Birini mi dövdün?
İtirafçı: Hayır.
Anne: Bir suç işledin de hapse mi gireceksin?
İtirafçı: Hayır.
Anne: Bizi terk mi ediyorsun?
İtirafçı: Hayır.
Anne: Hırsızlık mı yaptın?
İtirafçı: Hayır.
Anne: Haram kazancın mı var?
İtirafçı: Hayır.
Anne: Ölümcül hastalığın mı var?
İtirafçı: Hayır.
Anne: Bir çeteye mi karıştın?
İtirafçı: Hayır.
Anne: Yasa dışı işler mi çeviriyorsun?
İtirafçı: Hayır.
Anne: Bir garibana zararın mı dokundu?
İtirafçı: Hayır.
Anne: Bir hayvana zarar mı verdin?
İtirafçı: Hayır.
Anne: Kadın mı pazarlıyorsun yoksa?
İtirafçı: Yok artık!
Anne: Silah kaçakçılığı mı yapıyorsun?
İtirafçı: Hayır.
Anne: Naylon fatura mı kesiyorsun?
İtirafçı: Hayır.
Anne: Markaların sahtelerini mi üretiyorsun?
İtirafçı: Hayır.
Anne: Adam kaçırıp fidye mi istedin?
İtirafçı: Yok anne yaaa!
Anne: Bürokratlarla yolsuzluğa mı karıştın?
İtirafçı: Hayır.
Anne: Belediyeye rüşvet verip usulsüz işler mi yaptın?
İtirafçı: Hayır.
Anne: Hayır işleri için toplanan paraların üzerine mi yattın?
İtirafçı: Hayır.
Anne: Nonoş mu oldun yoksa eşcinsel misin?
İtirafçı: Hayır.
Anne: Bir kadını taciz mi ettin?
İtirafçı: Hayır.
Anne: Karıkocayı mı ayırdın?
İtirafçı: Yok anne yok yaaa!
Anne: O değil, bu değil, ney ya oğlum?
İtirafçı: Ben artık Müslüman değilim anne, İslâm dinini bıraktım.
Anne: Tü  Allah belanı versin senin. Sütüm sana zehir zıkkım olsun.
İtirafçı: Niye öyle diyorsun anne? Kötü bir şeyler yapmadım, yapmayacağım da! Sadece iç dünyam değişti. Ben yine sizin çocuğunuzum, sizi seviyorum, insanları seviyorum. Bundan sonra benim için değişen çok fazla bir şey olmayacak. Sizi yine sevmeye ve vefalı bir evlat olmaya, ülkesini seven, insanlara saygı duyan bir yurttaş olmaya devam edeceğim…
Anne: Kaybol gözümün önünden kâfir, şeytan ayartmış seni!

İslâm dininde İMAN, Müslümanlar tarafından,  Allah’a, Meleklere, Kitaplara, Peygamberlere, Kaza ve kadere, Ahrete ve Kelime-i şehadete inanmak gibi şartlara, kaidelere    bağlanmış olsa da genel itibari ile İman etmek,  Kainatı ve bütün alemleri yaratan bir Tanrının olduğuna ve o Tanrının Allah olduğuna,  son  olarak gönderdiği Hz Muhammed ile birlikte Kur’an-ı Kerim’i indirip, hükmünün kıyamete kadar geçerli olduğuna inanmaktır. Kısacası Allah’a inanıyorsanız Müslümansınız, inanmıyorsanız Kur’an’ın deyimi ile kâfirsiniz.

İnsan hayatına yön veren inanç tek başına soyuttur fakat soyut olan bu kavrama yönelik yapılan eylemler somuttur ve bu somut eylemler hem gerçek hem de hayali sonuçlar verir. Biraz karışık oldu galiba, daha basite indirgeyelim. Karşınızda kırmızı renkli bir elma var. O elmanın kırmızı renkli olduğunu ve karşınızda durduğunu rahatlıkla söyleyebilirsiniz çünkü gözleriniz kırmızı elmayı algılayıp beyninize iletebiliyor. Kırmızı elmayı görüyor olmanız somut bir şeydir. Canınız o elmayı yemek ister ya da elmanın sağlıklı olduğunu düşünüp yine elmayı yemeye karar verirsiniz. Elmayı alıp ısırır ve çiğnemeye başlarsınız yani birkaç saniye önceki düşünsel kararınızı ve arzunuzu eyleme geçirirsiniz. Elmanın sizin ağzınızdaki tadı, lezzeti, çene kemiğinizin hareketleri, elmayı sindiren iç organlarınızın faaliyetleri gerçektir. Elma bittiği zaman mutlu ve doymuş olursunuz ve dahası vücudunuzun canlılığını koruyan ve yaşamanızı sağlayan bir miktar vitamini de kanınıza iletmiş olursunuz, bunlar gerçek sonuçlardır.  Gerçek bir sonuç daha vardır ki o da, birkaç dakika önce masanın üzerinde duran elma artık orada durmamaktadır  ve o elmanın yemediğiniz çekirdekli kısmı, çöp kovasının içine atılmıştır.

