HABERLER
Dini Haber
islamiyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
islamiyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

İSLAM'A SAYGI (!)

Yazan: Kirpi


İSLAM'A SAYGI


Müslümanlar gayrimüslimlerle ve muhalif düşünceli insanlarla tartışmalarında hep takıldıkları yerde “inanmıyorsun bari saygı duy” cümlesini sıkça kullanıyorlar.  Komik olan şu ki bunu hiç utanmadan söyleyebiliyorlar. Tarih boyunca ölüm, savaş, gözyaşı, kılıç gücüyle yaydıkları dine başkalarından saygı beklemeleri bayağı komik. Bu bir tek İslam için geçerli değil. Semavi dinlerin hepsi bu şekilde yayılmıştır. Tartışmalarımda Müslümanlara sıkça sorduğum bir soru var. Sorum şu. Bana ölüm, savaş ve korku olmadan İslam'ı kabul eden bir tane, fazla değil bir tane devlet ismi yazın. Bu soruma hala cevap almış değilim. Farklı devlet isimleri söylense de o devletlerin İslam'ı kabul etme tarihini ortaya koyduğumda yine cümleyle karşılaştım: İnanmayabilirsin ama saygı duymak zorundasın!
Hayır değilim. Peki neden?

İSLAM'IN BAŞKA DİN VE İNSANLARA SAYGISI

Geleneksel İslam tarihi, dinin ortaya çıktığı dönemlerde Müslümanların Mekke'li müşriklerden baskı gördüğü ve işkenceye maruz kalarak öldürüldüğünü iddia eder. Bu doğru olabilir fakat bunun tıpkı İslamın da yaptığı gibi dinin kendini koruma mekanizmasının bir parçası olduğunu unutmayın. Örnek vermek gerekirse farz edelim siz Müslüman bir devlette yaşıyorsunuz ve devlet şeriat hükümleriyle yönetiliyor. Bir gün benim gibi bir insan ortaya çıkıyor ve sizin dininiz yanlış, ben yeni bir din getirdim, en doğrusu budur diyor. Sizin bu insana tepkiniz ne olur? Tabi ki karşı çıkarsınız. İşte Mekke'li müşriklerin de yaptığı tam olarak budur. Yüzlerce senelik dini inançlarını Muhammed'den korumak.

Nasıl ki sizler İslam'ı doğru din olarak görüyorsanız Mekke'li müşrikler de kendi dinlerini doğru görüyordu ve doğal olarak korumak istiyorlardı. Nitekim onlar da sizin gibi din üzerinden muazzam paralar ediniyordu.
Bugün Suudi Arabistan'ın şeytan taşlama ayininde poşetlere taş doldurarak satması gibi.

Peki Muhammed ortaya çıktığında müşriklerin dinine saygı duydu mu? Mekke'liler ilk yıllarda pek karşı çıkmazlar Muhammed'e. Fakat sonra Mekke'lilerin ibadetlerine ve taptıkları tanrı sıfatı taşıyan kutsallarına karşı çıktığında Muhammed'e açık bir şekilde karşı çıkmaya başlarlar. Nitekim günümüz Müslümanları da böyle. Kendi inançlarına muhalif kişiler İslami eleştiren fikirlerini kendi içlerinde sakladığı sürece onlara karşı çıkmazlar fakat kendi eleştirel fikirlerini toplumlarla paylaşmaya başladığı an o insanlara karşı çıkarlar, hatta ölümle bile tehdit ederler.

Geleneksel İslam tarihi anlatımına göre Muhammed'in Mekke'de İslam dinini açık bir şekilde yaymaya başlayınca müşrikler ona olan baskıyı artırır ve Müslümanları işkence ederek öldürürler. Bu yüzden Muhammed Medinelilerin çağrısı üzerine Mekke'den hicret etmek zorunda kalır.

Fakat işin garip tarafı Mekkelilerin zulmünden kaçan Muhammed gittiği yer olan Medine'de yine daha sonraları kafir diyeceği insanlara sığınıyor. Ve ne büyük tesadüftür ki Mekke'de Muhammed'i ve onun taraftarlarını öldürmek isteyenler Muhammed Medine'ye kaçtıktan sonra kızı Zeyneb'e dokunmuyorlar ve Mekke'de yaşamasına izin veriyorlar.

Mekke döneminde Kur'an'da başka dinlere karşı az da olsa hoşgörü ve ılımlı bir yaklaşım vardı. Bunun nedeni Müslümanların sayıca az olması ve olası bir savaşta diğer dinlerin mensuplarına karşı koyamayacakları korkusuydu. Fakat Medine'ye geldikten sonra burada güç elde eden Muhammed artık başka dinlere hoşgörü değildir artık onlara karşı açık bir tehdit haline geçmiştir.

Mekke döneminde İslama karşı çıkan insanlara güzel sözler söylenmesi onlarla en iyi şekilde tartışarak İslama davet edilmesi söyleniyordu. Örneğin Mekke döneminde çoğunlukla şu şekilde ayetler ortaya çıkmıştır:

A'raf Suresi 199.ayet: (Resûlüm!) Sen af yolunu tut, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir.
Nahl Suresi 125. ayet:  Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel, en inandırıcı yöntemlerle tartış.

Fakat Medine dönemine gelindiğinde açıkça öldürme izni veren ayetler ortaya çıkmaya başladı. Bu yüzden savaşla ilgili ayetlerin neredeyse tümü Medine dönemine aittir. Zira Medine'de yaşamaya başlayan Muhammed burada ekonomik ve askeri güce ulaşmıştı. Hoşgörü dini yok olmuş  “ya bendensin ya da ölüsün” fikri doğmaya başlamıştı. Bu dönemde Muhammed'i şiirleriyle eleştiren şair ve şaireler bile öldürülmeye başlanmıştı. Örnek olarak Muhammed'i eleştiren şairelerden beş çocuk annesi Esma binti Mervan'ı gösterebiliriz. Ölüm emrinin sebebi Muhammed'e karşı eleştirel şiirler yazmış olmasıdır. Muhammed'in isteği üzerine Ümeyr b. Adî tarafından öldürülür.[1]
Necip Fazıl Kısakürek, Esmâ bint Mervân'in öldürülüşünü Çöle İnen Nur adlı eserinde kısaca şöyle anlatmaktadır:

« Sıyrılan İslam kılıcı, havada ıslıklar çalarak ebedî hareket rüzgârına yol açmıştır. Üst üste üç teşebbüs: Âmir isimli âmâ bir sahâbîyi, onun için bütün yollar karanlık olduğu hâlde kendi kabilesinden, Esmâ bint-i Mervân isimli cadalozu öldürmeye gönderdiler. Bu kadının işi gücü İslâmiyet'i ve Allah'ın Resulü'nü küçük düşürmeye çabalamak... Kör sahâbî, kılıcını kadının göğsüne dayayıp hamle edinceye kadar gözleri açık bir insandan daha emin adımlarla gidip ulvî vazifesini yerine getirdi.[2] »

Mekke döneminde genellikle muhalif kişilere hikmetli sözlerle onları ikna etmeye çalış diyen Allah Medine dönemine gelindiğinde askeri ve ekonomik güç elde etmiş Muhammed'e savaşla karşılık vermeyi emrediyor. Güzel sözlerle tartışmak o muhalif insanlara İslam'ı kabul ettiremiyorsa Mekke dönemindeki ayetlerde o kişiye verilecek cevap şuydu:

Kâfirûn Suresi 6.ayet: Sizin dininiz size, benim dinim banadır."

Fakat Medine döneminde ise Muhammed'e muhalif olan ve onun getirdiği İslam'a uymayarak karşı çıkan insanlara verilecek cevap şuydu:

Mâide Suresi 33.ayet: Allah'a ve Resulüne savaş açanlarla yeryüzünde bozgunculuk etmeye koşanların cezaları, ancak öldürülmektir, yahut asılmaktır, çapraz olarak elleriyle ayaklarının kesilmesidir, yahut da bulundukları yerden sürülmeleridir.

Şimdi tüm bunları göz önünde bulundurarak İslama saygılı ve hoşgörülü olmayı talep eden insanlar bir daha düşünsünler. Saygı bekleyen bir insan önce kendisi saygılı olmak zorundadır. Şimdi hep birlikte Kur'an'ın farklı inançtaki insanlara ne kadar saygılı olduğuna göz atalım:

A'râf Suresi 166.ayet:  Kendilerine yasak edilen şeyler karşısında küstahça diretince onlara, "Aşağılık maymunlar olun!" dedik.

Birine maymun demek ne zamandan beri saygı göstergesi olmuş? Bunu duyan Müslümanlar, biz ateistlere “hani siz maymundan gelmiştiniz" şimdi neden bunu hakaret olarak görüyorsunuz diyorlar. Biz ateistler insanlar maymundan evrimleşti diye bir şey demedik. İnsanlarla maymunlar ortak ataya sahiptir dedik. Bunlar farklı şeyler.

A'râf Suresi 179.ayet: Andolsun biz, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmış olduk. Bunların kalpleri vardır ama onlarla kavrayamazlar; gözleri vardır ama onlarla göremezler; kulakları vardır ama onlarla işitemezler. Bunlar hayvanlar gibi hatta daha aşağıdırlar. İşte asıl gafiller onlardır.

Önceden zaten onları cehennem için yarattığını söylediği halde bu tarz insanları hayvan ve daha da aşağılık olarak adlandıran Kur'an ne kadar saygılıdır?

Müddessir Suresi 50,51.ayetler: Onlar sanki arslandan kaçan yaban eşekleridirler.

İnsanları eşeklerle bir tutan bir kitaba saygı beklemeniz sizce de komik değil mi? Müslümanlar bu ayeti "Allah bir benzetme yapmış" diyerek kıvırmaya çalışıyor ve nasılsa hakaret edilenler kendileri olmadığı için hoşgörüyle karşılıyorlar. O zaman biri çıkıp Allah'a veya Muhammed'e bu tarz benzetmeler yapsa sizler bunu da hoşgörüyle karşılayacak mısınız?

A’râf Suresi 176.ayet: Dileseydik o âyetlerle onu elbette yüceltirdik. Fakat o, dünyaya saplanıp kaldı da kendi heva ve hevesine uydu. Onun durumu köpeğin durumu gibidir: Üzerine varsan da dilini sarkıtıp solur; kendi hâline bıraksan da dilini sarkıtıp solur.

Kendisine muhalif olan birine köpek diyen, köpek muamelesi yapan bir kitaba başkaları nasıl saygılı olsun ki? Birisi size sen dilini sarkıtıp soluyan köpek gibisin dese sizin buna tavrınız ne olur? Elbette bunu saygısızlık olarak kabul edersiniz. Nitekim bizde öyle kabul ediyoruz ve başkalarına saygı duymayan bir kitaba, dine saygı duymuyoruz.

Kur'an'da bunun gibi yüzlerce örnek mevcut. Ben hepsini tek tek sayarak konuyu uzatmayacağım. Son olarak geçenlerde Facebook'ta gezinirken karşıma çıkan enteresan bir sayfadan bahsedeceğim:

KUSAD yani Kutsala Saygı Derneği. Bu dernek dine, Muhammed'e, Allah'a, Kur'an'a saygısızlık yapan kim varsa şikayet etmeye başlamış. Tabi ki hakaret ve küfür kullanmadığı halde bu listede kanalımız Din Ve Mitoloji’de yerini almış. Fakat komik olan şu. Her şeye gücü yeten, ol dediğinde istediğini olduran Allah varken bu tarz insanlar dini savunuyor. Üstelik bu savunmayı demokrasi üzerine kurulu olan anayasa kanunlarıyla yapıyor. Yani "şeriat gelmeli" diyerek kabul etmediği anayasayı kullanarak dinini savunuyor.

Buradan o insanlara şunu söylemek istiyorum.
“ Eğer dininize ve inancınıza saygı bekliyorsanız önce mukaddes saydığınız Kur'an'dan başkalarına yapılan saygısızlıkları kaldırmanız gerek. Saygısızlığı 1400 yıl önce sizin Allah'ınız yapmış. Bugün İslam'a saygısızlık yapanlar yalnızca 1400 yıl önceki saygısızlıklara cevap veren insanlardır. Bu da her bir insanın doğal hakkıdır. ”
Bırakın da dini, dinin sahibi olan Allah'ınız savunsun, sizler değil !!!

ALLAH KORKUSU

Yazan: Pante


ALLAH KORKUSU


Haşr-18. Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve herkes, yarına ne hazırladığına baksın. Allah’tan korkun, çünkü Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.

Ve Harun Yahya sitesinden bu ayete dayanarak kullanılan şu ifadelere dikkat:

Şu anda cehennemin kenarında olsanız ve oradaki zebanilerin cehennem ehline yaptıkları dayanılmaz işkenceleri gözünüzle görseniz, cayır cayır yanan ateşin uğultusunu, cehennem ehlinin çığlıklarını, kemiklerini çatırdatan inlemelerini, kahırla nefes alıp vermelerini, bir kez daha dünyaya geri dönmek isteyen pişmanlık dolu yalvarışlarını duysanız ve sonra tekrar dünyadaki yaşamınıza geri döndürülseniz acaba hayatınızda neler değişirdi?

Yazıya ilaveten cayır cayır yanan bir cehennem tasviri resmi de unutulmamış.

İslam’da “Kabir azabı” ve “cehennem tasvirleri” sürekli gündemde tutulur. Cennetten çok cehennem söylemlerine yer verilir vaazlarda. Çocukluktan itibaren bu korku işlenir. Bir çeşit propaganda gibidir bu ve ilginç olan siyaseten de kullanılmasıdır.

