HABERLER
Dini Haber
tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

OSMANLI'DA OĞLANCILIK

Yazan: Kirpi


OSMANLI'DA OĞLANCILIK


“OSMANLI’DA OĞLANCILIK” Kitabının yazarı Rıza Zelyut’a 2018 yılında dava açılmış ve kitaplarının toplatılması istenmişti. Fakat Ankara 11. İdare Mahkemesi, kitaptaki bilgilerin Osmanlı dönemine ait belgelere dayanmasını gerekçe göstererek kitabın satılmasında bir sorun olmadığında karar kıldı. 

Her toplum kendinden önceki neslini yani atalarını hoş yönleriyle anlatmaya çalışır. Hatta bazıları bu yolda tarihi çarpıtmaktan bile kaçınmaz. Osmanlı'nın Türkiye sınırları içerisinde yaşayan insanların atası olduğu tartışılır fakat büyük çoğunluğun bunu böyle kabul etmesi sebebiyle bende bu yazımda Osmanlı'yı Türklerin ataları olarak ele alıp ve eleştireceğim. "Osmanlı şeriatla yönetildi her şey güllük gülistanlıktı" diye naralar atan insanlara sorsanız çoğu Osmanlının kaç senesinde kurulduğunu dahi bilmez. Gerçi onların da bir suçu yok. Tarih öğretildiği kadar bilinir derler. Bu yazımda tarihçilerin Osmanlı'yı anlatırken değinmekten kaçındıkları bir konuyu, eşcinselliği, diğer adıyla oğlancılığı ele alacağım.veledi

Osmanlıda oğlancılığın erken dönemde yani Orhan Gazi zamanında başladığı sanılmaktadır. [1]  Osmanlıya esir düşen Bizans İmparatorluğunun Selanik Baş Psikoposu Gregory Palamas Osmanlı'da eşcinselliğin çok yaygın olduğunu özellikle de esir alınan Hristiyan çocuklara karşı tecavüzlerin fazla olduğunu anlatıyor. [2] Osmanlı'da askerlik yaşı gelen eşcinsellerden cinsel yönelimine dair gerekçe ispatlaması istenmiyor, askerlik yapmaları için eşcinsellik bir engel olarak görülmüyordu. [3] Orduda eşcinseller Yeniçerilere hizmet eden "civelek"ler olarak tanımlanmış, savaşlarda ihtiyacı karşılamak üzere civelekler taburu oluşturulmuş, Civelek taburunda yer alan askerlerin her birini bir yeniçeri sahiplenmiştir. [4] Osmanlı'da kadınlardan hoşlanmadığını devamlı tekrarlamış, eserlerinde hep konusunu işlemiş eşcinsel şairlerden biri Enderûnlu Fâzıl olmuştur.  Hatta LGBT temalı "Güzel Oğlanlar Kitabı" vardır.

Ünlü Osmanlı tarihçilerinden Gelibolulu Mustafa Ali 1541'de Gelibolu'da doğdu. Küçük yaşta eğitime başlayıp 20 yasında medreseden mezun oldu. Mihr-ü Mah isimli eserini şehzade İkinci Selim'e takdim ederek divan katipliği vazifesine atandı. Daha sonra Şam beylerbeyi Lala Mustafa Paşa'nın divan katibi olarak atandı ve onunla beraber Mısır'a gitti.
Sonrasında Bosna beylerbeyi Ferhat Paşa'nın divan katipliğini yaptı. Sultan Üçüncü Murad Han döneminde Gürcistan beylerbeyi oldu. Sultan Üçüncü Mehmet dönemindeyse mir-i miran rütbesiyle Şam valiliğine tayin edildi. Son olarak Cidde valiliği görevine atandıktan sonra ise 1600 senesinde orada vefat etti.

İyi bir şair olmasının yanı sıra şerh edebiyatında da iyi bir yer edinmiş. Sultan üçüncü Murad'ın şiirlerinin şerhini yapmış ve Nefi gibi bazı şairlere mahlas vermiştir. ‘Kunh-ül-Ahbar, Heft Meclis, Nadir-ül-Maharıb, Menâkib-İ Hünerverân, Âdab, Hulâsâtu’l-Ahvâ der-Letâfet  gibi eserleri vardır.

Osmanlı ve Padişahlar üzerine derin tecrübe sahibi olan Mustafa Ali ‘’Görgü ve Toplum Kuralları Üzerinde Ziyafet Sofraları’’  isimli 2 ciltlik bir kitap yayınladı. Kitabın sekizinci bölüm başlığı aynen şu şekildedir: "Bıyığı terlememiş ve sakalı çıkmamış olanlar takımını anlatır"
Bu bölümde dönemin oğlancılık kavramını tüm çıplaklığıyla anlatmıştır. Kitabın 59 ve 60. sayfalarında şunları anlatıyor:

“Çünkü sevilen kadın bölüğünün namahremleri avan korkusundan gizli tutulur. Şimdi ise civanlarla arkadaşlık onlarla düşüp kalkma yolunda bir kapıdır ki bu kapı gizli, aşikâr hep açıktır.
Tüysüzler soyundan namert lokması olanların çoğu Arabistan piçleri ve Anadolu Türklerinin veled -i zinalarıdır, onların sürdüğü güzellik ve cazibe süresini hiçbir diyarın tüysüzleri sürmez.
Niceleri otuz yaşına varıncaya kadar güzel yüzünde gönlünde üzüntü olacak kıl görmez. Türk çocukları Arabistan’daki ele avuca sığmaz civelek çocuklar güzellik yönünden hepsinden kısa ömürlü olurlar.

20 yaşlarına vardıkları gibi rağbetten düşerler ve aşıkların işinden kalırlar. Ama İçel civarları Edirne, Bursa ve İstanbul'un ince bellileri her yönden kusursuzlukta ve güzellikte onlardan ileridir.

Güzelliği ve cazibesi eksik olanların ise çeke çevire tazelikleri ve tatlı kılan naz ve cilve ile sevimli gösterir. Ama Kürt tüysüzleri, anadan doğma evbaş olanların tecrübesine göre sağlıklı, yumuşak ve uysal imişler ve her ne teklif olunsa dinleyip yapmaları çok olurmuş. Hele bellerinden aşağısını kına ile boyatır, dizlerine ininceye kadar boyanarak kendilerini süslerlermiş.

Özellikle Çoğu ince belli ve uzun boylu olurlar. Kendilerini teslim ettikleri sırada her uzvuyla birlikte yumuşaklık gösterirlermiş. Sözün kısası görünüşte yumuşak davranmakta, aslında karşı durmakta İçel güzellerinin  çoğu inat ederlermiş.

Buna göre bunların vuslat nimeti bu- yükler için vardır. Yanlarında gezen aşıklarını bahtsız ettikleri ve parasız pulsuz bıraktıkları meydandadır, derler. Ve iki gencin fırsat vaktinde birbirinden yararlanması, yahut birisi ötekini sarhoş edip üstüne çıkması, değmede mümkün olmayacak bir iştir, diye anlatıp söylerler.

Sözün kısası, ün almış güzel yüzlülere rağbet edip karşısında gümüş servi endamlı, uzun boylu, salınarak yürüyenleri kullanmak isteyenler Rumeli köçeklerinden şaşmasınlar. Kul cinsinin de Yusuf çehreli Çerkeslerinden ve Hırvat asıllıların nefesleri mis kokanlarından sakın usanıp bezmesinler. 

Gerçi İçel mahbuplarında da nazeninler olur lakin çoğu vefasız insanı üzmek isteyen cefacı güzellerdir. Onlara sahip olanların huzuru ve rahatı az bulunur. Ama Arnavut cinsi de gerçi âşıkların gönüllerini alırlar, bu kadar var ki gayet inatçı olurlar.
Ama Gürcü, Rus ve Görel cinsi, öteki esnafın gübresi gibidir. Onlara bakarak Macar soyundan olanlar, başka tayfaların tabiata uygun ve makbul olanlarıdır.

Gel gelelim, çoğu efendisine, hıyanet eder; düşüp kalkmalarından, davranışlarından her kişi onların çirkin yönlerini görür. Şaşılacak olan budur ki Mısır evbaşları Habeşlilere düşkündür. Araya soğukluk girer, her biri insanın samurudur, derler. Aslında yatak hizmetinde usta olurlarmış, yani esbap buhurlamayı, yatak ve yastık döşemeyi candan isterlermiş. Erkeğinde, dişisinde adamlık belli imiş: her ne semte görülürse uysal ve güzel davranarak yumuşaklık göstermeleri kolaymış.” 

Mustafa Ali'nin ağzından Osmanlı'da oğlancılığın ne boyutta olduğunu hatta çoğu zaman kadınlardan fazla erkeklerin tercih edildiğini öğrenmiş oluyoruz.

Muhteşem Yüzyıldaki aşk sahnelerine tepki gösteren İslamcılar Osmanlı'nın resmi tarihçilerinden olan Mustafa Ali'nin yazdıklarına nasıl tepki verecekler doğrusu merak ediyorum.

Gazeteci yazar Rıza Zelyut'un yeni araştırma kitabı "Osmanlı'da Oğlancılık"ta şunları aktarıyor:

Bu işin temelinin Yıldırım Bayezid zamanında atıldığı söylenmektedir. Vezir Çandarlı Ali Paşa'nın mahbub oğlanları, içoğlanı biçiminde saraya soktuğu, bu işe padişahı da alıştırdığı suçlaması hemen hemen bütün Osmanlı vakayinamelerinde yer alır. Manzum Tevârıh-i Âl-i Osman'daki şu anlatım, devletin dönüştürülmesine ilişkin ilginç ipuçları vermektedir:

"Heman ki (ne zaman ki) Kara Halil oğlu Ali Paşa vezir oldu, fısk ü fücur (eğlence ve zina) ziyade oldu. Mahbub oğlanları yanına aldı, adını içoğlanı kodu. (…) İç oğlanına itten beter rağbet ederlerdi. İçoğlanına rağbet etmek Ali Paşa'dan kaldı. Heman Ali Paşa vezir oldu, onun zamanında danişmentler (din âlimleri) çoğaldı, begler kapısına geldiler. Her biri bir begin yanına geldiler. Her biri onlara yarayalım deyü tabiatlarına münasip cevap verdiler. Allah buyruğun peygamber kavlin terk ettiler."

Sorunu, 1387-1406 yılları arasında baş vezirlik (veziriazam) yapan Ali Paşa'yla sınırlamak yanıltıcıdır çünkü bu süreçte içoğlanı sisteminin padişahlar tarafından kuvvetle benimsendiğini görüyoruz. Bu dönem ayrıca sarayın haremlik ve selamlık diye ikiye ayrıldığı, kadınların harem kısmına sürgün edilerek oğlanların kadın saltanatına ortak edildiği bir dönemdir.