Şimdi de soyutsal bir örnek olarak dînî  inanca geçelim. Gözlerinizle görmediğiniz, kulaklarınızla işitmediğiniz, dokunamadığınız bir varlığın, size öğretildiği özellikleri ile  var olduğuna inanıyorsunuz. İnanıyor olmanızın asıl nedeni, bilimin bu duruma, yani Tanrı-Yaradılış-Öte alem gibi konulara  net bir açıklama getirecek kadar ilerlememiş olmasından kaynaklanıyor. Bu yüzden inanma kısmı sadece soyut çünkü ortada duyu organlarınızın algıladığı, bilimin kesin olarak ispatladığı hiçbir gerçeklik yok, tamamen soyut yani hayalî. Bu öğretiyi size öğretenlerin de ve onların atalarının da gözleri ile gördükleri, işittikleri bir somutluk yok.  İnandığınız Tanrının sizin için yine öngördüğüne inandığınız(geçmişten gelen bir kitapla ve dini gelenekle inandırıldığınız)  ibadetleri yerine getirmek için fiziksel olarak gerekeni yaparsınız yani eyleme geçersiniz. Eyleme geçiş gerçektir. Eğer Müslüman iseniz bu eylem sırasında günde beş vakit namaz kılarsınız, senede bir ay oruç tutarsınız, gününüzün ortalama bir saatini ne bileyim tespih ile zikir çekerek geçirirsiniz, cumaları camiye gidersiniz, arkadaşlarınızı, eşinizi,  sizin gibi inançlı olan insanlar arasından seçersiniz vesaire… Bütün bunlar sizin soyut olarak kabul ettiğiniz kavrama karşın gerçekleştirdiğiniz gerçek faaliyetlerdir ve sizin hayatınıza bizzat etkisi vardır. Sonuca gelecek olursak, soyut inancınıza yönelik yaptığınız gerçek eylemlerin gerçek sonuçları, kendi çabanızla iletişime geçtiğiniz ve sizin gibi inanan arkadaşlar kazanmış olmanız, gününüzün en az ortalama üç  saatini ibadete ayıran bir yaşantıya odaklanmış olmanız, okumak için seçtiğiniz kitapların önemli bir kısmının dini kitaplardan oluşması, inancınızdan dolayı dini bütün olarak gördüğünüz siyasi bir partiye oy vererek yaşadığınız ülkenin geleceğinin şekillenme biçiminde payınızın olması, insanlara, kanunlara ve  başka canlılara zararı olmamasına rağmen sırf günah diye ya da caiz değildir diye  kendinizi bazı imkânlardan, güzelliklerden uzak tutmanız ve bu doğrultuda geliştirmiş olduğunuz ön yargılarınız, inancınız doğrultusunda şekillenmekte olan karakteristik yapınız ve bu yapınızın sizin ve başkalarının hayatına olan etkileri, tıpkı diğer dinlerdeki dindarların(Budist, Hristiyan, Yahudi, Hindu gibi) hissettiği gibi sizin de ibadetleriniz sırasında ve sonrasında psikolojik  olarak kendinizi huzurlu ve mutlu hissetmiş olmanız ve benzeri durumlar. Bütün bu etkiler, fizik kuralları ile psikoloji ile açıklanabilen gerçek etkilerdir. Gerçek olmayan etkiler ise, hayali etkilerdir ve onlara etki demek de yanlış olur. Bunlar, öldükten sonra sorguya çekileceğine inanmak, cennet ve cehenneme inanmak, adının Allah olduğuna inandığın Tanrının  seni ve yaptıklarını görerek öte dünyadaki durumunun ne olacağına karar verdiğine inanmak gibi. Verdiğim iki örnekteki durumları madde olarak ayıracak olursam şöyle bir özet çıkıyor:

ELMA 
  • Somut olan gerçeklik: Masanın üzerinde duran gerçek bir elma.
  • Somut olan gerçek faaliyet: Elmayı eline alır, ısırır yersin.
  • Somut olan gerçek sonuç: Elmanın masadan yok olunuşu, mideye inmesi, vitaminlerinin kana karışması, yenmeyen kısımlarının çöpte olması.
 
DİN
  • Soyut düşüncenin kabullenişi: Tanrının var olduğuna ve kendisine inananlara  kurallar gönderdiğine  inanmak. Gözle göremediğimiz elektrik enerjisinin ve radyo dalgalarının var olduğu  bilimsel yöntemlerle ispatlanmıştır ve yine bilimsel, teknolojik cihazlar yardımı ile kullanılmaktadır fakat bir Tanrının ve İslâm inancındaki gibi bir Öte alemin var olduğuna dair zerre kadar bir bilimsel tespit yoktur. Sadece hayali bir inanç söz konusu.
  • Somut olan gerçek faaliyet: Atalarından gelen hayali inancın doğrultusunda , var olduğuna inandığın Tanrının senden istediği  faaliyetleri yerine getirmek(namaz kılmak, oruç tutmak, aynı fikirde olan insanlarla bir arada bulunmak gibi).
  • Somut olan gerçek sonuç: Bu faaliyetlerin fiziksel sonuçlarını bizzat dünya hayatında yaşamak(dindar birisi ile evlenmiş olmak, çocuklarını dindar yetiştirmek, mesela çocuğun doktor olmak istiyorsa onu zorla İlâhiyat fakültesine yönlendirmiş olmak, dinine yönelik kıyafetlerle dolaşmayı alışkanlık haline getirmek, yaşadığın ülkenin gidişatının dini bir yöne doğru kaymasında bizzat etkenlerden birisi olmuş olmak gibi) .
  • Soyut inancın  hayali sonuçlarına inanmak: Bu dini faaliyetlerin uhrevi sonuçlarının öldükten sonra gerçekleşeceğine inanmak(cennet cehennem), bir yerde bir felaket yaşandığı zaman o felaketi  doğa olayı ya da tedbirsizlik olarak nitelemeyip Tanrının insanlara bir gazabı ya da cezası olduğuna inanmak, ibadet eden insanların daha güzel ve yakışıklı olduğuna inanmak, dindar görünen insanların güvenilir olduğuna inanmak gibi bazı ön yargılara sahip olmak, vb.

Hayat, gerçek sonuçlarla ilerler fakat öncesinde her zaman hayal gücü vardır. Bilim ve sanat insanlarında hayal gücü,  aşırı dindar kesimlerde ise sadece dinsel yani inanç gücü.  Tüm dünyayı gözlemlediğimizde aşırı dini yönetimlerle yönetilen ülkelere ve bir de aklın yolu ile yönetilen ülkelere bakıldığında ve “Dini sonuçlar mı?” yoksa “Aklın sonuçları mı?” diye bir soru sorulduğunda gerçek gün gibi size bakar. Bir tarafta nüfus planlaması olmayan ve pıtır pıtır çoğalan, açlık çeken, cinsiyet eşitliğinden uzak ve kadını bacak arası(namus) bir mahlukat olarak değerlendiren, kız çocuklarını henüz akıl olgunluğuna erişmeden erkeğin cinsel ihtiyacını karşıladığı bir meta gibi görmenin oluşturduğu bir sonuç olarak neredeyse çocuk yaşta evlendiren ve buna rağmen kendilerini dünyanın en ayrıcalıklı insanları olarak niteleyen toplumlar, diğer tarafta ise demokrasiyi yaşayan, kâinatın kanunlarına(bilime) sıkı sıkıya sarılmış ve ülkelerini yöneten liderlerden hesap soracak kadar kendilerine değer veren ve ayrıcalıklı koşullarda yaşayan ileri toplumlar. Acı ama garip bir durum olarak bu Müslüman toplumlarının en zenginlerini bile ne yazık ki, Müslüman olmayan toplumların liderleri yönetiyor. Modernist geçinen İslâm savunucuları ve aynı görüşe sahip bizim Müslüman  halkımız, diline sık sık “Falanca ülke İslâm’ı gerektiği şekilde yaşamıyor, O ülkenin insanları yobaz…” gibi söylemlerde bulunsalar bile koskoca Dünya’da Allah’ın dinini (Medeni yasalardan bağımsız olan şeriat yasalarını) yaşayıp da dünyaya demokrasi ve insanilik açısından örnek olacak bir tek İslâm ülkesi göstertemiyorlar. Hani Allah’ın kudreti? Peygamberlerine onca yardımda bulunan Tanrı, geldiğimiz dönemde ve çağdaki kullarına küstü mü? Küçücük teknolojik cihazlarda bile Hıristiyan, Yahudi ya da Ateist şirketlerin ürünlerine muhtacız. İslâm çağırtkanlığı ve savunuculuğu bile Müslüman olmayan şirketlerin video paylaşım siteleri üzerinden yapılıyor. Üstelik İslâm ülkelerinde ne kadar zeki, akıllı ve beyni pırıl pırıl insan varsa bunların pek çoğu bu yeteneklerini yabancı ülkelerde değerlendirmek zorunda kalıyorlar. Kendilerini, bilimsel yeteneklerini oralarda geliştirebiliyorlar.