Hadis-i şeriflerde şöyle buyuruldu: (Biriz.biz sitesinden)

* Hikmet ve ilmin başı Allah korkusudur.
* Sizin en akıllınız, Allah’tan en çok korkanınızdır.
*Allah korkusundan ürperip tüyleri kalkanın ağaçtan yaprak dökülür gibi günahları dökülür.
*Allah korkusundan ağlayan Cehenneme girmez.
* Günahını düşünüp ağlayanlar, hesapsız Cennete girecektir.
* Cenâb-ı Hak katında, Allah korkusundan akan gözyaşından ve Allah yolunda akan kandan sevgili damla yoktur.
*Arşın gölgesinde gölgelenecek yedi sınıf kimseden birisi de, yalnız iken Allahü teâlâyı hatırlayıp gözyaşı dökenlerdir.
*Allahü teâlâ’dan korkandan her şey korkar. Allah’tan kork*mayanı her şeyle korkuturlar.
*Allahü teâlâ buyuruyor ki, “İzzetim hakkı için, bir kulda iki korku, iki emniyet bulundurmam. Dünyada benden korkarsa, Ahirette onu emin ederim. Ahıret hususunda emin ise, korkuturum.”

Görüldüğü gibi korkmak, korkudan ağlamak, gözyaşı dökmek İslam’a göre farz.
Allah’tan korkmamak kafir olmakla, kötü olmakla eşdeğer tutuluyor.
Allah sevgisi, saygısı ise geri planda.

Acaba doğrusu nedir?
Allah’tan mı yoksa Şeytan’dan mı korkmalıdır müslüman?

Ayetin meali doğru mudur?

Haşr/ 18. Ya eyyuhelleziyne amenuttekullahe veltenzur nefsun ma kaddemet liğadin vettekullahe innallahe habiyrun bima ta’melune.

“vettekullah” şeklindeki ifade bir çok müfessir tarafından “allah’tan korkun” şeklinde tercüme edilmiş. Oysa “ittekuu” emri korkmaktan çok, sakınmak, en iyisini en doğrusunu yapmaya çalışmak, kötüsünden kaçınmak, zayıfa yanlışa değil, güçlüye doğruya sarılmak gibi anlamlara geliyor olabilir mi?

Üstelik ayet iman edenlere sesleniyor. İman eden neden korksun?
Asıl iman etmeyenlere korku verilmeli değil mi?

Bu korkuyu, sevdiğini kaybetme, sevdiğinin sevgisini kaybetme korkusu olarak nitelendirenler de var. Bilhassa tasavvufta bu korku sevgiye, Allah aşkına bağlanır ve bu aşkın yitirlmesinden korkulur.

Ama genelde müslümanlar için korku, ölümden ve ölüm sonrası azaptan korkmaktır.
Bu korku ile günahtan, haramdan uzak durmaya, dinin emirlerini yerine getirmeye çalışırlar.
Bu doğru mudur?
Karakteri kötülüğe müsait olmasına rağmen korku nedeniyle insanın kendini frenlemesi mi ve sonsuz cennet yaşamı için geçici olarak sabretmesi mi doğrudur?
Yoksa mükafatı-cezası olsun olmasın, bir insan olarak sağlam karaktere sahip olmak, zaaflarından kurtulmak, arınmak, dürüst, temiz, erdemli bir insan olmaya çalışmak mıdır doğrusu?

Nazi’at/ 40-41. Kim Rabbinin azametinden korkup da kendini kötülükten alıkoymuşsa, varacağı yer şüphesiz cennettir.

İslam’da ahlak eğitimi ve terbiye, korku esaslıdır.
İnsanlar kötü nefisli olarak kabul edilir ve nefsinin insanı her zaman kötülüğe sürükleyeceğine inanılır. Kötülüklerden ve günah işlemekten ise o anda aklına Allah korkusu gelirse kurtulabilir.
Allah’tan korkmuyorsa kötülük ve günah kaçınılmazdır, engellenemez.
Naziat 40-41 ayeti de bunu vurguluyor.

Bu konuyla ilgili olarak şöyle bir öyküden bahsedilir:

Bir müslüman, İmam Şafi’ye gelerek sıkıntısını anlatır:
“Hanımla tartışmaya girdik. O beni cehennemlik adam olmakla itham etti, ben de tam aksine onun cehennemlik, kendimin ise doğrudan cennetlik olduğunu söyledim, hatta, ben cennetlik değilsem benden boş ol, dedim. Öfkem geçince de pişman oldum; ama iş işten geçti. Kime sordumsa sen hanımını boşamışsın, dediler. Lütfen bir kurtarış yolu bulun, benim yuvam yıkıldı mı? Cennetlik sayılamaz mıyım ben?”

İmam Şafii adama şu soruyu sorar:
Sen yüz yüze, göz göze geldiğin günahları işlemene hiçbir mani olmadığı halde sırf Allah korkusundan dolayı o günahtan uzak kaldın, haramı işlemekten nefsini men ettin mi? Böyle hallerin var mı?”

Adam cevap verir:
“Efendim, beni günahlardan alıkoyan Allah korkusundan başkası değildir. Nice defalar günahlarla yüz yüze, göz göze geldim. Bir engel de kalmamıştır o günahı işlemem için. Ama kalbimde, gönlümde hissettiğim Allah korkusu beni alıkoymuş, nefsime mani olmuş, o günahı işlememi önlemiştir! “

Bu yanıt İmam Şafii’nin hoşuna gitmiş:

“Madem ki sen Rabbinden korktuğundan dolayı günahlardan uzak kalmışsın öyle ise âyetin haber verdiği gibi gideceğin yer de cennetten başkası değildir. Söylediğin söz yalan sayılmaz. Aileni boşamış olmazsın, git evinde ailenle mutlu yaşa, vesveseye kapılma! Yeter ki bu Allah korkusunu kalbinde, gönlünde hissetmeye devam et.”

İslam’da, Toplumu eğitip kültürlü, ahlaklı, sağlam karakterli bireyler yetiştirmek yerine, insanı kötülük potansiyeli olarak görüp, bunu Allah korkusuyla, ölüm, kıyamet, kabir azabı, cehennem korkusuyla engellemeye çalışmak temel anlayıştır.

Ancak Tasavvufta bu anlayış çok farkeder. İnsanın ve ruhun evrimi esas alınır ve insan-ı kamil mertebesine kadar derece derece insanın eğitimine, yetişmesine, yükselmesine önem verilir.
Korku yerine sevgi ön plandadır.

Allah korkusu kimde olur?
Tabi ki Allah’a inananda..
Ateist olanın Allah korkusu olmaz.
Allah korkusuyla terbiye edilecek olanlar da haliyle Allah’a inananlar olacaktır.

Allah’a inandığı halde kötü olan, zorba olan nice insan vardır.
Bir de potansiyel kötülük sahipleri vardır ki Allah korkusuyla frenlenir, engellenirler.
İnsanlığın insani değerleri yükseldikçe, uygarlaştıkça, hümanistleştikçe kötülükler de azalmaktadır. Eski çağlarda ilkellik nedeniyle zorbalıkların çok daha fazla olduğu söylenebilir.

İnsanları kötülüklerden alıkoymak için dinler birtakım hükümler getirdiği gibi, ibadetler yoluyla Allah’ı sürekli gözönünde bulundurmaları düşünülmüştür. Örneğin günde birkaç kez namaz kılmayı şart koşmanın sebebi budur. Namazın amacının dua olduğu, namazla Allah’ın huzuruna çıkıldığı söylenirse de aslında amaç, Allah’ın hep akılda tutulması, hatırlanmasıdır.

Bilhassa geri kalmış ülkelerde, Allah inancına rağmen bunca çıkarcı, karakteri zayıf, insafsız, kul hakkı yiyen varken, Allah korkusu olmadığı takdirde bu kötülük potansiyeli nasıl engellenebilecektir?
Toplum, tam insani değerlere, sağlam karakterlere kavuşmadan, çağdaş yönetimlere ve sosyal yasalara sahip olmadan dini inançlarını ve Allah korkusunu kaybederse korktuğu için iyi olmaya çalışan bu insanların asıl yüzü de ortaya çıkacaktır.

KUR'AN, SUÇA YARDIM VE TALMUD

Yazan: Kirpi


KUR'AN, SUÇA YARDIM VE TALMUD


Suça Yardım Etme ve Cezası (TCK 39)
Failin suça iştirak etmiş olmakla birlikte kanunda tanımlanan fiili gerçekleştirmemesine rağmen fiilden önce, fiil işlenirken veya işlendikten sonra asıl faile yardım etmesi halinde suça yardım etme hükümleri gereği cezalandırılır. Suça yardım eden kişiye uygulamada “suç ortağı” da denilmektedir.
TCK md.39/2’ye göre suça yardım etme; maddi yardım ve manevi yardım olmak üzere ikiye ayrılmaktadır.

Suça maddi yardım etme; TCK md.39/2’ye göre şu şekillerde gerçekleşir:
  • Suçun işlenmesinde kullanılan araçları temin etmek,
  • Suçun işlenmesinden önce veya işlenmesi sırasında maddi yardımda bulunarak icrasını kolaylaştırmak.

Suça manevi yardım etme; TCK md.39/2’ye göre şu şekillerde meydana gelir:
  • Suç işlemeye teşvik etmek,
  • Suç işleme kararını kuvvetlendirmek,
  • Suçun işlenmesinden sonra yardımda bulunmayı vaad etmek,
  • Suçun nasıl işleneceği konusunda yol göstermek.

Gördüğünüz gibi bir suça bırakın fiilen yardım etmek, manevi destek vermek bile suç olarak kabul ediliyor.  Hatta Türk ceza kanununda işlenmiş bir suçun delillerini saklama yok etme ve değiştirme de suç olarak  kabul ediliyor.

Suç Delillerini Yok Etme, Gizleme veya Değiştirme Suçu Nedir? (TCK 281)
Suç delillerini yok etme, gizleme (saklama) veya değiştirme suçu, “adliyeye karşı suçlar” başlığı altında TCK md.281’de düzenlenmiştir.
Gerçeğin meydana çıkmasını engellemek amacıyla, bir suçun delillerini yok eden, silen, gizleyen, değiştiren veya bozan kişi, 6 aydan 5 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Kendi işlediği veya işlenişine iştirak ettiği suçla ilgili olarak kişiye bu fıkra hükmüne göre ceza verilmez (TCK md.281/1).

ALLAH BİR SUÇLUDUR!

İslamın Allah'ı bir failin işlediği suçun tanığı ve cinayetin kanıtlarını saklayan yokeden bir suçludur. Bunu ben kendimden uydurmuyorum. Bunu söyleyen Kur'an'ın bizatı kendisi. Şimdi Kur'an'ın Adem'in çocuklarıyla ilgili anlatdığı kışsaya göz atalım.
Mâide Suresi 27.ayet: (Ey Muhammed!) Onlara, Âdem'in iki oğlunun haberini gerçek olarak oku. Hani ikisi de birer kurban sunmuşlardı da, birinden kabul edilmiş, ötekinden kabul edilmemişti. Kurbanı kabul edilmeyen, "Andolsun seni mutlaka öldüreceğim" demişti. Öteki, "Allah, ancak kendisine karşı gelmekten sakınanlardan kabul eder" demişti.

Ayette Adem'in çocuklarının ikisinin de kurban sunduğu anlatılıyor. Nedense merhametli Allah birinin kurbanını kabul ediyor diğerininkini etmiyor. Adem'in çocuklarından biri buna sinirlenerek diğerini öldüreceğini söylüyor.
28. "Andolsun! Sen beni öldürmek için elini bana uzatsan da ben seni öldürmek için sana elimi uzatacak değilim. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım."
29. "Ben istiyorum ki, sen benim günahımı da, kendi günahını da yüklenip cehennemliklerden olasın. İşte bu zalimlerin cezasıdır."
30. Derken nefsi onu kardeşini öldürmeye itti de (nefsine uyarak) onu öldürdü ve böylece ziyan edenlerden oldu.

Surenin 30.ayetinde kardeşlerden birinin diğerini öldürdüyü anlatılıyor. Her şeyi izleyen Allah buna mani olmuyor. Fakat ayetin devamı hayli ilginç.
31. Nihayet Allah, ona kardeşinin ölmüş cesedini nasıl örtüp gizleyeceğini göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi. "Yazıklar olsun bana! Şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini örtmekten âciz miyim ben?" dedi. Artık pişmanlık duyanlardan olmuştu.

Her şeye gücü yeten Allah cinayete mani olmak ve yarattığı insanlara doğru yolu göstermek yerine seyirci olarak kalması yetmiyormuş gibi cinayetin zanlısına işlediği suçun delilini nasıl gizleyeceğini öğretiyor. Hemde bunu göstererek uygulamalı bir şekilde öğretip bizzat suça ortak oluyor.  Zaten suçun işlenmesine azmettiren de Allah'ın kendisidir. Örneğin Neml suresine bakalım.
“De ki: Göklerde ve yerde Allah’dan başkası gaybı bilmez.” (Neml, 27/65)

Ayetde gaybı bildiğini iddia ettiği için demek ki Adem'in çocuklarının sunulan kurbanlar yüzünden bir birine gireceğini ve kardeşlerden birinin diğerini öldüreceğini de önceden biliyordu. Fakat buna rağmen kardeşlerin kurbanlarının birini geri çevirerek tartışmayı alevlendirdi  ve suçun işlenmesi için müsait ortamı oluşturdu.

