HABERLER
Dini Haber
mitoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mitoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

ANTİK MISIR'DA MUMYALAMA İŞLEMİ

Hazırlayan: A.Kara

ANTİK MISIR'DA MUMYALAMA VE DİNİ İNANÇLAR

Uzun ömürlü ve etkili Eski Mısır medeniyetinin eşsiz özelliklerinin çoğu sanki dünyaya değil de başka bir yere aitmiş gibi görünebilir. Eski Mısır'ın bazı tuhaf inançlara ve ilginç geleneklere ev sahipliği yaptığı gerçeği bir sır değildir. Fakat bunların tümü Mısır halkı için derin anlamlar taşıyordu ve dini öneme sahipti. Bu geleneklerin en eski ve en tuhaflarından biri kesinlikle mumyalama sürecidir. Peki eski Mısır'da ölüler nasıl ve neden mumyalanıyordu?

Yıllar geçtikçe ketenle sarılmış klasik mumya tasviri eski Mısırlıların sembolü haline geldi. Ama gerçek "mumya" kelimesinin bununla hiçbir ilgisi yok! Bu basit kelimenin epey zorlu bir geçmişi var. İngilizce versiyonu, Latince "mumia" kelimesinden türetilmiştir. Latincedeki bu kelime de Farsça "mum" anlamına gelen "mūm" kelimesinin kökünden doğan Arapça mūmiya (مومياء) kelimesinden türetilmişti.

Mumyalanmış bir cesedi ifade eden bu terim nihayetinde İngilizceye girdi ve 1600'lerde doğal yollarla çürümeye karşı korunmuş, kurumuş insan bedenleri için uygulanacak bir kelime olarak kullanıldı. Bu nedenle günümüzdeki mumya kelimesi yalnızca eski Mısır'ın mumyalanmış bedenlerine atıfta bulunmaz. "Mumya" doğal veya yapay süreçlerle korunan her tür vücuttur. Ancak elbette tüm mumyalar eski Mısır'da bulunanlar kadar büyüleyici ve muammalı değildir.

Muhtemelen Mısır'ın keşfedilen en eski mumyaları hanedanlık öncesi Gebeleyn (Gebelein) mumyalarıdır. Önemli bir antik Mısır şehri olan Gebeleyn, eski Mısır'da, Nil nehri üzerinde, Teb'in yaklaşık 40 kilometre güneyinde bulunuyordu. Seyrek mezar eşyalarının yer aldığı sığ mezarlarda bulunan bu altı mumya, hanedanlık öncesi dönem denen eski Mısır uygarlığının en erken evrelerinden gelmektedir. Buradaki altı ceset, içinde bulundukları kuraklık sayesinde doğal yollarla mumyalanabilmişlerdi. Sıcak kumlar ve kuru hava bu bedenlerin nispeten iyi korunmasına yardımcı olmuştu. MÖ 3400 civarlarına tarihlendiklerini akılda tutmak gerek, inanılmaz eskiler. Elde edilen bu mumyalar sayesinde cenaze törenlerinin ve mumyalamanın gelişimine de önemli bir bakış kazandırdılar.

Çünkü mumyalardan üçünün vücudu diğerlerinden farklı malzemelerle kaplanmıştı. Bunlar kamış hasırlar, hayvan derileri ve palmiye lifleriydi. Bu belki de mumyalama süreçlerine yardımcı olmak için erken bir girişimdi. Hanedanlık öncesi dönemde çoğu ceset çıplak gömülürken, bazıları yavaş yavaş daha karmaşık bir defin ve mumyalama biçimine dönüşmüş, bu tür kumaşlarla sarılmış veya örtülmüştü.

Tabi ki bir medeniyet geliştikçe her yönden gelişir. Özellikle önem gösterdikleri yönleri mutlaka gelişme gösterir. Ve elbette ölümün kendisi bir medeniyet için yaşam kadar önemli olabilir. Eski Mısırlılar için ölüm ve öbür dünya Mısır dininin temel taşlarından biriydi. Zaman ilerledikçe artan cenaze törenleri bir dizi kalıp ve gelenekle kültüre tamamen yerleşmişti.

Bu geleneklerden en önemlisi haline gelen uygulama, Mumyalama - bedenin korunması - işlemiydi. Mısırlılar öbür dünyada birinin konumu güvence altına alacaksa bunun yolunun cesedin korunmasından geçtiğine inanıyorlardı. Bunda inanmakta oldukları "Ka" kavramının da etkisi büyüktü.
İnanışa göre kişi ölünce "ka (ruh-bedenin ikizi)" vücudu terk ediyordu ancak beden korunabilirse ruh ona geri dönebilirdi. Böylelikle korunmuş beden öteki dünyada Osiris'in önüne gidebilir, burada ruhuyla yeniden birleşebilir , daha sonra öbür dünyada neşe içinde yaşayabilirdi. Ancak bir beden korunmazsa önemli olan bu yeniden doğuş döngüsü tamamlanamayacaktı.

İnanışa göre korunan ceset ile öteki dünyada kişi sorguya çekiliyordu. Yargılama sırasında kişilerin kalpleri tartılır ve bir Ma'at tüyü ile karşılaştırılırdı. Erdemli bir hayat sürmüş olanlar ahiret tanrısı Osiris'in yönettiği göksel cennet olan Aaru'da karşılanırdı. Aaru ise "sazlık tarlası" anlamına geliyordu.

Eski Mısır'ın cenaze törenleri ve gelenekleri tuhaf görünse de karmaşık mumyalama süreci antik Mısır halkının ölüm ve öbür dünya ile ilgili karmaşık inanışlarının bir parçasıydı.

Öteki hayat inancı bu kadar önemli olunca Mısırlılar mumyalama sürecindeki ustalıklarını kademeli olarak mükemmelleştirdiler. Bu konuda onlara yardımcı olacak temel bileşenlerden biri kuzey Mısır'da çok önemli bir yer olan Natrun Vadisi'nde bulunan ve onlar için kutsal sayılan bir tür doğal tuz olan natron'du. Natron, az miktarda sodyum klorür ve sodyum sülfat ile birlikte doğal olarak oluşan bir sodyum karbonat dekahidrat ve yaklaşık %17 sodyum bikarbonattan oluşur. Bu benzersiz element kombinasyonu vücudu hızlı bir şekilde kurutarak mumyalama sürecine yardımcı olduğu kabul edilen harika bir doğal kurutma malzemesi haline gelmiş, vücudu zaman içinde korumanın önemli bir yönüne zemin hazırlamıştır.

Fakat mumyalama işlemi uzun ve karmaşık bir süreçti. İşe genellikle ölen kişinin beyninin alınmasıyla başlanırdı. Beynin çıkarılması mumyalama işleminin en şaşırtıcı yönlerinden biri olmaya devam ediyor. Bilim insanları bu işlemin genellikle burundan beyin boşluğuna sokulan özel bir kanca ile ya da kafatasına yerleştirilen özel bir çubukla yapıldığı konusunda hemfikirdir.

Her iki durumda da sıvılaştırılmış olan beyin ölen kişinin burnundan dışarı akıyordu. Akabinde sonraki aşamaya geçiyorlardı. Fakat Mısırlılar beyine hiç önem vermiyordu. Onlar tüm düşüncelerden sorumlu olan organın kişinin kalbi olduğuna inanıyorlardı. İşte bu inanış Mısır'dan Yahudilere, onlardan da Muhammed ve çevresindekilere geçmişti. Bu yüzden Kur'an ve İbrahimi dinlerde düşünme eyleminden bahsedilirken hep kalbe vurgu yapılır. Bu yanlışı kurtarmak isteyenler ise "bunlar mecazdır" demekten başka çare bulamazlar.

Mısırlılar boşalttıkları beyin boşluğunu daha sonra özel bir koku ve ağaç reçinesi karışımı ile doldururdu. Bu karışım hem çürüme kokularını en aza indirmeye yarıyor hem de kafatasında kalan herhangi bir beyin artığının-parçasının bozulma sürecini durdurdu.

İşlem daha sonra ölen kişinin karın bölgesine doğru devam ediyordu. Karın kesilerek açılır ve ana organlar çıkarılır, tuz veya natronla kaplandıktan sonra mumyalanmış gövdenin yanına gömülmek üzere özel kanopik kaplara dikkatlice yerleştirilirdi. Bu süreçte çoğu zaman kalp çıkarılmazdı. Boşalan karın bölgesi yine kötü ölüm kokularını engelleyen aromatik karışımlarla doldurulurdu.

Bu işlem bittikten sonra hazırlanan vücut natron ile ovularak tamamen örtülmüş gale getirilirdi. Daha sonra dehidrasyon süreci tamamlanana kadar 30 ila 70 gün arasında değişen bir süre boyunca natronda kalırdı. Bu süre sonunda ölünün bedeni artık mumyalanabilir hale gelirdi.
Yine İbrahimi dinlerde olduğu gibi ölünün vücudu yıkanırdı. Hoş kokulu yağlarla kaplanır* ve ardından birkaç kat reçine ile kaplanırdı. Reçine daha sonra tüm vücudu şerit şerit sarmakta kullanılan keten katmanları için doğal bir yapıştırıcı görevi görüyordu. Son aşamaya gelindiğinde ölünün vücudu cenaze maskeleriyle süslenebiliyordu ancak bu işlem yüksek sınıftan bireyler için uygulanıyordu.

Yani farklı sosyal sınıflardan insanların bedenlerinin mumyalanma süreci de farklıydı. Kahire'deki Mısır Müzesi'nde bulunan I. Amenhotep'in mumyalanmış gövdesi için kullanılan malzemeler daha özenli ve zaman alıcıydı. Ayrıca mezarı maske ile süslenmişti.

Mumyalama süreci üç sınıfa ayrılıyordu: İlki, üst sınıftan soylular için iyi ölçekli, asil, ayrıntılı bir mumyalama işlemiydi. Diğer ikisi ise yoksul ve daha düşük sınıftan vatandaşlar için uygun görülen orta veya düşük ölçekli bir süreçti. Benzer şekilde mumyalama işlemi büyük olasılıkla farklı memur sınıfları tarafından yapılıyordu. Üst düzey mumyalama önemli ve soylu bir geçmişe sahip rahipler tarafından yapılırken, diğer sınıftan mumyalama işlemleri Mısır rahipliğindeki en düşük sınıf tarafından yapılıyordu.

Parasal yada sınıfsal gücünüze bağlı olarak mumyalama işleminde değişiklikler yapılabiliyordu. Bazı yoksul aileler bedeni mumyalanması için vermeden önce çürümesine izin veriyorlardı. Eğer bunu yapmazlarsa yakın zamanda ölen genç kadınların bedenleri cinsel yönden kötüye kullanılacaktı (nekrofili).

Süreçler de sosyal statüye bağlı olarak farklılık gösteriyordu. Orta seviye mumyalama işlemi için uygulanan daha az işlem vardı. Karın boşluğu açılmaz, bunun yerine onları sıvılaştıran sedir yağı ile doldurulup basitçe boşaltılır, susuz kalan ceset aileye verilirdi. En düşük sınıf için uygulanan mumyalama işlemi çok kabaydı. Her zaman mevcut olan nekrofili olasılığının yanı sıra, vücut basit ve hızlı bir şekilde tüm iç organlardan yoksun bırakılır, belirli sayıda gün boyunca natrona yatırılır ve bir kez tamamen kuruduktan sonra aileye bu şekilde cenaze için iade edilirdi.

Mumyalama süreciyle ilgili bu ayrıntılı bilgiler eski Mısır'da var olan sosyal bölünmeler ve kast sistemi hakkında önemli bilgiler sağlar. Sınıflara ayrılsa da mumyalama süreci genellikle zengin ya da fakir her vatandaşın kullanımına açıktı. Bu durum onların ölüme odaklanan önemli inançlardan kaynaklanıyordu.