Şunu hiç soruyor musun kendine? Allah, neden her çağa uyacak ve her çağda kendisine inanan kullarını bilimde, teknolojide ve insanlıkta en üst seviyeye çıkartacak, insanlar arasında birliği, dirliği sağlayacak düzeyde bir sosyal sistem oluşturacak bir kutsal kitap göndermedi?  Teknoloji yarışının yaşandığı şu çağda ve hele hele insan beynini kontrol altına alacak olan biyolojik silahların gündeme geldiği şu zamanda Arapça bilen ve egosunu eğitmiş zeki, olgun bir Müslüman, inandığı dinin kutsal kitabını eline alıp okumaya başladığında, kendisine inanmayan insanları sonsuz cehenneme atmakla tehdit eden, egosunu eğitememiş ve  bundan binlerce yıl önce yaşamış olan Peygamberlerin, kavimlerin deveyle, kuşla, fillerle, firavunlarla yaşadıkları olayları adeta dedikoducu bir mahalle kadınından dinler gibi “Şu şunu yaptı, bu bunu yaptı, biz de onlara böyle böyle yaptık, Allah İntikam sahibi, Güçlü ve Üstün olan değil midir?...  Hristiyanları ve Yahudileri dost edinmeyin… Elbette, ehl-i kitaptan [Yahudi ve Hristiyan] olsun, müşriklerden olsun bütün kâfirler (Allah’a inanmayanlar),  Cehennem ateşindedir, orada ebedi kalırlar. Onlar yaratıkların en kötüsüdür. …” gibi cümleleri, ayetleri okurken, kendi yaşadığı ve vatandaşı olduğu demokratik Batı ülkesinin başkanını karşılaştırmayacak mı? Vatandaşlığına geçtiği ülkenin yasalarının, yurttaşının  dini inancına bakmaksızın her  vatandaşına eşit yasa ve kural uygulayan, dil, din, ırk ayrımı gözetmeyen insani ve olgun  sistem ile ailesinin kendisine zorla öğrettiği İslâm’ın ilâhının ve yasalarının  insana bakış açısını karşılaştırdığında ne düşünmesi gerekecek? Hangisini daha olgun görecek?  En önemlisi, kaç kişi bu değerlendirmeyi yapacak? Bir şeye gönülden inanıyorsan ya da inandırılmışsan, aklını ve mantığını, inandırıldığın durum üzerinde zaten gerçekçi ve tarafsız olarak kullanman çok zor.
   
“İNANMAK” denilen deyimi biraz daha anlaşılır bir şekilde açmak istiyorum: Bazı örnekler vermek istiyorum.

Örnek 1: Beni sevdiğine o kadar inanmıştım ki, hiç beklemediğim bir anda terk edilince uyandım, gözlerimi açtım, kendime geldim. Meğer pembe gözlükler varmış gözümde ve ona olan sevgimden, inancımdan ve güvenimden dolayı onun başka yönlerini görememişim.
(Bu örnekte işlenen İNANÇ, kişinin tutarlı bir bilgiye dayanarak emin olduğu bir durum değil, daha çok mutluluğun verdiği içsel sevginin ve bu sevgiye olan arzunun oluşturduğu bir hayale ya da hisse tutunma durumu. Yani bu inancın ayağının altı boşlukta ve her an kaymaya ya da çukura düşmeye meyilli. Fakat bu inancın da bir avantajı var, bu avantajlardan birisi,  kişiye geçici bir süre mutluluk yaşatıyor, ikincisi ise zor olan ayrılık süreci  gerçek dünyada gerçekleştiği için kişinin kendini toparlayıp kendisine yeni bir yol tutması için zaman ve imkân tanıyor.)

Örnek 2: Senin bu işi başaracağına yürekten inanıyorum. Sen eğer istersen ve azmedersen her şeyi başarırsın.
(Bu örnekteki İNANÇ kişiyi, ulaşması gereken bir yolda motive etmekle alakalı)

Örnek 3: Benim inancıma göre sadece canlıların değil cansızların da ve hatta insan eli ile yapılmış olan şu çalı süpürgesinin bile bir ruhu ve bir karakteri var. Bu yüzden ben gördüğüm bütün nesnelerle konuşurum ve onların beni duyduğunu, beni dinlediğini bilirim, hissederim. Ben böyle inanıyorum.
(Buradaki İNANÇ bilimsel olarak ispatlanmamış ya da ispatlanması mümkün olmayan fakat kişinin kendi iç dünyasında oluşturduğu ve başkalarınca  kabul edilmeyen bir hayali duruma tutunma durumu. Bu hayali inancın da güzel sonuçları var. Kişi, etrafındaki hiçbir malzemeyi hor görmez, tertipli, düzenli ve temiz kullanır ve bu davranışları alışkanlık haline dönüştüğünde ise hem psikolojik olarak kişiyi düzenli olarak rahatlatır hem de bu davranışların oluşturduğu bir alışkanlığın sonucu olarak kişi diğer insanlara da iyi davranır. Amma velakin, kişide oluşturabileceği bütün iyi özelliklere rağmen bu durum, kişinin inandığı şekilde yani her şeyin bir ruhunun olduğunun göstergesi değil, tamamen o kişinin inandığı bir hayali durumdur.)

Örnek 4: Beni terk etmiş olsa bile kalbinin derinliklerinde bir yerlerde beni hâlâ sevdiğine inanıyorum. O ne derse desin, beni seviyor, bunu biliyorum hatta buna kalıbımı basarım.
(Dördüncü örnekte, son cümleden de anlaşılacağı üzere, kişinin terk edilmişlik duygusunu aşamadığını, kabullenemediğini ve bu kabullenememe durumunun oluşturduğu bir inatla, gerçek olan durumu reddederek  kendisinin istediği ve arzu ettiği bir duruma ya da sonuca  İNANMAK tercihinde bulunduğu görülür. İnsanlar İNANMAK durumunu, neye inanmak olursa olsun kolay kolay terk edemezler, hele ki bu dini inanç ise.)