İşin komik tarafı aynı ayetlerin devamı olan Maide 32 ayetinde şunlar anlatılmış.
Mâide Suresi 32.ayet: Bundan dolayı İsrailoğullarına (Kitap'ta) şunu yazdık: "Kim, bir insanı, bir can karşılığı veya yeryüzünde bir bozgunculuk çıkarmak karşılığı olmaksızın öldürürse, o sanki bütün insanları öldürmüştür. Her kim de birini (hayatını kurtararak) yaşatırsa, sanki bütün insanları yaşatmıştır. Andolsun ki, onlara resûllerimiz apaçık deliller (mucize ve âyetler) getirdiler. Ama onlardan birçoğu bundan sonra da (hâlâ) yeryüzünde aşırı gitmektedir.

Ayete baktığımızda Ademin çocuklarından kardeşini öldüreni suçlu olarak nitelendirilmiş oluyor.  Fakat kurbanlardan birini kabul edip diğerini geri çevirmesi kardeşlerin birbirine düşman olması sürecini tetikleyen şeydir yani bizzat Allah'ın kendisinin beyanlarıdır. Kudreti yettiği halde bu suçun işlenmesine mani olmayan hatta suçun delillerinin saklanmasına ve yok edilmesine yardım eden Allah hiç bir sorumluluk taşımıyor. Kendiniz düşünün. Siz bir insan öldürüyorsunuz. Hakim sizi suçlu buluyor fakat sizi cinayete azmettiren, size cesedi yok etmeye yardım eden kişiyi suçsuz ilan ederek serbest bırakıyor. Bu ne kadar adaletli ve mantıklı olur?

Ayetin bir diğer ilginç tarafı ayette geçen “Bundan dolayı İsrailoğullarına (Kitap'ta) şunu yazdık” ifadesidir. Bildiğiniz gibi Allah'ın İsrailoğullarına gönderdiği kitabın ismi Tevrat'tır. Bu ifadenin ayetin önünde geçmesinin anlamıysa bahçı geçen konunun Tevrat'ta yazılı olduğunun beyanıdır. Fakat Tevrat'a baktığımızda böyle bir bilgi karşımıza çıkmıyor. Kim bir günahsızı öldürürse tüm insanlığı öldürmüş gibidir bilgisi Talmudda geçiyor:
"Tek bir kişiyi öldürenin tüm insan ırkını öldürmüş sayılacağını göstermek için tek olarak yaratıldın; oysa tek bir kişinin canını kurtaran, tüm insan ırkını kurtarmış sayılacaktır." (Mishnah Sanhedrin 4:5)

Peki Talmud Nedir?

Talmud (İbranice: תלמוד), Yahudi medeni kanunu, tören kuralları ve efsanelerini kapsayan dini metinlerdir. İbranice lamad (öğrenmek) kökünden gelir. Mişna ve Gemara bölümlerinden müteşekkildir. Talmud'un iki versiyonu vardır: 3. ila 5. yüzyıla ait olduğu kabul edilen[1] ancak daha eski dökümanları da içeren Babil Talmudu ve daha eski olan Filistin ve Yeruşalayim (Kudüs) Talmudu.[2]

Musevilik'te önceleri Sözlü Tevrat olan Tora Şebealpe daha sonraları Mişna ismiyle yazılı hale getirilmiştir. Mişna temel olarak Musevi Ceza hukuku olarak tanımlanabilir daha sonraları Hahamlarca Mişna'nın daha derinlemesine açıklamaları yapılmış ve buna Gemara adı verilmiştir.
Sadece bir Mişna olmasına rağmen iki farklı Gemara bulunmaktadır. Yeruşalmi ve Bavli. Dolayısıyla bu her iki Gemara farklı iki Talmud oluştururlar.

O yıllarda Yahudi nüfusun büyük bir bölümü Roma İmparatorluğu’nun sınırları dışında Babil’de yaşıyordu, Babil'deki hahamların tartışmalarından derlenmiş olan Gemara'dan oluşan Talmud'a Talmud Bavli veya Babil Talmudu denildi.

Talmud Yeruşalmi (Kudüs Talmudu)
İsrailli Akademisyenlerin yaklaşık Mişna’yı 200 sene analiz etmeleri neticesinde ortaya çıkmıştır. Rav Muna ve Rav Yossi tarafından birlikte kaleme alınmıştır

Talmud Bavli (Babil Talmudu)
Kudüs Talmudun’dan yaklaşık 100 yıl kadar sonra Babilli Musevi Akademisyenlerin Mişna’yı analizleri sonucu kaleme alınmış Kudüs Talmud’undan çok daha kapsamlı bir derlemedir. Rav Aşi ve Ravina, 550'li yıllarda Babil Yahudi Topluluğunun önde gelen iki lideriydi. Rav Aşi 427 yılında öldüğünde Talmud’un ilk versyonunu yazmıştı, onun ölümünden sonra Ravina onun çalıştırmaları daha da geliştirdi.. Bu çalışma Savoraim ya da Rabbanan Savoraei tarafından (Talmud Sonrası Hahahmlardan), devam ettirildi. Yaklaşık 250 sene kadar süren son çalışmalarla 700 yılına doğru son şeklini aldı.

Gördüğünüz gibi Talmud Allah'ın sözü değil Hahamların Mişna'yı analizleri sonucu ortaya çıkan fikirleri kaleme aldıkları bir kitaptır.
Muhammed muhtemeden bunları duymuş ve Tevratta yazdığını zannederek  Kur'an'a da Allah'ın sözüymüş gibi kopyalamıştır.

Bu ayeti eleştirilerden kurtarmak için şöyle bir teori ortaya atıldı:
Gerek bazı tefsirlerde gerek bazı meallerde “Kitapta / Tevratta yazdık” şeklinde yer alan ifadeler birer yorumdur. Buna göre, “İşte bundan dolayı İsrailoğullarına şöyle yazdık” mealindeki cümlede yer alan ifadeden, Tevrat öncesi İsrailoğullarına da peygamberleri vasıtasıyla- yazılmış, farz kılınmış, vecibe kılınmış bir hükmü anlamak mümkündür. Çünkü Hz. Musa’dan önce de İsrailoğullarına peygamberler gönderilmiş olduğuna göre, elbette onlar vasıtasıyla da bazı hükümler ortaya konulmuştur.

Bu teoriyi ortaya atanların hiç bir tutarlı argümanı yoktur. Nitekim Musa'dan once İsrailoğullarına gelen peygamberlere verilen yazılı metinlerin veya kitapların isimlerini hiç bir müslüman bilmiyor. İsmini bilmediği bir kitabın var olduğunu ve bahsi geçen hükmün orada yazılı olduğunu iddia etmek hem müslümanları hem de dini komik duruma sokuyor.
Özetleyecek olursak, hakem sifati taşıdığı halde suça azmettirip suç delillerini saklayarak yok etmeye çalışan bir Tanrı olamaz. Gönderdiğini iddia ettiği Tevratla hahamlar tarafindan yazılan Talmudu ayıramayan bir Allah hiç olamaz.

LUT KAVMİ VE EŞCİNSELLİK

Yazan: Kirpi


LUT KAVMİ VE EŞCİNSELLİK


Kuranda eski kavimlerle alakalı bir kaç kıssa anlatılır. Bunların bir çoğu Kurandan önceki yazılı kaynaklarda özellikle Tevratta aktarılmıştır. Fakat Müslümanlar tek gerçek kaynak olarak Kur'an'ı tercih ediyorlar. Bu yazımda sizlerle Kuranda peygamber olduğu iddia edilen Lut ve onun kavminin başından geçen bir olayı aktaracağım. Kuranda Lut'un biyografisi hakkında detaylı bilgi olmadığı için yazımda kaynak olarak Kurandan önceki semavi olduğu iddia edilen kitapları da kullanacağım.

LUT KİMDİR?

Kuranda ve Tevratta Lut'un hayatı hakkında dedesi Azer ve amcası İbrahim hakkında kıssalar anlatılırken kısıtlı bilgiler verilmiştir. Lut'un dedesi Kuranda Azer (Enam 6 / 74)  Tevratta ise Terah olarak geçiyor. Tevrata göre Terah (Azer) 70 yıl yaşamış ve Abraham (Kur'andaki ismi İbrahim) Nahor ve Haran isminde 3 oğlu vardı. Lut Haran'ın oğludur. (Kitab-ı Mukaddes, Tekvin, Bab 11 / 27)  Buna göre İbrahim'in babası olan Azer aynı zamanda Lut'un dedesidir. Bu durumda Lut İbrahim'in yeğeniydi (Mevdudi, Tarih boyunca Tevhid mücadelesi ve peygamberler, Çeviren Ahmet Asrar, Ankara, 1983,cilt 1, s. 430)

Terah’ın (Azer) üç oğlundan biri olan Lut’un babası Haran genç yaşta vefat etmiştir. "Haran, babası Terah henüz sağken, doğduğu ülkede, Keldaniler'in Ur kentinde öldü."( Kitab-ı Mukaddes; Tekvin; Bab 11 / 28)
Çocuk yaştaki Lut’un babası Haran vefat edince Lut’un bakımını amcası İbrahim üstlenir.
Kur'an'da Lut, İbrahim'in zürriyetleri arasında gösterilir. (Enam 6 / 84–86)
Kuranda genelde İbrahim'le ilgili ayetlerin hemen ardından Lut'tan bahsedilmesi onların arasında bir kan bağının olduğu şeklinde yorumlanmıştır fakat Lut'un soyu hakkında ne Kur'anda ne de hadislerde kesin bilgiler bulunmamaktadır. (Abdülhalim Güneş, Kur’an-ı Kerim ve Kitab-ı Mukaddes’te Hz. Lüt (aş) Kıssası, basılmamış yüksek lisans tezi, s.22)

Tevratta Lut'un kimliği, soyu yaşadığı yer hakkında detaylı bilgi verilmesine rağmen inancıyla ilgili fazla ve kesin bilgiler aktarılmamıştır. İbrahim ve Lut’un doğup büyüdükleri mahal hususunda İslami kaynaklardaki verilerde, yer adları ve üzerinde kurulu şehir veya devletler değişik olsa da tüm bu kaynakların üzerinde ittifakla birleştikleri yer; bu günkü Irak devleti sınırları içerisinde, tarihteki genel bir coğrafi isimlendirme olarak Mezopotamya diye ünlenmiş olan Fırat ve Dicle ırmakları arasındaki bölge içerisinde bulunan ve günümüzdeki adı Tel-El Muhayer olan yer olduğu sanılmaktadır.

İBRAHİM VE LUT'UN YOLLARININ AYRILMASI

Bir sure Mısırda ikamet etmelerine rağmen Tevrattaki anlatıma göre oradaki yöneticiyle (firavunla) İbrahim arasında karısı Sara yüzünden gerçekleşen bir takım tatsız olaylar yüzünden tekrar Kenan'a dönmek zorunda kalıyorlar. Peki bu olay neden ibaret? Tevratın anlattığına göre İbrahim Mısıra geldiğinde karısı Sarayı ablası gibi göstererek mülk ve köle karşılığı Firavuna sunuyor. Firavun da onunla nikah yapıyor. (Kitab-ı Mukaddes, Tekvin, Bab 12 / 11 – 20)
Fakat bu hikaye hakkında Kur'anda bilgi verilmez. Mısır dönüşü malların bölüştürülmesi konusunda İbrahim'le Lut anlaşamaz ve yolları ayrılmış olur. Mısırdan döndükten sonra İbrahim ve Lut'un serveti artmıştı ve dolayısıyla kim yönetici olacak kavgasına başlamıştılar.

Kitab-ı Mukaddes, Tekvin, Bab 13 / 6 – 9  “Malları öyle çoktu ki, toprak birlikte yaşamalarına elvermedi; yan yana yaşayamadılar. (…) Avram'ın çobanlarıyla Lut'un çobanları arasında kavga çıktı. (…) Avram Lut'a: ‘Biz akrabayız’ dedi, ‘Bu yüzden aramızda da, çobanlarımız arasında da kavga çıkmasın. Bütün topraklar senin önünde. Gel, ayrılalım. Sen sola gidersen, ben sağa gideceğim. Sen sağa gidersen, ben sola gideceğim
Kur'anda İbrahim'le Lut'un Mısıra gidişleri dönüşleri ve kavgalarıyla alakalı hiç bir bilgi yoktur.


LUT NEREDE YAŞADI?

İbrahim ile yolları ayrılan Lut’un, Tevrat çevirilerinde ismi Erden havzası / Şeria havzası / “Sıddım”( Kitab-ı Mukaddes, Tekvin 14 / 3) vadisi olarak verilen, şimdiki Ürdün ile İsrail arasında kalan vadide bulunan iki büyük şehirden biri olan Sodom’a yerleşir:
“Lut ovadaki kentlerin arasına yerleşti. Sodom'a yakın bir yere çadır kurdu.” ( Kitab-ı Mukaddes, Tekvin 13 / 12)

Talmûd’daki kayıtlara göre Lut kavminin başlıca kentleri arasında Sodom’un dışında dört şehir daha vardı.( Mevdudi, A.g.e, Ankara, 1983, c. 1, s. 430; Taberî’ye göre bu şehirlerin sayısı beş’tır: “Bu köyler beş tane olup, adları: Sab’a, Şu’ra, Umre, Duma ve Sedum (Sodom) idi. Bunların içerisinde en büyüğü Sedum’du.”;  Mevdudi, bu beş şehrin adlarını şöyle vermektedir.“Sodom şehrinin yanı sıra Gomore, Adma, Sanbuyem ve Zogr kentleri de vardı.”)