Ölen kişinin öbür dünyada ihtiyaç duyduğu iç organlarını saklamak için kullanılan kanopik kavanozların her biri çakal, maymun, şahin ve insan başlı farklı tanrıları temsil ediyordu.

Bu kavanozlar genellikle dört taneydi ve iç organların dört koruyucu tanrısını temsil ediyordu. Çünkü bunlar vücudun önemli parçalarıydı ve öbür dünya için korunmaları gerekiyordu. Bu yüzden onları tanrı Horus'un dört oğlu koruyordu.

Bu tanrılar Hapi, Duamutef, Imset ve şahin başlı Kebehsenuef 'di(Qebehsenuef). Her birinin kendi rolü vardı. Hapi, ölen kişinin ciğerlerini koruyan maymun başlı tanrıydı. Mide, çakal başlı tanrı Duamutef tarafından korunuyordu. Kebehsenuef şahin başlıydı, ince ve kalın bağırsakları koruyordu. İnsan başlı tanrı Imset ise karaciğeri koruyordu. Kalp çıkarılmıyor; Yargı Salonundaki bir tüye karşı Tanrıça Maat'ın terazisinde tartılmak üzere** vücudun içinde kalıyordu.

Bu ayrıntılı mumyalama süreci ve onu ilişkilendiren karmaşık inançlar en iyi şekilde birinci sınıf kişilerin, firavunların ve soyluların cenazelerinde gözlemlenir. Buna örnek olarak 18. hanedanlığın ünlü firavunu Tutankamon'u verebiliriz. Onun mumyalanmış bedeni yaklaşık 3.300 yaşında olmasına rağmen yine de bu süreçleri çarpıcı ayrıntılarla sergiliyor.

Kral öbür dünyaya savurganca bir tutumla hazırlanmıştı. Mumyalanmış vücudu üç özel tabutla korunuyordu. İç içe geçen bu tabutlar bir lahit içinde yer almış ve dört bölmeden oluşan odaya yerleştirilmişti. Ancak mumyalanmış beden, mumyalama sürecinin kendisi hakkında önemli bir anlayış sağladığı için araştırmacıların ilgisini özellikle çekiyordu.

Firavunun vücudu çok sayıda keten katmanına sarılmış ve aşırı derecede özel yağlarla kaplanmıştır. Birbirini izleyen her sargı tabakası, firavuna öbür dünyada hizmet edecek değerli eşyaları içerir. Zengin cenaze eşyalarıyla birlikte hazırlanan Tutankamon'un mumyası Mısır'daki en önemli keşiflerden biri olmaya devam ediyor.

Mısırlıların sadece ölen vatandaşlarını değil hayvanları da mumyalıyordu. Bazı hayvanlar sahiplerine eşlik etmeleri için evcil hayvanlar olarak mumyalanırken diğerleri çoğunlukla tanrılara kurban olması yada öte alemde dirilecek olan kişinin yemesi amacıyla mumyalanıyordu.

Mısır tanrılarının büyük çoğunluğunun hayvani tabiat ve tasvirlere sahip olduğundan onları onurlandırmak ve beğenilerini kazanmak için bağlantılı oldukları hayvanlar kullanılırdı. Arkeologlar, şahinler, timsahlar, ibisler, kediler, babunlar, balıklar, firavun fareleri, çakallar, köpekler, böcekler, yılanlar gibi çeşitli hayvan mumyalarının bulunduğu mezarlıklar keşfettiler. Sadece Sakkara mezar alanlarında 500.000'den fazla mumyalanmış aynak (ibis) olduğu tahmin edilmektedir. Aynı şekilde mumyalanmış kedilerin bulunduğu alanlar da keşfedilmiştir.

Günümüz anlayışına göre kötü ve iğrenç görünebilecek bu mumyalama süreçleri eski Mısırlılar için Mısır dininin temeliydi ve kutsaldı.

DİPNOTLAR
* Ölüyü yıkama geleneği İbrahimi dinlerde görülürken, yağlama-tütsüleme-baharatlama gibi işlemler Yahudi-Hristiyan geleneğinde yer almaktadır.
** Kalbin Maat tüyüne karşı tartılması inancında Maat'ın tüyü dengeli yani iyi bir yaşamı, iyi insan olmayı simgeler. Kişinin kalbi, yani kişi terazide bunun karşısına konarak tartılır. Bu durum İbrahimi dinlerde "günah ve sevapların tartılması" olarak görülür.

NUH TUFANININ KÖKENLERİ

Yazan: A.Kara

SÜMER VE BABİL TOPLUMLARINDA TUFAN EFSANESİ

Sümer'deki tufan mitosuna geçmeden önce konuya dair sık sık yöneltilen sorulardan birini açıklığa kavuşturmam gerek: "Tufan efsanesi yalansa neden birçok toplum bundan bahsetmiş?"

Bir toplumun sahip olduğu efsaneler ya benzer durumlarla karşılaşan topluluklarınkine benzeşen efsaneler üretmeleri yada farklı kültür ve uygarlıkların efsanelerinin yayılması yolu ile gerçekleşir. Yayılmadan kastım; Ticari amaçlı gidip-gelmeler, gezginler, gezici halk tiyatroları, göç ve istilalardır. Yayılmanın en basit örneği çoğu Babil tanrı ve tanrıçalarının antik Yunan ve Arap topraklarında bile var olmuş olmasıdır.

Yayılmaya bir diğer örnek Adapa efsanesini içeren tabletin Mısır'da ortaya çıkmış olmasıdır. Mısırlılar Adapa efsanesinin yazıldığı bu tableti kendi halklarına çiviyazısı öğretmek için topraklarına kadar götürüp muhafaza etmişler, bu yolla efsaneyi de kendi topraklarına taşımış oldular.

Yine arkeolojik keşifler sonrası Adapa tabletine benzer şekilde Gılgamış efsanesinin yazılı olduğu bir tablet bölümü de Mısır topraklarında bulunmuştur.

Dolayısı ile insanlar ne kadar uzun süredir dünya üzerinde yaşadığı ve benzer durumların kaç bin kez yaşanmış olabileceği düşünüldüğünde aynı yada benzer efsanelerin başka toplumlarda görülmesi onun gerçek olduğunun delili olamaz.

SÜMER TUFAN EFSANESİ

Tufan efsanesinin Sümer ve Babil toplumlarındaki biçiminin Dicle-Fırat vadisinde ortaya çıkışı, efsanenin bu bölgede oluşan su yükselmelerinin, ürünleri silip süpüren sellerin bir sonucu olarak ortaya çıktığı açıktır.

İbrani mitosundaki Nuh'un antik Sümerli tufan efsanesindeki kökeni M.Ö. 2900'lerde yaşamış olan Kral Ziusudra'dır (𒍣𒌓𒋤𒁺 zi-ud-su₃-ra₂). Ziusudra yada diğer adıyla Zin-Suddu, günümüzde Tell Fara olarak bilinen ve Fırat nehrinin kıyısında yer alan antik Sümer şehri Şuruppak'ın kralıdır. Sümer krallar listesine göre tufandan önceki son Sümer kralının oğludur. [1]

Sümer tufan efsanesini anlatan şiirin başında, kurulmuş olan 5 kent olan Eridu, Badtibira, Larak, Sippar ve Şuruppak'ın kuruluşları ele alınır.
Şuruppak, Uruk (Erek), Kiş ve diğer yerlerdeki tortul tabakaları geçmişte bu gölgede bir nehir taşkını yaşandığını göstermiş ve tortullar üzerinde yapılan radyokarbon çalışmaları MÖ 2900 tarihini vermiştir. [2] Yani Ziusudra'nın yaşadığı dönemde, yaşadıkları bölgede bir nehir taşkını gerçekleştiği, bunun da efsaneleştirilerek tanrıların temsilcileri olarak gördükleri kral Ziusudra üzerinden anlatıldığı açıktır. Bildiğiniz üzere eski toplumlara göre krallar tanrının yeryüzünde seçtiği yarı-ilahi kişilerdir.

Ziusudra'nın ilahi bir kişilik olarak öne çıktığı bu efsaneye göre tanrılar bir tufan göndererek insanları yok etmek ister. Ama gerekçelerinin ne olduğu yazılı değildir. Tanrıların bu kararını duyan su tanrısı Bilge Enki, yani şeytan, tanrılara saygı gösteren, hayvanlara merhamet eden ve kötülükten uzak duran Ziusudra'ya haber vererek onu tanrıların göndereceği bu yıkımdan kurtarmak ister. Sippar kentinin kralı Ziusudra'ya bir duvarın kıyısında durmasını söyler. Ziusudra bu duvarın dibinde beklerken tanrı Enki ona tanrıların göndereceği felaketi, insanlığı yok etmek istediklerini anlatmakla kalmaz, aynı zamanda tufandan kurtulmanın yollarını anlatır. Enki tıpkı İbrahimi dinlerdeki tanrı gibi tufandan kurtarmak istediği kuluna bir gemi inşa etmesini söyler. Hatta Musevi-Hristiyan teolojisindeki gibi; Tanrı, yani Enki, kurtarmak istediği bu ilahi kişiliğe geminin (ark) nasıl yapılacağını bile uzun uzun anlatır. Fakat tabletin bu kısımları kayıptır.

Tufan günü geldiğinde sel her yeri alt üst eder.

Sümer metinlerinde şöyle yazar:
Yedi gün (ve) yedi gece sürdükten sonra
Tufan ülkenin altım üstüne getirdi,
(Ve) büyük suların üzerindeki
fırtınalar koca kayığı bir o yana bir bu yana salladı durdu.
Göklere (ve) yere ışık saçan [güneş-tanrı] Utu göründü.
Ziusudra koca kayığının bir penceresini açtı,
Kahraman Utu ışınlarını dev kayığın içine getirdi.
Kral Ziusudra
Utu'nun önünde yerlere kapandı,

Sık sık gördüğümüz 7 rakamı bu efsanede 7 gün 7 gece söylemiyle karşımıza çıkar. Bu hem bir abartma sanatı hem de Sümer panteonunu oluşturan An, Enlil, Enki, Ninhursag, Nanna, Utu ve İnanna'ya atıftır.

Sel sona erip, Utu güneş ışıklarını dev kayığın içine gönderince Kral Ziusudra tanrılara kurbanlar sunar. Bir öküz ve bir koyun öldürür. Tabletteki hikaye, kralın ona sonsuz nefes vererek Dilmun diyarına götüren An ve Enlil'e secde etmesiyle devam eder:
Kral Ziusudra,
Anu'nun ve Enlil'in önünde yerlere kapandı,
Anu (ve) Enlil hoş davrandılar Ziusudra'ya,
Ona bir tanrı(nınki) gibi [sonsuz] yaşam verdiler,
Bir tanrı(nınki) gibi sonsuz soluk indirdiler onun için.
Sonra, kral Ziusudra'nın
Bitkiler dünyasının (ve) insanlığın soyunun adını sürdüren kişinin,
Karşı taraftaki ülkede, Dilmun ülkesinde, güneşin doğduğu ülkede oturmasını sağladılar.

Ziusudra'dan bahsederken eski dönem insanı için kralın ve kraliyetin kutsal görüldüğünden, kralların, tanrıların seçtiği yarı-ilahi kişiler olduğuna inanıldığından bahsetmiştim. Buradan yola çıkarak, bir nehir taşkınının efsaneleştirilerek dünyayı sular altında bırakan bir tufan anlatısına dönüşürken kralın neden bu anlatıya dahil olmuş olabileceğine dair şahsi görüşümü belirtmek istiyorum.

Fırat nehrinin ucu Basra Körfezi'ne kadar uzanır. Dolayısı ile nehir suları aşırı yükselir ve büyük çaplı bir baskın yaşanırsa, sel sularına kapılanları kurtarabilmeniz yada onların cesetlerini bulabilmeniz imkansızlaşır. Bildiğiniz üzere günümüzde bile bazı büyük sellerde sel sularına kapılan vatandaşlarımızı bulamıyor yada kilometrelerce uzakta, hatta bazen denizde buluyoruz.