Oğlancılık 15 yüzyılda Osmanlı'da fazlasıyla yaygın bir hale gelmişti. Devlet bunu engellememiş aksine Kâbusnâme olarak  devlet protokolüne sokmuştur. “Kâbusnâme adlı protokol kitabı, Ziyaroğulları’ndan Keykavus tarafından oğlu Giylanşah’a öğüt kitabı olarak yazılmıştır. Bu kitap, 15.yüzyılın ilk yarısında Sultan ll. Murad’ın isteği üzerine Mercimek Ahmet tarafından Farsçadan Türkçeye çevrilmiştir. Kitabın “Cimada Faidelisi ve Ziyanlısı Kangısıdır (Hangisidir) Anı (Onu) Beyan Eder” başlıklı bölümünde oğlan ve kadın kullanmak şöyle anlatılmaktadır:

“Yaz olacak avretlere meyket ve kışın oğlanlara; ta ki tendürüst (sağlıklı) olasın. Zira ki oğlan teni ıssıdır (sıcaktır); yazın iki ıssı bir yere gelse teni azıdur ve avrat teni soğuktur; kışın iki sığuk bir yere gelse teni kurudur, vesselam.”  [5]

Ünlü Osmanlı tarihçilerinden Halil İnalcık Ayş u Tarab adlı eserinin 275 sayfasında Gelibolulu Mustafa Ali'den şunları aktarıyor. [6]

Ekabirin (devlet ileri gelenleri, makamca büyük kimseler.) evlerinde güzel cariye ve içoğlanları cinsel ilişki için tutulmaktadır. Onlar efendilerinden başkasının yüzüne bakmamalıdır. Padişahın nedimelerinden biri bu kuralı gözetmediği için gözden düşmüştür. İçoğlanı şerbet ve kahve sunarken, “diz çöküp domalıp” başka anlamlara gelecek durumlara kalkışmamalı.

Ünlü tarihçi, kitabın devamında Meyhaneler bölümünde şunları aktarıyor:

Âli’ye göre, meyhanelere gidenler iki zümredir. Birincisi: “nev-civânlar, zenpâre ve mahbub-dost”lardır; ikincisi, “gece ve gündüz şürb-i hamr” ile ömrünü meyhanede geçiren takımdır. Bunların
kanunları: Cuma gecelerini kadınla, Sebt (Cumartesi) gününü cüvânân ile Cuma akşamını gılman (oğlanlar) ve sade-rûyân (sakalı çıkmamış gençler) ile geçirmektir. Bu gibiler, Cuma günü namazdan hemen sonra meyhaneye giderler. Aynı biçimde çarşıda sanat sahipleri (esnaf) eve gitmeden dışarıda “seyr ü sülûk yollarında serseri” olduktan sonra hanelerine gelirler. Halktan olan ayyaşlar, haftada bir tenkiye ve şarapla kalplerini tasfiye ederler. [İnalcık, a.g.e, s. 266-267.]

OĞLANCILIK YAPAN PADİŞAHLAR[7]

FATİH SULTAN MEHMET
Avni mahlasıyla şiirler yazan Fatih Sultan Mehmet'in güzel erkek çocuklara şiirler yazdığı bilinen bir durumdur. Örnek vermek gerekirse.

"Karalar geymiş meh-i taban gibi ol serv-i nâz
Mülk-i Efrengün meğer kim hüsn içinde şâhıdur"
(Rahibeler gibi karalar giyinmiş bir dolunay gibi nazlı nazlı salınan o selvi boylu sevgili, tıpkı Frenk ülkesinin güzellikler içindeki padişahı gibidir).

"Ukde-i Zünnarına her kimse kim dil bağlamaz
Ehl-i iman olmaz ol âşıkların gümrahıdur"
(O Hristiyan güzelinin belindeki zünnarın düğümüne gönlünü bağlamayanlar, iman ehli olamazlar. O kişiler âşıkların yoldan çıkmış olanlarıdır).

"Gamzesi öldürdüğine lebleri cânlarvirür
Var ise olrûh-bahşun din-i İsa râhıdur"
(Onun hışımlı yan bakışının öldürdüğüne, dudakları can vermektedir. O ruh veren güzelin dini Hz. İsa'nın yoludur).

"Avniya kılma gümân kim sana râm ola nigâr
Sen Sitanbulşâhısun ol da Kalataşâhıdur"
(Ey Avni, gönül verdiğin o Hristiyan güzelin sana râm olacağını umma! Zira sen, nihayetinde İstanbul'un şâhısın; o ise, Galata'nın padişahıdır) [Prof. Dr. Muhammed N. Doğan, Fatih Divanı ve Şerhi, s. 171-174, Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, İstanbul-2104; Millet Genel Kütüphanesi, A. E. Manzum, 305, varak 5b]

Yukarıdaki şiirde anlatılan sevgili, Galata'da yaşayan Hristiyan bir oğlandır. Fatih, o oğlan için dininden bile vazgeçmeye hazır olduğunu yazabilmiştir. Bu dinden geçmeyi bir mecaz olarak yorumlasak bile, anlatılanın kara giysili bir erkek olduğu açıktır. Çünkü Osmanlı ülkesindeki gayrimüslimler sokakta kim oldukları anlaşılsın diye genelde siyah elbiseyle dolaşmak zorundaydılar.

II. BAYEZİD
Fatih Sultan Mehmet'ten sonra tahta geçen oğlu II. Bayezid daha şehzadelik dönemindeyken ayyaş ve ahlaksız olmakla suçlanmıştır. Onun içoğlanı, güzel Sırp çocuğu "Mustafa" tarihimizde "Koca Mustafa Paşa" olarak bilinmektedir.

YAVUZ SULTAN SELİM
II. Bayezid'in oğlu Selim (Yavuz), oğlancı şairleri korumuştur. En sert oğlancılık kitabının yazarı, şair Gazalî, Yavuz döneminde işini sürdürmeye devam etmiştir. Daha da önemlisi Yavuz Sultan Selim dönemin şeyhülislamı Kemalpaşazade'ye (İbn-i Kemal, 1468-1536), Rücûu'ş-Şeyh ilâ Sibâhü fi'l Kuvvet-i Ale'l-Bah adlı meşhur cinsellik kitabını (Bahnameyi) yazdırtmıştır.
Bu kitapta oğlancılık ilişkileri de anlatılmaktadır. Sonraki yüzyıllarda bu kitabın farklı adlarda yapılan baskılarının başka padişahlara da sunulması Yavuz Sultan Selim'in sarayda oğlancı ilişkileri devam ettirdiğini göstermektedir.

KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN
Kanuni Sultan Süleyman döneminde Oğlan satıcılığının (oğlan pezevenkliğinin) devlet memurları tarafından bile yapılır hale geldiği görülmektedir. Padişah Kanuni de şiirlerinde oğlancı bir ruh hali içinde olduğunu ortaya koymaktadır. Onun binlerce şiiri içinden seçilerek kendi hattıyla (yazısıyla) yazılmış "Muhibbi Divanı"nda bunun ipuçlarını görmekteyiz.

"İy Muhibbi içüben mest-i harabat olub
Topdolu eyleyelim nara ile afakı"
(Ey gönül öyle içelim ki meyhane sarhoşuna dönelim ve attığımız naralarla dört yanı çınlatalım.)

Böyle sarhoş olduğu ortamdaki güzel, mahbub diye anılan bir oğlandır. Bunu şu beyitleri açıkça göstermektedir:

"Ol Hıta mahbubı gör kim turresin çîn gösterir
Nokta-i hali ile gül üzre pür çîn gösterir
Deyr içinde zülfini zünnar edip ol muğbeçe
Bana sundukda kadeh üstünde haçın gösterir"

(O Hıta dilberleri kadar güzel olan hub [oğlan], güle benzeyen yanağındaki beniyle daha da çekicileşip alnına dökülen kıvırcık saçlarını [kâkülünü] bize gösterir. O meyhane oğlanı [saki] manastır keşişleri gibi saçını beline kuşak ederek bana kadeh sunduğunda sanki haçını göstermiş gibi olur.)

Birçok imgeyi ve sembolü iç içe geçiren Şair Muhibbi (Kanuni Sultan Süleyman), burada meyhaneci çırağı diye anlattığı bir Hristiyan oğlana tutulduğunu dile getirmektedir. Bu oğlan aslında Padişah'a sakilik yapan içoğlanından başkası değildir.

IV. MURAT
O dönemde yaşayan ve Enderun'da yetiştirilmiş olan Ali Ufki de şu bilgiyi aktarmakta:
"IV. Murat, Büyükoda'da içoğlanı olan Ermeni Musa'ya böyle âşık oldu ve ona öylesine tutuldu ki kimi zaman çıldıracak hale geliyordu. Ayrıca genç bir silahtar paşaya da (halk içine çıktığında padişahın kılıcını ve silahlarını taşıyan ve baş hadımağaların ardından sarayda neredeyse en üst mevkide bulunan içoğlanına) âşık oldu. Bu içoğlanı güzelliği uğruna Galatasaray kışlasından alınmış, önce Padişah'ın lütfuyla Hasoda'ya kabul edilmiş, çok kısa bir sürede de silahdar paşa olmuştu."

Ali Ufki Bey, kendi döneminin padişahı olan IV. Mehmet'in de Ermeni kökenli bir oğlana olan tutkusunu şu ifadelerle dile getirmiştir:

"Şu anda hüküm süren Padişah, Güloğlu adında İstanbullu genç bir oğlana âşıktır. Padişah'ın musiki içoğlanı olan bu kişi şimdi onun gözdesidir ve kendisine imparatorluğun en önde gelen mevkilerinden, neredeyse divan reisliğine denk kubbe veziri rütbesi verilmiştir."

Sonuç olarak eşcinselliğin Osmanlı'nın bir yaşam tarzı olduğunu söyleyebiliriz. "Laiklik insanları bozuyor, eşcinsellik artıyor" diye iftira atanlar şeriatla yönetilen Osmanlı'da eşcinselliğin bu denli yaygın olmasının sebebini bizlere açıklamak zorundadır.
Şeriatla yönetilen, dünyaya adalet dağıtan Osmanlı dizilerini izleyenlerin madalyonun diğer yüzünden haberleri dahi yok. Haberleri olanlar da bilinçli bir şekilde bunu saklamaya çalışıyor.

RUM SURESİ MUCİZESİ (!) 2

Yazan: Kirpi
K, Rum suresi, Kurandaki mucizeler, Kur'an mucizeleri, Kur'andaki çelişkiler, Rum suresi mucizesi, Dünyanın en alçak yeri, Lut gölü, Mariana çukuru, Büyük çukur, din, islamiyet,

RUM SURESİ MUCİZESİ (!) 2


Bundan önceki yazımda Rum suresi mucizesi yalanını ortaya çıkartmıştım fakat İslamcılar bayağı öfkelenmiş ve benim cümlelerim arasından sözde yanlışlar bularak sahte mucizelerini kurtarmaya çalışmışlar. Youtube'de bahsi geçen makalenin videosu altına şaşırılacak ve bir o kadar da komik yorumlar yapmışlar. Şimdi o yorumların bir kaçına cevap vererek genel İslamcı eleştirilerine cevap vermiş olacağım. İlk yorum şöyle:

Şah ve Mat kullanıcısı
Şimdi ben sana soruyorum Din ve Mitoloji. Diyorsun ki"Muhammed Rumların kazanmasını istediği için "Rum suresini" yazdı. Diyelim ki öyle olsun. Peki ya Rumlar kaybetseydi Muhammed çevresine ve kendine inananlara karşı yalancı duruma düşmüş olmaz mıydı? Neden böyle bir risk alsın ki?

Rumlar kaybetseydi bile bu Muhammed için önemli bir olay olmazdı. En kısa yoldan giderek bu ayeti neshederdi. Bunun örnekleri Kur'an'da zaten mevcut. Hemen bir örnek vereyim:

Enfal Suresi
65 Eğer içinizde sabırlı yirmi kişi bulunursa, iki yüz kişiye galip gelirler. Eğer içinizde (sabırlı) yüz kişi bulunursa, inkâr edenlerden bin kişiye galip gelirler.
66  Şimdi ise, Allah yükünüzü hafifletti ve sizde muhakkak bir zaaf olduğunu bildi. Eğer içinizde sabırlı yüz kişi olursa iki yüz kişiye galip gelirler. Eğer içinizde (sabırlı) bin kişi olursa, Allah'ın izniyle iki bin kişiye galip gelirler.

