HABERLER
Dini Haber
HT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
HT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

KUTSAL BAKİRE : JAN DARK

Yazan: Hermes Trismegistos

KUTSAL BAKİRE : JEANNE D'ARC

Jan Dark, Yüzyıl Savaşları süresince İngiltere’ye karşı ülkesi Fransa’ya memleketi Lorraine’deki cephelerden başlayarak ruhani manada büyük destek olan ve sonradan ünü Fransa’nın dört bir yanına yayılmış bir Fransız Katolik azizesidir. Jeanne D’arc , Joan of Arc veya Jan Dark da denir.

Fransa’nın yüzyıllar boyunca sembolü olmuştur. Hatta bir rivayette, ülkeyi kurtarmak için Tanrı tarafından görevlendirilmiş güzel çoban Jeanne d’Arc efsanesinin, geçmişte İngilizler karşısında zor durumda bulunan Fransız sarayı tarafından uydurulmuş bir “psikolojik silah“ olduğu ileri sürülür. Zira günümüzde bile bu hikaye efsaneleşmiştir , döneminde de bakire ve bir kurtarıcı olarak ütopik bir figürdür.

Jan Dark’ı 10 yılı aşkın süredir araştıran ve “L’affaire Jeanne d’Arc” (Jan Dark Davası) adlı eserin yazarları gazeteci Marcel Gay ve Roger Senzig, Fransız kahramanın isminin dahi bir “sapkınlık” olduğunu belirterek, Jeanne d’Arc’ın asıl isminin Jeanne d’Orleans olduğunu öne sürdüler.

YAŞAMI

Jeanne d’Arc,1412 yılında, Fransa’nın doğusundaki Maaş (Meuse) Irmağı üzerinde bulunan Domremy köyünde dünyaya geldi. Babası, köyün en önde gelen çiftlik sahiplerinden biriydi. Jeanne, okuma yazma bilmezdi; ama çok dindar bir kızdı ve küçük yaşlardan beri yaşadığı bölgedeki yoksulluk ve bitmişliği görmüştü.

12-13 yaşındayken St. Catherine, St. Margaret ve St. Micheal’in ruhları ile önsezi yoluyla iletişime geçmeye başladığı söylenir. Hristiyan teolojisine göre çok büyük olan bu azizlerin biri ile iletişime geçmesine nadir rastlanır. İletişime geçilen kişi ise özeldir. Jeanne Tanrı’nın onunla konuştuğunu, saraya giderek veliaht Prens Charles’ın Fransa kralı olarak taç giymesine yardımcı olmasını istediklerini, kutsal bir kaderi olacağını söylemeye başlamıştı. Yaşı arttıkça duyduğu gelecekten gelen sesler görümler ve vizyonlar da çoğaldı.

Birçok şeyin sonunda ise ülkesini İngiliz belasından kurtarma görevinin ona emanet edildiği ve ülkenin gerçek yöneticisine Rheims Katedrali’nde taç giydirilmesi gerektiği yolundaki inancı gittikçe kuvvetlendi. Bu, ona Tanrı tarafından verilen kutsal bir görevdi, en azından o böyle inanıyordu.

İçinde bulunduğu topluluk ve ailesi Jeanne’nin bu fikirlerini oldukça çılgınca buluyorlardı. Çünkü henüz dediğimiz gibi azizlerle konuştuğunu, gaipten sesler duyduğunu iddia ediyordu. Basit bir köylü olan babası onu bu amaçtan döndürmeyi denediyse de başarılı olamadı ve Jeanne on altı yaşına geldiğinde, bölgelerini yöneten Robert de Baudricourt’un şatosuna giderek kendisine Chinon’a kadar eşlik edecek birinin verilmesini istedi. Robert, basit bir askerdi, böyle kutsal hikayelere ve bir takım aziz ve azizelerin ülkeyi kurtarma görevini küçük bir köylü kızına verebileceklerine inanacak biri değildi. Alay eder şekilde böyle uçarı ve saçma şeyler üzerine kafa yormamasını söyleyerek Jeanne’yi köyüne geri gönderdi. Fakat Jeanne ilhamının gerçekliğine yürekten inanıyordu ve dileğini kabul ettirmek için inatla çalıştı. En sonunda ise Robert Jeanne’ın ısrarlarına dayanamayarak istediği muhafızları ona verdi.