Bu tufan efsanesinde Dilmun adlı, hayvanların birbirine zarar vermediği, hastalığın ve yaşlanmanın olmadığı saf ve aydınlık bir yer vardır. Hatta daha sonra bu efsaneyi türeten ve kendilerine uyarlayan Samiler, Dilmun için "ölümsüzlerin yaşadığı yer" derler. Yani tüm bunlara bakıldığında bu yer için bir cennet tasviri demek mümkündür.

Ziusudra'nın nasıl öldüğü şimdilik bilinmiyor. Fakat eğer nehir taşkınından kaynaklanan bu büyük selde kral Ziusudra'da ortadan kayboldu, sele kapılıp uzaklara sürüklenip boğularak can verdi ise, kralları kutsal gören bir halk doğal olarak buna da farklı anlamlar yüklemek ve olay hakkında inanışlar geliştirmek isteyecektir. İşte bu yüzden yarattıkları tufan efsanesine nehir taşkını sonrası ortadan kaybolan Ziusudra'yı eklemeleri ve onun seçilmiş biri olarak ölmediğini, tanrıların onu kurtarıp ödüllendirdiğini yazıp bu yolda inanışlar geliştirmeleri oldukça olası ve normaldir. 

BABİL TUFAN EFSANESİ

Gelelim bu efsanenin Babil toplumundaki yansımalarına.
Samilerin Sümer'i fethettikten sonra onların çivi yazılarını ve hikayelerini kendilerine uyarladığını ve bu Samilerin bir bölümünün Babil'i kurduğunu biliyoruz. Babil'in güneyinde Arap toprakları, batısında Mısır, Libya, doğusunda Elam ve Persler, kuzeydoğusunda Harran, Ninova, Erbil ve kuzeyinde Kilikya, onun biraz daha kuzeyinde Kapadokya yer alır. İşte Samilerin Sümerlerden alarak kendilerine uyarladığı ve efsane bir süre sonra bu bölge ve topluluklara yayılmaya başlamıştır. Antik Babil tüm bunların ortasında bulunur.

Gılgamış destanı, destanın ana kahramanı Gılgamış'ın maceralarını anlatır. Babil tufan efsanesinin Gılgamış destanı ile birleştirildiği görülür. Dolayısı ile Babil tufan efsanesi Gılgamış ve onun can yoldaşı Enkidu ile ilişkilidir.

Babil mitolojisinde sık sık ölüm ve hastalıktan kaçmanın yani ölümsüzlüğün arayışı teması işlenir. Sümer mitolojisinde neredeyse hiç karşılaşılmayan bu durumun Samilerde görülmesi, onların ölüm gerçeğine daha fazla odaklandığını gösterir.

Gılgamış'ın dostu Enkidu ölünce, Gılgamış ölüm gerçeği ile yüzleşmek zorunda kalır. İşte tufan efsanesinin başlangıcını da bu oluşturur. Dostunun ölümü için yas tutan Gılgamış bir gün kendinin de öleceğini anlayarak korkuya kapılır. Şöyle der:
"Ölünce Enkidu gibi olmayacak mıyım? Karnıma acı girdi. Ölüm korkusuyla bozkırda başıboş dolaşıp durmaktayım" [3]

Gılgamış ölümsüzlüğe ulaşabilmek için ölümden kurtularak ölümsüz olabilmiş bir atasını, Utnapiştim'i
bulmaya karar verir. Utnapiştim, Sümer tufan mitosundaki Ziusudra'nın Babilonyalı karşılığıdır.
Fakat yolculuğun tehlikeli olduğu hakkında kendisine uyarılar da bulunulsa da Gılgamış'ın ölüm korkusu ve ölümsüzlük isteği daha ağır basar.

Gılgamış ölüm sularını ve Maşu dağlarını aşar; ki bunu daha önce başarabilen tek varlık Güneş-tanrı Şamaş'tır. Gılgamış, Utnapiştim'e ulaşınca ona nasıl ölümsüz olduğunu sorar. Hatırlayın, Sümer mitosunda tufandan kurtulan Ziusudra'ya da ölümsüzlük verilmiş-ölümün ve hastalığın olmadığı Dilmun'a yerleştirilmişti.

Ölümsüzlüğün sırrını soran Gılgamış'a, atası Utnapiştim tanrıların ölümsüzlüğü yalnızca kendilerine ayırdığını yani insanlara vermediği söyleyince Gılgamış ona "o halde sen ölümsüzlüğü nasıl elde ettin?" diye sorar. Bunun üzerine Utnapiştim anlatacağı şeyin gizli bir bilgi, tanrılara ait bir sır (giz) olduğunu belirterek tufan efsanesini anlatmaya başlar.

Utnapiştim, kendisinin Şuruppak kentinden olduğu söyler. İnsanları çamurdan ve ilahi kandan yaratan tanrı Ea'nın ona kamış kulübesinin duvarından seslenerek insanlar çok ses çıkardığı için Enlil'in onları öldürmeye karar verdiğini, tanrıların tufan göndereceğini haber verdiğini açıklar. [5][6] Ea, Sümer tanrısı Enki'nin Babil varyantıdır.

Tufanı açıklayan Ea, Utnapiştim'e bir tekne yapmasını ve yaşayan tüm canlıların tohumunu bu geminin içine koymasını söyler.

Utnapiştim, Ea'ya tüm bu yapacaklarını kendi hemşerilerine nasıl açıklayacağını sorar. Ea'nın önerisi üzerine halkına Enlil'in nefretini üzerine çektiğini, bu yüzden onun ülkesinden sürgün edildiğini söyler ve bu yüzden tanrı Ea ile birlikte kalmak için derinliğe ineceğini belirtir.
Halkına Enlil tarafından lanetlendiğini, öfkesinin hedefi olduğunu söylediğinden onlara aynı zamanda şehri terk ettiğinde Enlil'in onlar üzerine bolluk-bereket göndereceğini söyler. Bu açıklamalarıyla tanrıların gerçek niyetini de halktan gizlemiş olur.

Utnapiştim küp şeklinde bir gemi (ark) inşa eder ve Ea'nın talimatlarını uygulamaya koyulur. Tablette şöyle yazar:

(Sahip olduğum her şeyi) gemiye yükledim;
Sahip olduğum gümüşün hepsini ona yükledim ;
(sahip olduğum ) altının hepsini ona yükledim;
Sahip olduğum tüm canlı varlıkları (yükledim ) ona.
Tüm ailemi ve akrabamı gemiye yolladım.
Kırın hayvanlarını, kırın yabanıl varlıklarını,
Tüm zanaatçıları tekneye yolladım. [4]

Babil'de fırtına tanrısı Adad, yeraltı tanrısı Nergal'dır. İştar'ın kışkırtmasıyla insanları yok etmeye karar veren tanrılar tufanı başlatır. Fırtına tanrısı Adad gürleyip yeraltı tanrısı Nergal göklerdeki okyanusun sularını tutan sütunları yıkınca tufan başlar. Anunnaki tanrıları meşalelerle ülkeyi ateşe verir. Yaşanan durum karşısında tanrıların bile dehşete düştüğü, tıpkı ürkek köpekler gibi göğün duvarının dibine sindikleri anlatılır:

Sabah erkenden, şafak vakti ufuktan kara bir bulut yükseldi.
Hava korkunçtu.
Utnapiştim tekneye bindi ve tekneyi ve içindekileri girişi mühürleyen tekne kaptanı Puzurammurri'ye emanet etti.
Gök gürültüsü tanrısı Adad bulutun içinde gürledi ve fırtına tanrıları Sullar (Shullat yada Shullar) ve Haniş (Ḫanish) dağların ve karanın üzerinden geçti. [7]
Erragal bağlama direklerini çıkardı ve bentler taştı.
Anunnaki tanrıları toprakları yıldırımlarıyla aydınlattı.
Her şeyi karanlığa çeviren Adad'ın eylemleriyle şaşkınlık yaşandı. Arazi bir çömlek gibi paramparça oldu.
Gün boyu güney rüzgarı hızla esti ve su saldırır gibi halkı ezdi.
Kimse arkadaşlarını göremedi. Seldekiler birbirlerini tanıyamadılar.
Tanrılar selden korktular ve Anu cennetine çekildiler. Duvarın dibinde yatan köpekler gibi korktular.
İştar, doğum yapan bir kadın gibi çığlık attı.
Tanrıların Hanımı eski günlerin çamura döndüğünü feryat etti, çünkü "Tanrılar Meclisi'nde kötü şeyler söyledim, denizi balık gibi dolduran halkımı yok etmek için bir felaket emrediyordum." dedi.
Diğer tanrılar da onunla ağlıyordu ve kederle hıçkıra hıçkıra oturdu, susuzluktan dudakları kavruldu.
Sel ve rüzgar altı gün altı gece sürdü ve araziyi dümdüz etti.
Yedinci gün fırtına doğum yapan bir kadın gibi dövünüyordu.

Tablet metninde İştar'ın dövünüp pişman olduğunu yazıyor. İştar Venüs gezenidir. Venüs, Güneş doğmadan hemen önce yada sonra görünür. Bu hareketlerinden dolayı Venüs gezegeni ve onunla ilişkilendirilen birçok tanrı-tanrıça felaketin habercisi olarak görülmüştür. Tabletteki metinde tufanın "sabah erkenden, şafak vakti" başladığı yazar. Bu da yaşanan büyük çaplı nehir taşkınının Güneş battıktan hemen sonra gökyüzünde görülen Venüs yani İştar ile ilişkilendirildiğinin kanıtıdır.

Şuruppak, Uruk, Kiş ve diğer yerlerdeki tortul tabakalarının geçmişte bu gölgede bir nehir taşkını yaşandığını gösterdiğini ve radyokarbon testleri yapılan tortulların MÖ 2900'e tarihlendiğini belirtmiştim. [2] İşte Şuruppak ve çevresinde yaşanan nehir taşkını muhtemelen sabah yıldızı Venüs göründükten sonra yaşanmış olmalı ki insanlar bu taşkınla İştar'ı ilişkilendirmiş ve onun tanrıları kışkırttığını düşünmüşler. Daha sonra bu yaşananları 1'i 40 yaparak, abartılı bir hikayeye dönüştürerek Gılgamış Destanı'na dahil etmişlerdir.

Babil mitosunda anlatılan tufan 6 gün 6 gece sürer ve bu süre boyunca fırtına ortalığı darmadağın eder. 7.gün geldiğinde fırtına yatışınca (7.günün ve 7.nin kutsallığı) Utnapiştim gemisinden dışarı bakar, her yer dümdüz olmuş ve tüm insanlar balçığa dönüşmüştür. Gemi Nisir dağında karaya oturduktan sonra 7 gün daha bekleyen Utnapiştim bir kumru gönderir. Kumru konacak yer bulamayıp dönünce kırlangıç yollar fakat o da dönünce bu sefer kuzgun gönderir. Yiyecek bulan kuzgun tekrar geri dönmeyince Utnapiştim gemideki herkesi (hayvanları ve akrabalarını) dışarı bırakır, akabinde tanrılara kurban sunar, buhur yakar. Ateşe verilen kurbanın hoş kokusu alan tanrılar kurbanın üzerine tıpkı sinekler gibi üşüşürler.

Yani günümüzdeki "adak" inancına benzer şekilde felaketten canlı çıkan Utnapiştim kan akıtıp tanrısı için kurban kesmiştir. Günümüzde bile bu gelenek devam etmekte ve kesilen adak ile tanrıdan korunma, bereket veya yardım istenir. Kurban'da da asıl maksat kan akıtmaktır, kökeni ve özü budur. Buhur'un bunlardan farkı ise kurban verilen hayvanın etinin yakılmasıdır. Bu uygulamayı İbrahimi dinler arasında en çok Musevilikte görürüz.