Gördüğünüz gibi 65 ayette 1 Müslüman 10 kafire bedeldir diyor. Bunun üzerine Müslümanlar bir kişi nasıl 10 kişiyle savaşabilir diyorlar ve gaybı bilen Allah 65. ayeti neshederek 66. ayette yanlışını düzeltiyor. Böylece 1 Müslüman 2 kafire bedeldir diyor. Diyanet İşlerinin konuyla ilgili söylediğine bakalım:

Diyanet İşleri Başkanlığı Enfâl Suresi - 65-66 . Ayet Tefsiri
Tefsirlerde bire on savaşma yükümlülüğünün bire iki nisbetine indirilmesi konusunda Bedir Savaşı gibi bazı olaylara atıf yapılmış ve 66. âyetin bir öncekini neshettiğinden söz edilmiştir. İbn Abbas’ın bir yorumuna (Buhârî, “Tefsîr”, 8/6) dayanan Ebû Bekir İbnü’l-Arabî’ye göre (II, 877), Bedir dahil hiçbir zaman sahâbe bire on savaşmamıştır. Bu âyet bir olaya bağlı olmaksızın bir mümine, on düşmana karşı olsa da savaşmasını, bu şart içinde dahi savaştan kaçmamasını farz kılmış, sonra farz olma hükmü kaldırmıştır (savaştan kaçmanın hükmü için bk. 16. âyetin açıklaması). Kurtubî’nin şu açıklaması, İslâm âlimlerinin nesih anlayışları bakımından da ilgi çekicidir: “İbn Abbas’tan gelen rivayet bunun farz olduğunu gösteriyor. Sonra bunun müminlere ağır geldiği sabit olunca farz, bir kişinin iki kişi karşısında sebat etmesi yükümlülüğüne indirildi. Böylece müminlerin yükleri hafifletildi, yüz kişinin iki yüz kişi karşısında kaçmaması farz kılındı. Buna göre, yapılan bir hafifletmedir, nesih değildir ve bu anlayış güzeldir. Maamafih Kadı İbnü’tTayyib, ‘Bir hüküm tamamen ortadan kaldırılmasa bile aslında veya niteliklerinde bir değiştirme yapılmasına da nesih denebilir; çünkü bu takdirde ikincisi, birincinin aynı değildir’ demiştir” (VIII, 45).
Kaynak : Kur'an Yolu Tefsiri, Cilt: 2, Sayfa: 707-708

Anlayacağınız gibi eğer Rumlar Ninova'da savaşı kaybetseydi bu defa da "onlar iyi savaşmadı, bu yüzden mağlup oldular" diyerek işin içinden çıkardı. Bu arkadaşın başka bir eleştirisine bakalım:

Şah ve Mat kullanıcısı
O zaman Din ve Mitoloji Kur'an'ın Allah'ın gönderdiği bir kitap olduğunu kabul ediyor bu videosunda. Dünyanın en alçak yerinin Lut gölü olduğunu kendisi söylüyor. O halde Muhammed bütün dünyayı gezip tespit mi yapmış? Sureyi o yazdıysa nereden biliyor Lut gölünün dünyanın en alçak yeri olduğunu?

Dünyanın en alçak yerinin Lut gölü olduğunu ifade ettiğimiz için bizim Kur'an'a inandığımızı iddia ediyor. İlk önce makalemde “Lut gölü dünyanın en alçak yeridir” diye bir ifade kullanmışım. Bu hem doğru hem de yanlış. Ayette en alçak yerde savaş yapıldı deniliyor fakat Lut Gölün'ün alçaklığı onun deniz tabanı kısmıdır. Lut Gölü'nün tabanında eskiden insanların yaşadığı düşünülüyordu. M.Ö 1800 yıllarda denizin oluşması sırasında Lut kavminin yaşadığı Sodom ve Gomore şehirlerinin sular altında kaldığı yönünde bir inanç ta mevcut. Rum ve Sasanilerin bu savaşı Sodom veyahut Gamorre şehirlerinden birinde olmadığı için (yani günümüz Ölü denizin tabanında) Kur'an'daki "en alçak yerde savaştılar" ifadesi yanlıştır. Zaten Kur'an'da dünyada en alçak yerde savaştılar diye bir ifade geçmiyor. Sadece en alçakta deniliyor. Bu alçak yerin Lut Gölü olduğunu söyleyen benim. Zira Rum ve Sasaniler Lut Gölü yakınlarında savaş yaptılar. Fakat alçaklık kavramı Lut Gölü'nün kendisi için geçerli, onun etrafı için değil. Kudüs'ün işgali ile sonuçlanan savaş Lut Gölü üzerinde yapılmadığı için Kur'an'ın en alçak diye tabir ettiği yerin burası olmadığını söyleyebiliriz. Dolayısıyla benim önceki yazımda anlatmak istediğim fakat yanlış ifade ettiğim düşüncem budur.

Bu arkadaş yazısının devamında  “O halde Muhammed bütün dünyayı gezip tespit mi yapmış? Sureyi o yazdıysa nereden biliyor Lut Gölü'nün dünyanın en alçak yeri olduğunu?” sorusunu sormuş. Aklı sıra benim Lut Gölü için kullandığım dünyanın en alçak yeri ifadesini bana karşı kullanarak Kur'an'dan bir sözde mucize yaratmak istiyor.
Güzel kardeşim ilk önce şunu söylemek gerekir ki dünyanın en alçak yeri Lut Gölü değildir. Oraya en alçak dememin nedenlerinden biri kendisi bir deniz olduğu halde deniz seviyesinden (0km) daha alçakta olmasıdır. Dünyanın suyla kaplı olan en alçak yeri ve dünya üzerinde bilinen en derin nokta Mariana çukurudur. Büyük Okyanus'ta, Guam Adası'nın güney batısında, Japonya ve Endonezya arasında, iki ülkeye de aşağı yukarı eşit uzaklıkta yer alır. Yapılan son ölçümlere göre en derin noktası yaklaşık 10.994 metredir [1]. Uzunluğu 2.542 kilometre, genişliği ise 69 kilometredir.  Eğer senin dediğin gibi Kur'an dünyanın en alçak yerini Lut Gölü olarak belirtmiş olsa bu yine bir mucize olmazdı zira dünyanın en derin yeri Mariana çukurudur.
Adım gibi eminim ki İslamcılar tüm bunları okurken Kur'an su altındaki en alçak yeri değil karadaki en alçak yeri demiş diye eleştirmeye başlayacaklar. Fakat yine yanılıyorsunuz. Karada en alçak yer Lut Gölü değil. Peki nerededir dünyanın kara üzerinde en alçak yeri?



Bentley Subglacial Trench (Büyük Çukur)

Bentley Subglacial [2], dünyanın yüzeyinde okyanus tarafından kapsanmayan en derin noktadır ve tamamen buzla kaplıdır. Büyük Çukur olarak da bilinen bu nokta Büyük Kanyon'dan daha derindir
Nerede: Batı Antarktika
Derinlik: 2.555m

Dünyanın kara üzerinde bulunan en alçak yeri burasıdır. Üzeri milyonlarca yıldır yağan kar yüzünden buzla kaplıdır. Lut Gölünden farklı olarak sizi sıcak tutacak giysiler giyseniz üzerinde savaş bile yapa bilirsiniz.
Gördüğünüz gibi Rum süresinin mucize olarak ele alabileceğimiz hiçbir tarafı yoktur. İslamcılardan ricam lütfen bir daha yorum yapmadan önce azacık araştırma yapın. Zira böyle yorumlar yaparak kendinizi komik duruma sokuyorsunuz.

RUM SURESİ MUCİZESİ YALANI

Yazan: Kirpi


RUM SURESİ MUCİZESİ YALANI


Müslümanlar özellikle de modernist Müslümanlar tartışmalarda Kur'an'ın Allah kelamı olduğunu ispatlamak için Rum suresini delil olarak kullanırlar. Fakat bu sure mucize değil coğrafi ve tarihi bilgisizliğin net ve kısa bir özetidir. Lafı fazla uzatmadan bahsi geçen ayete bakalım:

Rum suresi 1-4.ayetler:
1) Elif. Lâm. Mîm.
الٓمٓ۠
2) Rum mağlub edildi.
غُلِبَتِ الرُّومُۙ
3) En yakın bir yerde, fakat onlar bu mağlubiyetten sonra galip olacaklar.
ف۪ٓي اَدْنَى الْاَرْضِ وَهُمْ مِنْ بَعْدِ غَلَبِهِمْ سَيَغْلِبُونَۙ
4) Bir kaç yıl içinde; çünkü karar yetkisi eninde sonunda Allah'a aittir. İşte o gün inananlar sevineceklerdir.
ف۪ي بِضْعِ سِن۪ينَۜ لِلّٰهِ الْاَمْرُ مِنْ قَبْلُ وَمِنْ بَعْدُۜ وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَۙ

Müslümanlar Rum suresinin ilk 4 ayetini mucize olarak lanse etmeye çalışıyor ve bu ayetlerin Roma ve Sasani imparatorlukları arasındaki savaşları anlattığını iddia ediyorlar. Şimdi hep beraber ilgili ayetleri detaylı bir şekilde inceleyelim.
İlk önce ayetlerde Sasani diye bir ifade geçmiyor. Yani ayetlerin Romayla İran'ın Sasani imparatorluğu arasında olan savaşları anlattığını iddia eden Allah değil Müslümanlardır. Ayetlerin ikinci çarpıtılmış noktası çeviri kısmıdır. Ayette en yakın diye çevrilen kelimenin Arapçası şudur: (Fî edne-l / En alçakta) ف۪ٓي اَدْنَى

Bu kelime Kur'an'da zaten tek bir yerde Rum süresinde kullanılmış ve "en yakın" anlamında tercüme edilmiş. Fakat kelimeyi sözlükte arattığımızda en yakın değil EN ALÇAKTA şeklinde olduğunu görüyoruz.


Bu çeviri hatası bilerek yapılmış ve tamamen ayetin yanlışını örtbas etmek için kullanılmış. Ayetin gerçek çevirisi şöyledir:
Rum süresi
2 Rum mağlup edildi.
3 En alçak bir yerde fakat onlar bu mağlubiyetten sonra galip olacaklar.

Peki Rumlarla Perslerin en alçak yerde yaptıkları savaş hangisidir? Ölü deniz, diğer adıyla Lut gölü dünyanın en alçak yeridir.