İNANÇ ya da İNANMAK  kelimeleri aslında daha ziyade  ispatı olmayan bir şeyin ya da durumun gerçek olabileceğine ya da arzu ettiğin şekilde sonuçlanacağına yönelik bir emin olma çabasını  ifade eder. “Ben Allah’ın var olduğuna İNANIYORUM”  demek bile bir çaba ve bir niyettir çünkü Allah’ın var olduğuna dair kesin bir kanıt ya da kesin bir değerlendirme olsa bu duruma inanmanız gerekmez, gerçek gün gibi ortada olur ve Allah’ın varlığı da bilimsel bir gerçeklik olur. Eğer bir Tanrının var olduğu ve hatta bu Tanrının Müslümanların ilâhı olan Allah olduğu, bilimselliğe yakın oranda bile tespit edilmiş olsa “ALLAH’A inanmak” ya da “ALLAH’A iman etmek” gibi kavramlar ya da kelimeler anlamını tamamen yitirir, bunun yerine “Allah’a boyun eğmek, Allah’ın emirlerini yerine getirmek” kavramları esas kabul edilir. Şu durumda Müslümanların ilâhı olan Allah’ın emirlerini yerine getirmek için ilk önce O’na inanmak ile ilgili çabaya girmek ya da bir çoğumuza yapılan gibi çocukluktan itibaren yapılan bir baskı ile kabul etmek gerek. Hangi gerekçelerle? MÜSLÜMAN BİR  AİLEDE DOĞMUŞ OLMAK GEREKÇESİ İLE TABİ Kİ! Ve ne gariptir ki bu var olduğuna inandırılmaya çalışılan Allah, ilahi ve uhrevi olan her şeyi, ölümden sonrasına yani Bilimin, ilimin tespit edemediği  insan duyuları ile algılanamayacak bir boyuta ve zamana bırakmıştır. Sonra da, hiçbir zaman yaşarken göremeyeceğin yani kesin olarak emin olamayacağın bir boyutu kast ederek, “3 boyutlu hayatta yaşarken bana inanır da şunu şunu yaparsan, şu an için göremeyeceğin öte alemde yani öldükten sonra Cennetliksin yoksa cehennemliksin” demektedir.

Milyonlarca insan, inandıkları Tanrının, kendilerine inanıldığı şekilde ödül vereceğini  görebilmeleri ya da anlayabilmeleri için ölmeyi beklemeleri gerekecek. Eğer insanlara din göndermiş olan bir Tanrı var ise, bu Tanrı onlara sağlayacağı en güzel nimetlerini neden o insanların ölümünden sonrasına bırakacağı bir sistem kurar? Bu Tanrı, neden yarattığı insanların kendisi ile karşılaşmalarını, yaşamlarının son buluşunun sonrasına bırakır? Neden böyle bir şey yapar? Bu sorular devreye girdiği zaman gelen cevaplar şu şekildedir: “İmtihan işte, böyle olur! Mevlâmın işine akıl sır ermez, koskoca Allah ne yapacağını sana mı soracaktı, sen kim oluyorsun da Allah’a talimat verir gibi neyi nasıl yapacağını tarif ediyorsun?”  gibi haykırışlar hemen yükselir. İnançlı insanların bu ve benzeri soruları cevaplama şekilleri, geçtiğimiz 1400 yıl içinde hayli gelişmiş ve ustalaşmıştır. Her şeyin bir cevabı mutlaka vardır. Bazı tartışmacılar içinden iki gurup oluşturun ve bunlara “Ayran beyaz mıdır yoksa siyah mıdır?, falanca güne hazırlanın” diye talimat verin. Ayranın siyah olduğunu iddia edecek  gurup, iyi bir hazırlığın ardından beyaz olarak gördüğümüz ayranın  aslında siyah olduğunu size rahatlıkla kanıtlayabilir  ve tartışmayı kazanır. Yani, birilerini aslında bir şeye inandırmak için o şeyin gerçek olması gerekmez. Şimdi bu kadar inançlı insan, sırf atalarından ve kendilerine verilen ve gerçek olduğu iddia edilen bilgilere, çocuklarını inandırmak için zorlayacak ve çocuğunu sırf bu bilgileri yani gerçekliğine dayalı hiçbir ispatı olmayan bu bilgiyi kabul etmediği için reddetme noktasına gelecek.

Bu kadar şartlanmışlığı, körü körüne bir inancı yaşayan insanların arasında, gözünü kulağını açıp,  silkelenip sonra da en yakınlarına veya çevresine, sadece içsel yaşamında, inançsal yaşamında olan bir değişikliği bildirmek hakikaten çok zor. Eğer Müslüman isen ve birine zarar vermişsen, Tövbe kapısı her zaman açık. Hatta Müslüman olmayan birisini öldürmüşsen Kur’an’a göre sana verilebilecek her hangi bir ceza bile yok fakat dinden çıkmak başka. Kimse sana “Müslüman olur musun yoksa olmaz mısın?”  diye sormadı. Ailen başta olmak üzere, çevren, okulda din dersi öğretmenin ve Diyanet işleri başkanlığı, seni dindar bir Müslüman yapmak için canla başla çalıştı. Bazı çocuklar dindar bir Müslüman yaptırılma yolunda  dayak yedi, yurtlara kapatıldı, baskı gördü ama zoraki de olsa Müslüman yapıldı. Sen zaten kendi rızanla Müslüman edilmedin ve sonuçta Müslümanlıktan çıkışını da kimse sana sormayacak ve hatta böyle bir şeye izin bile vermemeye çalışacaklar. Hapishaneye zorla tıkılan bir mahkûm gibi. Ne de olsa dinde zorlama yoktur değil mi?

YOKSA BİZ KUR'AN'I YANLIŞ MI ANLADIK?



YOKSA BİZ KUR'AN'I YANLIŞ MI ANLADIK?

KURANI KERİM EVRENSEL BİR KİTAPTIR...
KUR'AN'I KERİM HAK DİNİN KİTABIDIR...
KUR'AN'I KERİM ALLAH'IN İNSANLARA İNDİRDİĞİ SON MUKADDES KİTAPTIR...
KURANI KERİM ferde ve cem`iyete, bütün insan sınıflarına, bütün memleketlerde ve bütün devirlerde insan hayatının bütününe, maddî - mânevî bir hidayet rehberidir...
KURANI KERİM muazzam bir kitaptır. Onu biz indirdik. Çok mübarektir. (Fayda ve bereketi çoktur).... vs.

Bu esaslara sahip olan kuranı kerimin Elmalılı Hamdi Yazır'ın tefsiriyle Kur'an'ın içerisinde geçen bazı kelimelere gelin beraber bir göz atalım.
evrensel olarak nitelendirilen kuranın, acaba içerisinde zıt anlamlı kelimeler hangi ayetlerde kaç kere geçiyor.