Tufan efsanesine geri dönersek, gemidekiler dışarı çıktıktan sonra yaşananlar tablette şöyle anlatılır:

O bir koyun kurban etti ve dağlık bir Zigguratta buhur sundu, buraya 14 kurbanlık kap koydu ve ateşe saz, sedir ve mersin döktü.
Tanrılar kurbanlık hayvanın tatlı kokusunu kokladılar ve kurbanın üzerine sinekler gibi toplandılar.
Sonra büyük tanrıça geldi, sineklerini (boncuklarını) kaldırdı ve dedi:
"Tanrılar, tıpkı boynumdaki bu lapis lazuli'yi (muskayı) unutmadığım gibi, bu günleri de düşüneceğim ve onları asla unutmayacağım! Tanrılar kurban adağına gelebilir. Ama Enlil gelemez, çünkü o sel oldu ve [sonuçlarını] düşünmeden halkımı yok etti. "
Enlil geldiğinde kayığı gördü ve İgigi tanrılarına öfkelendi. "Canlı nereden kaçtı? Hiçbir insan yok oluştan hayatta kalamaz!" Dedi.
Ninurta, Enlil'le konuştu ve "Böyle bir şeyi Ea'dan başka kim yapabilir? Tüm planlarımızı bilen Ea'dır." dedi.
Ea, Enlil'le konuştu ve "O sendin, Tanrıların Bilgesi. Düşünmeden nasıl bir sel meydana getirebilirsin?"
Ea daha sonra Enlil'i aşırıya kaçan bir ceza göndermekle suçlar ve ona şefkat ihtiyacını hatırlatır.
Ea tanrının gizli planını Utnapiştim'e (Atrahasis) sızdırdığını reddeder, ona sadece bir rüya gönderdiğini kabul eder ve Enlil'in dikkatini sel kahramanına çevirir.

Daha sonra Ea, Enlil ile Utnapiştim ile ailesi için aracılık eder. Siniri yatışan Enlil Utnapiştim ile karısının canlarını bağışlamakla kalmaz, aynı zamanda onları kutsayarak ölümsüzlük bahşeder. Fakat onların uzakta, ırmakların ağzında oturmalarına karar verir.

İşte Sümer kökenli olan ve Babil toplumu tarafından değiştirilerek daha da detaylandırılan bu tufan efsanesi çevre bölgelerdeki topluluklarca tekrar elden geçirilerek dinlerinde ve kutsal olduğunu iddia ettikleri kitaplarında yer almıştır. İbrahimi dinlere geçen bu efsane Musevilik'ten Hristiyanlık ve İslamiyet'e geçmiştir. İbrahimi dinler içerisinde bu efsaneyi duyup derleyen ve kendi dinlerine entegre eden Museviler, baş roldeki Ziusudra yada Utnapiştim yerine dinlerinin en büyük peygamberi olarak gördükleri Musa'yı yerleştirmiştir. Tevrat'a taşınan bu efsane daha sonra Kur'an'da yer almıştır.

Dinlerin "eskilerin masalları" olduğunu görmek istemeyen bir grup insan "Allah ker topluma bir peygamber gönderdi" yada "İşte bunlar İslam'ın o dönemde de var olduğunun fakat bozulduğunun göstergesidir" deseler de ortada ne 124.000 peygamber veya "her topluma bir peygamber" iddiasını doğrulayacak bir belge ne de "İslam'ın ve peygamberlerin o dönemde de var olduğu ve Allah'ı tebliğ ettiğine dair" en ufak bir iz bulunmamaktadır. Görüldüğü üzere İbrahimi dinlere taşınan Sümer-Babil mitlerinin asıl sahibi olan topluluklar çok tanrılıdır. Yaşadıkları bölgeden binlerce tablet, kap-kaçak, kabartma vb. arkeolojik kanıt çıkmıştır. Fakat 1 tanesinde, yalnızca 1 tanesinde bile "bir peygamberin gelip "İslam'ı yada Allah'ı tebliğ ettiğine" dair bir bulgu-metin yoktur.
Hepsine din-peygamber gitmiştir de hepsi mi bozulmuştur? Bu iddianın delili nedir? Bu topraklardan çıkan binleri aşkın antik eserde bira tarifinin, bebeklere okunan ninnilerin anlatıldığı tablet bile çıkarken neden hiçbirinde Allah-Rab-Yahve, İsa, Musa, Davud yada İslam yoktur ?!

Kendinizi kandırmayın, kendinize karşı dürüst olun. Olmasını istediğiniz şeyleri uydurup "bu böyledir" deyip gözünüzü gerçeklere kapayarak körü körüne inanmak yerine yüzünüzü gerçeğe dönmenizi tavsiye ederim.

SABAH YILDIZI LUCİFER

Yazan: A.Kara

SABAH YILDIZI LUFİCER : IŞIKTAN KARANLIĞA

Venüs gezegenine geçmişteki sayısız uygarlık tarafından tapılmış, ona türlü anlamlar, sıfatlar yüklenmiş, haliyle bunlar da efsaneleri oluşturmuştur. İşte bu efsaneler de bir süre sonra din halini almış ve kültüre yerleşmiştir. Dinde yer edinen bu efsanelerden biri de düşmüş melek Lucifer'dır.

Aslında Lucifer, Venüs ile ilişkilidir.
Venüs'ün hem kendisi hem de yörüngesi güneşe daha yakındır. Bu yüzden dünya gözüyle onu sadece güneş doğmadan yada batmadan önce görürüz. İşte bu durum eski toplulukların ilgisini çekmiş ve onu tanrı-tanrıça yada melek gibi mistik ögelerle ilişkilendirmişlerdir. Bu alışıldık bir durumdur çünkü neredeyse hemen her dinin temelinde ışığa tapınma yatar. O halde Güneş batarken yada doğarken gözle görülebilen bir başka ışık kaynağı olan Venüs gezegeni de ilahlaştırılmadan bırakılmayacak, dahası onun güneşten önce ve sonra doğuşunda ve diğer ışık kaynaklarına kıyasla sahip olduğu boyutta anlamlar aranacaktır.

Tıpkı aydınlık olan "Gündüz'e" Dyeus-pat(h)er yani "baba tanrı" denmesi yada en büyük ışık kaynağı olan Güneş'in İsa ile ilişkilendirilmesi gibi. Hristiyanlıktaki İsa en büyük ışık kaynağı iken, ona oranla daha az ışık saçan kaynaklar meleklere dönüşmüştür, tıpkı Lucifer gibi.

Nasıl ki Sümer, Babil, Mısır gibi birçok toplumda en güçlü ışık kaynağı olan Güneş baş tanrı oluyor ve daha az ışık saçan Ay, Venüs ve Yıldızlar alt kademe tanrılar yada mistik yaratıklar halini alıyorsa İbrahimi mitolojide de durum aynıdır. Bu düşmüş melek motifi 2. Hanok (Enoch) 29:3-4'te ve diğer bazı bölümlerinde de karşımıza çıkar.

Latincede Venüs gezegeninin sabah saatlerindeki durumu için kullanılmış isimlerden biri Lucifer'dır. [1]
Latincede Lux, lucis "ışık" demektir, İngilizceye "light" olarak geçmiştir. Ferre ise "taşımak" anlamına gelir. Dolayısıyla Lucifer ismi Lux ve ferre kelimelerinin birleşiminden türetilmiştir ve "ışık getiren" anlamına gelir. [2][3] Tıpkı Prometheus gibi. 

Venüs'e "ışık getiren", "ışık taşıyan" denmesinin nedeni ise belirttiğim üzere sabah güneş doğmadan önce ufuğun az yukarısında görünmesi, dolayısı ile gündoğumunun habercisi olmasıdır. İşte Venüs'e verilen bu Lucifer ismiyle kastedilen şey, Venüs'ün gündüzü yani ışığı tutup getiriyor olmasıdır. 

Venüs için kullanılan bu "ışık getiren" ismi daha sonra Hristiyanlarca şeytanı yada onun oğlunu tasvir etmekte kullanılmıştır. Çünkü Venüs'ün yörünge periyodundan kaynaklanan gökyüzündeki benzersiz hareketleri ve kesintili görünümleri nedeniyle onu çevreleyen mitolojiler genellikle cennetten (gökyüzünden) dünyaya veya yeraltına düşüşü içeriyordu. Tıpkı Sümer mitolojisindeki tanrıça İnanna'nın gökten düşmesi yada ilk Sümer hanedanlığının 13. kralı Etana'nın efsaneleri gibi. [14][15][16][17][18]

Peki Venüs'ün yörünge periyodu ile bu düşüş mitlerinin ne ilgisi var? Çünkü Venüs hareketlerinden-yörüngesinden dolayı hiçbir zaman güneş kadar yüksekte görünemez. Güneşten hemen önce veya sonra belirmesinin dışında, güneşe göre çok daha aşağılarda görünüyor olması da onun cennetten düşme motifleri ile ilişkilendirilmesine neden olmuştur.

Venüs'ün özellikle sabah görünümü Greko-Romen medeniyetinde kişileştirilip bir tanrı olarak kabul edilmiş ve elinde meşale taşıyan bir erkek figürü ile temsil edilmişti. [9]
Venüs'ün Yunanca adları da Latinceye benzer anlamlara sahipti: "Işık getiren" anlamındaki Phosphoro(u)s ve "şafak getiren" yani Hesperus (Heosphoros). [1] Hatta bazı mitoslarda Aurora'nın yani Şafağın oğlu, Ceyx'in babası olarak kabul edilmişti. [10][21]

Zaten Lucifer'ın annesi Aurora, şafağın tanrıçaları olan Hinduizm'deki Uşas (Ushas), Litvanya'daki Ausrin (Aušrinė), ve Yunandaki Eos ile soydaştır. Bunların dördü de İlk Hint Avrupa toplumlarında "şafak" anlamına gelen "hewsṓs" [22] teriminden türemiştir. Bu terim daha sonraları "Ausṓs"a dönüşmüştür. Ausṓs ise İlk Alman toplumlarında "Austrō", Geç Alman toplumlarında "Ōstara" ve eski İngilizcedeki Ēostre / Ēastre terimlerini doğurmuştur. [23]

 Romalı şair Gaius Valerius Catullus Venüs'ün akşam görünümü için Luficer'a benzer bir isim olan "Noctifer" (Night-Bringer) yani "Gece getiren'i kullanmıştır. [11]

Venüs'ün şafağın oğlu olarak görülmesine benzer şekilde Arap mitolojisindeki tanrı Efdar, Aşera ve El'in oğulları olan genç prensler Saḥar (Šhr) [Seher] ve Salim'in (Šlm) erkek kardeşidir (fakat bazen kadındır). [12] Sahar ise Mezopotamya rahiplerinin Ay için kullandıkları, uyanık anlamına gelen bir terimdi. [13]

Tevrat'ta Yeşaya (İşaya) 14: 12-15'de cennetten kovulduğu ve düştüğü söylenen parlak yıldız, Latince'de "Gün Yıldızı" ya da "Sabah Yıldızı" denen Lucifer'dır. Yani Venüs. [7][8]

Yeşaya (İşaya) 14:12-15:
12) Ey parlak yıldız, seherin oğlu,
Göklerden nasıl da düştün!
Ey ulusları ezip geçen,
Nasıl da yere yıkıldın!
13) İçinden, “Göklere çıkacağım” dedin,
“Tahtımı Tanrı’nın yıldızlarından daha yükseğe koyacağım;
İlahların toplandığı dağda,
Safon’un doruğunda oturacağım.
14) Bulutların üstüne çıkacak,
Kendimi Yüceler Yücesi’yle eşit kılacağım.”
15) Ancak ölüler diyarına,
Ölüm çukurunun dibine
İndirilmiş bulunuyorsun.