Lut gölü yakınlarında Romalılarla Sasaniler arasında  yapılan savaşta Yahudilerinde yardımıyla 614 yılında Hüsrev Pervez (589-628) komutasındaki Persler Kudüs'ü ele geçirdi( Ostrogorskiy 1969, s. 95) ve Rumlar mağlup oldu. Fakat bir sonraki savaşta Rumlar bir daha mağlup oluyor ve 619 yılında Mısır Perslerin eline geçiyor.
Hüsrev Mısır'ın fethinden Herakleios'a aşağıdaki mektubu göndermiştir:
Hüsrev, Tanrıların en büyüğü ve yeryüzünün ustasından Herakleios'a, onun aşağılık ve haksız kölesine. Neden hâlâ hükmümüze uymayı reddediyorsun ve kendine bir kral diyorsun? Yunanları yok etmedim mi? Tanrıya güvendiğinizi söylüyorsunuz. Kayserya, Kudüs ve İskenderiye'yi elime teslim etmedin mi ki? Konstantinopolis'i de yok etmeyecek miyim? Ama benden aman dilersen, karın ve çocuklarınla ​​birlikte gelirsen, hatalarını affederim; Sana toprak, üzüm bağları ve zeytin bahçeleri vereceğim ve nazik bir şekilde bakacağım. Onu bir çarmıha gererek öldüren Yahudilerden kurtulamayan İsa ile kendinizi boş umutlara kaptırmayın. Denizin derinliklerine sığınsanız bile elimi uzatacağım ve sizi alacağım, isteyin ya da istemeyin.
Oman 1893, ss. 206–207
Davies 1998, s. 245

Yani anlayacağınız gibi ayette bahsi geçen en alçak yerde yapılan savaşta Rumlar ardı ardına iki mağlubiyet yaşıyor. Ayetin gerçek çevirisini göz önünde bulundurursak eğer bir sonraki savaşın Rumlar tarafından kazanılacağı bilgisi tarihi kaynaklarca çürütülmüş oluyor. Ayetteki çeviri hatasıyla saklanmaya çalışılan yeri tespit ettiğimize göre ve orada yapılan her iki savaşta Rumların mağlup olduğunu öğrendiğimize göre diğer meseleye geçelim:

Peki Kur'an'da Sasani ismi geçmediği halde Müslümanların Rum suresinde anlatıldığını iddia ettikleri Roma-Sasani savaşı hangi savaştır? Bu savaşlar M.Ö. 92 – M.S. 629 yılları arasında yapılmıştır.  Fakat her ne hikmetse Kur'an'da Sasani ismi geçmemesine rağmen Müslümanlar Rum suresinin nüzul sebebini Antakya (613) ve Ninova (627) savaşlarına bağlıyor ve "bakın işte Antakya'da mağlup olan Rumlar'ın Ninova'da zafer kazanacağı önceden haber verilmiş, bu bir mucizedir" diyorlar.

PEKİ BU BİR MUCİZE Mİ?

Öncelikle ortada savaş varsa onun iki tarafı olur. Kazanan ve kaybeden. Ve doğal olarak bunun olasılığı yarı yarıyadır. Örnek vermek gerekirse farz edin ki siz A futbol takımını tutuyorsunuz ve sizin A takımınız B takımıyla yaptığı maçta yeniliyor. Siz bir dahaki sefer A takımı kesin galip gelecek diyorsunuz. Bir süre sonra maç yapıldığında A takımı galip oluyor. Şimdi bu bir mucize mi? Tabi ki de hayır. Sizin taraftarı olduğunuz takımın kazanmasını arzulamanızdır. Nitekim Muhammed de Rum-Sasani savaşlarında Rumlardan taraf olmuş ve onların kazanmasını arzulamıştır. Rum suresinin nüzul  sebebini İslam kaynaklarında okuduğumuzda bunu açıkça görebiliyoruz. Bakalım İslami kaynaklar Rum suresinin nüzul sebebi hakkında ne söylüyorlar?:

Rûm Sûresi’nin ilk âyetleri nâzil olunca, Hz. Ebû Bekir (r.a.), mağlup Bizans’ın yakın bir gelecekte İran’a gâlip geleceğini ifade etti. Übey b. Halef ve diğer müşrikler ise bunu yadırgayarak, Bizans’ın İran’a galip gelmesinin uzak bir ihtimal olduğunu iddia ederek karşı çıktılar. Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir (r.a.) Bizans’ın, Übey b. Halef ise İran’ın üç yıl içinde galip geleceği konusunda on deve üzerine bahse girdiler. Bu hâdise kumarın haram kılınmasından önce oldu. Hz. Peygamber (a.s.), -süreyi kısa tutan- Hz. Ebû Bekir’e (r.a.) bid’ ( بضع ) kelimesinin üçten dokuza kadar olan sayıları ifade ettiğini hatırlattı. Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir (r.a.) ile Übey b. Halef bahsi “dokuz yıl içinde yüz deve üzerine” şeklinde yenilediler.  Rumlar birdenbire gelişerek İranlıları ağır bir hezîmete uğrattılar. Bunu haber alınca Hz. Ebubekir Übey’in veresesinden yüz deveyi alıp Peygamber Efendimiz’e getirdi. Allah Resûlü (s.a.s.):“Bunları fakirlere dağıt!” buyurdu.  O da fakirlere dağıttı. Kur’ân-ı Kerîm’in bu mûcizesini gören Mekkeli müşriklerden bir kısmı Müslüman oldu (Tirmizî, Tefsir 30/3194; Kurtubî, el-Câmi‘, XIV, 3)

Bu bilgilerden ilk olarak Muhammed ve sahabelerinin kumar oynadığı ortaya çıkmış oluyor çünkü Rumların kazanacağı konusunda bahse giriyorlar. Bu da Muhammed ve sahabelerinin Rumlardan taraf olduğunu ortaya çıkarmış oluyor.
Bir sonraki püf noktaysa hadiste geçen bid’ ( بضع ) kelimesinin 3 ile 9 yıl aralığındaki zaman dilimini göstermesidir. Yani Muhammed Antakya'da 613 yılında [1] yenilen Rumların en erken 3 en geç 9 sene sonra galip geleceğini söylüyor. Fakat tarihten de bildiğimiz gibi Ninova savaşı 12 Aralık 627 yılında [2]  yapılmıştır. Yani Antakya savaşıyla Ninova savaşı arasında 14 sene vardır. Bu gerçekler ayette verilen zamana uymadığından mucize olarak kabul edilemezler.
Üstelik 613 senesinde yapılan Antakya savaşıyla 627 senesinde yapılan Ninova savaşı arasında Rumların mağlup olduğu iki savaş daha var. Bunlar 614 yılında Kudüs'ün Persler tarafından işgali ve 619 yılında Perslerin Mısır'ı işgali. Bunların hepsinde Rumlar mağlup edilmiştir.
Ayetin kasıtlı olarak yanlış çeviri yapıldığı haliyle ele alsak bile yine de elimizde kalıyor. Farz edelim ki ayette en alçak değil de en yakın yer ifadesi kullanılmış olsun. O zaman bile bu ayet Antakya savaşını anlatıyor olamaz. Zira Antakya ile Muhammedin bulunduğu Medine arasındaki mesafe 2.178 kilometredir. [3]

Sonuç olarak ayetin hem yanlış hem de doğru çevirisi coğrafi ve tarihi delillerle çürütülmüş oluyor.
Tarih boyunca gelecekten haber veren insanlar hep olmuştur. Örnek vermek gerekirse Vanga [4] ve Nostradamus [5].

Vanga'nın (1911-1996)  gelecekle ilgili söylediği kehanetlerin büyük bir kısmı şu ana kadar gerçekleşmiştir. Nostradamus (1503-1566) Türkiye'de yeni bir cumhuriyetin kurulacağını, hatta para biriminin bile değişeceğini önceden haber vermiştir.
Şimdi eğer sizin mantığınızla düşünürsek bu iki insanı da Peygamber olarak kabul etmeniz gerek. Zira hepsi tarih boyunca gerçekleşen kehanetlerde bulunmuşlar...

ARAB'IN MUCİZESİ Mİ YOKSA JAPON'UN KAMİKAZESİ Mİ?

Yazan: Generalfeldmarschall
GNR, din, tarih, Kamikaze, Japon intihar dalışları, Japon tanrısı Kami, Kami, Kamikaze ne demektir?, Keramet, 2.Dünya Savaşı, Midway muharebesi, Pearl Harbor, Moğollar,

ARAB'IN MUCİZESİ Mİ YOKSA JAPON'UN KAMİKAZESİ Mİ?


الم تر كىف فعل كامىك (كامي) باصحاب السفينة الم
ىجعل كىدهم فى تضلىل وارسل علىهم رذىل والذلىل فجعلهم كعصف ماءكول

Arapça manası şöyledir;
“Görmedin mi Japon tanrısı Kami ne yaptı gemi sahiplerine. Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı? Onların üzerlerine rezillik yağdırdı. Derken, onları yenilmiş ekin yaprağı kıldı.

Eğer bu Arapça metni Arapça olarak duysalardı eminim ki bütün Müslümanlar hep bir ağızdan “Amin” diyecekti. Aslında bir nevi haklı sayılırlar. Sonuçta yukarıda biraz değiştirilmiş de olsa Fil Suresi yazmaktadır. Çoğu Müslüman Kur’an okumadığı, Arapça anlamadığı hatta İslam dini hakkında neredeyse hiçbir şey bilmediği halde dogmatik bir anlayışla iman etmektedir. Örnek vermek gerekirse; Rusya Federasyonu'na bağlı Müslüman Başkurdistan Cumhuriyeti'nde yaşayan bir ailenin Kur'an-ı Kerim sandıkları 1926 tarihli Arapça Sovyet Ceza Kanunu'nu nesilden nesile aktardığı ve yaklaşık yüz yıl boyunca okudukları ortaya çıkmıştır. Ülkemizde de bunun örneklerine günlük yaşamımızda sıkça rastlamaktayız. Dolayısıyla bu metne “Amin” demelerine, trajikomik bir şekilde alışkın olmamız gerekmektedir.

Bilindiği gibi Fil Suresi Araplar’ın mitolojik hikayesi olan Fil hadisesinden bahsetmektedir. Bu hikayeye göre Kabe’yi yıkmaya gelen Habeş Krallığı’nın Yemen valisi olan Ebrehe’nin fillerle desteklenen ordusu, Allah tarafından gönderilen ebabil kuşlarıyla taşlanarak helak edilmiştir. Nedense İslam kaynakları dışında hiçbir yerde geçmeyen bu olay ile ilgili herhangi bir kanıt bulunamamıştır.

Bir dini oluşturan başlıca unsurlar Tanrı ya da tanrılar, kitap, elçi, mucize olarak sıralanabilir. Bu, kültürden kültüre farklılık gösterir. Mesela kitap sahibi olmayan dinler de mevcuttur. Fakat Tanrı müdahalesi yani mucize her dinde yaşandığına inanılan, olmazsa olmaz bir kavramdır. Her kültürde olduğu gibi Japon kültüründe de böyledir. Zaman zaman Tanrı’nın bazı olaylara müdahale ettiğinine inanılır. Üstelik bu yazımızda bahsedeceğimiz şey mitoloji değil tamamen bir gerçektir.

Japonya II. Dünya Savaşı sonrası 1945-1952 yılları arasında Müttefik Devletler tarafından işgal edilmiştir. Bu yedi yıllık işgal olmasaydı, Japonya tarihte asla işgale uğramamış tek ülke olacaktı. Bu işgal hamlesi, başka bir olay ile beraber Japon halkının hafızasında fazlasıyla yer edinmiştir. Bu diğer olay ise Moğollar’ın Japonya’yı işgal hamlesidir.

Cengiz Han’ın torunu olan Moğol imparatoru Kubilay Han, 1231-1259 yılları arasında yaptığı seferlerde Kore’yi ele geçirdi. Ardından gözünü Japonya’ya diken Moğollar, 1268 yılında Japon imparatoru ve şogununa kendilerine tabi olmasını isteyen bir mektup yolladılar. Fakat Japonlar bu mektubu çok onur kırıcı bularak cevap vermedi ve isteği reddetti. Böylece Kubilay Han, Japonya’ya sefer düzenlemeye karar verdi.