Tevrat’ın yaptığı tasvirlerde ise bu havzada iki büyük şehrin olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim her iki büyük şehrin krallarının da bulunduğu da kaydedilmiştir: “Sodom Kralı Bera, Gomora Kralı Birşa...” (Kitab-ı Mukaddes,  Tekvin 14 / 2 )

Hz. Lut’un Sodom’u mesken tutmasından sonra bu vadide yaşayan toplulukların kralları ile etrafta yerleşik kavimlerin kralları arasında savaş çıktığını Tevrat anlatımlarından öğrenmekteyiz: “Bunun üzerine Sodom, Gomora, Adma, Sevoyim ve Bala kralları yola çıktılar. Bu beş kral Siddim Vadisi'nde dört krala (Elam Kralı Kedorlaomer, Goyim Kralı Tidal, Şinar Kralı Amrafel ve Ellaşar Kralı Aryok'a) karşı savaş düzenine girdiler.” (Kitab-ı Mukaddes, Tekvin 14 / 8 – 9 )

Yapılan savaşta Sodom ve Gomora kralları bozguna uğrayarak yenik çıkarlar ve savaş meydanından kaçarlar: “Sodom'la Gomorra kralları kaçarken adamlarından bazıları çukurlara düştüler. Sağ kalanlarsa dağlara kaçtılar.” (Kitab-ı Mukaddes, Tekvin 14 / 10)
Galip krallar ve savaşçıları Sodom ve Gomorra şehrinin mallarını ganimet, insanlarını köle edinirler. Kralların savaşından yenik çıkan Sodom’da ikamet eden Hz. Lut da bu yenilginin kötü sonuçlarından nasibini alır. Kendisi esir, malları ise ganimet olarak onların eline düşer. (Kitab-ı Mukaddes, Tekvin 14 / 11–12)

Yeğeni Lut’un esir düştüğünü ve mallarının yağmalandığını haber alan Hz. İbrahim, Sodom ve Gomora şehirlerini yağmalayan ve halkını köle yapan krallara savaş açarak onları mağlup eder ve yeğeni Lut’u kurtarır: “Avram (İbrahim) yağmalanan bütün malı, yeğeni Lut'u, Lut'un mallarını, kadınları ve halkı geri getirdi. (Kitab- Mukaddes, Tekvin 14 / 16)

Kur'an Lut'un bir peygamber olduğunu iddia ediyor fakat önceki semavi kitaplarda Lut'un gerek Sodom ve Gomora şehirlerindeki yaşamından ve ondan önceki dönemde de peygamber olmasıyla ilgili rivayet aktarılmıyor. Örneğin İncil'de Lut peygamber değil dindar ve Tanrıya kulluk eden “Aziz - Saint” statüsünde bir insan olarak aktarılıyor.

İncil, II. Petrus 2 / 7–8  “Ama ilke tanımayan kişilerin sefih yaşayışından azap duyan doğru adam Lut'u kurtardı. Çünkü onların arasında yaşayan bu doğru adam, görüp işittiği yasa tanımaz davranışlar yüzünden doğru yüreğinde her gün ıstırap çekerdi.”

LUT KAVMİNİN SUÇU NEYDİ?

Kur'anda Lut kavminin helak edilmesinin nedeni olarak homoseksüel olmaları gösteriliyor. Örnek ayetlere bakalım.
ARAF(7)/80-84:
﴾80﴿ Lût’u da (peygamber gönderdik). Kavmine dedi ki: "Sizden önce insanlardan hiçbirinin yapmadığı fuhşu mu yapıyorsunuz?"
﴾81﴿ "Çünkü siz, kadınları bırakıp da cinsel tatmin için erkeklere yanaşıyorsunuz. Doğrusu siz haddi aşan bir topluluksunuz."
﴾82﴿ Kavminin cevabı, "Onları (Lût ve arkadaşlarını) memleketinizden çıkarın! Çünkü onlar fazla temizlik taslayan insanlar!" demelerinden başka bir şey olmadı.
﴾83﴿ Biz de onu ve karısı dışındaki aile fertlerini kurtardık. Karısı geride kalanlardan (kâfirlerden) idi.
﴾84﴿ Ve üzerlerine dehşetli bir yağmur (taş) yağdırdık. İşte gör günahkârların sonunun ne olduğunu!

Ayette Lut kavmini homoseksüel olmakla suçluyor ve kendilerinden önce bu işi kimsenin yapmadığını söylüyor. Fakat  tarih boyunca yaşamış tüm toplumların neredeyse tümünde homoseksüellik olmuştur. Homoseksüelizm bırakın insanları, hayvanlar arasında bile görülüyor.
Kur'anda anlatılan kıssanın devamında Lut'un kavmine güzel erkek şekline bürünmüş elçiler gönderildiği aktarılıyor.

Hicr Süresi
﴾67﴿ Şehir halkı sevinerek geldiler.
﴾68﴿ Lût, "Bunlar benim misafirlerim, sakın beni utandıracak bir şey yapmayın?" dedi;
﴾69﴿ "Allah’tan korkun, beni rezil etmeyin!"
﴾70﴿ "Seni el âlemi korumaktan menetmedik mi?" dediler.
﴾71﴿ Lût, "İşte kadınlar, benim kızlarım, (nikâh) yaparsanız" dedi.

Lut'un evine gelen kavmi, erkek şeklinde gelen Allah'ın elçileriyle cinsel ilişkiye girmek istiyor fakat Lut "bunlar benim misafirlerim onlara dokunmayın, cinsel ilişkiye girecek birini arıyorsanız kızlarımı ala bilirsiniz" diyor. Kur'anda Lut kavmiyle ilgili ayetler kısaca şunlardır:
[ARAF (7)/80-84]
[HUD (11)/ 74-83]
[HİCR (15)/ 57-77]
[ENBİYA (21)/74-75]
[ŞUARA (26)/160-175]
[NEML (27)/ 54-58]
[ANKEBUT (29)/28-35]
[SAFFAT (37)/133-138]
[KAF (51)/31-37]
[NECM (53)/ 49-54]
[KAMER (54)/ 33-39]
[TAHRİM (66)/10]

Özetleyecek olursak Lut kavmi eşcinsel eylemlerde bulunuyor Allah da onları öldürerek cezalandırıyor. Lut'un ailesini karısı hariç hepsini kurtarıyor. Peki Lut kavmi eşcinsel olmayı kendileri mi tercih etmişti? Bunun cevabını bulmak için önce eş cinselliğin nedenlerini araştırmamız gerekir.

HOMOSEKSÜELİZM (EŞCİNSELLİK) NEDİR?

Eşcinsellik ( w . Lὁμός - aynı, Lat. Sexus - seks ) - aynı cins veya cinsiyetteki insanlar arasındaki romantizm, cinsel çekim ya da cinsel davranıştır.
 20. yüzyılın başlarına kadar eşcinsellerin hak ve yükümlülükleri halk tarafından bilinmiyordu. Eski zamanlardan beri, eşcinsellik, özellikle Doğu ülkelerinde bir suç olarak kabul edilmektedir.Tüm semavi dinler bu tür bir cinsel hayatı yasaklarlar. Bu nedenle eşcinsellerin yaşadığı alanlarda özel gözetim kurulmuş ve topluma katılımı önlenmiştir. Avrupa da eşcinsellere  genellikle hoşgörülü olunmasına rağmen, Afrika ve Asya'da, bu tarz davranışların cezası genellikle ölüm cezasıydı. 1960 yılında eşcinsellerin hakları geliştirilmeye başlandı. Eşcinsellere toplumda aynı cinsiyetten insanlarla evlenme, seçilme, orduya hizmet etme hakkı verilmeye başlandı. Uzun bir mücadeleden sonra , Ocak 2001'de Hollanda'da eşcinsel erkeklerin evlenmesine izin verildi.  Belçika , İspanya , Kanada , Güney Afrika , Norveç , İsveç , Portekiz ve İzlanda'da da benzer yasalar kabul edilmiştir. İran ,Somali ve Suudi Arabistan gibi bazı ülkelerde bu evlilik türü ölüm cezasına neden olabiliyor.

EŞCİNSELLİK BİR HASTALIK MI?

Çok eskilere dayanan ve tıpta geniş tartışmalara neden olan, akıl almayacak yöntemlerle iyileştirilmeye çalışılan eşcinsellik modern zamanlarda artık bilim insanları tarafından bir hastalık olarak görülmemektedir. Son 35 yıldır psikologlar, psikiyatrlar ve diğer ruh sağlığı uzmanları eşcinselliğin hastalık, ruhsal bozukluk veya duygusal bir sorun olmadığını onayladılar. İlk olarak 1973’te Amerikan Psikiyatri Derneği Yönetim Kurulu eşcinselliğin hastalıklar kategorisinden çıkartılmasına karar verdi. Karar, Amerikan Psikiyatri Derneği’nin bir yıl sonra (1974) yapılan yıllık genel kurulunda üyelerin çoğunluğu tarafından onaylandı. Amerikan Psikiyatri Derneği, 2006’da yapmış olduğu genel kurulunda söz konusu kararı tekrar ifade etti. Benzer şekilde 17 Mayıs 1990 tarihinde Dünya Sağlık Örgütü (WHO), eşcinselliği hastalıklar listesinden çıkardı. 1992’de bu karar, ICD-10 (Hastalıkların Uluslararası Sınıflandırılması) listesine resmen kaydedildi. 1994 tarihinden itibaren WHO üyesi tüm ülkeler yeni sınıflandırmayı kullanmaya başladı. Eşcinselliğin bir hastalık, bozukluk ya da eksiklik olmadığını, 3 farklı cinsel yönelimden birisi olduğunu ve doğuştan ya da 3 ile 4 yaşlarına kadar belirlenen, kişinin kendi seçmediği bir durum olduğu tıp bilim tarafından tespit edilmiş ve bu durum kabul görmüş ve eşcinseller çoğu gelişmiş ülkelerde eşcinseller arası resmi evlilik dahil olmak üzere heteroseksüellerin sahip olduğu pek çok hakka kavuşmuştu
Amerikan Psikiyatri Birliği (APA), 1973 yılında eşcinselliği, "Akıl Hastalıkları Teşhis ve İstatistikleri Klavuzu"ndan çıkarmıştır. Günümüzde APA'nın pozisyonu, objektif ve iyi planlanmış (Sexual orientation and homosexuality APA.org. Erişim: 5 Şubat 2020) bilimsel çalışmalar ve klinik literatür doğrultusunda eşcinselliğin insanların cinselliğinin "pozitif ve normal" çeşitlerinden biri olduğudur. APA'ya göre eşcinselliğin geçmişte bir akıl hastalığı olarak görülmesinin nedeni, akıl sağlığı alanında çalışan profesyonellerin ve toplumun bu konuda taraflı şekilde bilgilendirilmiş olmasıdır.
(Homosexuality was once thought to be a mental illness because mental health professionals and society had biased information. Sexual orientation and homosexuality APA.org. Erişim: 5 Şubat 2020)

1 Ocak 1993 tarihinde Dünya Sağlık Örgütü (WHO) eşcinselliği "Uluslararası Hastalıklar Sınıflandırması"ndan çıkarmıştır. ICD-10 maddesi "cinsel yönelim, tek başına, bir rahatsızlık/hastalık olarak kabul edilemez" şeklindedir.(Uluslararası Lezbiyen ve Gey Birliği (ILGA) resmi sitesi ve Helem.net)

BİYOLOJİK FAKTÖRLER

Araştırmacılar genler, doğum öncesi hormonlar ve beyin yapısını kapsayan, cinsel yönelimin gelişimiyle bağlantılı olma ihtimali olan birkaç biyolojik faktör tanımlamıştır.
Bilim adamları cinsel yönelimin tek bir faktör tarafından belirlenmediğine, genetik, hormonal ve çevresel faktörlerin bir kombinasyonu olduğuna[1][2] ve biyolojik faktörlerin genetik faktörlerle erken rahim ortamının kompleks etkileşimiyle bağlantılı olduğuna inanmış, biyolojik teorileri daha çok benimsemiştir. Bilim adamları cinsel yönelimin bir seçim olmadığına inanmaktadır.[1][3][4] Kişi heteroseksüel, eşcinsel, biseksüel ya da aseksüel olmayı kendisi seçmemektedir.

Erken çocukluk deneyimlerinin, ailenin yetiştirme şeklinin, cinsel tacize uğramanın ya da yaşanan kötü olayların cinsel yönelime etki ettiğine dair önemli bir kanıt yoktur ama araştırmalar ebeveynlerin herhangi bir cinsel yönelim hakkındaki düşüncelerinin çocuğun herhangi bir cinsel yönelimle bağlantılı davranışları nasıl deneyimleyeceğine etki edebileceğini bulmuştur.[2][5][6]

Önceden eşcinselliğin aileyle yaşanan kötü deneyimler ya da yanlış bir psikolojik gelişme yüzünden oluştuğu düşünülmüştür ama bu varsayımlar yanlış bilgiye ve ön yargıya dayanmaktadır.[7] Şu anki araştırmalar cinsel yönelimin oluşumundaki biyolojik açıklamaları aramaktadır ama hiçbir tekrarlanan bilimsel araştırma cinsel yönelimin özel bir biyolojik etiyolojisinin olduğunu desteklememektedir. Ama bilimsel araştırmalar heteroseksüel ve eşcinsel kişilerde bir takım biyolojik farklılıklar bulmuştur. Bu biyolojik farklılıklar cinsel yönelimin oluşumuyla aynı temel nedene sahip olabilir.