HÜR = 7-2 defa geçiyor
Bakara 178
Nisa 1 (bu ayetteki hür kelimesi hürmet etmek anlamında kullanılmıştır)
Nisa 25
Maide 5
Nahl 75
Hac 30 (bu ayetteki hür kelimesi hürmet etmek anlamında kullanılmıştır)

ÖZGÜR = 0

SERBEST = 3-1 (serbest bırakmak) defa geçiyor
En'am (44)(bu ayetteki serbest kelimesi serbestlik rahat hareket etmek anlamında kullanılmıştır)
Araf (127)
Tevbe (5) (("kayıt dışı") bu ayetin içi sizi dışı beni yakar zaten hiç içeriğine girmiyorum zaten)

KÖLE  = 16 defa geçiyor
Bakara (178)
Bakara (221)
Nisa (36)
Nisa (92)
Maide (89)
Tevbe (60)
Nahl (75)
Mu'minun (47)
Nur (32)
Nur (33)
Nur (58)
Şuara (22)
Rum (28)
Ahzab (55)
Mücadele (3)
Beled (13)

CARİYE = 12 defa geçiyor
Bakara (221)
Nisa (3)
Nisa (24)
Nisa (25)
Nisa (36)
Mü'minun (6)
Nur (31)
Nur (32)
Nur (33)
Ahzab (50)
Ahzab (52)
Mearic (30)

ESİR = 26-17 ( esir almak) defa geçiyor
Bakara (85)
Bakara (163) (bu ayetteki esir kelimesi esirgemek anlamında kullanılmıştır)
Bakara (177)
Bakara (226) (bu ayetteki esir kelimesi esirgemek anlamında kullanılmıştır)
Ali imran (30) (bu ayetteki esir kelimesi esirgemek anlamında kullanılmıştır)
Ali imran (89) (bu ayetteki esir kelimesi esirgemek anlamında kullanılmıştır)
Ali imran (129) (bu ayetteki esir kelimesi esirgemek anlamında kullanılmıştır)
Nisa (24)
Nisa (92)
En'am (54) (bu ayetteki esir kelimesi esirgemek anlamında kullanılmıştır)
Enfal (67)
Enfal (70)
Hud (90) (bu ayetteki esir kelimesi esirgemek anlamında kullanılmıştır)
Meryen (26) (bu ayetteki esir kelimesi esirgemek anlamında kullanılmıştır)
Meryem (44) (bu ayetteki esir kelimesi esirgemek anlamında kullanılmıştır)
Meryem (75) (bu ayetteki esir kelimesi esirgemek anlamında kullanılmıştır)
Meryem (78) (bu ayetteki esir kelimesi esirgemek anlamında kullanılmıştır)
Taha (90) (bu ayetteki esir kelimesi esirgemek anlamında kullanılmıştır)
Rum (21) (bu ayetteki esir kelimesi esirgemek anlamında kullanılmıştır)
Ahzab (26)
Hadid (9) (bu ayetteki esir kelimesi esirgemek anlamında kullanılmıştır)
Mücadele (12) (bu ayetteki esir kelimesi esirgemek anlamında kullanılmıştır)
Hasr (22) (bu ayetteki esir kelimesi esirgemek anlamında kullanılmıştır)
Tahrim (1) (bu ayetteki esir kelimesi esirgemek anlamında kullanılmıştır)
İnsan (8)

BARIŞ = 9 (barışmak-barış yapmak) defa geçiyor
Bakara (208)
Bakara (228)
Nisa (35)
Nisa (90)
Nisa (91)
Nisa (128)
Enfal (61)
Muhammed (35)
Hucurat (9)

SAVAŞ = 62 (savaşmak-harp) defa geçmektedir
Bakara (177)
Bakara (190)
Bakara (191)
Bakara (217)
Bakara (218)
Bakara (246)
Bakara (249)
Bakara (279)
Ali İmran (121)
Ali İmran (142)
Ali İmran (146)
Ali İmran (147)
Ali İmran (156)
Ali İmran (167)
Ali İmran (168)
Ali İmran (195)
Ali İmran (200)
Nisa (77)
Nisa (90)
Nisa (95)
Maide (24)
Maide (33)
Maide (54)
Maide (64)
Enfal (5)
Enfal (57)
Enfal (60)
Enfal (72)
Tevbe (13)
Tevbe (14)
Tevbe (16)
Tevbe (29)
Tevbe (36)
Tevbe (38)
Tevbe (39)
Tevbe (41)
Tevbe (42)
Tevbe (45)
Tevbe (81)
Tevbe (83)
Tevbe (91)
Tevbe (92)
Tevbe (107)
Nahl (81)
Nahl (110)
Isra (5)
Enbiya (80)
Hac (39)
Neml (33)
Ahzab (25)
Muhammed (20)
Fetih (16)
Hucurat (9)
Hucurat (15)
Hasr (11)
Hasr (12)
Hasr (14)
Mümtahine (1)
Mümtahine (8)
Mümtahine (9)
Saf (11)
Tahrim (9)

Yoksa biz bu kitabı yanlış mı anladık? Bahsi geçen HUZUR, MUKADDESLİK, EVRENSELLİK, HAK DİN, MADDİ MANEVİ HİDAYET, MÜBAREKLİK, FAYDA, BEREKET vs. nerede hani ???
(("kayıt dışı") Buna benzer bir çok örnek var. Ben ufak bir kısmını paylaştım ama siz ne demek istediği mi çoktan anladınız zaten. Zıt anlamlı sözcükleri tarayınca karşımıza maalesef şunlar
çıkıyor: Hür, özgür, serbest-köle, cariye, esir, barış-savaş...

SİZDEN GELENLER | Yazan: İsimsiz

Eleştirisel bakış açısı ile her din ve inanca ait yazılarınızı, inancınızın değişim sürecini anlattığınız sorgulama süreçlerinizi dinvemitoloji@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.
  • Bu yazılar biz-siz gibi sorgulama evresine girmiş herkese mutlaka biraz olsun ışık tutacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazılar sitemizde adınızla veya takma adınızla yayınlanacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazının başka bir internet sitesinde yayınlanmamış olması gerekmektedir. (KOPYA içeriğe karşı olduğumuzdan, sitemizdeki tüm içerikler özgündür)

DİNLERDEKİ DEVLER

Yazan: Kirpi


DİNLERDEKİ DEVLER


UYARI: Yazılarımızda yaptığımız eleştirilere doğru düzgün cevap vermek yerine herkes bizi kendine düşman bellediği guruplarla eşleştirmeye çalışıyor. Ermeni, Alevi, Mason, Siyonist gibi türlü iftiralar atılıyor. Şunu tekrar belirteyim, biz çoğunluğu Müslüman olan bir toplumu aydınlatmaya ve uyandırmaya çalışıyoruz. Bu nedenle sıklıkla İslam'ı eleştirmemiz doğal bir şeydir. Eğer Avrupa'da ve yahut Amerika'da yaşasaydık doğal olarak Hristiyanlığı daha fazla eleştirirdik. Ben kendi adıma söylüyorum, Dinsizim; hiç bir dine inanmıyorum. Benim için insanlar arasında din, dil, ırk gibi bir ayrım yok. Ben insanlara insan oldukları için kıymet veriyorum.

Her dinde mutlaka boyutlarıyla başkalarından aşırı güçlü ve öfkeli yaratıklar hakkında bilgiler verilir ve neredeyse tüm dinlerde bu insan üstü güçlere sahip yaratıkları o dinin Tanrısı tarafından yapılan bir yardımla öldüren kahramanlar mevcuttur.