Kore’yi ele geçiren Moğollar, bu ülkenin donanmasına el koyup, bir ada ülkesi olan Japonya’yı deniz yoluyla işgal etmeye karar verdi. 1274 yılında Moğol  ve Koreliler’den müteşekkil 800 gemi ve yaklaşık 40 bin askerden oluşan bir donanma Japonya’ya doğru yola çıktı. Anakaranın güneybatısında bulunan Tsushima adasını ele geçiren Moğollar, halkın tamamını katletti. Ardından anakarada sahil şehri olan Fukuoka’ya çıkan Moğol ordusu, ateşli silahlarla, düzenli olmayan ve teke tek çarpışma yani düelloya alışkın samuraylardan oluşan Japon ordusunu yenilgiye uğrattı. İkmal alamayan Japonlar artık ellerini göğe açarak dua etmeye başlar. Çıkartma akşamı Moğol ordusu güvenlik amacıyla gemilerine dönerler. Bu esnada şiddetli bir kasırga meydana gelir. Japonlar bu kasırgaya Tanrı’nın rüzgarı anlamına gelen ‘kamikaze’ adını verir. Kami Japonca’da Tanrı, kaze ise kasırga demektir. Moğol donanması kasırga sebebiyle sulara gömüldü. Askerlerin büyük çoğunluğu suda boğuldu. Moğol ordusundan çok az kişi kurtulup geri dönebildi ve bu ilk işgal girişimi başarısızlıkla son buldu.

Yaşanan yenilgiden ders çıkarması gerektiğini anlayan Kubilay Han 1279 yılında Çin’i ele geçirip bu ülkenin de donanmasına el koydu. Moğollar daha büyük bir orduyla Japonya’ya karşı ikinci sefer için hazırlıklara başladı. Moğol ve Koreliler’den oluşan  40 bin asker ve 900 gemiden oluşan bir filo oluşturuldu. Bu kez hava şartlarından etkilenmemek için yazın sefer düzenlenecekti. Hazırlanan filo Japonya’ya doğru harekete geçti. Bu güce Çin’den gelecek 100 bin asker ve 3500 gemiden oluşan, çok daha büyük bir güç katılacaktı. Diğer yandan Japonlar da ilk savaştan ders çıkarmışlar ve sahile işgal tehlikesine karşı duvar örmüşler ve samurayları meydan savaşına eğitimli hale getirmişlerdir. Fakat yine de Moğollara karşı başarı şansları çok azdı. 1281 yılında harekete geçen Moğol ve Kore filosu Japon kıyılarına vardı. Sert Japon direnişiyle karşılaşan Moğol ordusunun yardımına dev Çin filosu gelince savaş bir anda Japonlar’ın aleyhine döndü. Artık güçlerini kaybeden Japonlar’ın yapacak bir şeyi kalmamıştı. Japon rahipler ve halk yine ellerini açıp Tanrı Kami’den yardım istedi. Yaz mevsimi olmasına rağmen aynı başlayan ve gün iki gün iki gece süren bir çok şiddetli bir kasırga daha meydana geldi. Hiç durmadan yağan yağmur ve şiddetli kasırgadan dolayı Moğol ordusuna ait gemilerin tamamı battı. Karaya çıkan bazı Moğol, Çinli ve Koreli askerler, samuraylar ve yerel halk tarafından parçalandı. Böylece 20. yüzyılın ortasına kadar Japonya hiç işgale uğramamış bir ülke olarak geldi.

Hayat ne gariptir! 700 yıl önce Moğollara karşı Japonları kurtaran kasırga bu sefer Japonlara karşı Amerikalılar’ı kurtaracaktır. Ee! Tarih tekerrürden ibarettir ama bu kez Japonlar’dan değil Amerikalılar’dan yana olacaktır.

Japonya, II. Dünya Savaşı’na Almanya ve İtalya’yla beraber Mihver Ülkerler bloğunda savaşa katıldı. Kore, Çin, Asya-Pasifik, Hindiçin, Malay yarımadası ve daha birçok yer ele geçirdi. Pearl-Harbour saldırısıyla Amerika’nın hava ve deniz kuvvetlerinin büyük çoğunluğunu yok eden Japonlar Midway adasında kalan Amerikan birliklerini yok etmek için adayı kuşatma altına aldı. Sayıca üstün olan ve Midway Deniz Muharebesini kazanmasına kesin gözüyle bakılan Japon İmparatorluk Donanması ve hava kuvvetleri çıkan bir kasırgada çok ağır kayıplar vererek Amerika karşısında zayıf duruma düştü. Fırsattan yararlanıp toparlanan Amerikalılar Japonlar’ı yenilgiye uğrattı. Teslim olmayan Japonya, Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombası atılması sonucu savaş dışı kalmak zorunda kaldı. Hemen hemen bütün tarihçiler Japonya’nın Midway Deniz Muharebesi’ni kazanması durumunda Amerika’nın savaş dışı kalacağı konusunda hemfikirdirler. Ayrıca Japon pilotlarının fedakarlığı sayesinde ülke topyekün bir işgal hareketinden kurtulmaya başlamıştır. Bunlar tarihin ilk intihar saldırganları olan meşhur “kamikaze” yani Tanrı’nın rüzgarlarıdır.

Evet görüldüğü gibi hayat son derece gerçekçi bir o kadar da acıdır. Evrende gördüğümüz doğa olayları olağanüstü değil olağandır. Onları olağanüstü olarak algılamamıza sebep olan tek şey ise zamanlamadır. Japonlar’ı Moğollar’dan’ Amerika’yı Japonlar’dan kurtaran tek şey müthiş zamanlaydı. Bunun dışında hayat son derece gerçekçidir. Bu hayatta olağanüstülüğe ve mucizeye yer yoktur.

Gelelim sorumuza sizce hangisi daha inandırıcı? Arab’ın mucizesi mi yoksa, Japon’un kamikazesi mi?

MARDUK'UN KEHANETİ VE TANRININ ÇALINAN HEYKELİ

Hazırlayan: A.Kara
din ve mitoloji, Marduk, 1.Nebukadnezar, Marduk heykelinin çalınışı, Çalınan Marduk heykeli, Asur tanrısı Aşur, Elamitler, Antik tarih, tarih, A, mitoloji, sümer mitolojisi, Enki'nin oğlu,

MARDUK'UN KEHANETİ VE TANRININ ÇALINAN HEYKELİ

İnsanlığın yaratıcısı ve koruyucusu olan güçlü tanrı Enki'nin oğlu olan Marduk, Mezopotamya mitolojisinde ve Babil tarihinde önemli bir rol oynamaktadır.

Babil, Marduk kültüne adanmış "kutsal şehir" idi ve şehirde onun tapınağı, altında da bir heykeli vardı. Antik çağda Babil neredeyse "dünyanın merkezi" olarak kabul edildi. Hatta Büyük İskender bile oranın güzelliği ve gücü ile büyülenmişti.

Eski bir Asur metni olan ve “Marduk Kehaneti” olarak da bilinen metin "Sulgi Kehaneti"nden de bahseder. Bu metinlerde Marduk'un Hitit, Asur ve Elamitlerin topraklarına olan yolculuklarını gördüğümüz gibi aynı zamanda güneybatı İran'ın eski bir ülkesi olan Elam'dan gelerek Marduk'u yeniden yönetecek olan krala dair kehaneti de görmek mümkündür.

Tarihçilere göre Marduk Kehaneti MÖ. 713-612 tarihleri arasında yazılmıştır. Bu eski belge Asur İmparatorluğu'nun ilk başkenti olan Asur kentindeki bir tapınağa yakın olan Cin Evi'nde ortaya çıkarıldı.

Bu belge büyük olasılıkla Kral 1.Nebukadnezar döneminde yazılmıştı ve çoğu tarihçiye göre bu yazıt onun zaferlerini kutlamak için kullandığı bir propaganda malzemesiydi.

Marduk kehaneti eve tanrı heykelini getirerek huzuru ve düzeni geri getirecek güçlü ve kudretli bir kralın dönüşünü anlatır.

Kral 1.Nebukadnezar: "Elam'a girdim ve çalınan Marduk heykelini geri getirdim".
Babil Kralının listesi onun 22 yıl boyunca hüküm sürdüğünü bildirir ve bir kudurru, Kral Nebukadnezar'ı işaret eder:
"Elamitlere karşı olan savaş sırasında tanrı Marduk'un heykelini geri aldım."

Babilliler üzerlerine oyarak ve keserek hitabeleri yazdıkları oyulmuş taşlara sahiptiler ve onlara "kuduru" diyorlardı. Sadece ekonomik ve dini nedenlerden ötürü değil, aynı zamanda Babil'deki Kassite egemenliği döneminden günümüze kalan tek sanat eseri olarak da önemliydiler (M.Ö. 16-12. yüzyıl). Bu kudurruların üzerine birçok önemli tarihi olay yazılmıştır.

Marduk Kehaneti'nin Kral 1.Nebukadnezar'a bir hediye olarak yazıldığı düşünmesine rağmen, belgenin başka bir amaca hizmet etmiş olması da mümkün.

Cin Evi'nde kazı yaparken arkeologlar ilginç bir şekilde diğer olaylarla da ilgili birkaç çivi yazısı tablet buldular.

“Marduk Kehaneti” dışında metnin yazarının Nebukadnezar'ın Elamit seferlerine ilişkin endişesi yer alıyor. İlaveten Asur baş tanrısı Aşur'un Marduk'dan daha üstün olduğunu ilan eden bazı metinler de bulundu.

Bu metinler bazılarının Marduk Kehaneti'nin, Asur'un başkenti Ashur'un en önemli ilahı olan tanrı Aşur ile ilgili olarak Marduk'un nasıl değerlendirildiğini anlatmak için yazıldığını düşünmelerine de yol açtı.

Kehanet ayrıca astrolojik kehanet metinleri içerir ve belirli takımyıldızlarıyla ilişkili bazı eski yerlerden bahseder.

Marduk ve Sulgi kehanetleri ile Uruk Kehaneti'nde olduğu gibi pek çok tahminin de aynı şekilde astrolojik külliyat ile tam olarak paralel olduğu görülüyor.

Babilliler ve Sümerler astronomi konusunda çok ileri bilgiye sahip olduklarından, çeşitli nedenlerden dolayı inandıkları gök cisimlerini keşfetmeleri şaşırtıcı değildir ve kehanet öngörüleri, astrolojik kehanetler ve astronomik olaylar arasında belirli paralellikler vardır.

TRUVA SAVAŞI VE ODİSSEAS (ODYSSEUS)

Yazan: Thesemyaza
THE, yunan mitolojisi, Truva savaşı, Odisseas, Odysseus, İlyada, Truva savaşı ve Odisseas, mitoloji, Epeius, Tenedos, Atina, Rahip Laocoon, Tahta at, TRUVA SAVAŞI VE KURNAZ TANRISAL KOMUTAN ODİSSEAS (ODYSSEUS)

Yunanlılar Truva savaşının onuncu yılında, şehri ele geçirememe konusundaki umutsuzlukları en yüksek seviyede ve vatanlarına duydukları hasretle karamsar bekleyişlerini sürdürüyorlardı… Ordunun onca yıldır direnen ülkenin düşeceğine olan inancı azalmış tükenmişti.

Tam böyle bir ortamda ümitsiz askerlerin volta attığı Truva kumsallarına kamp kurmuş İthaka kralı Tanrısal odysseus’un aklına bir plan geldi. Yunanlılar kurnaz küçük bir plana başvuracaklardı. Doğrusunu söylemek gerekirse, “küçük” kelimesi bunun için uygun bir kelime olmayabilir, çünkü plan kurnaz Odysseus tarafından tasarlanmıştı…

Plan muazzam bir tahta atın inşasını içeriyordu. Neredeyse herkes neden inşa edildiğini ve kimin Yapı’nın içi boş kısmına gizlendiğini bilir. Ancak, tüm hikâye bundan biraz daha karmaşıktır.

Aşağıda daha fazla bilgi edinebileceğiniz birçok unutulmaz bölüm var.