Bu metinlerde Yahudi peygamberi Yeşaya tarafından Babil kralının kınandığı ve ondan הֵילֵל בֶּן-שָׁחַר Helel ben Shachar yani İbranice "parlayan biri, sabahın oğlu" olarak bahsedildiği söylenir. [25] Bu da הילל בן שחר Hêlêl ben Šāḥar'dır, yani sabah yıldızı Venüs'e atıftır. [26][27][28][29]

Fakat bu metinler aynı zamanda düşmüş melek efsanesinin doğuşunda da rol oynamıştır. [30] Bu efsaneye göre Lucifer, tanrının Safon dağındaki tahtına sahip olmaya çalışır. Rab onu cezalandırarak gökyüzünden yani cennetten kovar. Bu inanış sadece Yahudilerde yoktu. Örneğin; İslam öncesi Arapların inandığı tanrılardan biri olan Efdar (Attar, Aştar) ölüp yeraltı dünyasına giden Baal'ın, tanrıların dağı Safon'da bulunan tahtını ele geçirmeyi denemiş, vasıfları yetmeyince yani bedeni taht'a uymayınca bu girişiminden vazgeçerek cenneti terk edip dünyaya, yeryüzüne dönmüştü [19][20] [Tıklayarak Efdar kültüne ilişkin hazırladığım videoyu izleyebilirsin].

Bir de Hezekiel'e bakalım.

Hezekiel 28:11-19: "...güzellerin ve bilgelerin en mükemmeliydin. Eden'de, Tanrı'nın bahçesindeydin. Giysilerin hep güzel taşlarla –yakut, zümrüt, ay taşı, beril, onix, safir, turkuazla- ve altın işlemelerle süslüydü. Bunlar sana sen yaratıldığın gün verildi. Seni kudretinle ve gücünle bekçim yaptım. Tanrının kutsal dağına gidebiliyor ve ateş tarlalarında yürüyebiliyordun. Yaptıklarından tamamen muaf tutulurdun ta ki için kötülükle dolana dek. Bu varlık içinde bile daha büyük şiddet yarattın ve günahkar oldun. Seni tanrının dağından men ettim ve seni bekçilik ettiğin ateş tarlalarından sürgün ettim. Güzelliğin yüzünden için kibirle doldu ve bilgeliğini kendi ünün için harcadın. Seni içine hapsettiğim ateşle beraber dünyaya attım. Seni takip edenlerle beraber sonunuz ateşler içinde küle dönecek. Çok feci bir sona geldin."

Peki nasıl oldu da ışık için kullanılan Lucifer terimi şeytan için kullanılır hale geldi?
Cevabı kullanım alanlarında yatmakta.

2.Petrus 1:19'un Latince metninde (Yeni Ahit) şeytanla ilgisi olmadığı halde Lucifer kelimesinin kullanıldığı görülür:

Vulgata (Latince İncil)
Et habemus firmiorem propheticum sermonem: cui benefacitis attendentes quasi lucernæ lucenti in caliginoso donec dies elucescat, et lucifer oriatur in cordibus vestris:

Türkçe çevirisi:
"Peygamberlerin sözleri bizim için daha büyük kesinlik kazandı. Gün ağarıp sabah yıldızı yüreklerinizde doğuncaya dek, karanlık yerde ışık saçan çıraya benzeyen bu sözlere kulak verirseniz, iyi edersiniz."

Kral James İncili'nde, Kitab-ı Mukaddes'in Latince çevirisi Vulgata'da, şeytanla ilgisi olmayan bu ve benzeri birçok metinde Lucifer kelimesinin "Gün Yıldızı" kelimesinin yani Venüs'ün yerine kullanılması ve Yeşaya 14'deki anlatılar Lucifer ismini şeytanı tasvir etmek için kullanılan bir sözcük haline getirdi ve düşmüş melek mitinin doğumunda rol oynadı. [24]

SERAF MELEKLERİ (SERAFİM)

Hazırlayan: A.Kara

SERAF (SARAF) MELEKLERİ

"Yanan biri" anlamına gelen Seraf'tan İncil'in Kral James versiyonunda Serafim şeklinde bahsedilir. Arapçadaki karşılığı مشرفين musharifin'dir.  En yüce meleklerdendir. Eski Yahudi kaynaklarında göksel varlıklar (melekler) olarak geçerler. Bu varlıklar daha sonra Musevilik, Hristiyanlık ve İslam'da da rol oynamışlardır. [1] "Seraf " İbranicedeki çoğulu olan "Serafim"den türetilmiştir. Halbuki İbranicedeki tekili "śārāf (שָׂרָף)"tır. [2]

Hristiyanlık Serafları'ı melek sıralamasında en yüksek seviyeye koyarken, 12. yy'da yaşamış olan Sefaradi Yahudisi, filozof, başhaham, Talmud bilgini ve çoğaltıcısı Musa bin Meymūn (30 Mart 1135 – 13 Aralık 1204) Musevilikteki melek hiyerarşisinde 10 melek statüsünün yer aldığı Musevi melek hiyerarşisinde onları beşinci sıraya koymuştur. [3][4][5]

Yeşaya Kitabındaki bir bölüm bu terim hakkında oldukça farklı bir anlatıya sahiptir. Onları tanrı'nın tahtı etrafında uçan altı kanatlı varlıklar olarak tanımlar.

Yeşaya 6: 1-7:
Kral Uzziya’nın öldüğü yıl yüce ve görkemli Rab’bi gördüm; tahtta oturuyordu, giysisinin etekleri tapınağı dolduruyordu. Üzerinde Seraflar duruyordu; her birinin altı kanadı vardı; ikisiyle yüzlerini, ikisiyle ayaklarını örtüyor, öbür ikisiyle de uçuyorlardı.
Birbirlerine şöyle sesleniyorlardı:
“Her Şeye Egemen RAB
Kutsal, kutsal, kutsaldır.
Yüceliği bütün dünyayı dolduruyor.”
Seraflar’ın sesinden kapı söveleriyle eşikler sarsıldı, tapınak dumanla doldu.
“Vay başıma! Mahvoldum” dedim, “Çünkü dudakları kirli bir adamım, dudakları kirli bir halkın arasında yaşıyorum. Buna karşın Kral’ı, Her Şeye Egemen RAB’bi gözlerimle gördüm.”
Seraflar’dan biri bana doğru uçtu, elinde sunaktan maşayla aldığı bir kor vardı; onunla ağzıma dokunarak, “İşte bu kor dudaklarına değdi, suçun silindi, günahın bağışlandı” dedi.

Gördüğünüz üzere bu metinler "Seraflar"ı, Tanrı'nın işlerini yapmak konusunda tutkulu olan kanatlı göksel varlıklar olarak tanımlar. [8] Fakat metindeki bu ifadelere rağmen Tevrat'ta yüksek melekler statüsünün bulunmadığını ve bu durumun yalnızca De Coelesti Hierarchia veya Summa Theologiae gibi sonraki kaynaklarda ortaya çıktığını ve ilahi elçilerin bir bölümü olarak kabul edildiğini iddia eden bir İbrani bilgin de olmuştur. [9]

Seraflar'dan Hanok (Enoch) Kitabı'nda ve Vahiy Kitabı'nda da göksel varlıklar olarak bahsedilir. MÖ 2. yüzyıla tarihlenen Hanok Kitabı'nda [10] Tanrı'nın tahtına en yakın duran göksel yaratıklar olarak Kerub'lardan (çoğulu Kerubim yada Keruvim) bahsedilen bölümde Seraflar yani yüksek meleklerden de birlikte bahsedilir. Buradaki Keruvim'ler İslam'a Kerubiyyun melekleri olarak geçmişlerdir. [20] İslami teolojide bazen cennetin 6. katında bazen ise Allah'ın tahtının yanında bulunan melekler olarak tanımlanırlar.
İncil dışı kaynaklarda bazen Akyəst olarak adlandırılırlar. Eritre ve Kuzey Etiyopya'da konuşulmuş eski bir Sami dili olan Geez (Ge'ez) dilinde "yılanlar", "ejderhalar" anlamına geldiği gibi cehennem için kullanılan alternatif bir terimdir. [11][12][13]

Kenan'da yüksek melekleri sergilemek için kullanılan motiflerin orijinal kaynaklarının antik Mısır'daki Uraeus ikonografisine dayandığı konusunda fikir birliği vardır. [6]

Seraf, Serafim kelimesi İşaya Kitabında dört kez geçmektedir (6: 2–6, 14:29, 30: 6). Fakat enteresan olan şudur ki İşaya 6: 2–6'da bir tür göksel varlığı veya meleği tanımlamak için kullanılan bu kelimenin diğer kullanımları yılanlarla ilgilidir, yılanlara atıfta bulunur. [7]

Dolayısı ile yılan = "melek"tir. Bazen düşmüş melek efsanelerinin etkisi ile şeytan-iblis ile ilişkilendirilmiştir. Bunun örneklerinden biri Şeytan'ın cennette, Aden bahçesinde Adem ve Havva'ya yılan kılığında görünmesi efsanesidir. 

Hanok'un İkinci Kitabında Seraf ve Kerub meleklerin yanında iki göksel varlık sınıfından daha bahsedilir. Bunlar feniks ve chalkydri'dir (khalkýdrai). Her ikisi de 4. veya 6. cennette bulunan, on iki kanadı olan, gün doğumunda şarkı söyleyen, "güneşin uçan ögeleri" olarak tanımlanır. [14]

Yeşaya'da 6 kanatlı Seraflar'ın tanrının üstünde durduğu söyleniyordu. Vahiy kitabında bahsedilen 6 kanatlı melekler ise tanrının tahtının çevresinde bulunmaktadır ve kanatları gözlerle kaplıdır.

Vahiy Kitabı 4: 4-8:
Tahtın çevresinde yirmi dört ayrı taht vardı. Bu tahtlara başlarında altın taçlar olan, beyaz giysilere bürünmüş yirmi dört ihtiyar oturmuştu. 5 Tahttan şimşekler çakıyor, uğultular, gök gürlemeleri işitiliyordu. Tahtın önünde alev alev yanan yedi meşale vardı. Bunlar Tanrı’nın yedi ruhudur. 6 Tahtın önünde billur gibi, sanki camdan bir deniz vardı. Tahtın ortasında ve çevresinde, önü ve arkası gözlerle kaplı dört yaratık duruyordu. 7 Birinci yaratık aslana, ikincisi danaya benziyordu. Üçüncü yaratığın yüzü insan yüzü gibiydi. Dördüncü yaratık uçan bir kartalı andırıyordu. 8 Dört yaratığın her birinin altışar kanadı vardı. Yaratıkların her yanı, kanatlarının alt tarafı bile gözlerle kaplıydı. Gece gündüz durup dinlenmeden şöyle diyorlar:
“Kutsal, kutsal, kutsaldır,
Her Şeye Gücü Yeten Rab Tanrı,
Var olmuş, var olan ve gelecek olan.”

Bu varlıklardan ayrıca Dünya'nın Kökeni Üzerine (On the Origin of the World) adlı gnostik metinlerde de bahsedilmektedir. [15]

Seraf'lar Yahudi Kabalasında, Beriah (Briah) Alemi'nin yüksek melekleridir. Beriah ise "Yaratılış", ilk yaratılmış alem, ve ilahi anlayıştır. [16]
İnanışa göre Beriah alemi Kabaladaki Yaşam Ağacı'nın tepesinde yer alan 4 alemden ikincisidir. Bu 4 alemin en tepesindeki alem ise Atzilut'tur. İşte Kabala'ya göre 2. alemde bulunan Seraf meleklerinden 1.alemi görüp onun mutlak tanrısallığından uzak olduğunu fark edenler yanmaya başlar. Bu yanma öyle uzun ve süreklidir ki melek kendini geçersiz kılar. Böylece Tanrı'ya yükselir ve yerine geri döner.