DEV KELİMESİNİN KÖKENİ

Dev kelimesine ilk rastladığımız yer Sanskritçe'dir (Eski Hintçe). Bu dilde dev kelimesinin anlamı “Tanrı” olarak belirtilmiştir. Örneğin erkek tanrılara DEVA TANRILAR kadın tanrılaraysa DEVİ TANRIÇALAR denmiştir. [1][13] Bu kelime sonraları fars diline geçmiş ve oradan da günümüzdeki manasını kazanmıştır.
Neredeyse tüm toplumlarda devlerle ilgili mitolojik hikayeler mevcuttur. Örneğin Bulgar mitolosinde İspolin ismiyle bilinen devlerin daha insanlar var olmadan dünyada yaşamakta olduklarına dair inanış görülür. Onların dağlarda yaşadığına etle beslendiklerine ve yiyeceklerini savaştıkları ejderhaları yemekle temin ettiklerine inanılıyordu.
Semavi dinlerde de devlere atıflar yapılmış ve onlar hakkında bazı rivayetler aktarılmıştır. Örneğin Yahudi, Hristiyan ve İslam kaynaklarının ortak bir dev kıssasını sizlerle paylaşmak isterim.

Câlût (Golyat)

İslamdaki ismiyle Calut İncilde'ki ismiyle Golyat'ın M.Ö 11 yüzyılda [2] yaşadığı düşünülür. Tanah (Hristiyanlarda ismi Eski Ahit) ve Kur'an'da bahsi geçen bu devin Davut'la düeolloya çıktığı ve kaybettiği aktarılır. Tanah ve Eski Ahit'e göre Golyat'ın yaşadığı bölge Antik Filistin şehri Gat'tan'dır [2] Antik Filistinliler İslam'daki adı Talut olan İsrail kralı Saul ile savaş halindedir ve Golyat her gün İsrail ordusuna meydan okur, savaşmaya çağırır. Fakat İsrail ordusu içinde onunla savaşmaya cesaret eden birisi yoktur.[3]

En sonunda İsrail ordusunda bulunan Davud Golyat'tan fiziksel olarak çok zayıf olmasına rağmen savaşmayı kabul eder.  Golyat Davud'dan fiziksel olarak bir kaç kat büyüktür. Eldeki en eski kaynaklardan olan Ölü Deniz Tomarları'na, 1. yüzyıl tarihçilerinden Josephus'a ve 4. yüzyıl Septuaginta'sına göre 4 dirsek ve 1 karıştır. Bu da günümüz ölçü birimleriyle yaklaşık olarak 2 metreye denk gelir. Fakat daha sonraki kaynaklarda Golyat'ın boyu 6 dirsek 1 karış olarak belirtilir ve bu da yaklaşık olarak 3 metreden fazla yapar.

Bu boyutlarına rağmen Davud Golyat'ı sapanıyla tek atışta öldürür. Liderlerinin ölümünden sonra Filistinlilerin ordusu dağılır ve kaçmaya başlarlar. Devin kolları kesilerek tapınağa götürülür. Bundan sonra Davud'un halk arasındaki namı hızla yayılır ve adına şiirler, maniler yazılır. Bundan endişelenen kral Saul Davud'u öldürme kararı alır ve (1.Samuel kitabı 18. bölüm) Davud kraldan kaçarken Golyat'ın kılıcını kendi yanında götürür. (1. Samuel 21: 1-9). [4][2]

Kur'an'da da Davud'un devle mücadelesi aşağı yukarı aynı şekilde geçer ve bahsi geçen konu Kur'an'ın Bakara suresinde şu şekilde aktarılır:

Bakara 249: Talut, ordu ile hareket edince dedi ki: "Allah sizi mutlaka bir nehirle imtihan edecek. Kim ondan içerse, benden değildir. Kim de onu tatmazsa, işte o bendendir. Ancak eliyle bir avuç alan başka (bu kadarına ruhsat vardır)." Derken içlerinden pek azı hariç, hepsi de varır varmaz ondan içtiler. Talut ve beraberindeki iman eden kimseler nehri geçtiklerinde. "Bizim bugün, Calut ile ordusuna karşı duracak gücümüz yok." dediler. Allah'a kavuşacaklarına inanıp, bilenler ise şu cevabı verdiler: "Nice az topluluklar, Allah'ın izniyle nice çok topluluklara galip gelmişlerdir. Allah, sabırlılarla beraberdir."
Bakara 250: Calut ve ordusuna karşı savaş meydanına çıktıkları zaman da şöyle dediler: "Ey Rabbimiz! Üzerlerimize sabır dök, ayaklarımızı sabit tut ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et!"
Bakara 251: Derken, Allah'ın izniyle onları tamamen bozdular. Davud, Calut'u öldürdü ve Allah, kendisine hükümdarlık ve hikmet (peygamberlik) verdi ve ona dilediği şeylerden de öğretti. Eğer Allah'ın, insanları birbirleriyle savması olmasaydı, yeryüzü mutlaka bozulur giderdi. Fakat Allah, bütün âlemlere karşı büyük bir lütuf sahibidir.

Bunun dışında Arapların devlerle savaşan kendi kahramanları da mevcuttur. Onun ismi Ali ibn Ebu Talib'dir. Hendek savaşında Amr bin Abdüved ile savaş yapan Ali masalını da bu kabilden saymak mümkündür. Zira anlatılanlara göre Amr 2 metreden fazla boya sahip iri cüsseli biriydi. Ali'yle Amr'ın savaşı hadislerde şu şekilde aktarılır:

İlk saldırı Amr'dan geldi. Vurduğu kılıç darbesi Ali'nin kalkanını parçalayarak başından yaralanmasına neden oldu. Sıra kendisine geldiğinde Ali indirdiği darbe ile Amr'ı cansız yere yuvarladı. Müslümanlar sevinçle tekbir getirirken müşrikler büyük bir hayal kırıklığına uğradılar.
Hz. Ali, Amr'ın işini bitirince Dirar ile Hübeyre Ali'nin üzerine yürüdüler. Dirar Hz. Ali'nin yüzüne bakar bakmaz dönüp kaçmaya başladı. Sonradan Dirar, bu kaçış hakkında "Ölüm meleği surete bürünmüş bana görünmüştü." dedi. Çarpışmaya yeltenen Hübeyre de Ali'nin bir kılıç vuruşu ile zırhı delinince kurtuluşu kaçmakta buldu. [5][6][7][8][9][10][11]

Elmalılı Hamdi Yazır bu konuya dair şunları anlatır:

...Hz. Ali ona: "Ey Amr! Senin bir adetin vardır. Kureyş’ten birisi sana iki teklifte bulunsa mutlaka birisini tutarsın, değil mi?" dedi.
Amr, "Evet" dedi.
Hz. Ali: "O halde ben seni Allah'a ve İslam'a davet ediyorum."
Amr: "O'na ihtiyacım yok."
Hz. Ali: "Öyleyse seni binitlerimizden inip dövüşmeye davet ediyorum."
Amr: "Vallahi ben seni öldürmek istemem." diye alay etti.
Hz. Ali: "Fakat ben seni öldürmeyi arzu ediyorum." dedi.