Epeius ve Atın İnşası
Şimdi, Odysseus'un çalışma planında Yunanlıların bir usta mühendise ihtiyacı vardı; neyse ki, saflarında bir tane vardı: Epeius. Doğru, korkak olma gibi bir üne sahipti, ancak mimarlığın düşünüldüğü kadarıyla, gezegende hem bilgi hem de görme konusunda ona rakip olabilecek çok az insan vardı. İda Dağı'na düşen, içi boş bir köknar ağacına, atı inşa etmek için üç günden fazla bir süreye ve birkaç yardımcıya ihtiyacı vardı. Odysseus'un tavsiyesinin ardından Epeius, tahta atın bir tarafına bir tuzak kapısı yerleştirdi ve diğer tarafına büyük harfler kazıdı: “Eve döndükleri için Yunanlılar bu teşekkürü Athena'ya adadı.”

Attaki Kahramanlar
Tahta at inşa edildikten sonra Odysseus Truva'daki mevcut Yunan savaşçılarının en cesurlarını ve en yetenekli olanlarını tahta at’ın içi boş kısmına  tamamen silahlı olarak tırmanmaya ikna etmeye devam etti . Bazı kaynaklar 23 kişi olduklarını söylerken, bazı kaynaklar ise sayılarının 30 ila 50 arasında değiştiğini aktarır. Her iki durumda da, Odysseus , Menelaus , Diomedes, Neoptolemus , Acamas, Sthenelus ve Thoas'ın da orada bulunduğundan eminiz. Tereddütlü ve korkmuş olmasına rağmen dahi mimar, Epeius’da partiye katılır. Sonuçta tuzak kapısını nasıl çalıştıracağını bilen tek kişiydi…

Planın Geri Kalanı
Karanlık çöktüğünde, kalan Yunanlılar çadırlarını yaktılar ve Agamemnon liderliğindeki yakındaki Tenedos adasına doğru yola çıktılar. Plan orada bir gece kalmak ve sonra Truva'ya geri dönmekti. Odysseus’un kuzeni Sinon , geride kalan tek kişiydi. Ve bir nedenden dolayı onlara geri dönüşleri için uygun zamanı işaret etmesi gerekiyordu.

Truva Atı'nın Keşfi  Priam, Thymoetes ve Capys
Günün sonunda, Truva izcileri, neşenin ötesinde bir manzara ile karşılandı
Yunanlılar kampından geriye yeller esiyordu. Bir zamanlar asker kaynayan kamp bomboştu. Priam ve oğulları derhal bu mucizeye kendi gözleriyle şahit oldular ve elbette orada bulabilecekleri tek şey Atina'ya adanmış dev bir tahta attı. Thymoetes, atı Truva'ya götürüp Atina'nın kalesine çıkarmaları gerektiğini önermeden önce bir süre merak ettiler . Ancak Capys'in başka fikirleri de vardı. “Bu sahte ve çürük Yunan armağanını denize fırlatmalı, ya da altında gür bir ateş yakmalı ya da sahte armağanın altını delici mızraklarla delmeliyiz!

Athene , Yunanlıları çok uzun süredir tercih etmişti ...  Priam Thymoetes'in önerisinden yanaydı at bir tanrıçaya adanmıştı,Tanıça’ya saygısızlık yapılmamalıydı. Truva kralı için bu iyi bir fikir olarak görülmediydi.


Laocoon'un Uyarısı
Tam o anda, kaleden aşağı inip büyük bir kalabalık tarafından takip edilen Truvalı rahip Laocoon uzaktan bağırmaya başladı “Ey mutsuz adamlar! Bu nasıl bir çılgınlık? düşmanımızın kaçtığını kim düşünüyor? Sizce Yunanistan'ın armağanları suçluluktan mahrum olabilir mi? Ulysses'i tanımıyor muydunuz? ... Bunların hepsi bir tuzak. Bu ata güvenmeyin! Yunanlılardan korkuyorum, hediyeler ile geldiklerinde bile.” Bunu söyleyerek at yönünde bir mızrak atıyordu. Çok sayıda Truvalı bu korkunç eylemi izledi: “Yakın!” “Delin!” “Duvarların üzerinden fırlatın!”

Sinon Herşeyi Açıklıyor
Bu tartışma, birkaç Truva askerinin zincirlemesiyle getirilen Sinon'un gelmesiyle kesintiye uğradı. Şimdi, Odysseus'un olayın bu kısmı için de planlı olup olmadığını veya sadece şans eseri olup olmadığını söylemek zor ama bana sorarsanız Odysseus’un planında buda vardı neticede tahta bir atın içine plansız girip kendinizi düşmanınızın önüne atmazsınız. Askerler tarafından getirilen Sinon olan biteni anlatmaya başladı tabi kendisine söylenenleri anlatıyordu. Sinon Truva kralı Priam’a doğrudan konuşuyordu Aşil’in (Akhilleus) ölümünden sonra yorgun olduklarını ve dayanacak güçlerinin olmadığı için Yunanların burayı terk ettiklerini söylüyordu. Yaptıkları yağma ve verdikleri zarar için ise Tanrıça’ya bu adağı bırakmışlardı. Bazı kaynaklar ise rahip Calchas rüzgarları rahatlatmanın tek yolunun insan fedakarlığı olduğunu söyler günah keçisi olarak ise parmağıyla sinon’u işaret eder. Ancak, tören gerçekleşmeden önce elverişli rüzgarlar meydana gelir ve Sinon’un kargaşada kaçmasını sağlar.

Sinon'un Tahta Atı Açıklaması
“Size inandığımızı söyleyelim Sinon ,” diye cevaplar Priam . “Ama atın nesi var?”

“Ah, bu! Bu sadece bir teskin edici hediyedir Athene yıllar sonra Yunanlılara yardımı durdurdu, bu yüzden bunu affedilmek ve Tanrıçanın gazabından korunmak için yaptılar.’’

Priam bu cevap üzerine ‘’Bu kadar devasa bir heykele  ne gerek vardı peki” diye sorar

Ama Sinon ’unda iyi bir cevabı vardır.

“Şehre götürememeniz için bu kadar devasa yapıldı . Rahip Calchasbu at heykelinin çok kutsal olduğunu onu yakmanın yahut ona zarar vermenin beraberinde çok büyük bir lanet getireceğini söyledi ve onu şehrine alabilenin tüm Asya’nın hükümdarı olacağını her fethi yapabileceğini söyledi. Büyük yapılmasının sebebi budur yüce Kral.. ‘’

Laocoon'un Ölümü
“Yalan , yalan tüm söyledikleri yalan’’ diye bağırır Laocoon .

“Söylediği her kelime Odysseus tarafından icat edilmiş gibi geliyor ! Ona inanmayın, Priam ! ‘’

Lakin Sinon açıkça gerçeği söylemişti ve Laocoon hediye At hakkında yalan söyleyip At’a mızrak attığı ve krala güvenmeyerek kralın imajını bozduğu için cezalandırıldı.

Kanlı Kutlama
Helen ve Deiphobus
Çok büyük çaba ve uğraşın sonunda hediye atı kapılarda geçirmeyi başardılar. Ve bu zaferden sonra çok sevinen halk çılgınca oynamaya başladı. Festivaller sırasında Helen ve Priam’ın oğlu Deiphobos ahşap heykele gizlice girdiler. Deiphobus etrafı şaşkınlıkla gözlemlerken ve tahtalarını okşarken Helen , Yunan kahramanlarının eşlerini seslendirerek isimlerini söyleyerek onu eğlendirdi . Helen'in de planın bir parçası olup olmadığı bilinmemektedir ve bu, aşırı güvenmenin bir hile ya da neşe dolu olup olanlara sevinmesindendi, fakat memnuniyetsizlik öfke yüzünden, birçok Yunan attan atlamak istedi. Bu noktada özellikle Menelaus Diomedes çok zorluk çıkartır.

Yanlarında bulunan Odysseus hepsine engel olur, bundan sonra sabırsızca planının son halini alması için en uygun anı beklemeye koyulur.

Saldırı
Gece yarısında, dolunay yükselmeden hemen önce , Sinon , Truva Kapıları'ndan geçip bir işaret yakar. Bu işaret krallar kralı Agamemnon ‘un Achaean filosuyla kıyıya geri dönmesini beklediği sinyaldir . Bir saat kadar sonra, gecenin ölü sessizliğinde Odysseus kılıcını kaldırır ve Epeius’a tuzak kapısının kilidini açmasını emreder. Attan ilk atlayan Echion çok istekli ve umursamaz olduğu için düşer ve boynunu kırar gerisi Epeius ‘un halat merdivenini kullanır. Çok geçmeden , Agamemnon ‘un ordusu açık kapılardan saldırır.

O saatten sonra artık tanrılar bile Truva'yı kurtaramazdı….

Bu hikâyenin daha uzun kısmını Homeros’un İlyada destanında bulabilirsiniz.

Kaynaklar: Homeros-İlyada

AKADLI SARGON

Derleyen & Çeviren: A.Kara
A, tarih, Sargon, Akadlı Sargon, Sarru-kinnu, Büyük Sargon, Antik tarih, Akadlar, Ebla kasabası, Sargon tabletleri, Agade, Babil, Mezopotamya, Eski hükümdarlar, Kral Sargon, SARGON; BİLİNMEZLİKTEN ÇIKAN BÜYÜK LİDER
Gerçek adı Sarru-kinnu, 'gerçek kral' anlamına gelse de tahta yükselirken Sargon adını aldı. Bunu neden yaptığı bilinmiyor fakat bazı araştırmacılar bunun tam olarak bir tercih olmadığını İncil'e ait bir çeviri olduğunu söylüyor.

Bu isim araştırmacılara Büyük Sargon'un bir kendi dilini konuşan bir Sami olduğu fikrini verdi.

Asıl sorun Sargon adının orjjinal Sargon'a uygulanan gerçek tarihsel kayıtların uygulandığı tarihte sıkça kullanılmasıydı.

NEHİRDE YÜZERKEN BULUNUŞ
Efsaneye göre bir bahçıvan Sargon'u küçük bir sepet içinde nehirde yüzen bulmuş. Bu efsane İncil'deki Musa'nın hikâyesini yansıtır ve bazı bilginlere İncilli yazarların Sargon’un doğumunu kopyalanıp Musa’ya daha insani ve mütevazi bir başlangıç verdiğini iddia etmelerini sağlamıştır.

Sargon’un ailesi hakkında çok az şey bilinmektedir. Annesinin Fırat'ın ortasındaki bilinmeyen bir kasabada rahibe olduğu düşünülüyor. Babası tam olarak bilinmiyor. Akrabalarının kim oldukları net olmasada Sargon, Kish'in hakimi olarak yükseldi ve bu durum onu bir orduya liderlik etmeye kadar götürdü.

Sargon, adını Büyük Sargon olarak belirleyerek güçlü imparatorluğunu büyütmeye, fethetmeye ve geliştirmeye devam etti.

SARGON DÖNEMİNE DAİR TABLET VE TARİHİ KAYITLAR
Sargon hakkında bilgi bulmak oldukça zor. Aynı adı kullanan ve peşinden gelen birçok erkek var. Ancak Akad metinlerinin çoğunluğu Asur ve Babil metinlerinden gelmesine rağmen kraliyet yazıtları ona (Asıl Sargon'a) işaret etmektedir.

Ancak bunlar Sargon'a atıfta bulunan yazıtların bulunduğu tek yer değildi. Ebla kasabası gün ışığına çıkarıldığında önemi tam olarak anlaşılmadı. Ancak İtalyan arkeologlar biraz daha derine inmeye karar verdiler ve sonunda Ebla'nın altındaki çok eski bir şehre ulaştılar.