Bunların altındaki 3. alem Yetzirah'dır. Burası "Oluşum", arketipsel yaratılış ve ilahi duygular alemidir. Bu alemde Hezekiel'in vizyonlarında bahsedilen, kendisinin farkında olan ve içgüdüsel duygularla Tanrı'ya hizmet eden aslan, öküz ve kartal suratlı Hayyot melekleri vardır.

Serafim, modern Ortodoks Yahudiliğin melek hiyerarşisinin bir parçasıdır. Seraf'lardan İşaya'nın vizyonu, Yahudilerin ayinlerde okudukları temel dua olan Amida ve onun bir parçası olan Keduşah da dahil olmak üzere günlük Yahudi hayatında ve birkaç başka duada bahsedilir.  

Muhafazakâr Yahudiler meleklerle ilgili geleneksel öğretileri korur ve ayinlerde onlardan bahseder. Fakat bu meleklere olan inanç tüm Yahudilerde aynı değildir. Reform Yahudileri ve Yeniden Yapılandırılmış Yahudiliğinin inananları meleklerin tasvir ve görüntülerini genellikle sembolik işaretler olarak ele alırlar.

MÖ 8. yüzyıldan kalma eski bir Yahudi mührü melekleri bir peygamber olarak görevlendirirken diğer yandan onlardan tıpkı İşaya'nın vizyonlarındaki gibi uçucu ama insani özelliklere sahip varlıklar olarak bahseder. [17]

MS beşinci yüzyıl ortalarında yaşamış olan ve gerçek kişiliğini gizlemiş olan Hristiyan düşünürü Sahte Dionisos (Pseudo-Dionysius the Areopagite) kendi Göksel Hiyerarşisini oluştururken (vii) yüksek meleklerin ortaçağ tahayyülündeki ateşli doğasını tespit etmek için İşaya Kitabı'ndan yararlandı. Onun görüşüne göre Seraf melekleri yalnızca tanrıyı öven ilahiler-sözler zikretmiyor aynı zamanda tanrının kurduğu düzenin korunmasına da yardım ediyorlardı. Haham geleneğindeki metinlerden yararlanan Sahte Dionisos, Serafim kelimesine "tutuşanlar veya ateş sağlayanlar" gibi etimolojik anlamlar verdi. [18]

Ne kadar tanıdık değil mi? Sizce Muhammed'e boşuna mı eskilerin masalları demişler?
Musevilikteki sürekli Rabbi öven, tespih eden, onun işlerine yardım eden melek inanışı İslam'a aynen geçmiş. Bu inanıştan dolayı her şeye kadir, istediğini anında yapabilen, ol deyince olduran dedikleri Allah'a, Cebrail, Mikail gibi melekler yardım ederler. Halbuki her şey ol dediğinde olan bir gücün hiçbir şeyi yaptırmak için başka varlıklara ihtiyacı olmaması gerekir.

Seraf'lar Hristiyan teolojisinde ayrıca İsa ile de ilişkilendirilmişlerdir. İskenderiye'li Kilise Babası Origenes, İlk İlkeler Üzerine (On First Principles) adlı çalışmasında Yeşaya Kitabı'ndaki Serafim'in, Mesih ve Kutsal Ruh'un fiziksel temsilleri olduğunu yazmıştır. Gerekçesi ise "Tanrı dışında hiçbir gücün bir şeyin başlangıcını ve evrenin sonunu tam olarak bilemeyeceği" görüşüdür. Bu yüzden Origenes, Serafim'i tanrının ilahi bilgeliğinden verdiği tanrısal bilgilerle yükselen varlıklar olarak tanımlamıştır. Yazısında şöyle der: 

Yine de, bu güçler, Tanrı'nın Oğlu'nun ve Kutsal Ruh'un vahyiyle öğrenmiş olsalar da - kesinlikle büyük miktarda bilgi edinebilecekler ve daha yüksekte olanlar, daha aşağıda olanlardan çok daha fazlasını elde edebilecekler - yine de onların her şeyi (bilgiyi) kavramaları imkansızdır; çünkü şöyle yazılmıştır: "Tanrı'nın işlerinin çoğu gizlidir". [19]

Origenes daha sonra Seraflar'ın bu bilgilere sahip olma nedeninin onların Tanrının Oğlu ve Kutsal Ruh tarafından mesh edilmiş (kutsal yağ ile yağlanmış) olmalarına bağladı. Bu tür iddialarda bulunduğu için eleştirilere maruz kalarak Hristiyan kilisesi tarafından kafir ilan edildi. Bununla birlikte Yeşaya'da da bahsedildiği üzere, onun Serafim hakkındaki teorisinin yansımaları diğer erken Hristiyan literatüründe ve ikinci yüzyıl boyunca erken Hristiyan inancında yansıtılacaktır.

Rahip Thomas Aquinas, Summa Theologiae adlı eserinde Serafim yani yüksek meleklerin doğasına ilişkin şöyle bir açıklama sunar:

"Serafim" adı sadece hayırseverlikten değil, şevk ya da ateş kelimesiyle ifade edilen aşırı hayırseverlikten gelir. Dolayısıyla Dionisos (Coel. Hier. Vii) "Serafim" ismini aşırı ısı içeren ateşin özelliklerine göre açıklar. Şimdi ateş ile ilgili üç ihtimali düşünebiliriz.

Birincisi, yukarı doğru ve sürekli olan hareket. Bu onların inatçı bir şekilde Tanrı'ya ulaşma isteği taşıdıklarını gösterir.

İkincisi, ateşe bakıldığında gözle görülemeyen ancak belli bir keskinlikle, en nüfuz edici eylem olarak var olan ve en küçük şeylere bile büyük bir coşkuyla ulaşabilen, delici etkileri olan "ısı"dır. Bu meleklerin kendilerine tabi olanlar üzerinde güçlü bir şekilde uyguladıkları, onları benzer bir şevkle uyandıran ve onları ateşleriyle tamamen temizleyen eylemleri anlamına gelir.

Üçüncüsü, ateşin netliği veya parlaklığının kalitesidir. Bu meleklerin kendi içlerinde sönmez bir ışığa sahip olduklarını ve aynı zamanda başkalarını da mükemmel şekilde aydınlattıklarını gösterir.

Birçok makalemde neredeyse her dinin temelinde Işığa tapınmanın olduğunu, sadece her toplum ve dinin bunu farklı şekilde, farklı isimler, ayinler altında uyguladığını belirterek bazı toplum ve dinlerde bunun Güneş yada Ateş olabileceğini ifade ettim.
Ateşe, ışığa ilahi anlamlar yüklenen bu anlayışın izlerini çoğu kez bu makalede, Seraf melekleri konusunda da görmek mümkün.

EHRİMEN VE AHURA MAZDA

Yazan: A.Kara

ZERDÜŞT YARATILIŞ MİTOLOJİSİ

Ahura Mazda ve Angra Mainyu, Zerdüştlüğün zıtlık öğretisindeki iki ana tanrıdır. Ahura Mazda bu dinin yüce tanrısı iken Angra Mainyu yani Ahriman (Ehrimen) kötü, yıkıcı ruhtur. Angra Mainyu veya Ahriman, Zerdüştlükteki "yıkıcı / kötü ruhun" özünün adı iken Spenta Mainyu "kutsal / yaratıcı ruhlar / zihniyet"tir ve bunlar doğrudan Zerdüştlüğün en yüksek tanrısı Ahura Mazda'nın adı-sıfatıdır. Fakat aynı zamanda hem Angra Mainyu hem de Spenta Mainyu, Ahura Mazda'nın eserleri olarak kabul edilir.

Ahura Mazda'nın izlerini Zerdüşt dinini benimsemiş topluluklardan olan Sasaniler'in kaya kabartmalarına işlediği tasvirlerde görmek mümkündür. Öte yandan Angra Mainyu sanat eserlerinde nadiren tasvir edilmiştir.

Ahura Mazda, Ormuz, Ormız, Ormus, Hormuz, Hormus, Hurmus, Hürmüz gibi çeşitli şekillerde yazılır veya söylenir. Avesta dilinden çevrilen bu tanrının adı "Bilginin Efendisi" anlamına gelir. Öte yandan adı Yıkıcı Ruh anlamına gelen Ehrimen'in ana lakabı "Yalan" anlamına gelen "Druj" dur. Burada da zıtlık ilkesi karşımıza çıkar. Çünkü Ehrimen'in yalan olan lakabına karşılık Ahura Mazda'nın lakabı "Gerçek" olarak tercüme edilen "Aşa (Asha)"dır. Bu nedenle Zerdüştlükteki bu iki güç doğrudan veya dolaylı olarak birbirlerine karşıdırlar.

Zerdüştlüğe dair inanış ve mitleri anlatmaya devam ederken unutmamanızı istediğim şey şudur ki, Zerdüştlük İslam'dan, İbrahimi dinlerden çok daha eski bir dindir ve bu dindeki birçok inanış çeşitli yollarla İbrahimi dinlere geçmiştir.

Ahura Mazda ve Angra Mainyu'nun birbirleriyle nasıl ilişkili olduklarına dair birkaç farklı açıklama vardır. Bu versiyonlardan biri Zerdüştlüğün kurucusu Zerdüşt tarafından yazıldığına inanılan 17 Avesta ilahisi Gatalar'da yer alır. Gatalar, Avesta'da toplanan kutsal dörtlüklerdir. Eski İran dini Zerdüştçülük ile ilgili günümüze ulaşan tek belgedir. MÖ 14. veya 13. yüzyılda yazıldığı ve yaklaşık MS 7. yüzyılda düzenlenerek Avesta'ya dahil edildiği düşünülmektedir.

Gatalar'da yazdığına göre Vohu Manah adlı bir ruh Zerdüşt'ün önünde belirir ve ona geleneksel İran kültlerinin kanlı kurban ayinlerine karşı çıkmasını ayrıca fakirlere yardım etmesini emreder. Vohu Menah "İyi Niyetli", "İyi Amaçlı" gibi anlamlara gelir. Bu vahiyci ruhun İslam'daki karşılığı Cebrail'dir.

Zerdüşt ilk başta farkında olmasa da daha sonra bu ruhun Ahura Mazda tarafından gönderildiğini öğrenir. Bunun ardından Zerdüşt, Ahura Mazda'nın dünyayı, içindeki her şeyi ve insanları yarattığını, evrenin geri kalan kısmının ise "Kutsal Ölümsüzler" anlamına gelen diğer altı Amesha Spenta tarafından yaratıldığını vaaz etmeye başlar. [2] Yani bazılarının zannettiği gibi Zerdüştlük tek tanrılı bir din değildir.

Evren bu iyi ruhlar tarafından yaratılır fakat mevcut düzen "kötü ruhlar" (daevalar) yüzünden tehdit altındadır. Böylece iyi ve kötü ruhlar ebedi savaşa başlarlar ve insanların hangi tarafa destek olacağına karar vermesi gerekir. Zerdüşt'ün öğretilerine göre eğer insanlar ruhların bu savaşında iyi ruhları desteklerlerse Ahura Mazda'nın kaçınılmaz zaferi hız kazanacaktı.

Peki Zerdüşt dini mensupları bu iyi ruhları nasıl destekleyeceklerdi? Onları desteklemenin yolu yalan söylememek, fakirlere yardım etmek, kurban vermek ve ateş kültü gibi yollardı.

Zerdüşt, zamanın sonu geldiğinde bir Son Yargı olacağını açıklar. Tüm insanlar dar bir köprüden geçecek (İslam'a sırat köprüsü olarak geçmiştir) ve Spenta Mainyu tarafından yargılanacaktır. İnanışa göre kötü ruhların destekçileri "En Kötü Varoluş" adı verilen büyük bir ateş çukuruna düşerken, Ahura Mazda'nın takipçileri Cennet'in Zerdüşt varyantı olan "En İyi Amaçlı Ev" e gideceklerdir.