GENETİK FAKTÖRLER

2010’da İsveç’te 7,600’den fazla ikiz üstünde yapılan bir araştırmada eşcinsel davranış hem genetik faktörlerle hem de kişiye özgü çevresel faktörlerle (örneğin doğum öncesi ortam, hastalık ve travma, akran grupları ve cinsel deneyimler) açıklanabileceğini bulmuştur. Araştırma aynı zamanda ailesel çevre, toplumun tutumu gibi paylaşılmış çevresel faktörlerinde zayıf ama yine de kayda değer derecede etki ettiğini bulmuştur. Kadınların cinsel yöneliminde genetik faktörlerin az derecede etki ettiği, erkeklerin cinsel yöneliminde ise paylaşılmış çevresel faktörlerin hiç etki etmediği görünmüştür. Biyometrik modelin bulgularına göre erkeklerin cinsel yöneliminde genetik faktörler %34-39, paylaşılmış çevresel faktörler %0, kişiye özgü çevresel faktörler %61-66 oranında etki etmektedir. Kadınların cinsel yöneliminde ise genetik faktörler %18-19, paylaşılmış çevresel faktörler %16-17, kişiye özgü çevresel faktörler %64-66 oranında etki etmektedir.[8]

Cinsel yönelim üzerine yapılan kromozom bağlantısı çalışmaları genom boyunca birçok tetikleyici genetik faktörlerin varlığını göstermektedir. 1993’te Dean Hamer ve meslektaşları 76 gay kardeş ve ailelerinin bağlantı analiziyle ilgili bulgular yayınlamıştır.[9]
Hamer ve meslektaşları eşcinsel erkeklerin anne tarafında, baba tarafına göre daha çok gay kuzen ve gay dayıya sahip olduklarını bulmuştur. Bu annesel soyu gösteren gay kardeşler, x kromozomundaki 22 işaretleyici gen kullanılarak X kromozomu bağlantısı test edilmiştir. Başka bir araştırmada test edilen 40 kardeş çiftin 33’ünde Xq28’in uzak bölgesinde benzer aleller bulmuştur. Bu erkek kardeşler için beklenen oran olan %50’den önemli ölçüde daha yüksektir. Bu medyada birçok insan tarafından “gey geni” olarak adlandırılmış, önemli tartışmalara yol açmıştır. 1998’de Sanders ve meslektaşları benzer bir çalışma yapmış gay kardeşlerin baba tarafındaki amcaların %6’sının, anne tarafındaki dayılarınınsa yüzde %13’ünün eşcinsel olduğunu bulmuştur.[10]

2010’da Kore Gelişmiş Bilim ve Teknoloji Enstitüsü’ndeki bir grup, bir dişi farenin üreme davranışıyla ilgili tek bir genini ortadan kaldırarak cinsel tercihini değiştirmeyi başarmıştır. Dişi fare gen olmayınca diğer dişi farelerin idrarına karşı maskülen bir cinsel davranış ve cinsel eğilim göstermiştir. Bu geni koruyan dişi farelerse erkek farelere cinsel ilgi duymuştur.[11]

2014'te ABD'de Northwestern Üniversitesi’nde Michael Bailey tarafından yapılan bir araştırma, genetik faktörlerin erkeklerin cinsel yönelimini etkilediği ama tamamen de belirleyici olmadığını göstermiştir. 408 eşcinsel erkek kardeş çifti ve aileleri üstünde yapılan araştırmada eşcinsel erkeklerin X kromozomunun Xq28 bölgesinde benzer DNA işaretleri taşıdığı ve bu bölgedeki iki kromozomun erkeklerin cinsel yönelimini etkilediği bulunmuştur. Bu 1993’te yapılan Dean Hamer’ın araştırmasını desteklemektedir. Ayrıca Kromozom 8 adlı bir bölgenin de erkeklerin cinsel yönelimini etkilediği görünmüştür. Araştırmanın bulgularına göre genetik faktörler erkek eşcinselliğinde yüzde 30-40 oranında rol oynarken gerisinden çevresel faktörler sorumlu. Ama Michael Bailey çevresel faktörlerin illaki sosyal olarak sonradan kazanılan anlamı taşımadığı, doğumumuzda DNA’mızda olmayan her şeyin çevresel faktörler olarak kabul edildiğini söylemiştir.[12]

Amerikan Pediatri Akademisi'nin 2004’teki açıklaması şu şekildedir:[13]
Herhangi bir cinsel yönelimin gelişiminin mekanizmaları belirsizliğini sürdürmektedir ama şu anki kaynaklar ve bu alandaki çoğu uzman cinsel yönelimin bir tercih/seçim olmadığını belirtmektedir. Kişi eşcinsel ya da heteroseksüel olmayı kendisi seçmemektedir. Cinsel yönelimle ilgili çeşitli teoriler ortaya atılmıştır. Cinsel yönelim muhtemelen tek bir faktör tarafından değil, genetik, hormonal ve çevresel faktörlerin etkileşimiyle oluşmaktadır. Son 10 yılda biyolojik temelli teoriler uzmanlar tarafından daha çok benimsenmiştir. İnsanların cinsel yöneliminin kökeniyle ilgili tartışmalar ve belirsizlik devam etmekle beraber ailenin yetiştirme şeklinin, cinsel tacizin ya da yaşanan kötü olayların cinsel yönelime etki ettiğine dair bilimsel bir kanıt yoktur.

NÖROLOJİK FAKTÖRLER

1991’de Simon LeVay, hipotalamustaki INAH1, INAH2, INAH3 ve INAH4 adı verilen 4 nöron grubunu incelemiştir. Beynin bu bölümünü önemlidir çünkü bu bölümün hayvanların cinsel davranışlarının düzenlenmesinde rol oynadığı kanıtlanmış ve INAH2 ve INAH3’ün erkeklerde ve kadınlarda farklılık gösterdiği rapor edilmiştir. Araştırma, AIDS yüzünden ölen 19 eşcinsel erkekten, cinsel yönelimleri bilinmeyen ama araştırmacılar tarafından heteroseksüel varsayılan, 6’sı AIDS’ten ölen 16 erkekten, yine araştırmacılar tarafından heteroseksüel varsayılan, 1’i AIDS’ten ölen 6 kadından oluşmaktaydı. Simon LeVay, heteroseksüel erkeklerdeki INAH3’ün büyüklüğünün, eşcinsel erkek ve heteroseksüel kadınlarınınkinin iki katı kadar olduğunu bulmuştur.[14]
2008’deki bir çalışmada, araştırmacılar açıklamasında “Genlerin eşcinselliği etkilediğine dair önemli kanıtlar bulunmaktadır. Düşük başarılı üreme şansı getiren eşcinselliğin popülasyonda nispeten yüksek sıklıkta nasıl devam ettiği bilinmemektedir." demiştir. Araştırmacılar eşcinselliğe yatkın genlerin heteroseksüellere çiftleşme avantajı verdiğini bununda eşcinselliğin evrimini ve popülasyonda devam etmesini açıklayabileceğini öne sürmüştür.[15] 2009’daki bir araştırma, eşcinsel erkelerin anne tarafındaki kadın akrabalarındaki doğurganlığın fazla olduğunu bulmuştur.[16]

HAYVANLARDA EŞCİNSEL DAVRANIŞLAR

Hayvanlar aleminde de eşcinsel davranış sergileyen ya da eşcinsel ilişkiye giren canlılar mevcuttur.[17][18] Sosyal türlerde yaygın olan bu durum özellikle deniz kuşlarında ve memelilerinde, maymunlarda ve büyük insansılarda görülür. Eşcinsel davranış yaklaşık 1500 türde gözlemlenmiş, bunlardan yaklaşık 500'ü kapsamlı olarak incelenmiş ve dosyalanmıştır. Bu keşif, eşcinselliğin "biyolojik geçerliliği ve doğallığı" ile ilgili tartışmalar ve eşcinselliğin birey tarafından alınmış bir "sosyal karar" olduğu tartışmalarını hararetlendirmiştir. Örneğin bazı erkek penguen çiftlerinin hayat boyu çiftleştiği, beraber yuva yaptığı ve yuvarlak taşları yumurta gibi kullandıkları bilinmektedir. 2004 yılında, ABD'nin Central Park Hayvanat Bahçesi'ndeki görevliler, eşcinsel bir erkek penguen çiftinin taştan yumurtasını döllenmiş gerçek bir yumurta ile değiştirmiş, penguen çift yavruyu kendi yavrularıymış gibi yetiştirmiştir. Bu penguenler cinsel ilişkiye girmekte, birbirlerine şarkı söylemekte ve dişi penguenleri şiddetle reddetmektedir.[19]

Drosophila melanogaster sineğinde hayvan eşcinselliğinin genetik kökleri ile ilgili çalışmalar yapılmıştır.[20] Bu çalışmalarda hayvanlarda eşcinsel birlikteliğin ve eşcinsel ilişkiye girmenin iki genden kaynaklanıyor olabileceği sonucuna ulaşılmıştır.[21] Bu genlerin feromonlar vasıtasıyla ve beyin yapısını değiştirerek davranışları kontrol ettiği düşünülmektedir.[22][23] Bu çalışmada çevresel faktörlerin sinek eşcinselliğindeki rolü de araştırılmıştır.[24][25]

Georgetown Üniversitesi profesörlerinden Janet Mann'ın teorisine göre eşcinsel davranış biçimi -en azından yunuslarda- özellikle erkek bireyler arasındaki tür içi agresyonu azaltan evrimsel bir avantajdır.[26] Bazı hayvan türlerinde doğum öncesinde eşcinselliğin mevcut olduğu yönündeki bazı bulgular, eşcinsel hakları konusunda sosyal ve politik sonuçlar doğurmuştur.[27]

SONUÇ

Gördüğünüz gibi eşcinsellik insanların kendi seçimiyle yaptıkları birşey değildir. Nitekim hayvanlar arasında da eşcinsel eylemler görülmektedir. Genellikle çocuklar doğmadan bazı genetik ve nöroljik faktörlerden dolayı insanlar eşcinsel olabiliyor. Şimdi Müslümanlara soruyorum. Madem insanı Allah'ın yarattığına inanıyorsunuz o zaman insanların anne karnında eşcinsel olarak Allah tarafından yaratıldığına da inanmanız gerek. Zira yapılmış araştırmalarda eşcinselliğin bilinçli olarak seçildiğine dair hiç bir bulguya rastlanmadı bu güne kadar. Şimdi nasıl oluyor da Allah kendisi eşcinsel olarak yarattığını yine kendisi eşcinsel olduğunu gerekçe göstererek öldürüyor? Bir düşünün. Siz bir sınava giriyorsunuz hoca size kopya çeke bilirsin diyor ve sen kopya çekiyorsun. Sonra yine aynı hoca kopya çektiğini gerekçe göstererek seni sınavdan men ediyor. Bu ne kadar mantıklı? Evet bu verdiğim örnek ne kadar mantıksızsa Allah'ın eşcinsel olarak yarattığı birini eşcinsel olduğu için öldürmesi de o kadar mantıksız.

MUHAMMED'İN İLK AŞKI FAHİTE'YE KAVUŞAMAMASININ ETKİLERİ

Yazan: Serdar Kaangil
SK, Hz.Muhammed'in ilk aşkı, Muhammed'in ilk gönül ağrısı, Fahite, Ümmü Hani, Muhammed ve Fahite, Muhammed'in aşkları, din, islamiyet,

PEYGAMBERLERDE AŞIK OLUR |2
Muhammed’in İlk Aşkı Fahite


Muhammed 20 yaşlarında iken Amcası Ebu Talib’in kızı Fahite evlenme çağına girmiş güzel bir kızdı. Fahite daha sonra Ümmü Hani adını almış ve bu adla tanınmıştır. Muhammed ile Fahite arasında büyük bir aşk doğmuştu. Muhammed, Fahite’yi babasından istedi.

Ancak Ebu Talib’in kızı için başka planları vardı.Mahzum kabilesinden dayısının oğlu Hubeyre’de Fahite’yi istemişti. Hubeyre önemli bir kişiliğe sahip olmanın yanında Ebu Talib gibi iyi bir şairdi de. Üstelik Mekke’de Mahzum kabilesinin gücü ve itibarı günden güne artıyordu. Tersine Haşimilerin gücü ise azalıyordu. Bunları dikkate alan Ebu Talib, kızını Hubeyre ile evlendirmeyi daha uygun buldu.
(İbn Sa'd, VIII, 152; Müslim, 201; Taberani, Evsat, 4242; İbn Hacer, 9/512; Mecmau’z-Zevaid, 7428)

Muhammed bu duruma çok içerledi ve amcasına sitem etti. Ebu Talib’in cevabı ise annesini kastederek;
“Onlar bize kızlarını verdiler, cömert adama cömertlik yapmalı” oldu.
(İbn Sa’d’ın Kitab et-Tabakat el-Kebir Leyden baskısı VIII, 108 Kaynak: Gençlik yılları (13); E.Siraceddin,2008: 38)

Bu cevap Muhammed’i tatmin etmedi. Çünkü dedesi Abdulmuttalib, Atike ve Berre isimli kızlarını daha önce Mahzum kabilesine vererek borcunu ödemişti zaten.
Muhammed, amcasının asıl düşüncesinin kendisini evliliğe uygun ve hazır konumda olmadığı ve Hubeyre’yi kendisinden daha üstün gördüğü şeklinde olduğunu anlamıştı.

Bu durum Muhammed’i çok üzdü ve hırslandırdı. Artık hedefleri ve planları vardı.
Öncelikle yoksulluktan, parasızlıktan sonra da ümmilikten kurtulacaktı.

Muhammed ile Hatice’nin Aşkı

Muhammed’in ilk aşkına kavuşamamasının ardından kabuğunu kırdığını görmekteyiz.
Örneğin Hilfü'l-Fudûl teşkilatı içinde yer alması ve Ficar savaşlarına yani savaşılması yasak olan Haram aylarında yapılan savaşlara katılması bunun göstergesidir. Hilfü'l-Fudûl içindeki etkinlikleri Muhammed’in çevresinin gelişmesini ve tanınmasını sağlamıştır.
Bu sayede iş bulma imkanı bulmuş artık aylaklıktan ya da çobanlıktan kervan korumacılığına ve ticarete geçiş sağlamıştı.
Bu dönemde Kureyş’in zengin dullarından Hatice’nin kervan ticareti işinde çalışmaya başlamıştı.
Hatice bilgili ve otoriter bir kadındı. Ama aşk hayatı iş hayatı kadar şanslı geçmemişti.
Hatice, ilk önce Varaka ibn-i Nevfel’e nişanlanmış ancak nikah yapılmamıştır. İkinci kez künyesi Ebu Hale ve ismi İbn-i Nebbaş olan bir zat ile nikahlanır. Ebu Hale’nin vefatından sonra Atik ibn-i Abid ile evlenir. Atik’in de vefatından sonra amca oğlu Sayfi ibn-i Umeyye ile evlenir. O’nun da ölümü üzerine dul kalır.