Zorlu bir yolculuktan sonra Jeanne kafilesi ile beraber saraya vardı.
Jeanne , başlangıçta kendisini saraya alıp almayacağından emin olmayan Charles'ın kalesine gitti. Kralın danışmanları ona çelişkili tavsiyeler verdi ama iki gün sonra ona bir şans verdiler. Bir test olarak Charles kendisini saray mensuplarının arasına sakladı ama Joan onu çabucak fark etti ve İngilizlere karşı savaşmak istediğini söyleyerek, onu Reims şehri ile taçlandıracağını vaat etti.
Charles’ın emri üzerine kilise yetkilileri tarafından, gözlemcilerin huzurunda sorguya çekildi. Charles'ın bir akrabası, ona iyi niyetli olduğunu gösterdi. Daha sonra üç hafta boyunca Poitiers'e götürüldü ve burada kralın davasına gönül vermiş olan seçkin ilahiyatçılar tarafından daha fazla sorgulandı. Kaydı günümüze ulaşamayan bu incelemeler, Batı Bölünmesinin sona ermesinin ardından her zaman var olan sapkınlık korkusuyla ortaya çıktı.
Joan, kilise görevlilerine Poitiers'de değil, Orléans'ta kendini kanıtlayacağını söyledi ve hemen 22 Mart'ta İngilizlere meydan okuyan mektuplar yazdırdı. Raporlarında kilise mensupları, aylardır İngiliz kuşatması altında olan Orléans'ın çaresiz durumu göz önüne alındığında, kralın Jeanne’dan yararlanmasının iyi olacağını karar verdiler.

Jeanne Chinon'a döndü. Atları hazırlattı, Nisan ayında erkeklerden oluşan bir birlik edindi. Jean d'Aulon, Jeanne d’arcın yaveri oldu ve kardeşleri Jean ve Pierre, Jeanne’a katıldı. Flamasını apocalypsete İsa simgesi ile boyattı ve İsa'nın adını taşıyan bir pankart yaptı. Kılıç sorusu gündeme geldiğinde, onun Sainte-Catherine-de-Fierbois kilisesinde bulunacağını açıkladı ve bir tanesi orada keşfedildi.

ORLEANS KUŞATMASI

27 Nisan 1429 tarihinde, Jeanne ve askerleri Orléans'ın için yola çıktı. 12 Ekim 1428'den beri kuşatılan şehir, neredeyse tamamen bir İngiliz kalesi halkasıyla çevriliydi. Jeanne ve Fransız komutanlardan biri olan La Hire, 29 Nisan'da malzemelerle geldiklerinde, daha fazla takviye getirilene kadar eylemin ertelenmesi gerektiği söylediler.

4 Mayıs akşamı, Jeanne dinlenirken azizlerden biri aniden ortaya çıktı, görünüşe göre ona ilham verdi ve gidip İngilizlere saldırması gerektiğini duyurdu. Kendini silahlandırarak aceleyle şehrin doğusundaki bir İngiliz kalesine gitti ve burada bir nişan yapıldığını keşfetti. Onun gelişi Fransızları uyandırdı ve kaleyi aldılar. Ertesi gün Jeanne, İngilizlere karşı koyduğu bir başka mektubuna daha yolladı. 6 Mayıs sabahı nehrin güney kıyısına geçti ve başka bir kaleye doğru ilerledi; İngilizler, yakınlardaki daha güçlü bir konumu savunmak için derhal tahliye edildi.

Ancak Jeanne ve La Hire de boş durmadı ve İngilizlere saldırdı .O sırada iki tarafta kötü hava şartlarından dolayı fırtınaya yakalandı. 7 Mayıs'ın erken saatlerinde Fransızlar, Les Tourelles kalesine karşı ilerledi. Jeanne yaralandı ama çabucak savaşa döndü. Ertesi gün İngilizler geri çekilirken görüldü, ancak Jeanne Pazar günü olduğu için herhangi bir takibe izin vermeyi reddetti.

Jeanne 9 Mayıs'ta Orléans'tan ayrıldı ve veliaht Charles ile Tours'da buluştu. taç giymesi için acele etmesini istedi. Daha ihtiyatlı danışmanlarından bazıları ona Normandiya'yı fethetmesini tavsiye ettiği için tereddüt etse de , Jeanne’ın ilk hedefi İngilizleri Loire Nehri kıyısındaki diğer kasabalardan temizlemekti . Jeanne Fransız ordularının korgenerali olan arkadaşı Duc d'Alençon ile tanıştı ve birlikte bir kasaba ve önemli bir köprüyü ele geçirdiler.