Bu eski kentin kalıntılarında Sargon dönemine ait 42 tablet bulundu. Kısa bir süre sonra 15.000 adet daha bulundu ve bu sayede farklı ülkelerle Sargon arasındaki iş ilişkilerini ve ticareti ayrıntılandırdılar. Bununla birlikte bu belgeler net olarak onun hükmetme tarihini belirlemez ve yaşamını çevreleyen olaylara tam açıklık getirmez.

Bu tabletler Sargon'un halkına dayattığı yasaları da açıkladı. Eğer bir erkek evlenmemiş, bakire bir kadınla cinsel ilişkide bulunursa para cezasına çarptırılıyordu ve kadının tecavüze uğrayıp uğramadığını anlamak için duruşmalar yapılıyordu. Ek olarak zamanın dini uygulamalarını gösteren dini tabletler de bulunmuştur.


İMPARATORLUĞUNU GENİŞLETİŞİ
Sargon askeri ve kişisel dehasını büyük bir imparatorluğunu büyütmek için kullanabildi. Sümer'i fethettikten sonra gözünü Suriye'ye, Elamitlerin Susa'sına, Güney Anadolu ve İran'ın batısına dikti.

Sargon için böylesine geniş bir imparatorluğun kontrolünü elinde tutmak zor değildi. İnsanların dini ve siyasi yollarla kontrol edilmesini sağlamak, tutsak şehirleri ve bölgeleri denetlemek için güvenilen adamlarını kullandı ve dini-politik işler için kızına yetki verdi.

Hiçbir imparatorun diğer ulusları yönetmesi kolay olmamıştır. Ulus halkı dış yönetimden hoşnutsuz kalmanın bir yolunu buluyor ve buna son vermek için yollar arıyorlardı. 56 yıl hüküm sürdükten sonra bile Sargon hâlâ isyancılara ve başka muhalefetlere sahipti.

Sargon'un, II.Sargon adında bir toruna sahip olduğu gerçeği, imparatorun ölümünden sonraki uzun süren saltanatlık döneminde yetenekli bir yönetim olduğunu gösteriyor. Onun etkisi de ölümünden sonra uzun yıllar sürdü.

SARGON'UN BÜYÜK MİRASI
Sargon büyük bir lider olmasına rağmen imparatorluğu çok uzun ömürlü olmadı. Güzel bir başkent inşa etti ve Agade adını verdi. Maalesef Guti dağı, Sargon’un başkentinin üzerine çökerek onu tahrip etti.

Ancak başkenti Sargon’un mirasının tek parçası değildi. Arkasında adı verilen iki Asur kralı vardı. Sargon ayrıca imparatorluğunu yönetmeye yardımcı olan yasa ve dini kuralları da geride bıraktı. Sonunda Agade kentinin adı 2000'lerde Mezopotamya tarihinin merkez noktası haline gelen Babil'e dönüştü.

Büyük Sargon karanlıktan çıktıktan sonra büyük bir lider haline geldi. Akkaran halkının mutlak liderliğini edinerek, aile ya da yaşamdaki statü eksikliğinden alıkonulmasına izin vermedi.

Bu muhtemelen başkalarına iktidardaki yükselişi ve genel başarıları incelediğinde “Büyük” unvanının verilmesinin sebeplerinden biriydi. Sargon, engellerin hedeflerine engel olmasına izin vermedi.

Sargon, Üma Lugalzagesi tarafından yürütülen genişleme çabalarına karşı direniş gösterdi. Genişlemeye kim başlamış olursa olsun bitiren Sargon'du. Onun etkisi Büyük İskender de dahil olmak üzere gelecekteki askeri liderlerin yön bulmasına yardımcı oldu.

MUĞLA'DA 2.300 YILLIK ANTİK TABLET BULUNDU

Derleyen & Çeviren: A.Kara
A, Arkeoloji, Antik tarih, tarih, Muğla'da tablet bulundu, Arkeoloji Türkiye, Arkeolojik keşif, Türkiye'de taş tablet bulundu MUĞLA'DA ANTİK ÇAĞA DAİR ÖNEMLİ BİR BELGE NİTELİĞİNDEKİ TABLET BULUNDU

Muğla ilindeki bir okulun bahçe duvarı içerisinde antik Yunan alfabesine sahip 2.300 yıllık bir tablet şans eseri keşfedildi.

Duvardan güvenli bir şekilde çıkarılan tabletin 3. yüzyıldan kalma olduğu ortaya çıktı. Arkeologlar bu tabletin başlangıçta bir heykele bağlı olduğuna inanıyorlar ve tabletin bir kısmının kırıldığını ve okunamadığını belirttiler.

Şimdilik eser hakkında çok fazla şey bilinmemekle birlikte, antik çağlarda tarihi öneme sahip olan bir bölgede bulundu.

Anadolu'da eski zamanlarda, güneydeki Menderes ve Dalaman (İndus) nehirleri arasındaki bölgeye Karya denirdi. Sakinleri Karyalılar ve Leleglerdi. Homer tarafından yazılan "İlyada" da Karyalılar, Truvalılar ile işbirliği içinde ortak seferlerle ülkelerini Rumlara karşı savunan, Anadolu’nun yerlileri olarak tanımlanırlar.

Antik bir Karya kenti olan Muğla'nın, bölgedeki Antik Yunan sömürgecileri tarafından yerleşilene kadar Mısırlılar, Asurlar ve İskitlilerden oluşan topluluklar tarafından baskınlara maruz kaldığı bilinmektedir.


Yunanlılar bu kıyılarda uzun süre yaşadılar ve Knidos (Datça Yarımadası'nın sonunda), Bodrum (Halikarnassos) gibi önde gelen şehirlerin yanı sıra Bodrum yarımadasının sahili boyunca ve iç kesimlerinde Fethiye'nin Telmessos, Xanthos, Patara ve Tlos kentlerini de kapsayan şehirler kurdular.

Sonunda sahil Büyük İskender'i yenen Persler tarafından fethedildi ve Karia'nın satraplığına son verdi(Satraplık: Bir satrapın yönetimi altındaki bölge).

Daha sonra il, Ege Adaları, Girit ve Venedik ve Mısır'a kadar ticaret yaparak önemli bir deniz gücü haline geldi. Menteşe döneminde Türk yerleşim yeri genellikle Kütahya-Tavas ekseni boyunca yer alan göçlerle gerçekleşmiştir.

Muğla 1390'da Osmanlı İmparatorluğu tarafından ele geçirilmişti ancak sadece on iki yıl sonra, Tamerlane ve güçleri Ankara Savaşı’nda Osmanlı'yı yendi ve diğer Anadolu beylikleri için yaptığı gibi, bölgenin kontrolünü eski yöneticileri olan Menteşe Bey’lere geri verdi. Muğla 1451'de Sultan II. Mehmed tarafından tekrar Osmanlı kontrolü altına alındı. Osmanlı döneminde bölgedeki en önemli olaylardan biri Marmaris'ten başlatılan Rodos'a karşı Kanuni Sultan Süleyman tarafından başlatılan seferlerdi.

Özalp, "Tabletin, şehre hizmet eden birini onurlandırmak için yazılmış olması ve kişiye teşekkür etmek için bir heykelin yanına yerleştirilmiş olması mümkün olabilir" dedi ve tabletin kesin tarihinin müze uzmanları tarafından yapılacak analizlerle belirlenebileceğini söyledi.

BABİL KRALI HAMMURABİ

Yazan & Çeviren & Derleyen: A.Kara
A, Antik tarih, tarih, Hammurabi, Hammurabi kanunları, Hammurabi yasaları, Kral Hammurabi, İbrahimi dinler ve Hammurabi yasaları, Mezopotamya kralı, Babil kralı,
BABİL'İN BÜYÜK KRALI HAMMURABİ VE KURALLARI
Eski dünyanın en büyük kişilikleri arasında şüphesiz ki Hammurabi de vardır. Babil'in yöneticisi olarak askeri başarılarından gurur duyulan Hammurabi "tanrıların hizmetçisi", "halkının babası" ve "barış getiren çoban" olarak hatırlanmak istiyordu. (Çoban kelimesine dikkat, bildiğiniz gibi İncil'de İsa'nın da çoban sıfatı ile anlatıldığı görülür)

M.Ö. 1792-1750 yılları arasında hüküm süren ve Babil'in Birinci Amorite Hanedanlığı'nın altıncı kralı olan Hammurabi, babası Sin-Muballit'ten tahtı devraldı ve tüm eski Mezopotamya'yı fethetmek için krallığını genişletti.

43 yıl süren yönetimi sırasında ilk olarak Mezopotamya'yı birleştirdi ve sayısız savaşlar kazanarak Babil krallığının sınırlarını önemli ölçüde genişletti.

MÖ 1787'de güçlü Uruk ve İsin'i fethetti; Asıl amacı Dicle ve Fırat suları üzerinde kontrol sahibi olmaktı, ancak kolay değildi.

Bölgesel genişleme politikasının ardından Hammurabi komşu ülkeleri Asur, Elam ve Mari'lerle savaşmak zorunda kaldı.

Sonunda, birçok savaştan sonra onların da yöneticilerini yendi ve topraklarını aldı. Babil Krallığı hem muazzam hem de güçlü olmuştu. Babil artık dünyanın en güçlü şehriydi.

Hammurabi hakkında bildiğimiz bir çok şey yazarının kendisinin olduğunu ilan ettiği ve kendini kralların bile favori kralı olarak nitelendirdiği yazılarından geliyor.

Hammurabi uzun saltanatı boyunca ülkesinin ekonomik gelişimini üstlendi; sulama kanalı sistemlerini, tarımdaki ilerlemeleri, vergi tahsilatını ve birçok tapınağın yapımını bizzat kendisi denetleyerek yeniden düzenledi ve iyileştirdi.

Bununla birlikte adı çoğunlukla “Hammurabi Kuralları” ile ilişkilendirilir.


Yasaların ilki ve en uzun olanları bir zamanlar Babil hayatını yöneten cezalar, şahsi haklar ve usule ilişkin yasaları içeriyordu.

Yasalar sekiz metre boyundaki (2,4 metre) siyah dikilitaş üzerine kazınmış, dayanıklı olduğu ancak oyması zor olduğu bilinen dört tonluk bir diyorit (bir kaya türü) levhadan oyulmuştur.

Bu yasalar aşağıdakilere benzer konuları kapsamıştır:

İFTİRA
Ör. Kanun # 127: "Eğer biri bir tanrının kız kardeşini (yani bir kadını) veya bir kimsenin karısını parmakla işaret ederse" (işaret etmekten kasıt suçlamak, iddiada bulunmak) ve iddiasını ispat edemezse bu adam hakimlerden önce alınmalı ve alnı işaretlenmeli (derisi  veya belki de saçı kesilerek).

TİCARET
Ör. Kanun # 265: "Sığır veya koyunların emanet edildiği bir çoban dolandırıcılık yapmaktan suçlu bulunursa ve hayvanlardan sağladığı kaynakların doğal artışları konusunda yalan söyler ya da para karşılığı satarsa suçlu bulunur ve mal sahibine kaybının on katı kadar ödeme yapar.

KÖLELİK VE KÖLELERİN MÜLK OLARAK DURUMU
Ör. Kanun # 15: "Şehir mahkemelerinin dışında biri, erkek veya kadın kölesini veya serbest bırakılmış bir erkeğin erkek veya kadın kölesini alırsa ölüm cezasına çarptırılır." (Yani eskiden köle olan birinin kölesini bile elinden alırsan cezası ölüm)

İŞÇİLERİN GÖREVLERİ
Ör. Kanun # 42: "Eğer biri tarlayı işlemek için alırda onu işlemez, hasat almazsa, bu onun tarlada çalışmadığının kanıtı sayılır ve komşusunun yetiştirdiği kadar tahılı arazi sahibine teslim etmelidir."