Bunun üzerine Amr kızıp atından indi, bir kılıç darbesiyle atının ayağını kesti, Hz. Ali'ye saldırdı. Amr'ın darbesi Hz. Ali'nin kalkanını parçalayıp alnını kanatmıştı. Hz. Ali karşı darbe ile Amr'ı omuzundan biçmiş, Allahu ekber diye bağırmıştı, derhal etraftan yükselen tekbir sesleri ortalığı çınlattı, Amr ile birlikte bir iki kişi daha vurulmuştu; birini Hz. Ali öldürmüş, birine de bir ok isabet etmişti. [12]

Benim şahsi düşüncem Araplar Hristiyanlık ve Musevilikte olan devlerle savaş kıssalarını Kur'an'a kopyalamakla kalmamış aynı zamanda kendi devlerle savaşan kahramanlarına dair efsaneler üreterek onları Ali bin Ebu Talib'e atfetmişlerdir. Hristiyan ve Musevilerin kutsal metinler diye kabul ettiği kitaplarda aktarılan Golyat isimli dev ne kadar mistik ve mitolojik ise Kur'an'ın Çâlût isimli devi ve Ali'nin savaştığı Amr bin Abdüved'de o kadar mistik ve mitolojiktir.
Bunlar kendilerine ait kahramanlar yaratmak ve toplumlarını yüceltmek için uydurulmuş masallardan başka bir şey değildirler.

İLK ve SON VAHİYLER (!)

Yazan: Serdar Kaangil


İLK ve SON VAHİYLER (!)


İlk Vahiyler
Vahiyden önce Muhammed’in inancının ne olduğu, ibadet edip etmediği belirsizdir. Putperest bir toplum içinde yetişmiş, pagan bir aileye ve çevreye sahip olan Muhammed’in, Allah’ın gönderdiği iddia edilen Tevrat ve İncil’e inanmamış olması, 40 yaşına geldiği halde Musevilik ya da Hristiyanlığı seçmemiş olması onun pagan inançlarını sürdürdüğünü göstermekteyse de kimilerine göre haniflere yakın olduğu öne sürülür.

Bu noktada şu söylenebilir:
İslam ve Kur’an, müslüman olmayanları, kitaplara ve peygamberlere inanmayanları kafirlikle suçladığına göre, Kur’an gelmezden önceki Allah’ın kitaplarına inanmamış olan da kafirdir. Onun Kabeye ve putlara hizmet ettiği, hatta Uzza için kurban kestiği de rivayetler arasındadır. Putperest ayin ve ibadetlerine katılıp katılmadığı, örneğin putperest namazı kılıp kılmadığı konusunda kesin bilgi verilmemiştir.

Muhammed’e gelen ilk surenin Alak olduğunda İslam’da ittifak vardır.
Şimdi Alak suresinin 9 ve 10. ayetlerine bakalım:

E reeytellezî yenhâ. Abden izâ sallâ.

Namaz kıldığında kulunu (bundan) engelleyeni gördün mü?

“Dakika bir, gol bir” derler ya, bu ayet de öyledir.
Daha Cebrail’in ilk sözlerinde Muhammed’in namaz kılarken engellendiği söylenmektedir. Ve ardından da o engelleyenin peygamberin çağrısını reddedip yüz çevirdiği ifade edilmektedir.
(13. Ne dersin engelleyen, Peygamberi yalanlamış ve yüz çevirmişse!?)

Ayete göre, Muhammed’in namaz kıldığı belirtilmektedir.
Bu ne namazıdır?
Putperest namazı ise ne diye engellenmiş olsun?
Hak namazı ise, Muhammed bu namaz için daha önce vahiy mi almıştır?
Hangi salahiyetle çağrıda bulunuyor ve yalanlanıp, reddediliyordur?

Sonraki ayet daha da ilginçtir:

17-18. Artık o yandaşlarını çağırsın. Biz de zebânileri çağıracağız.

“Kimse zebaniler de neyin nesi, kim bunlar?” diye merak edip sormamıştır.
Daha cennetten, cehennemden söz edilmemişken zebani bilinebilir mi?

Bilinirdi. Çünkü putperestlerin bir kesimi cennete, cehenneme inanırdı.
Onlar hurileri de, zebanileri de bilirdi hikayelerden.
Bu terimler onlara hiç de yabancı değildi.

Bu açıdan bakıldığında bir tuhaflık olduğu kesindir.
Ya da ilk gelen sure Alak suresi değildir. Alak’tan önce Muhammed’e görev veren, namazdan, cennetten, cehennemden söz eden bir sure gelmiş olması gerekir. Ama İslam böyle bir sureyi Kur’an’da bulamaz ve Alak suresine karşı bir alternatifi yoktur.

Bu durum karşısında çözüm yolu olarak, Mekki surelerin içinden uygun ayetleri seçip ilk gelen vahiyler olarak sunma yoluna gidilmiştir.
Nuzül sırası diye yapılan listelerin doğruluğu kanıtlanamayıp, sadece içlerinden bazı surelerin nuzül zamanı hakkında hadisler mevcuttur. Hadislerin de hicretten yaklaşık 200-300 yıl sonra yazıldığı dikkate alınırsa bunların doğruluğunu iddia etmek mümkün değildir.

Şimdi sözde nuzül sırasına göre dedikleri ilk vahiylere göz gezdirelim:

Alak 1-5

1. Yaratan Rabbinin adıyla oku!
2. O, insanı bir aşılanmış yumurtadan yarattı.
3. Oku! Rabbin, en büyük kerem sahibidir.
4. O Rab ki kalemle öğretti.
5. İnsana bilmedikleri şeyi öğretti.

Müdessir 1-7

1. Ey bürünüp örtünen,
2. Kalk, bundan böyle uyar.
3. Rabbini tekbir et.
4. Elbiseni temizle.
5. Pislikten uzaklaş.
6. Daha çok istekte bulunmak için iyilik yapma.
7. Rabbin için sabret.

Asr 1-2

1.Asra andolsun;
2.Gerçekten insan, ziyandadır.

Zariyat 1-6

1. Tozu dumana katıp savuranlara,
2. Derken, ağır yük taşıyanlara.
3. Sonra kolaylıkla akıp gidenlere,
4. Sonra işi taksim edenlere andolsun.
5. Size va’dedilmekte olan, hiç tartışmasız doğrudur.
6. Şüphesiz din de mutlaka gerçekleşecektir.

Tekasür 1-2

1. Çokluk ile böbürlenmeniz, sizi öylesine oyaladı ki;
2. Öyle ki, ziyaret edip kabirleri bile saydınız.