Yaşça Muhammed’den oldukça ileriydi. Aralarında yaklaşık 15 yaş fark vardı.
Ama varlık olarak Muhammed’in hayal dahi edemeyeceği bir zenginliğe sahipti.
Ve yakınlaşma, Hatice’nin cariyesi ile haber gönderip teklif iletmesiyle evliliğe dönüştü.

Hatice’nin 4. evliliği olan Muhammed’den 6 çocuğu olur.
(İbn Hişam, es-Siretü’n-Nebeviyye, I, 190; İbn Hişam, age., I, 190; İbn Sa’d, Tabakat, I, 133)

Kasım ve Abdullah isimli erkek çocukları küçük yaşta ölürler. Zeyneb, Rukiyye, Ummü Külsüm ve Fatime de kız çocuklarıdır. Bu kızlardan Ümmü Külsüm ve Rukiyye önce Ebu leheb’in oğullarıyla evlendirilir. Tebbet suresi nedeniyle boşandıktan sonra Osman’a verilirler. Fatma da Amca oğlu Ali ile evlendirilir. Zeynep ise kervan ticareti yapan teyze oğlu Ebu’l As ile evlendirilir. Ebu’l As putperesttir ve müslümanlara karşı savaşanların yanında yer alır.
esir düşer, fidye ile kurtulur. Daha sonra kervanı müslümanlarca baskına uğrar ve tekrar esir alınır. Karısı tarafından kurtarılır. Son dönemde müslümanlığı kabullenir.

Muhammed’in Hatice ile beraberliği 23-24 yıl sürer. Hicretten önce Hatice vefat eder. O dönem namaz şartı gelmediğinden cenaze namazı kılınmadan defnedilir. Tüm mirası da Muhammed’e kalır.

Bu arada Suudilerin Hatice’nin evini yıkıp yerine umumi tuvalet yaptırdıklarını belirtelim.

Bunu ister servet aşkına, ister gönül aşkına yorumlayın, Hatice Muhammed’in aşklarından biriydi ve en uzun, en düzeyli, en verimli beraberliği idi.

İbn Hişam, es-Siretü’n-Nebeviyye, I, 190
İbn Hişam, age., I, 190;
İbn Sa’d, Tabakat, I, 133
İbn-İshak 82-83, 106-107, 111, 113-114, 160-161, 191, 313-314
İbn Hişam 918
Ebu Cafer Taberi cilt 9, s. 128-130, cilt 39, s. 169-170
İbn Sa'd 8:9-12, 39, 151-152
Khadijah bint Khuwaylid". Islam's Women. Archived from the original on 18 March 2019
Martin Lings, Muhammad: His Life Based on the Earliest Sources, p. 37
al-Tabari (1990). Volume 9: The Last Years of the Prophet. State University of New York Press.
Watt, Montgomery W. (2012). "Khadija". In P. Bearman; et al. (eds.). Encyclopaedia of Islam (Second ed.). Retrieved 7 April 2019. (First print edition: ISBN 9789004161214, 1960-2007)
"Khadijah bint Khuwaylid". Islam's Women. Archived from the original on 18 March 2019.

Muhammed’in Ayşe Aşkı

Hatice’nin ölümünden sonra Muhammed’e evlenmesi konusunda telkinde bulunulunca “kiminle evleneyim?” diye sordu. “Kız da var dul da, ister Sevde’yi al, ister Ayşe’yi.” denilince ikisini de almak istediğini bildirdi.
(İbn Sa'd, Tabakât 8/58; Buharî, 2/329; Müsned, 6/211; İbn Sa'd, Tabakât 8/52-53; Müsned, 6/211)

Sevde 50 yaşlarında, Ayşe ise henüz 6 yaşında idi.
İlginç olan ise Ayşe ile birlikte evlendiği Muhammed, birkaç yıl sonra çok yaşlandığı için kendisini boşamak isteyecek, sırasını Ayşe’ye vererek evliliğini kurtarabilecekti.
(Nisa 128 nüzul sebebi; İbn Kesîr, El Bıdaye Ve'n-Nihaye, Çağrı Yayınları: 5/485-498; Sahih Buhari 2:26:740; İbn-İshak 148, 309, 530; İbn Hişam 918; Ebu Cafer Taberi cilt 9, s. 128-130, cilt 39, s. 169-170; İbn Sa'd 8:39-42, 152)

Muhammed’in Sevde’yi kendisine ve çocuklara baktırmak, ev işleri vs. için aldığı açıktır.
Ama Ayşe için bunu söyleyemeyiz.

Aracı kadın Hule, Ayşe’nin babası Ebubekir’e gidip Muhammed’in isteğini iletir. Ayşe, daha önce putperestlerden biri ile nişanlandırılmış, nişanı yeni bozulmuştu.
Muhammed ile Ebubekir söz kardeşi olmuşlardı ve Kureyş’de söz kardeşleri ve çocukları arasında nikah caiz sayılmıyordu. “Biz onunla söz kardeşiyiz, bu mümkün değil” diyerek isteği geri çevirdi.
Muhammed, “Biz onunla din kardeşiyiz. Din kardeşleri arasında nikah caizdir” diyerek tekrar istetti.
620 yılında Ayşe ile nikahlandı.
(Ahmed b. Hanbel, 2006: XVII, 228-229; İbnü’l-Esîr, ts: VII, 186-187; Zehebî, 1985: II,
149-150; Heysemî, 1994: IX, 362-363; Şâmî, 2006: 81-82. Krş. İbn Hacer el-Askalânî, 2001: VII, 188; Hâirî, 1987: II, 251; Sekâkînî, 1986; 54-57)

Hicretten sonra Ebubekir haber göndererek Ayşe’yi neden hala almadığını sorar. O dönemde Ayşe uzun müddet hastalıklarla boğuşmuş, tüm saçları dökülmüş, henüz iyileşmişti. Muhammed, mehir bedelini ödemeye para bulamadığını söyleyince, Ebubekir ödünç olarak 500 dirhem verir. Böylece, Ayşe 9 yaşında iken gerdeğe girer. Buluğa ermesini beklediği söylemleri doğru değildir. Araya hicret girdiğinden, Ayşe’nin hastalığı ve mehir parası bulamama sorunları girdiğinden zifaf gecikmiştir.
(İbn-İshak 116, 223, 279-280, 311, 457, 464-465, 468, 493-499, 522, 535-536, 544, 649-650, 667, 678-688 | İbn Hişam 918 | Ebu Cafer Taberi cilt 9, s. 128-131, cilt 39, s. 171-174, Sahih Buhari 5.Kitap)

Muhammed’in Ayşe’yi ne tür bir aşkla sevdiğini ve evlenmek istediğini açıklamak zor.
Bunu bir aşk olarak değil, pedofili olarak gören olduğu gibi, çocuk yaşta alıp eğitmek ve İslam’a bir öğretmen yetiştirmek amacı olarak sunanlar da var. Kimilerine göre ise Ayşe’yi 3 kez rüyasında görüp aşık olmuştur.
Ayşe’nin en önemli özelliği Muhammed’in evlendiği eşleri arasındaki tek kız oluşudur. O nedenle Muhammed’in gözünde bu aşkın değeri büyüktür.

Muhammed ile Zeynep

Muhammed’in en sansasyonel, en tepki çeken aşkı Zeynep’tir.
6 yaşındaki Ayşe’ye aşık olması yadırganmamıştır ama Zeynep kolay kabullenilmemiştir.
Çünkü Zeynep evlatlığının karısıydı ve Kureyş adetlerine aykırıydı bu evlilik.
O nedenle Zeynep’e nikah kıymamış, nikahlarını Allah’ın kıydığını söylemiştir.

Bu konuyu İslam tarihçisi Taberi şöyle anlatır:

“Peygamber günün birinde Zeyd’i aramak üzere onun evine gelir. Kapıda yünden örülmüş bir perde asılıdır. Peygamber kapının önündeyken rüzgar perdeyi kaldırır. O anda Zeyneb içerde çıplak olarak bulunmaktadır.. peygamberin gözü ona ilişir, güzelliği hoşuna gider ve kalbinde iz bırakır.
Akşam olup da Zeyd eve gelince, Zeyneb ona Peygamberin geldiğini söyler. Zeyd, “Eve girmesini rica etmeli idin” der. Zeyneb, “Eve girmesini rica ettiysemde girmedi.” der. Zeyd, “ Peki ayrılırken bir şey soylemedi mi .” der. Zeyneb, “Kalpleri değiştiren Tanrı kutludur dedi” der. Bu söz üzerine Zeyd, Muhammed’in Zeyneb’e aşık olduğunu ve onunla evlenmek isteyebileceğini düşünerek, onun yanına gider ve “ya resulullah, evime geldiğini söylediler, babam ve anam sana feda olsun, eve girmeliydin. Zeyneb hoşuna gitmiş olabilir, eğer hoşuna gittiyse hemen boşarım” der. Muhammed, “Karın hakkında bir şüpheye mi düştün? ” diye sorar.
Zeyd, “ Ya resulullah, hiçbir hususta ondan şüphelenmedim ve ondan hayırdan başka bir şey görmedim” der. Muhammed ona, daha sonra Ahzab Suresi 37. ayette de bahsi geçen “Eşini tut, Allah’dan kork” sözlerini sarfeder. Ancak herşeye rağmen Zeyd, ne düşündüyse Zeyneb’i boşar.

Bu boşanmanın ardından, Muhammed kendisine Ahzab-37 ayetinin geldiğini söyler.

"Resulüm, hani Allah’ın nimet verdiği, senin de kendisine iyilik ettiğin kimseye, “Eşini yanında tut, Allah’tan kork” diyordun. Allah’ın açığa vuracagı şeyi, insanlardan çekinerek içine gizliyordun. Oysa asıl korkmana layık olan Allah’tır. Zeyd, o kadından ilişiğini kesince biz onu sana nikahladık ki evlatlıkları, karıları ile ilişkilerini kestiklerinde müminlere bir güçlük olmasın. Allah’ın emri yerine getirilmiştir.."

Bu ayeti bildirerek Zeynep’le gerdeğe giren Muhammed hakkında Ayşe’nin anlatımıyla insanlar “Oğlunun helaliyle evlendi” diye eleştiri getirince Muhammed Ahzab-40’ı bildirir:

"Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allah’ın Resûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla bilendir."

(İbn-İshak 215, 495 | İbn Hişam 918 | Ebu Cafer Taberi cilt 9, s. 134, cilt 39, s. 180-182 | İbn Sa'd 8:72-81, 152)

İslami görüşe göre, “Muhammed, aslında Zeyneb’e aşık olmamıştır çünkü Zeyneb, onun halası Ümeyne binti Abdulmuttalib’in kızıdır ve kendisinin evine Zeyneb, Zeyd ile evlenmeden önce bir çok kere girip çıkmıştır, isteseydi Zeyneb’i, Zeyd ile evlendireceğine kendisi onunla evlenirdi.”denir.

Bunun yanıtını hadisde Muhammed vermektedir zaten. “Kalpleri değiştiren Tanrı kutludur” diyerek. Yani Zeynep’i yarı çıplak gördükten sonra gönlü ona kaymıştır.
Asıl yanıtı ise Ahzap-37’de geçen şu söz verir:
“Allah’ın açığa vuracagı şeyi, insanlardan çekinerek içine gizliyordun.”

Artık Zeynep, Ayşe’nin en büyük rakibidir. Ve eşler arasındaki rekabet yeni bir boyut kazanır.

Konunun çok uzamaması için Muhammed hazretlerinin 2. derece aşklarını ele almayacağız. Hayatındaki 20’den fazla kadının hepsine aşık değildi zaten. Ama cariyesi Mariya ile Cüveyriye ve Safiye’nin isimlerini anmadan geçmek olmaz.
Üstelik cariyesi Mariya, ona İbrahim adlı bir erkek oğul dahi vermiş ama küçük yaşta ölmüştür.

HARUN VE MUSA, İSA'NIN DAYILARI MI?

Yazan: Generalfeldmarschall


HARUN VE MUSA, İSA'NIN DAYILARI MI?


Nisa Suresi (82) Kur’an’ı inceleyip düşünmüyorlar mı? Eğer Allah’tan başka birinden gelmiş olsaydı onda birçok tutarsızlık ve çelişki bulurlardı!

İslam dininin kutsal kitabı olan ve Müslümanlarca Allah tarafından indirildiğine inanılan Kur’an’da, Nisa Suresi 82. ayetinin iddia ettiğinin aksine birçok çelişki ve tutarsızlık bulunmaktadır. Tek bir çelişki bile bir kitabın, her şeye kadir Tanrı’nın kelamı olamayacağına delildir.