Daha sonra Beaugency'ye saldırdılar ve bunun üzerine İngilizler kaleye çekildi. Sonra Charles ve Jeanne ,Fransız mahkemesinde şüpheli olan Constable de Richemont . Jeanne’a sadakat yemini ettikten sonra yardımını kabul etti ve kısa bir süre sonra Beaugency kalesi teslim oldu.

Fransız ve İngiliz orduları karşı karşıya geldi 18 Haziran 1429'da Patay. Jeanne, Charles'a o gün şimdiye kadar kazandığı zaferden daha büyük bir zafer kazanacağını söyleyerek Fransızlara başarı sözü verdi. Zafer gerçekten de tamamlanmıştı; İngiliz ordusu bozguna uğradı ve nihayet bununla birlikte yenilmezlik şanı arttı.

Jeanne ve Fransız komutanlar, Paris'e cesur bir saldırıda bulundular Sully-sur-Loire'da La Trémoille ile birlikte kalanlar Charles’a yeniden katılmak için geri döndüler. Jeanne yine, Charles'a taç giyme töreni için hızlıca Reims'e gitmesi gerektiğini söyledi. Bununla birlikte, Loire boyunca kasabalarda dolanırken, Jeanne ona eşlik etti ve tereddüdünü yenmeyi ve taarruzda yavaşlamayı tavsiye eden danışmanlara karşı çıktı. Jeanne tehlikelerin ve zorlukların farkındaydı, ancak bunlardan çekinilmemesi gerektiğini söyledi ve sonunda Charles ile Jeanne aynı düşüncede bir oldular

Ordunun toplanmaya başladığı Gien'den dauphin, geleneksel çağrı mektuplarını taç giyme törenine gönderdi. Jeanne iki mektup yazdı: Biri her zaman Charles'a sadık olan Tournai halkına bir öğüt, diğeri ise Burgundy Dükü Philip the Good için bir meydan okumaydı.

Kasaba halkı Anglo-Burgundia rejimine sadık kalmaya karar verdi. Charles’ın konseyi, Joan'ın şehre bir saldırı düzenlemesi gerektiğine karar verdi ve vatandaşlar hemen ertesi sabahki saldırıya boyun eğdi. Kraliyet ordusu daha sonra Châlons'a yürüdü ve burada daha önce direnme kararına rağmen piskopos kasabanın anahtarlarını Charles'a verdi. 16 Temmuz'da kraliyet ordusu kapılarını açan Reims'e ulaştı. Taç giyme töreni 17 Temmuz 1429'da gerçekleşti. Jeanne, sunaktan çok uzak olmayan bir yerde bayrağıyla ayakta duruyordu. Törenden sonra Charles'ın önünde diz çökerek onu ilk kez kral olarak adlandırdı. Jeanne, Paris’e yapılacak cesur bir saldırıyı da içeren yeni bir askeri harekatı üstlendi. Ne var ki Orleans’ı kurtarmada gösterdiği başarıyı Compiegne seferinde tekrarlayamayacak ve 24 Mayıs 1430’da Paris’in 80 km. kadar kuzeyinde Burgonya Dükü’ne esir düşecektir

JEANNE'IN SONU

Jeanne’ın yakalanma haberi 25 Mayıs 1430'da Paris'e ulaşmıştı.
Jeanne d’Arc dük tarafından on bin frank karşılığında İngilizlere teslim edilir ve engizisyon mahkemesinde Beauves piskoposu Pierre Cauchon ve engizitör JeGeç Ortaçağ Avrupası’nda yaşanan cadı avı çılgınlığının hemen öncesinde engizisyon mahkemesi tarafından görülen bu dava içerdiği politik unsurlar nedeniyle klasik büyücü/cadı davalarından ayrılmakla birlikte, suç istinadı (kilisenin kutsal varlığına ve Katolik inancına karşı suç işlemek), sorgulama (fiziki işkence dışında, kanıtlanamayan suçlamalar, yalancı tanıklıklar, sorularla tehdit ve psikolojik işkence), yargılama ve infaz sürecinin bütünlüğü davanın tipik bir engizisyon davası olduğunu göstermektedir.a

Engizisyon mahkemesi, sorgulanması sonrasında Jeanne d’Arc’ı on iki maddede sıralanan eylemlerden ötürü dolayı suçlu bulur. lk dört maddede duyduğu seslere ilişkin suçlamalar yer alır: Katolik kilisesinin kutsal varlığını hiçe sayarak Aziz Mikail, Azize Katharina ve Azize Margareta’nın sözde buyruklarıyla kralın ve ülkenin geleceğine ilişkin kehanette bulunmak (falcılık/medyumluk).