HIRSIZLIK
Ör. Kanun # 22: "Biri hırsızlık yapıyorsa ve yakalanırsa o halde cezası ölümdür."

TİCARET
Ör. Kanun # 104: "Eğer bir satıcı bir nakliyeciye mısır, yün, yağ veya benzer malları nakletmesi için verirse, nakliyeci tutara dair bir makbuz verir ve satıcı tüccara verdiği para ve malları için bir makbuz alır."

MESULİYET
Ör. Kanun # 53: "Eğer barajını en önemli unsur olarak iyi durumda tutamayacak kadar kayıtsız biri varsa ve bu ilgisizliğini sürdürürse, o zaman baraj yıkılır ve tüm alanlar sular altında kalırsa baraj para karşılığı satılır ve para mahvolmasına neden olduğu mahsuller için ilgili kişiye ödenir"


BOŞANMA
Ör. Kanun # 142: "Bir kadın kocasıyla kavga edip şöyle söylerse: "Sen benim için uygun değilsin" bu hükmünün sebepleri ortaya konmalıdır. Eğer kadın suçsuz ise ve kendinden kaynaklanan bir problem yoksa veya adam onu ihmal ediyorsa kadın hiçbir şekilde suçlanamaz, çeyizini alır ve babasının evine döner."

Hammurabi kanunları arasında en çok bilinenlerden biri de şuydu:
96 No'lu Yasa: "Eğer bir erkek başka bir erkeğin gözüne zarar verirse o da onun gözüne zarar verir. Eğer bir erkek diğerinin kemiğini kırarsa o da onun kemiğini kırar.
Eğer biri azad edilmiş (özgür) bir kölenin gözüne zarar verir veya kemiğini kırarsa bir mina (ağırlık birimi) altın ödeyecek ve eğer biri bir başkasının kölesinin gözünü tahrip ederse veya kemiğini kırarsa bu bedelin yarısını ödeyecektir."

Hammurabi'de birçok ceza vardı.
Örneğin bir oğul babasına saldırırsa elleri kesilirdi.

ZİNA
Ör. Kanun # 129: "Eğer bir erkeğin karısı başka bir erkekle yatarsa onları birbirlerine bağlar ve suya atarlar. Eğer eşin sahibi karısını kurtarırsa o halde kral da hizmetkârını koruyabilir."

YALANCI ŞAHİTLİK
Ör. Kanun # 3: "Eğer bir adam duruşmada yalancı şahitlikte bulmuşsa veya yapmış olduğu ifadesinin gerçek olmadığı ıspatlanmışsa ve bu dava bir kazanç duruşması ise adam ölümle cezalandırılır."

Kaynak: C. Mayfield, Hammurabi: Babylonian Ruler

SAYYİDA AL-HURRA

Yazan: A.Kara
A, tarih, Sayyida, Sayyida Al-Hurra, Korsan kadın, Fas'lı korsan kadın, Barbaros Hayrettin Paşa, İslam tarihi, Müslüman kadın korsan, Kadın savaşçılar,

FAS'IN KORKULAN VE SAYGI DUYULAN KORSAN KRALİÇESİ "SAYYİDA AL HURRA"

1492'de Katolik Hükümdarları Kastilya'dan I.Isabel ve Aragon'dan II.Ferdinand İber Yarımadası'nın kontrolüne sahip olarak Grenada'yı ele geçirmeyi başardı. Hristiyanlığa geçmeyi reddedenler bölgeyi terk etmeye zorlandılar. Grenada'dan gelen ve Fas'ta sığınma isteyen mülteciler arasında Sayyida adında küçük bir kız vardı, ailesi ve akrabaları ile birlikte bölgeye sığınmışlardı.

Sayyida yabancı bir ülkede yeni bir yuvaya sahip olduğunda sadece 2 yaşındaydı. Güçlü ve zengin bir kabile olan Banu Rashid'in bir aile üyesi olduğu için çocukluğu güvenli ve mutlu geçiyordu. Ama Sayyida Grenada'dan ayrılmaya zorlanmalarının onları küçük düşürmesini asla unutamadı ve affetmedi. Büyüdüğünde Hristiyanların çetin bir düşmanı haline gelerek İspanyollardan intikam almaya çalıştı.

SAYYİDA AL-HURRA KİMDİR?
Gerçek adı tarihte kaybolmuştur ancak günümüzde "özgür ve bağımsız soylu kadın, üstün otoriteye boyun eğmeyen asil kadın" anlamlarına gelen "Sayyida Al-Hurra" ismiyle bilinir. Sayyida Al-Hurra (1485 - 1561) 16 yaşında iken Endülüs'ten gelen mülteciler arasından yaşlı bir adam olan Ali Al Mandri ile evlendi. Babasının da bir arkadaşı olan kocası Fas'ın kuzeyindeki Tetuan şehrinin valisi idi. Bazı kaynaklar Sayyida'nın onun oğluyla evlendiğini de ifade ettiğini söylemek gerekir.

Hangisiyle evlendiğine bakılmaksızın akıllı bir kadın olan Sayyida'nın kocasına tavsiyelerde bulunduğu, işlerinde yardım ettiği ve politikaya karıştığı bilinmektedir.

Sayyida birçok önemli toplantıya katılmasıyla birlikte hayatının ilerleyen kısmında önemli bir rol oynayacak birçok güçlü insanla tanıştı. Bunlardan biri de 1400'ler civarında Kastilyalılar tarafından tahrip edilen Tetuan kentini yeniden inşa etmesi için ona izin veren Wattasid hanedanlığından Faslı Sultan Ebu Al-Abbas-Ahmad İbn Muhammad idi.

Sayyida Al-Hurra kocası öldükten sonra Tetuan valisi olarak göreve başladı ve şehrin tek yöneticisi olduğunu ilan etti. "Endülüs-Fas Sözlü Anlatılarında Feminist Gelenekleri" kitabının yazarı Hasna Lebbady'e göre "Sayyida farklı koşullar altında yapılması gerekenleri biliyordu ve bunlar onu lider yapacak niteliklerdi."


SAYYİDA'NIN KORSANLIĞA BAŞLAMASI
Laura Sook Duncombe "Korsan Kadın" adlı kitabında şöyle diyor:
"Sayyida’nın döneminde şeriat yasası altındaki kadınlar dönemin birçok Batı hukuk sistemi altındaki kadınlardan daha fazla özgürlüğe sahipti. Örneğin şeriat hukukunun geleneksel yorumları müslüman kadınların boşanabileceğini, evlendikten sonra soyadlarını koruyabildiklerini ve kendi mali meselelerini idare edebileceğini söylüyordu."

(Hristiyan ve Yahudi topluluklarda kadının statüsünün kötü olduğunu hatta Hristiyanların cadı diye binlerce kadın ve çocuğu yakıp astığını size bir yazımda anlatmıştım. Fakat bu yine de İslamiyet kadına boşanma hakkı vermiştir demeye neden olamaz. Çünkü Kur'an hiçbir zaman kadını muhatap almamış, her zaman erkeklere seslenmiştir. Ayrıca birçok İslami kaynağa göre kadının boşanma hakkını bile kocasından alması gerekmektedir. Yani kocası ona yol vermedikçe kadın ondan ayrılamaz. Laura Sook bu açıklamayı yapmadan önce konuyu daha iyi araştırmalıydı.)

Sayyida 1541'de Faslı Wattasid hanedanlığının bir Sultanı olan Ahmed Al-Wattasi ile evlendi. Bu onun hayatında yeni bir bölümün başlangıcıydı. Rahat bir hayat yaşayabilir ve politik başarının tadını çıkartabilirdi ama o daha fazlasını istedi. Geçmişten gelen hatıralar onu rahatsız etti ve İspanyolların ailesine neler yaptığını unutamadı. Grenada'dan gönderildikleri ve gitmeye zorlandığı gerçeğini unutamadı.

Tarihçiler o zamanlar sadece küçük bir çocuk olmasına rağmen nefretinin çoğunun çocukluk döneminde yetişkinlerin konuşmalarına kulak misafiri olduğundan kaynaklandığını düşünüyor. Sürgün edilen birçok kişi İspanyollardan intikam almaktan bahsediyordu ve Sayyida'nın aklı Hristiyan istilacılarla nasıl mücadele edebileceği konusunda fikirlerle doluyordu. Hristiyan düşmanlarından intikam almak istediği için korsanlığa başladı ve Cezayir'deki ünlü Osmanlı denizcisi Barbaros Hayrettin Paşa ile temasa geçti.

Barbaros (1475 - 1536), Sayyida Al Hurra ile ilk tanıştığında ona gülse de saygı duyması gereken olağanüstü bir kadın olduğunu fark ettiğinde ona karşı olan tutumu hızla değişti. Sayyida Al Hurra Cebelitarık'ta başarılı birkaç korsan operasyonuna liderlik etti ve bir gün Endülüs'e geri dönmeyi hayal etmeye devam etti fakat rüyası asla gerçekleşmedi.

Lebbady şöyle diyor:
"Fas’ın bir donanmaya sahip olmamasından ve ülkenin sahili savunmak için bazı korsanlara bağlı olmasından dolayı Sayyida'yı korsan olarak adlandırmanın yanlış olduğunu belirtti. Korsanların çoğu Salé ve Tetuan gibi yerlere yerleşen Endülüs'lüler idi. Sayidda'nın emri altında, Fas'ı sömüren ve zaman zaman nüfuslarının çoğunu köleleştiren agresif İberyalıları savuşturmak için ona yardım ettiler.

Bu yüzden ona korsan demezdim. Ona korsan olarak atıfta bulunmak topraklarını agresif sömürgeci güçlerden savunanlar üzerine suç atmaktır"

Ancak diğer araştırmacılar farklı görüşlere sahipler.

Fatima Mernissi'nin "İslam'ın Unutulmuş Kraliçeleri" kitabında Sayyida Al Hurra'nın "Batı Akdeniz'deki korsanların tartışmasız lideri" olduğunu yazdı. Akdeniz’in kontrolünü elinde bulundurduğunu anlayan Hristiyanlar tarafından ona saygı duyuldu. Ayrıca Portekiz ve İspanyol esirlerin serbest bırakılıp bırakılmama sürecini o yönetti. Komuta ettiği korsanlarla gerçekten yelken açıp açıp açmadığı belli değil ancak yağmadan elde ettiği gelirleri ile kenti Tetuan'a yatırım yapılıyordu.

Sayyida bir korsan olarak 20 yıl boyunca batı Akdeniz'i yönetti. Kariyeri ise ironik bir şekilde damadı olan Muhammed al-Hasan al-Mandri tarafından sona erdi. Sayyida 1524 Ekim'de sınır dışı edilirken malları el konuldu ve elindeki gücü alındı.

Laura Sook Duncombe:
"Sevilen bir yönetici olmasına ve çeyrek asırdan fazla bir süredir refah getirmesine rağmen, taht iddiasını korumak için başvuracak kimsesi yoktu" diyor.

Sayyida gururlu bir kadın olarak kaderini kabul etti ve Şafşavan'a giderek 14 Temmuz 1561'e kadar yaklaşık 20 yıl kadar daha yaşadı.

Her ne kadar Sayyida bu kadar yıl geçirse ve Tetuan'ı müreffeh bir şehre çevirmiş olsa da yaptıklarını belgeleyen tarihi kayıtlar neredeyse hiç yok.