Kur’an’da Tevrat ve İncil’den çokça alıntı bulunmaktadır. Bunlardan bazıları karışık bazıları detaysızdır. Kur’an’da anlatılan hikayelerin çoğunda belirsizlik ve eksiklik vardır. Mesela Adem’in eşi Havva ve oğulları Habil ile Kabil’in ismi geçmez. Müslümanlar, bunları Yahudi kaynaklarından öğrenmiştir. Ayrıca Kur’an’da sürekli eleştirelen, hatta helak edildiği söylenen firavunun ismi verilmez. Örneğin Yunus Suresi (90) ayetinde “Derken İsrâiloğulları’nı denizin öteki yakasına geçirdik. Firavun ve ordusu da haksız yere onlara saldırmak üzere peşlerine düşmüştü. Sonunda Firavun boğulmak üzereyken şöyle dedi: "Elhak inandım ki, İsrâiloğulları’nın iman ettiğinden başka tanrı yokmuş! Ben de artık kendini O’na teslim edenlerden biriyim." Burada anlatılan firavun kim olduğu ne zaman yaşadığı bilinmez. Kur’an’da bu ve benzeri birçok belirsizlik vardır bunlardan bir tanesi de Zülkarneyn’dir. Gerçek adı, ne zaman yaşadığı hatta nerede yaşadığı anlatılmaz. Tam bir belirsizlik hakimdir.

Her şeye gücü yeten, kusursuz bir Tanrı’nın sözleri de kusursuz olmalıdır. Fakat kutsal kitaplar çelişkilerle doludur. Burada yalnızca İslam’ın ve Kur’an’ın değil diğer bütün dinlerin ve kitapların hepsinin birbirlerinin kopyası ve devamı olduğuna ve tamamının insan ürünü olduğuna örnekler vereceğiz. Tanrı tarafından indirildiği iddia edilen Kur’an da, kendisinden öncekilerden etkilenerek kaleme alınmıştır. Kur’an, Tevrat ve İncil’in çok basit ve içeriği son derece sıradan bir kopyasıdır. Yahudi ve Hristiyanlar’a ait figürler Kur’an’a aktarılırken bazı yanlışlıklar olmuştur. Bu düşüncemizi doğrulayan en önemli ayrıntılardan bir tanesi Meryem Suresi’dir. Meryem Suresi’nin 28. ayetinde, bu ayeti yazan kişi Harun ve Musa’nın ablası olan Miryam ile İsa’nın annesi olan Meryem’i karıştırmıştır. Musa ve Harun’un Miryam yani Meryem adlı ablaları bulunmaktadır. Miryam Yahudilerce az sayıda kadın peygamberden biri olarak bilinmektedir. Musa, Harun ve Miryam’ın babalarının adı İmran -Yahudilerce Amram olarak bilinir-annelerinin adı da Yochebed’dir. Tevrat’ta Miryam’dan sıkça bahsedilmektedir. Çıkış 15:20’de kendisinden “Harun'un kızkardeşi Peygamber Miryam tefini eline aldı, bütün kadınlar teflerle, oynayarak onu izlediler." şeklinde bahsedilir. Tevrat’ın bu ve bunun gibi birçok yerinde kendisinden sıkça söz edilir. Hatta Miryam’ın kardeşi Musa’nın denizi yarma hikayesiyle ilgili ‘Deniz Ezgisi’ şiiri bile vardır. Miryam’ın bu şiiri Eski Ahit’in Çıkış kitabının 20 ve 21. bablarında geçmektedir. Bu şiir Yahudi ve Hristiyan dualarında bile kendine yer bulmuştur. Miryam Yahudilerce o kadar önemli bir kişi olarak bilinir ki, günümüzde bile İsrailli feministlerice son derece popüler bir sembol olarak anılmaktadır.

Kur’an’da Miryam’dan isim verilmeden Kasas Suresi 11. ayette “Mûsâ’nın ablasına, "Onu izle" dedi. O da ötekiler farkına varmadan uzaktan kardeşini gözetledi.” diye bahsedilir. Dolayısıyla Miryam buraya kadar Musa ve Harun’un kardeşi İmran’ın da kızıdır.

Konuyu araştırırken Sorularla İslamiyet adlı sitede Miryam’ın yani Harun ile Musa’nın ablalarının adının ‘Kelseme’ ve ‘Gülsüm’ olarak hadislerde rivayet edildiğini okudum. Bu siteye göre Maverdi’nin Dahhak’tan yaptığı rivayete göre ismi ‘Kelseme’ dir. es-Süheylinin yaptığı rivayete göre de‘Gülsüm’dür. Es Süheyli bunu Zübeyr bin Bekkar’dan rivayet etmiştir. Bu hadise göre Muhammed Hatice’ye şöyle demiştir: “Yüce Allah'ın cennette bana seninle birlikte İmran kızı Meryem'i, Musa'nın kızkardeşi Gülsüm'ü ve Firavun'un hanımı Asiye'yi de eş vereceğini biliyor musun?"
(Kurtubi, Ahkam, Kasas Suresi 28/12. ayetin tefsiri)

Bu sitenin ve diğer İslamcılar’ın hadislere dayanarak düzeltmeye çalıştığı bu yanlışlığı daha da içinden çıkılmaz bir hale getirdikleri açıktır. Kur’an’da kimin kızı, kimin kardeşi olduğu belli olmayan Meryemler’den sonra bu sefer de hadislerle “Gülsüm” karakteri ortaya çıkarılmıştır. Bu, İslamcıların her fırsatta yaptığı tipik bir kafa karıştırma ve işin içinden sıyrılma çabasından başka bir şey değildir.

Meryem Suresi 28. ayette çok açık ki Yoakim (Joachim) ve Hanna’nın kızı olan yani İsa’nın annesi Meryem’den bahsedilir. Bu ayette Meryem’e İsa’yı doğurup kalabalığın arasına karışınca Yahudiler’in kendisinin evlilik dışı çocuk yapmasına binaen “Ey Hârûn’un kız kardeşi! Baban kötü bir adam, annen de iffetsiz değildi." şeklinde hitap ettiği yazılır. Dahası Al-i İmran suresinin 33,34,35 ve 36. ayetlerinde ise İsa’nın annesi olan Meryem; Musa, Harun ve Miryam’ın babası olan İmran’ın kızı olmuştur.

“33,34. Şüphesiz Allah, Âdem'i, Nûh'u, İbrahim ailesini (soyunu) ve İmran ailesini (soyunu) birbirinden gelmiş birer nesil olarak seçip âlemlere üstün kıldı. Allah, her şeyi hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

35. Hani, İmran'ın karısı, "Rabbim! Karnımdaki çocuğu sırf sana hizmet etmek üzere adadım. Benden kabul et. Şüphesiz sen hakkıyla işitensin, hakkıyla bilensin" demişti.

36. Onu doğurunca, "Rabbim!" dedi, "Onu kız doğurdum." -Oysa Allah, onun ne doğurduğunu daha iyi bilir. "Erkek, kız gibi değildir. Ona Meryem adını verdim. Onu ve soyunu kovulmuş şeytandan senin korumana bırakıyorum."

Buradan mantıken Harun ve Musa’nın Meryem’in kardeşleri yani İsa’nın öz dayıları sonucu çıkıyor. Halbuki Harun,Musa’yla İsa ya da iki Meryem arasında bin yıldan fazla bir süre vardır.

İslami çevreler Meryem Suresi 28. ayeti ve Al-i İmran Suresi’ndeki yanlışın üstünü örtmek için çeşitli entrikalar ve kelime oyunları oynamaktadırlar. Kimisi İsa’nın annesi olan Meryem’in de Harun adlı bir abisinin olduğu hatta babasının adının Joachim (Yoakim) değil İmran olduğunu iddia ederler. Bu iddiayı savunan en bilindik kişilerden biri Zemahşeri’dir. El-Keşşaf adlı tefsir kitabında Zemahşeri, Harun,Musa ve Miryam’ın babalarının adının İmran bin Yashur’ İsa’nın annesi olan Meryem’in babasının ise İmran bin Masan olduğunu iddia etmektedir. Kurtubi ise el-Cami’li-Ahkami’l Kur’an adlı tefsir kitabında benzer görüşleri aktarmakla beraber çeşitli tahminler yürütmektedir. Biz burada bu tahminleri irdeleyeceğiz. Kurtubi’nin tahminleri şunlardır;

1.) İsa’nın annesi olan Meryem’in Harun adlı abisi olup kendisi Yahudiler arasında son derece saygın biri olduğu için Yahudiler’in Meryem’e zinayı yakıştıramadıklarından dolayı böyle söylemiş olabileceğidir. Burada bahsedilen “Harun” Musa’nın kardeşi Harun olmayıp uydurma ve tahmini bir “Harun” dur. Böyle bir kişinin yaşadığına dair en ufak bir kanıt yoktur ve tamamen uydurmadır. Ayrıca Kurtubi’nin hesaba katmadığı şey ise bilindiği gibi Meryemin yaşlı ve kısır olan annesi Hanne çocuk sahibi olamamış ve bir çocuğu olduğu taktirde onu tapınağa adayacağına söz vermiştir ve çok açık ki İsa’nın annesi olan Meryem’in kardeşi yoktur. Babası ise Meryem doğmadan ölmüştür.

2.) Meryem İsa’yı doğurmadan önce Yahudilerce çok ahlaklı ve mümin bir kadın olarak bilinirdi. Ahlak ve iman bakımından peygamber Harun’la eşdeğer görülür ve ve onun gibi ibadet eden manasına gelen ‘Harun’nun kardeşi’ diye hitap edilirdi. Bu doğum olayına şaşıran Yahudilerin kendisine ‘ey Harun’un kızkardeşi diye hitap etmişlerdir. Fakat bu iddia da tutmamıştır. Neden Adem, İbrahim, İshak, Yakup, Yusuf değil de Harun’un kardeşi. Hatta Yahya’nın kardeşi denilmesi bile kabul edilebilirdi. Nihayetinde Meryem ve Yahya teyze çocuklarıdır. Aynı zamanda çağdaştırlar ve bu en ufak bir kuşkuya mahal vermezdi. Bula bula benzetecek Harun’u mu buldular diye söylemeden edemiyoruz.

3.) Meryem Harun’un soyundan geldiği için dolayısıyla Harun’a nispet edilmiştir. Bu yüzden Kur’an’da kendisine ‘ey Harun’un kızkardeşi diye hitap edilmiştir. Fakat bu iddia da son derece komiktir. Dünyada hiçbir kültürde bir kişi kendisinden onlarca kuşak önce yaşayan atasına kardeş olarak nispet edilmemiştir. Kur’an’ın Allahı’nın böyle bir düşüncesi olsaydı ey Harun’un kızı diye hitap ederdi kardeşi değil.

4.) Son iddia ise o zamanlar Harun adında çok salih bir kişinin olduğu ve Meryem’in ona benzetilmesi sebebiyle böyle hitap edildiğidir. Bu iddia da gerçek dışıdır. O zamanda böyle bir isim yaşamış olsa mutlaka Yahudi ve Hristiyan kaynaklarında geçerdi. Üstelik Kurtubi’nin bu tahminleri bir iddia ve varsayım olmaktan öteye gidememiştir. Ne var ki İslam dünyası bu ayet söz konusu olduğunda Kurtubi ve Zemahşeri’nin tefsirlerinden örnek verirler fakat bu anlatılanların hiçbiri gerçeklikle örtüşmemektedir.

Kur’an’da böyle birtakım çelişkiler söz konusu olunca Müslümanlar her zaman yaptıkları gibi bu ayetleri evirip çevirip şu manaya gelmiyor da bu manaya geliyor diye kıvırmaktan, Allah şöyle değil de böyle demek istemiş deyip kendi taptıklarının net sözlerini açıkça düzenleme, hizaya koyma yoluna gitmişlerdir. Peki soruyoruz Kur’an’ın Allah’ı neden bu kadar çelişkiye olanak sağlamış. Neden her şeyi net bir şekilde anlatmamış. Siz İslamcılar bunu yaparken, size apaçık Kur’an indirdik diyen ayetler havada kalmıyor mu?

İslamcı çevreler ne derse desin Meryem suresi 28. ayeti çok açık bir çelişki ve yanılgıdır. Bu ayet bile başlı başına Kur’an’nın tanrı kelamı olamayacağına ve Muhammed ya da kendisinden sonra gelenler tarafından yazıldığına yani insan eseri olduğuna delildir. Esenlikler dilerim..........

KUR'AN DEĞİŞTİRİLDİ Mİ?

Yazan: Kirpi
K, Kur'an değiştirildi mi?, Hafsa Kur'an'ı, Kur'an'ın derlenmesi, Kur'an'ın toparlanması, Kur'an korunuyor mu?, Keçinin yediği ayetler, Recm ayeti, Kayıp ayetler, din, islamiyet,

KUR'AN DEĞİŞTİRİLDİ Mİ?


Müslümanların da kabul ettiği gibi Kur'an Muhammed'in ölümünden sonra kitap haline getirilmiştir. Bazıları Kur'an'ın halife Osman döneminde bazıları da Ali tarafından derlenerek kitap haline getirildiğini iddia ediyor. İslamdan önceki semavi kitapların yani Tevrat ve İncil'in değiştirildiğini (Müslümanların iddiası bu) göz önünde bulundurursak eğer haklı olarak Kur'an'ın da ne kadar korunduğunu sormak gerekir. Nitekim ilahiyatçıların tartışmalarında bile bu konu gündeme gelmektedir. Örnek vermek gerekirse Ebubekir Sifil ve Abdülaziz Bayındır bir  programda Kur'an'ın değişmeden günümüze kadar ulaştığına dair tartışma yapmışlardır fakat hiç biri Kur'an'ın değişmediğini Kur'an dışında farklı bir kaynakla ispat edememişti. Bildiğiniz gibi bir kitabın değişmeden günümüze geldiğini iddia edip sonra bunu aynı kitaptan kanıtlamaya çalışmak tamamen saçmalıktır. Müslümanlara Kur'an'ın değişmediğini bize ispat edin dediğimizde her zaman Hicr süresinin 9 ayetini söylerler:
Şüphe yok ki Kur'an'ı biz indirdik ve şüphe yok ki onu mutlaka koruyacağız.