Diğer maddeler ise ;
  • Erkek giysileriyle dolaşarak Tanrı’nın yarattığı bedende başka bir cinsiyeti aramak,
  • Ailesinin itirazına karşın evini terk ederek ailesinin onurunu zedelemek,
  • Burgonya Dükü’ne esir düştüğünde tutulduğu kuleden kaçma, yani intihar girişiminde bulunarak, Tanrı’nın verdiği ve zamanı gelince yine sadece Tanrı’nın alabileceği yaşama bilerek ve isteyerek son verme girişiminde bulunmak,
  • Azize Katharina ve Azize Margareta’mn Burgonyalıları artık sevmedikleri, İngilizlerin tarafını tutmadıkları için İngilizce değil, Fransızca konuştukları iddiasında bulunmak,
  • Tanrının varlığını yadsıyan bir tavır içinde nereden ve kimden geldiği belli olmayan seslere ibadet etmek,
  • Azize Katharina ve Azize Margareta’nın, bakireliğini korursa kendisini cennete göndereceklerine dair söz verdikleri iddiasında bulunmak,
  • Putperestlik,
  • Düştüğü kötülüklerde inatla ısrar ederek kâfirlik yapmak.

Jeanne d’Arc 1431 yılının 24 Mayıs günü cellatları tarafından Rouen mezarlığına getirilir. Uzun ve yorucu sorgulama günlerinin sonunda bitap düşmüş durumdadır. Uğruna savaştığı ve hayatını ortaya koyduğu kralı VII. Charles’ın onu kâfir olarak tanımladığı kendisine söylenince, Jeanne d’Arc, “Kralım aleyhinde değil, benim hakkımda konuşun; o iyi bir Hıristiyan” diye yanıt verir.

1431 yılının 30 Mayıs günü Rouen kenti Saint-Sauveur Kilisesi’nin civarında eski pazar meydanında (Vieux Marche) yapılacak infaz için üç platform kurulmuştur. Bunlardan birinde İngiltere kardinali, kraliyet ve başpiskoposluk üyeleri, diğerinde bu korkunç dramın mimarları olan, davanın hâkimi, rahipler ve askerler yerlerini almışlardır. Son platformda sanık Jeanne d’Arc bulunmaktadır. Platformdan alınarak, meydanın ortasında kendisi için hazırlanmış odun yığınının üzerine dikilmiş direğe bağlanan Jeanne d’Arc’a, engizisyon mahkemesinin kararı okunur: bir kâfir olması nedeniyle yakılarak öldürülecektir. Cellatları ayakları altındaki odunları tutuşturmaya başladığında henüz 19 yaşındadır. Alevler yükselirken Jeanne d’Arc’ın ağzından defalarca aynı sözcük yükselir: "İsa…"
Elinde ise yakılmadan önce bir askerden istediği iki tahta parçasından yaptığı haçı tutmaktadır.

Jeanne D’Arc’ın yakılması çok ilgi uyandırmıştır. Avrupa tarihinin üzerinde en çok tartışılan kimliklerinden birini yaratmıştır. Jeanne d’Arc’ın suçsuzluğu, Katolik Kilisesi tarafından değer geç de olsa anlaşılmış, 1909 yılında itibarı iade edilmiş, yakıldıktan tam 490 yıl sonra 1920’de azize ilan edilmiştir.

Jeanne sinema filmlerine, oyunlara, baladlara bestelere ve nice sanat eserlerine ilham kaynağı olmuş bir figürdür başta bahsettiğimiz gibi gerçekten yaşadı mı yoksa Fransızların bir akıl oyunu muydu bilemeyiz fakat Jeanne hayatını İsa'ya adamış son sözleri de İsa olan saygıdeğer tarihi bir kişiliktir.