Zerdüşt, Gatalar'da Ahura Mazda'nın baş düşmanı olan kötü güçten Angra Mainyu olarak değil de   "Yalan" olarak bahseder. Bazıları Zerdüşt'ün oldukça uzun olan 17 Gata'da, Angra Mainyu'dan bahsetmek için yeterli fırsatı olduğunu söyler. Fakat Zerdüşt, ilahileri boyunca tutarlı bir şekilde “Yalan” dan bahsetmiştir. Bu nedenle Angra Mainyu'nun Zerdüşt'ün orijinal öğretilerinin bir parçası olup olamayacağı da tartışılan bir konudur.

Diğer taraftan "Angra Mainyu" adının antik bir isim olduğunu belirtenler de vardır. Akademisyenlerin görüşüne göre Zerdüşt, Kötü ruh Angra Mainyu'yu daha soyut bir kavram olan "Yalan" ile değiştirerek takipçileri arasında daha büyük oranda kişisel sorumluluk hissi yaratmaya çalışıyordu.

Ahura Mazda ve Angra Mainyu ile ilgili bir başka kaynak Partça yazılmış olan Bundahişnih metinleridir. "İlk Yaratılış" anlamına gelen bu eser Pehlevi alfabesiyle yazılmıştır ve Zerdüşt'ün kozmogoni ve kozmolojisini anlatmaktadır. Bundahişnih'de Ahura Mazda ve Angra Mainyu sonsuza kadar var olmuşlar gibi görünürler ancak bir boşlukla ayrılmışlardır.

Angra Mainyu, Ahura Mazda'ya saldırmaya başladığında yaratma süreci başlar. İşte Dünya da Ahura Mazda'nın Ehrimen'i yenebileceği bir savaş alanı olarak yaratılır. 9.000 yıl sürmesi gereken bu savaşın 6.000 yıl süren Zerdüşt'ün ortaya çıkışıyla Ahura Mazda'nın zaferi ile sona ereceğine inanılır. Son 3.000 yıl boyunca Ahura Mazda ve Angra Mainyu eşit düzeyde savaşacaktır ve inanışa göre "gerçek" yani "Ahura Mazda" galip gelecektir.

Bundahişnih'deki anlatımlarla ilgili sorunlardan biri Ahura Mazda ve Angra Mainyu'nun kökenlerinin tartışılmamasıdır, bu konu hakkında söz edilmemesidir. Çünkü eğer Ahriman'ın doğrudan Ahura Mazda'nın düşmanı olmadığı versiyon reddedilirse bu bir sorun teşkil edecektir. Bundahişnih, Ahura Mazda ve Angra Mainyu'yu doğrudan zıt güçler olarak sunduğundan kökenlerinin ne olduğu sorusu gündeme gelmişti. Bu durum Zerdüştlüğün bir dalı olan Zurvanizm'in gelişmesine yol açtı.

Peki Zurvanizm nedir? Kısaca değinmek gerekirse Zerdüştlüğün günümüzde inananı olmayan, eski kollarından biridir ve zamanı esas alır. Onlara göre Zerdüştlerin tanrısı Ahura Mazda ve onun karşıt gücü Ehrimen'i yaratan güç Zurvan'dır. Yani ilk yaratıcı odur. Adının anlamı ise "zaman" dır. Zerdüştlüğün özünü bozduğu düşünüldüğünden Zurvani Zerdüştler kınanmış ve sapkın ilan edilmişlerdir.

Zerdüştler kötü bir ruh olduğundan Angra Mainyu'ya tapmıyor öte yandan Ahura Mazda iyi ruh olarak görüldüğünden ona tapılıyordu. Bu durum Zerdüştlükteki başlıca ibadet eylemi olan Yasna töreninde de görülür. Avesta'nın birinci ve en eski bölümü olan Yasna, Zerdüşt özdeyişlerinden oluşmuştur. Zerdüşt inancının temel ilkelerini ve ibadetlerini açıklar. 72 bölümden oluşur ve Zerdüşt'e ithaf edilen Gatalar ile Ahura Mazda'ya kurban verilirken okunacak duaları içerir. Aynı zamanda törenlerde okunacak dini özdeyişleri, ilahileri, tapınma şekillerini, adakları, ibadetlerin başında okuması gereken metinleri kapsar. [1]

Yasna töreninin esas yönü "haoma"dır.; Yani ölümsüzlüğün kutsal içeceği hazırlanması ve tüketilmesi. Bu ayini öyle herkes yapamaz. Sadece nitelikli din adamları bu ritüeli gerçekleştirebilir ve her günün sabahı yapılması gerekir. Sıradan insanların ayinin yapıldığı kutsal alana girmesi yasaktır.

Bu törende iyi ruhlar töreninin yapıldığı kutsal alana davet edilirler. Bunlardan ilk davet edilen Ahura Mazda'dır. Ardından ise kutsal ölümsüzler yani Ameşa (Amesha) Spenta ve bir dizi başka iyi ruh davet edilir. Bu davet, törende okunan Yasna'daki belirli ayetler aracılığı ile gerçekleşirdi. Bu ayin sırasında Ahura Mazda'nın görkemli saflığının büyüdüğüne ve Yasna törenini yöneten rahip aracılığıyla parladığına inanılır. [7][8]

Ahura Mazda'ya tapınmanın başka bir yolu da Afringan ayinidir. Ayinin amacı dünyaya bahşettiği iyilik için Ahura Mazda'ya övgüler sunmaktır. Ek olarak bu törende Ahura Mazda'dan Zerdüştleri daha fazla kutsaması talep edilir. Ahura Mazda'ya meyve, yumurta, su, süt, üç bardak şarap ve sekiz çiçekle kaplı tepsi gibi teklifler sunulur. Bunlar onun insanlık üzerindeki kutsamalarını simgelemek için kullanılır.

Fakat Zerdüştlerin sayısı o kadar azalmıştır ki birçoğu artık halka açık törenlere erişemiyor. Bu nedenle günümüz Zerdüştleri için bu halka açık ritüellerin yerini her takipçinin bireysel olarak Ahura Mazda'yı andığı dualar almıştır. Bu duaların en dikkate değerlerinden biri "Ahuna Vairya" duasıdır. En kutsal Zerdüşt duası olarak kabul edilir. Çünkü inanışa göre bunlar, 9.000 yıllık savaşın başında, kötü güç Angra Mainyu'yu bastırmak için Ahura Mazda'nın bizzat kendisi tarafından kullanıldığına inanılan sözlerdir.

Ahura Mazda, Ahuna Vairya duasının yardımıyla düşmanını 3.000 yıl perişan etmiştir.  Bu dua Hristiyanlıktaki Rab'bin Duası ile de karşılaştırılır.

Zerdüştler Ahura Mazda'yı dünyanın yaratıcısı olarak gördüğü için onu her şeyde hatırlamaları gerekir. Buna insanın fiziksel ve zihinsel sağlığını da dahildir. Çünkü kişinin fiziksel ve zihinsel sağlığına özen göstermesi, yaratıcıları olan Ahura Mazda'yı onurlandırmanın yollarından biridir.

Ahura Mazda, tutarlı olmasa da çağlar boyunca sanatta tasvir edilmiştir. Örneğin Ahameniş dönemindeki Pers hükümdarları Zerdüşt olmamalarına rağmen Ahura Mazda'ya tapıyorlardı. [3] Ahura Mazda'dan pek çok Ahameniş metninde bahsedilmiştir [4] ki bunlardan en meşhuru "Behistun Yazıtı"dır. Bu yazıtta Pers Kralı I. Darius “Bana bu imparatorluğu Ahura Mazda bahşetti. Bu imparatorluğu kazanana kadar bana yardım etti; O'nun lütfuyla bu imparatorluğu elimde tutuyorum” demiştir.

Fakat Ahura Mazda'ya yapılan bu tarz metinsel referanslara rağmen Ahamenişlerin bu tanrıyı nadiren tasvir etmiş gibi görünmektedir. Bu durum Herodot gibi eski yazarlar tarafından da not edilmiş ve mevcut arkeolojik kanıtlarla desteklenmiştir. Herodot, Ahameniş ordularında beyaz atların çektiği boş bir arabanın bulundurulması geleneğinden bahseder. Bu savaş arabasının Perslerin yüce tanrısı için kutsal olduğu sanılıyordu. Savaş arabasının temsil ettiği yüce tanrının Ahura Mazda olması daha olasıdır fakat Herodot'a göre bu tanrı Zeus'dur.

Ahura Mazda'nın görünümüne ilişkin bilinen en eski referans, Ahameniş imparatoru II. Artaserhas'ın 39. yılında (yaklaşık MÖ 365), dönemin Lidya sömürge yöneticisinin bir tanrı heykeli diktiğini anlatan metinde bulunur. [5] Metinler bir Yunan tarafından yazıldığı için, tanrı, kanun koyucu "Zeus" olarak anılıyordu fakat muhtemelen yine Ahura Mazda'dan söz ediyordu.

Sasaniler döneminde de Ahura Mazda bir süre tasvir edilmeye devam etmiştir. Bu tasvirlerden en bilineni Sasani krallarının yatırımlarını tasvir eden kaya kabartmalarıdır. Bunlara bir örnek, MS 3. yüzyılda oluşturulan Nakş-ı Rüstem'deki I. Ardeşir ile ilgili olan Atama Kabartmasıdır (Rölyef). Bu rölyefte solda Ardeşir, sağda ise Ahura Mazda tasvir edilmiştir. Her iki figür de at sırtındadır ve tanrı, Sasani kralına hükümdarlığının meşrulaştırılmasını simgeleyen krallık halkasını (taç-yüzük) sunarken resmedilmiştir.
Ayrıca son Part hükümdarı olan IV. Erdevân ve Angra Mainyu'nun cesetleri atların toynakları altında kalacak şekilde tasvir edilmiştir. Bu da kralın ve onun tanrılarının zaferini simgelemektedir. 

Görüşler Sasaniler'in resmetmeye karşı olmasından dolayı Ahura Mazda'yı tasvir etmekten uzak durdukları yönündedir. [6] Bununla birlikte bunun tanrıya ibadet için geçerli olduğu ve kaya kabartmalarının dini nitelik taşımaması nedeniyle üzerlerinde tanrının tasvir edilmesine izin verildiği düşünülmektedir. Her halükarda zaman geçtikçe Zerdüştlükteki Ahura Mazda da dahil olmak üzere tanrıların insani betimlemelerini reddetmek-yasaklamak yaygın hale gelmişti.

MİTOLOJİ'DE KARGA VE KUZGUN

Hazırlayan: A.Kara

MİTOLOJİNİN TÜYLÜ HİLECİLERİ : KARGA VE KUZGUN

İncil'de kargalar ve onların yakın akrabaları olan kuzgunlar için "kirli" deniyordu ve bu kuşlar daha sonra okültizm, büyücülük ve ölümle ilişkilendirildi. İslam'da öldürülmesine "izin verilen" beş hayvandan biri olarak bahsedildiği için bu kuşlara mümkünse bazı kişilerden uzak durmasını öneriyorum.

Bu iki büyük dünya dini çoğunlukla karga ve akrabalarını saldırgan, gürültülü ve yıkıcı yaratıklar olarak yeniden adlandırmıştır. Ancak bu olumsuz özellikler kuşun zekasını ve problem çözme becerilerini geri planda bırakmıştır. İnsanlarla arasında güvenli bir mesafe bırakmaları bile zekalarının harika bir örneğidir. Onların sosyal mitlere, kültürel masallara, felsefelere ve pek çok eski dine bu kadar derinlemesine nüfuz etmesine neden olan şey bir bağlamda bu uzaklık olabilir.

Bu iki dinin inançlarının ötesine, karşılaştırmalı dinlerin yaratılış mitlerine ve folklorik sistemlerine baktığımızda bu kuşların manevi ve çevresel tehdit olarak düşünülmediği görülebilir. Aslında kargalar ve kuzgunlar sahip oldukları pozisyondan düşürülmeden önce eski çağın yıldızlarıydılar. Evrenin yaratılış hikayelerinde kilit rol oynadıkları gibi ilahi ışığı taşıyan ve yaşam gücünü getiren varlıklar konumundaydılar.