Kur'an'ın değişmediğine Kur'an'dan bir ayet okuyarak inanan Müslümanlar ne hikmetse diğer semavi kitaplara bu şansı tanımıyorlar. Nitekim İncilde'de onun korunduğuna dair ilgili ayetler vardır:
“Size doğrusunu söyleyeyim: Yer ve gök ortadan kalkmadan, her şey gerçekleşmeden Kutsal Yasa`dan ufacık bir harf ya da bir nokta bile yok olmayacak!”  Markos / 13-31
Hatta tarihi ve arkeolojik delillerde bunu ispatlıyor. Örnek verecek olursak eğer Ortadoğu'da, bilhassa Mısır kumlarının altında binlerce yıl saklı kalan çok sayıda Kutsal Kitap nüshası keşfedilmiştir. Mesela, 1947 yılında bir Müslüman çoban Filistin'de Lut gölü yakınlarında bulunan bir mağarada 500'den fazla eski el yazmasına rastlamıştır. Bunlardan 100 kadarı M.Ö. 2.yüzyıla ait Tevrat ve Zebur'un çeşitli kısımlarının nüshalarıdır. İngiltere'de Manchester John Rylands Kütüphanesinde muhafaza edilen bu nüshaların metni bugünkü Tevrat ve Zebur'un metninden farksızdır.

M.Ö. 5.yüzyılda Yahudilikten ayrılan Samiriyeliler mezhebi, o zamandan bu yana Yahudilerden tamamen bağımsız olarak Tevrat'ın ilk beş kısmını (Tekvin, Çıkış, Levililer, Sayılar ve Teşniye) okuyorlar. Onların ve Yahudilerle Hıristiyanların Tevrat metinleri aynıdır.
Bundan başka, M.S. 90 yıllarında Roma'daki Mesih İnanlılarının önderi Klement, M.S. 110 yıllarında ölen Loyolalı Ignatius, Polikarp (M.S. 70-156), Yustin (M.S. 100-163), İreneyus (İrinaios) (M.S. 130-200) ve başka birçok eski Mesih İnanlısı bilginin hala mevcut olan eserlerinde İncil'in hemen hemen her ayeti aktarılmıştır. Ayrıca İncil'ín M.S. ilk altı yüzyılda (yani, Muhammed'in zamanında önce) yapılan ve hala mevcut olan Latince, Süryanice, Kıptice, Ermenice, Gotça ve Gürcüce çevirileri vardır. Çeviri hataları hariç, bunların hepsi asıl Grekçe İncil'den farksızdır.
Tabi bunlar İncil'in kutsal olduğunu veya gerçekten tanrıdan gelen mesajlar olduğunu ispatlamaz. İncil'de tüm diğerleri gibi insan ürünüdür. Neyse, konumuza dönelim.

Tüm bunlara rağmen Müslümanlar hala Kur'an'dan başka tüm kutsal kitapların değiştiğini iddia ediyorlar. İşin komik tarafı Kur'an'ın değişmediğini ispat eden delilleri yok. Bunun aksine İslami kaynaklarda Kur'an'ın derlenme ve kitap haline getirilme aşamasında çok sayıda ayet ve sürelerinin yok olduğuna dair bilgiler var. Örnek verecek olursak:

قال أبو عبيد حدثنا إسماعيل بن إبراهيم عن أيوب عن نافع عن ابن عمر قال لا يقولن أحدكم قد أخذت القرآن كله وما يدريه ما كله قد ذهب منه قرآن كثير ولكن ليقل قد أخذت منه ما ظهر
İsmail b. İbrahim bana Eyyüb’den, o Nafi’den, o da ibni Ömer’den anlattı, dedi ki: “Sizlerden hiç kimse “Kur’an tümüyle elimdedir” demesin! Bilemez ki, Kur'an'ın çoğu yok olup gitmiştir. Fakat “zahirde ne kadarı var o elimdedir” desin”
[Ebu Ubeyd, “Fedailül Kur’an”, 2/146, hadis 699]

Hadisin senedinde yer alan tüm raviler nasibi rical ilmine göre güvenilir ravilerdir. Ravilerin her biri hakkında rical kitaplarından bilgi vererek konuyu uzatmayacak, aksine onların “Sahih-i Müslim”in ravileri olduklarını belgelemekle yetineceğim. Müslim “es-Sahih”de yukarıda aktardığımız hadisin senedi ile bir hadis rivayet etmiştir ve bunu da kaynaklarda belirttim.
[Müslim, “es-Sahih”, 2/1016, Hac kitabı, hadis 1399]

Gördüğünüz gibi Kur'an'ın çoğu yok olup gitmiştir hadisini nakleden kişiler öyle sıradan kişiler değil, rical ilmine göre güvenilir kişilerdir. Hatta Müslim bile kendi kitabında bu kişilerden sahih diye hadisler rivayet etmiştir.

İLK KUR'AN NÜSHALARI

Müslümanlar Kur'an'ın Muhammed döneminde taşlara hurma yapraklarına kemiklere yazıldığını iddia ediyorlar. Fakat bu nüshaların hiçbiri günümüze kadar ulaşmamış. Çok ilginç. Zira Muhammed'den önce olan Antik Yunandan, Antik Mısırdan, Antik Çin'den, Orhun Kitabelerinden vs. günümüze kadar yazılı belgeler ulaşmasına rağmen ne hikmetse Muhammed dönemine ait tek bir yazılı kaynak yok. Hatta Muhammed'den 4000 sene önce yaşamış Sümerlerin Akadların  bile günümüze ulaşan orijinal belge ve kaynakları var. Bizlerin yani gayrimüslimlerin Kur'an'ın değişmediğine inanmamız için Muhammed dönemine ait bir orijinalini günümüz mushaflarıyla karşılaştırmamız gerek. Fakat Kur'an derlenerek kitap haline getirildikten sonra tüm orijinal metinlerin yaktırıldığını iddia edenler yine Müslümanların kendileridir. Bu durumda Kur'an değişmedi demek en azından mantık hatası olur.

Bir rivayete göre Kur’an sayfalarının tümünün peygamberin evinde bir arada bulunduğu ve dağınıkken bir araya getirilip, içinden eksilen olmasın diye ortasından iple bağlanmış olduğu söylenir. Ayrıca sürelerin kurra denilen hafızlarca ezberlenerek korunduğu belirtilir. Kur’an’ı kaç hafız ezbere biliyordu?

Amr Îbnu’l-Ass anlatıyor: Peygamberin “Kur’an’ı dört kişiden alın; Abdullah İbn Mes’ud’dan, Salim’den, Muaz’dan ve Ubeyy İbn Kab’den” dediğini işittim. (Buhari, Fadailü’l-Kur’an 8.)

“Muhammed öldüğü zaman Kur’an’ı bütünüyle ezberlemiş olan dört kişi vardı. Ebu’d-Derdâ, Mü-âz İbn Cebel, Zeyd ibn Sabit ve Ebû Zeyd.” (Buhari, e’s-Sahih, Kitabu Menakibi’l Ensâr /17, s.229)

Malik oğlu Enes’e; “Peygamber döneminde Kur’an’ı tümüyle ezberleyenler kimlerdir?” diye sordum. Şu karşılığı verdi:‘Dört kişi. Tümü de Medineli. Ubeyy İbn Ka’b, Müâz ibn Cebel, Zeyd ibn Sabit ve Ebu Zeyd (Buhari a.g.e, Müslim 2465. hadis. )

Bu 3 hadisten 7 isim ortaya çıkıyor. Abdullah, Ebu’d Derda, Ubeyy, Muaz, Zeyd ibn Sabit, Salim ve Ebu Zeyd.

Muhammed’in ölümünden sonra dinden dönme hareketleri ve isyanlar başlar. Dinden dönenlerle ve İslam devletine isyan edenlerle savaşlar başlar. Bu savaşlar sırasında Ömer, halife Ebubekir’e gelip; “Kurra`nın da katılmış bulunduğu Yemame savaşları şiddetlendi. Ben her yerde kurraları tüketeceğinden, onlarla birlikte Kur`an`nın da çokça zayi olacağından korkuyorum. Bu sebeple Kur`an`ın cem edilmesini emretmeni uygun görüyorum!” der. Ebubekir de ona: “Resulullah`ın yapmadığı bir şeyi nasıl yaparım?” diye cevap verir. Ancak Ömer ‘in ısrarlarıyla ikna olur ve Zeyd İbn Sabit’e Kur’an’ı toplatma görevini verir.
(Buhari, Fidailu'l-Kur'an 3,4 Tefsir, 9/20, Ahkam 37; Tirmizi Tefsir, 9/3103)

Zeyd, kumaş parçaları, hurma yaprakları, düz taş parçaları ve ezberlemiş olanların hafızalarından Kur’an’ı toplamaya başlar. Bir ayetin geçerli olabilmesi için 2 tanık olması şartı ile hareket eder. Ama Tevbe süresinin son kısmını sadece Hüzeyme`de bulduğunu ve tek tanıkla kabul ettiğini söyler. Neticede 1 yıl içinde toplanan kitap Ebubekir `e, o ölünce Ömer`e, o da ölünce Hafsa’ya emanet kalır. (Kütüb-i Sitte, hadis no: 944)

Derlenerek toplanan bu ilk mushafın bile tartışmalı olduğunu bizlere anlatan yine İslami kaynaklardır. Zira Recm ayetiyle ilgili tartışmalar olmuştur bazıları bunun Kur'an'dan olduğunu savunmuşlardır.
Aişe (r.a.) der ki : Peygamber vefat edinceye kadar recm ayeti okunurdu.
(Müslim c. 4. s. 167, Tirmizî, c.2, s.309)

Aişe (r.ah) nakleder: “Recm ve büyüklerin ön defa şut emzirmesi (nin süt kardeşliği oluşturacağı) hususundaki ayetler benim yatağımın altında bulunan bir sayfa üzerinde yazılı idi. Peygamber vefat edince Peygamber’in vefatıyla meşgul olduk da keçi gelip onları yedi.”
(Dar-e Kutni, c.4, s.105, İbn-i Mâce, c.1, s.625)

Bundan başka Kur'an'ın şu anki halinde bulunan sureler hakkında bile tartışmalar olmuştur.
Ubeyy b. Kab bana şöyle dedi: “Ey Zerr, Ahzab suresini kaç (ayet) olarak okuyorsun?” Ben de “Yetmiş üç” dedim. O zaman şöyle dedi: “Oysa Bakara suresine benziyordu; Ya da ondan da uzundu. Biz onda recm ayetini de okuyorduk.”
Bir nakilde ise şöyle geçer: “O (Ahzap süresinin) sonunda şöyle diyordu: “Evli erkek ve evli kadın zina ettiklerinde, onları elbette recm edin! Allah’tan bir ceza olarak; ve Allah Aziz ve Hekim’dir!! (Kenz-ül Ümmâl, c.2, s.567, Ed-Durr-ül Mensûr (Suyûtî), c. 5, s180)

Eğer bu kaynaklarda söylenenler doğruysa günümüz Kur'an mushafındaki Ahzab suresinden 200'ü aşkın ayet eksilmiştir.

1370 YILLIK KUR'AN

2015 yılında İngiltere'deki Birmingham Üniversitesi'nde dünyadaki en eski Kur'an-ı Kerim olabileceği düşünülen kitaptan bazı bölümler bulundu. Müslümanlar bulunan bölümlerin Karbon 14 tarihleme testine tabi tutulduğunu ve en az 1370 yıllık olduğunu söylediler ve bunu bir delil olarak ortaya atmaya başladılar. Oysaki meselenin asli öğle değil, bu tamamen çarpıtma bir haberdir.

Yapılan tahliller, parşömenin yüzde 95 olasılıkla, 568 ile 645 yılları arasındaki dönemden kalmış olduğunu gösteriyor. Birmingham Üniversitesi özel koleksiyonlar bölümü başkanı Susan Worrall, araştırmacıların, kitaptan geriye kalmış bölümlerin bu denli eski olabileceğini "hayal bile edemediklerini" söylüyor.

Bu haberde dikkat edilmesi gereken iki şey var. Birincisi Müslümanlar evrimle alakalı konularda Karbon 14 tarihleme testine itibar etmedikleri halde Kur'an'ın yaşıyla ilgili konuda her ne hikmetse düşünmeden inanabiliyorlar. İkinci husus ise Karbon 14 testinin ortaya çıkardığı tarih parşömenin 568 yılıyla 645 yılı arasına ait olduğunu söylüyor. Bu ne anlama geliyor? Yani bu yıllardan 568 yılı doğruysa o zaman bahsi geçen Kur'an Muhammed doğmadan önce yazılmış, zira Muhammed'in doğum tarihi 570 senesidir.

Yani anlayacağınız bulunan Kur'an sayfaları Muhammed doğmadan 2 sene önce yazılmış olabilir. Söz konusu buluşla ilgili Tarihçi ve "The Shadow of The Sword" (Kılıcın Gölgesi) adlı kitabın yazarı Tom Holland İslam'ın kökenine ilişkin bilgilerin şüpheli hatta yanlış olduğuna ilişkin bulguların artmakta olduğunu söyledi."
Holland, 'Bu, en hafif ifadesiyle, Kur'an'ın nasıl ortaya çıktığını kesin olarak bildiğimiz düşüncesini sarsıyor ve bunun Muhammed ve sahabeleri üzerinde de etkileri olabilir' diyor.

Kısaca özetleyecek olursak İngiltere'de bulunan Kur'an bir daha Muhammed diye birinin yaşamadığı  iddialarını gündeme getiriyor. Fakat bu mevzuyu başka bir yazımda detaylı bir şekilde ele alacağım.