KAYNAKLAR
https://nafidurmus.com/jan-dark-fransanin-tarih-sahnesinden-silinmesini-engelleyen-kiz/
https://fr.wikipedia.org/wiki/Jeanne_d%27Arc
https://en.wikipedia.org/wiki/Joan_of_Arc#Biography
https://bilgeseli.com/jan-dark-kimdir/
https://www.britannica.com/biography/Saint-Joan-of-Arc/Capture-trial-and-execution
https://tr.wikipedia.org/wiki/Jeanne_d%27Arc#:~:text=Jeanne%20d'Arc%20(%5B%CA%92an%CB%88da%CA%81k,%C3%BCn%C3%BC%20Fransa'n%C4%B1n%20d%C3%B6rt%20bir

HAŞHAŞİLER

Yazan: Hermes Trismegistos


ALAMUT FEDAİLERİ: HAŞHAŞİLER

Etimolojisi ve Kökeni
Haşhaşiler 1090 yılınd Hasan bin Sabah yada popüler adı ile Hasan Sabbah tarafından kurulmuştur , tarikatın resmiyete dökülmesi ile Elemut (Alamut) kalesinin alınması ile olmuştur. Haşhaşi" kelimesinin kökeni ve anlamı 19. yüzyıla kadar Batı dünyasında tartışma konusu olmuştur. 19 Mayıs 1809 tarihinde Silvestre de Sacy'nin Institut de France'da yayınladığı bildiride kelimenin etimolojisine getirdiği açıklama kabul görmüştür. Sacy'e göre Batı dillerinde "suikastçı, kiralık katil" gibi anlamlara gelen ve en erken Haçlı Seferleri kayıtlarında rastlanan "assasini, assissini, heyssisini" gibi kelimelerin kökeni Arapçadaki "haşhaş" kelimesidir. Bu kelimenin çoğulu ise "haşhaşiyyun, haşhaşin" gibi kelimelerdir.

"Haşhaş" kelimesi Arapçada "kuru ot" ve "hayvan yemi" anlamına gelir. Sonraları kelimenin anlamı uyuşturucu etkisiyle bilinen hint keneviri ile özdeşleştirilmiştir. Silvestre de Sacy, Haşhaşiler'e bu adın haşhaş kullanma alışkanlıklarının fazlalığı ve kendilerini uyuşturmaları yüzünden verildiği kanısını benimsememekle beraber bu adın, şeyhin fedailerine vadettiği cenneti tattırabilmek için onlara gizlice haşhaş içirmesiyle ilgili olabileceğini düşünmüştür. Zira birçok eski kaynakta da görebileceğimiz üzre gerçeklikten kopmaya neden olan ve ne olduğundan emin olunamayan bir ottan bahsedilir. Mevlana’nın Mesnevi'yi bunu kullanıp görüler görerek yazdığı ileri sürülür. Ve de Sabbah’ın havarilerini zevk yolunda bir araçmışçasına haşhaşla uyuşturup cenneti vaat etmesine örnek olarak Marco Polo'nun seyahatnâmelerinde geçen cennet bahçeleri hikâyesiyle temellendirmiştir. 1273 yılında İran'dan geçmiş olan Marco Polo'nun seyahatnâmesindeki hikâye özetle şöyledir:

Kendi dillerinde şeyhlerine "dinin büyüğü" anlamına gelen Alaeddin diyorlardı. Şeyh iki dağ arasındaki vadiyi kapatmış ve burayı sütten, baldan ve şaraptan akan sular, güzel huriler ve çeşitli meyve bahçeleriyle donatmıştı.(Burada dikkat çekilen nokta süt ve bal akan vadinin ütopikliği değildir zira Şeyh yani Hasan Sabbah'ın müritleri Alamut'u bir yuva, vadinin ortasını da süt,bal,huri,bolluk bereket diyarı gibi görmeleridir.) Dağın şeyhi müritlerinin gerçekten cennette olduklarını zannetmeleri için burayı Muhammed'in cennet tasvirine benzetmişti. (Hadislerde cennetin çokça tasviri bulunmaktadır örnek verilecek olursa en başta şehvet unsuru olup müminlerin iştahını kabartan huriler yada iktidarsızlığın olmaması yada bolluk bereket içinde döneme göre bir ütopya olarak nitelenmiştir.) Bizim yaşlı adam dediğimiz bu efendi fedailerine iksirinden içirerek onları dörderli, altışarlı gruplar halinde bahçeye taşıtıyordu. (İksirden kasıt büyük ihtimalle demin bahsettiğimiz damıtılmış haşhaştan yapılan uyuşturucu veya ona benzer esrikleştirici etkisi olan bir ottur) Gerçekten cennete gittiklerini zanneden müritlerini bir göreve göndereceği zaman şeyh "Gidip şunu şunu öldüresin. (Haşhaşilerin bu kadar gözü kara ve dillere destan katiller olmalarının başlıca sebebi de budur zaten ) Meleklerim seni cennete götürecektir." diyordu. Şeyh'in cennetine geri dönebilme arzusuyla fedailerin göze almayacağı hiçbir tehlike yoktu. Kullanılan maddenin esrikleştirici etkisi bir yana Hasan Sabbah’ın zihin yönlendirme konusunda fazlasıyla yetenekli olduğu da aşikardır.