Yaratılış mitlerinde karga ve kuzgunların çoğu zaman büyülü varlıklar olduğu görülür. Yarı ilahi ve insan veya hayvan formuna, bazen cansız nesnelere ve hatta saf ışığa dönüşebilirler. Çoğunlukla sırların koruyucusu olarak algılanan bu kuşlar daha büyük topluluğun gereksinimlerine bakılmaksızın sık sık kendi açgözlülüklerini tatmin etmeye odaklanan "hileci" karakter rolünü oynadılar. Ancak bu her açıdan olumsuz değildir çünkü eski kültürlerde hileciler genellikle hayatta kalan, yazar, esprili, en çekici ve yaratıcı olan karakterlerdir.

MÖ 15.000'e kadar günümüz Avrupa'sında yaşayan insanlar, kargalar ve kuzgunlar ile bir tür ruhsal bağlantıları olduğunu düşündüler. Bu durum Fransa'daki Lascaux mağarasında yer alan bir tabloda da görülür. Karga kafalı bir kişiyi tasvir eden arkeologlar, bu karga-adamı, insanların totemik inançlarına ve ölümden sonra ruhun yolculuğunu nasıl algıladıklarına dair bir anlayış olarak yorumlarlar.

Lascaux halkı çevrelerindeki binlerce kuş, böcek ve sürüngen arasından kargaya dönüşen bir insanı resmetmeyi seçti. Bu durum tek başına bile bu kuşların Avrupa'nın tarih öncesi dönemindeki önemini pekiştirmeye yeter.

Metinsel olarak kargalara ve kuzgunlara en eski atıf Mezopotamya mitolojisinde, edebiyatın ilk büyük eseri olarak kabul edilen ünlü şiir; Gılgamış Destanı'nda görülür. Burada Utnapiştim kara bulmak için bir güvercin ve bir kuzgun gönderir ve büyük selden sonra insanlığın yaratılışına kadar kargalar ortaya çıkar. Güvercin eli boş döner fakat kuzgun hiç geri dönmeyerek toprak bulma ve dünyada yeni yaşam kurma konusundaki başarısını gösterir.

Antik Yunan ve Roma'da tanrı Apollon'u karga temsil ediyordu ve efsanelerde tüylerinin rengini beyazdan siyaha çeviren de oydu. Bu kuşların uçuş yolları kehanetlerini kuşların rotalarından alan kadim rahipler olan Augur'lar için önemliydi. Bir efsaneye göre Zeus, Delphi'deki antik Yunan dünyasının merkezini temsil eden Omphalos taşının yerini belirlemek için biri doğu diğeri batı olmak üzere iki karga gönderir.

İspanyol keşiş ve profesör Simon Pedro'nun 1602 çalışmasında aynı yaratma dinamiğinin Güney Amerika'da yaratıcı tanrı Chiminigague'in doğu ve batıya iki kara kuzgun gönderip dünyaya ışık saçtığı Chibcha yaratılış mitolojilerinde de işlendiğini görüyoruz.

Kelt mitolojisinde İskandinavlarınkine benzer şekilde, iki kuzgun, savaşan savaşçıların üzerinden uçan Tanrıça Morrígan'ın görünümleridir. Galler mitolojisinde ise Britanya'nın efsanevi kralı Kutsanmış Brân, iki karga veya kuzgun ile temsil edilirdi.

Nesir Edda'da kaydedilen İskandinav mitlerinde Huginn (ruh) ve Muninn (hafıza) adlı iki kuzgun, tüm tanrıların babası kabul edilen Odin'in görme araçlarıydı. Dünyanın her yerine uçarak (Midgard) sahipleri Odin için bilgi toplayıp ve iletiyorlardı. Ancak Norveç mitolojisinde kuzgunlar ilahi haberciler olarak düşünülse de İsveç'te cinayete kurban gidenlerin öfkeli hayaletleri olarak görülürken Danimarka'da kovulmuş ruhlar olduklarına inanılıyordu.

The Princeton Dictionary of Budizm'in 2013 baskısı hem eski Hinduizm'de hem de Budizm'de kargaların ve kuzgunların insanların atalarına ait varlıkları sembolize ettiğini ve bu inanışın dünyanın birçok bölgesine uzandığını, Avustralya Aborjin mitolojisinde bile görüldüğünü belirtir. Budizm'in Tibet kolu Vajrayana'da kargalar son derece kutsal sayılır ve onların birer "Yıldırım Aracı" olduğu düşünülüyor, ayrıca dünyayı koruyan ve devamlılığını sağlayan Mahakala'nın dünyevi tezahürü olarak görülüyordu. Hinduizm'de eski bir ata ritüeli olan Śrāddha sırasında bu kuşlara yiyecekler sunulurdu.

Sırasıyla Yatagarasu, Samjokgo ve Sanzuwu olarak bilinen Kore, Japon ve Çin mitolojilerinde öne çıkan üç ayaklı bir orman kuzgunu vardır. İnsan işlerine "ilahi bir şekilde müdahale ettikleri" söylenen üç farklı efsanede karga ve kuzgunlar Güneş'in sembolleriydi.

Antik Amerika'da kuzgun yada kara kargalar popüler birer totem sembolüydüler ve genellikle hileci, ateş, ışık ve ruh hırsızı olarak tanımlanıyorlardı.

Dünya mitlerinde kargaların ve kuzgunların rolünü tanımlamak için en uygun sıfatı seçmek gerekirse bu kesinlikle "hileci" olurdu. Bu iyi niyetli ama zararlı bir karakterdir.

JAPON MİTOLOJİSİNDE ŞEYTANİ KADINLAR

Hazırlayan: A.Kara

JAPON MİTOLOJİSİNİN ŞEYTANİ KADINLARI

Japonya'nın yüzlerce yıldır "oni" (iblisler veya canavarlar) ve "yuurei" (hayaletler) hakkında hikayeleri olmuştur. Zaman geçtikçe yeni intikamcı ruhlar ortaya çıkmaya devam etmiş ve hikayeleri günümüze kadar gelmiştir. Aşağıdakiler bir dizi hannya'nın, yani nefret veya kıskançlık nedeniyle yaşamları boyunca iblis veya canavara dönüşen (oni) ve zamanla klasik Japon müzikal dramasındaki karakterlere dönüşen kadınların efsaneleridir. Bu makalede konuya dair birkaç Japon mitine kısaca değineceğim fakat ilerleyen süreçte bu efsaneleri tek tek, daha detaylı halleri ile anlatacağım.

KİYOHİME
Kiyohime, sevgilisine kızmış bir kadındır. Bu adam, yani rahip Anchin kadına mesafeli davranır ve sonunda onu sevmeyi bırakır. Terk edildiğini fark eden Kiyohime bir nehre ulaşana kadar onu takip eder. Orada bir yılan yada ejderhaya dönüşerek teknesinin altında yüzmeye başlar. Canavarı görünce dehşete düşen keşiş bir tapınağa sığınır ve oradaki rahipler onu büyük bir çanın altına saklarlar. Kiyohime onun kokusunu takip ederek keşişi bulur. Sinirlidir ve çanın etrafına dolanarak kuyruğuyla vurmaya başlar. Sonra zile ateş üfleyerek onu eritir ve kendini terk eden adamı öldürür. [1][2]

YUKİ-ONNA
Kar kadın Yuki-Onna hakkında çok sayıda efsane vardır. Genellikle sağ tarafı sol tarafın üzerine gelecek şekilde beyaz bir kimono giymiş olarak tanımlanır. Normalde kimono her zaman soldan sağa doğru bağlanır ve sağdan sola doğru bağlanması yalnızca ölülere uygulanır.
Yuki-Onna'nın beyaz teni ve çok uzun saçları vardır. Kar yağdığında ortaya çıkar ve bir hayalet gibi karın üzerinde süzülür. Kurbanlarını dondurur ve ardından insan yaşamının özünden beslenmek için onları öper ve öpücük kurbanın ölümüyle sonuçlanır. [3][4][5]

YAMAUBA
Kökeni orta çağa dayanan Yamauba'lar bir tür dev kadın ırkıdır. Başlangıçta toplum tarafından dışlanmış ve dağlarda yalnız yaşamaya zorlanmışlardır. Bazı Yamauba'ların insan eti yemeyi sevdiği söylenir. Onlar hakkında çok sayıda hikaye vardır. Popüler bir hikaye, doğum yapmak üzere olan bir kadını evinde barındıran bir Yamauba'dan bahseder ve hikayeye göre bu Yamauba yeni doğan çocuğu yemeyi planlamaktadır.
Başka bir hikayede ise anneler köyden uzaktayken Yamauba'nın çocukları yemeye gittiğini söyler. Bu dev kadınların korkunç doğalarına ek olarak saçlarının altında çokça ağızları olduğu da söylenir. [6][7][8]

UJİ NO HASHİHİME
Bir başka efsanevi hikaye de Hashihime hakkındadır. O, kocası bir başkasına aşık olan bir kadındır. Kocasını, metresini ve diğer akrabalarını öldürerek intikam almak için bir tanrıya dua ederek onu iblis veya canavara çevirmesi (oni) için dua eder.
Daha sonra bunun gerçekleşmesi için 21 gün boyunca Uji Nehri'nde yıkanmış, beş boynuzu varmış gibi görünmek için saçlarını şekillendirmiş ve vücudunu kırmızıya boyamıştır. Akabinde ona karşı suç işleyen herkesi öldürür. Onu gören herkesin korkudan ölür. [9]

OİWA
Oiwa adlı kadın Iemon adlı bir ronin'e yani ustasız bir samuray ile evlenir. Samuray zaten evli olmasına rağmen kendine ona aşık olan çok zengin bir yerel kızla evlenmek ister. Fakat Oiwa ile evlidir. Zengin kadınla evlenme planını hayata geçirmek için karısına içine zehir katılmış bir ilaç gönderir. Ancak bu ilaç kadını öldürecek kadar güçlü değildir. Kadın ölmez ama şekli bozulur, çirkinleşir.
Oiwa ne kadar çirkin göründüğünü ve nasıl ihanete uğradığını anladıktan sonra kazara kendini bir kılıçla öldürür. Fakat daha sonra onun bozulmuş yüzü her yerde belirmeye başlar ve Iemon'u rahatsız eder. Oiwa’nın bozulmuş yüzü kocasının yeni gelininin yüzünde belirir. Korkuya kapılan adam kurtulmak için yeni evlendiği kadının başını kesse de Oiwa öleceği güne kadar ona musallat olur. [10]

AGİ KÖPRÜSÜ İBLİSİ
Son olarak Agi Köprüsü'ndeki iblisin hikayesine bakalım. Bu hikaye arkadaşlarına Agi Köprüsü'nden geçmekten ya da köprüyü koruyan şeytandan korkmadığını söyleyerek övünen bir adamla başlar. Bir oni görünüşünü istediği gibi değiştirebildiğinden Agi Köprüsü'ndeki iblis bu adama terk edilmiş bir kadın şeklinde görünür. Adam kadına baktığı an iblis ürkütücü biçimine geri döner. Korkan adam kaçar ve iblis tarafından yakalanmaktan kurtulur. İblis hırslanır ​​ve intikam almak ister. Kaçan adamın erkek kardeşinin şekline bürünerek bir gece adamın kapısını çalar. Adam kapıyı açtığında karşısında duran kişinin kardeşi olduğunu zannederek onu içeri alır.
Sonrasında iblis gerçek kimliğini bir kez daha ortaya çıkarır ve adamın kafasını ısırır ve ortadan kaybolmadan önce adamın ailesinin önünde onun koparılmış başıyla dans eder. [11]

Bunlar Japon mitolojisindeki hırslı, intikamcı iblis kadınlarla ilgili efsanelerden sadece bazılarıdır ve çok daha fazlası vardır.