Tur 1-8

1. Tur’a andolsun.
2. Satır (satır) dizili kitaba,
3. Yayılmış ince deri üzerine;
4. Ma’mur eve,
5.Yükseltilmiş tavana,
6. Kabarıp, tutuşan denize,
7. Şüphesiz senin Rabbinin azabı kesin olarak gerçekleşecektir.
8. Onu önleyecek biri yoktur.

Şimdi şu ilk vahiylere bakınca insanın “Bu mu olmalıydı Tanrı’nın insanlara ilk sözleri?” diyesi geliyor.
Kur’an’da inanmayanlara meydan okunur “Hadi benzer bir sure de siz yapın yapabiliyorsanız” diye.
Bu ilk nuzül ayetleri de ortalama bir sure büyüklüğünde sayılır.
Çeşitli surelerden toplama ayetlerle oluşturulan bu surenin çok daha iyisi tek sure olarak yazılamaz mıydı?

Varsayalım ki Kur’an’ın Allah’ı, İsrail’in tanrısıdır aynı zamanda.
Yani, Tevrat’ı, İncil’i gönderen Allah, Muhammed’e de Kur’an’ı göndermiştir.
Peki ama bir insanı elçi olarak seçtiğinde kitabındaki ilk sözleri böyle mi olmalıydı?

Madem ki Tevrat’ın ve İncil’in miadının dolduğunu, yeni bir kitaba ve elçiye gereksinim olduğunu düşünmüş, ilk ayetlerinde bunu ifade etmeliydi.

İlk ayetlerinde şunları açıklamalıydı:
Ey Muhammed! Her şeyin yaratıcısı olan Rabbin seni insanlara ve dünyaya elçi olarak tayin etmiştir.
Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerin öğütlerini dinlemeyen ve doğru yola gelmeyen toplumlara senin vasıtanla son uyarımızı yapacağız. Onlar, gönderdiğimiz kitapları değiştirecek kadar gaflet içindeydiler.
Senin yetiştiğin Kureyş toplumuna da İsmail vasıtasıyla gönderdiğimiz ayetler yok edildi. Rabbine ibadet için babası İbrahim’le birlikte yaptıkları Kabe’yi zaman içinde putlarla doldurdular. Benimle aralarına şefaat için cansız, kudretsiz nesneler koydular. Bunların onlara hiçbir faydası yoktur ve bu yaptıkları şirktir.

Görevin, onları uyarmak ve putlara tapınmaktan onları vazgeçirmektir.
Bu kitaptan önce gönderdiğimiz Tevrat’ı ve İncil’i de değiştirip kendi kafalarına göre tahrif ettiler. Onları da uyar ve Rabbinin Adem’den beri insanları aynı dine çağırdığını, her peygamberin aynı uyarı ve öğütlerde bulunduğunu onlara hatırlat.

Yukarıda yazdıklarım ayet olarak düzenlense en fazla 10 ayet tutar.
10 ayetin içinde, Muhammed’e elçilik görevi veriliyor.
Muhammed’den önce gönderilen kitapların tahrif edildiği açıkça belirtiliyor.
Muhammed’in son peygamber olduğu bildiriliyor.
Kureyş’in daha önce İsmail vasıtasıyla müslüman olduğu ama daha sonra putperestliğe saptığı açıklanıyor.
Putlara tapılmaması, bunun şirk olduğu söyleniyor.
Adem’den beri Allah’ın tek dine çağırdığı, tüm peygamber ve kitapların aynı uyarıda bulunduğu ifade ediliyor.

İslam, ise hala bu konuları tartışıp duruyor. “Öyle miydi, böyle miydi” diye.
10 ayette net olarak açıklanabilecek konular, 6236 ayetlik koca kitapta belirsiz ve tartışmalı olarak yıllardır sürüp gidiyor.

Bir başka nokta ilk indiği iddia edilen sure ve ayetlerde tanrıdan Allah olarak bahsedilmez. En başlarda Rab denir. Sonra Rahman ve Rab birlikte kullanılır. Allah ismi ise 8-9 yıl sonra kullanılmaya başlar. Ve “İster Allah deyin, ister Rahman” denir. Bundan da anlaşılmaktadır ki putperestlerin dinine tavır alan ve ayrı bir yol çizen Muhammed hazretleri topluma inandığı ilahın dışında bir ilah ismi dayatarak muvaffak olamayacağını anlamış ve Allah ismini kabullenerek yeni bir yol haritası çizmiştir.

Son Vahiyler:
Kur’an’ın son ayet ve sureleri konusunda da İslam’da çelişkili iddialar vardır.
Genel görüş ise Son ayetin Maide-3, son surenin ise Nasr suresi olduğudur.Bununla beraber, son surenin Fetih suresi, son ayetin Tevbe suresinin son ayetleri ya da Bakara suresinin son ayetleri olduğu da söylenir.

Şimdi çoğunluğun üzerinde birleştiği son ayete bakalım ne denmiş:

Maide-3: Size şunlar haram kılındı: Ölü, kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına kesilen, boğulmuş, vurulmuş, yuvarlanmış, boynuzlanmış, yırtıcı hayvanlar tarafından yenmiş olup da henüz canlı iken kesmedikleriniz, dikili taşlar üzerinde boğazlananlar ve fal oklarıyla kısmet aramanız. Bunlar, birer yoldan çıkıştır. Bugün kafirler dininizi söndürebilmekten ümitlerini kestiler; onlardan korkmayın, yalnız benden korkun! İşte bugün dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim. Her kim aşırı açlık durumunda çaresiz kalır da günaha eğilim maksadı olmaksızın, onlardan yemek zorunda olursa, elbette Allah, bağışlayandır, merhamet sahibidir.

6236 ayetlik ve çoğu tekrarlardan oluşan Kur’an’da boş yer bulunamamış gibi “Bugün dininizi tamamladım ve size din olarak İslam’ı seçtim” ifadeleri haram hayvanlarla ilgili ayetteki cümleler arasına sıkıştırılmış.

Bu kitabın, bu ayetlerin tanrıdan gönderildiği iddia ediliyor.
Şimdi düşünün ki siz bir kitap yazsanız, Maide-3’deki gibi bir hataya düşer misiniz?
Örneğin sazan balığı avını anlatırken araya İstanbul’un fethini koyar mısınız?
Maide-3’deki hatayı sıradan bir yazar bile yapmaz.

Görüldüğü gibi Kur’an’ın ilk ayetlerinde de, son ayetlerinde de basit bir yazarın dahi yapmayacağı türden hatalar, uygunsuzluklar var.
Bunlara içindeki yüzlerce çelişkiyi, Tevrat’tan alınan hikayeleri ve gereksiz tekrarları kattığımızda mükemmel bir kutsal kitap değil, alalade, düzensiz, karmaşık bir kitap olduğunu görürüz. Böyle bir kitabın Tanrıdan gelmiş olması mümkün değildir.