Kuruluşu ve Yükselişi
Tarikat 11.yy'da İsmaililik mezhebi esaslarına dayanan Fatımiler devleti içindeki dinsel bir zıtlaşma sonucu ortaya çıktı. Bu zıtlaşma sonucunda ortaya çıkan iki mezhep de diyebileceğimiz koldan biri olan Nizarilik kolunun temsilcisi olan Haşhaşin Tarikatı ilk olarak İran daha sonra da Suriye'ye doğru yayıldı. Kuşatılması ve ele geçirilmesi güç kaleler temelinde örgütlenmiş olan Haşhaşin Tarikatı önemli kişilere yönelik suikastlere dayanan etkili bir askeri strateji geliştirerek Orta Çağ İslam dünyasında çok önemli ve farklı bir güç olarak ortaya çıktı. Haşhaşin Tarikatı ideolojik açıdan dönemin Sünni siyasi ve dini çevrelerini düşman olarak gördü.Bu açıdan Haşhaşilerin, İsmaililerin bir kolu olarak başlayıp kendi terör unsurları üzerinden yeni bir mezhep kurduğunu da söyleyebiliriz. Özel olarak da Abbasi Halifeliği ve onun koruyucusu olan Büyük Selçuklu Devleti esas düşmanları oldu. Bu tarih kitaplarına da tarihin ilk terör örgütü denilerek girmiştir zaten. Toplu, suikastleriyle tanınırken, yukarıda da değindiğimiz gibi şeyh Sabbah müritlerini uyuşturdu ve onları savaşa yolladı. Topluluğun, Büyük Selçuklu Devleti zamanında terör estirip, birçok üst düzey devlet adamını ve Abbasi soyunu öldürdüğü de bilinir.

Nizamiye medreselerinin kurucusu Selçuklu veziri Nizamül mülk, Melikşah zamanında, Alamut Kalesi’nin hakimiyetini ele geçiren Hasan Sabbah’ın üstüne yürüdü ve kaleyi kuşattı. Hasan Sabbah, Nizamülmülk’e bu işten vazgeçmezse öldürüleceğini haber saldı. Ama Nizamülmülk kararından vazgeçmedi. Bir gün Hasan Sabbah’ın fedailerinden Ebu Tahir, Nizamülmülk’ü bir suikast sonucu öldürdü.Bu çok önemli bir olayıdır çünkü Selçuklu vezirinin sadece bir fedai tarafından öldürülmesi ciddiye dahi alınamayacak kadar imkansızdı. Artık vezirleri ölen Selçuklu askerleri kuşatmadan vazgeçmek zorunda kaldılar.

Hasan Sabahın artan şanı ile birlikte yeni bir unvan ortaya çıktı: Şeyh-ül Cebel. ”Dağların kartalı” anlamına gelen bu unvan Hasan Sabbah ve ondan sonra gelenlere verilen unvan oldu. Hasan Sabbah 33 yıl hüküm sürdükten sonra, 1124’te ölünce o bölgedeki insanlar büyük bir beladan kurtulmuş oldu çünkü oranın halkına hem bir derebey zulmü yaşatmış hemde müritleri sayesinde korkulan bir insan olmuştu.

Hasan Sabbah ekolünün başındaki isim Şeyh-ül Cebel Sinan, yok edilmesi için fedailerini Selahaddin Eyyubi’nin üzerine gönderdi.Aynı dinden olan iki grubun zıtlaşıp savaşmasıdır bu da İsmailiye Devleti’ni yok eden Eyyubi’den intikam almak, Sinan’ın en büyük amacı olmuştu. Kudüs Muhasarası planlarını yapan Eyyubi, kumandanlarından birisinin odasındayken, Haşhaşi fedailerinden biri suikast girişiminde bulundu ama Selahaddin Eyyubi başındaki miğfer sayesinde ölümden kurtuldu. En azından kaynaklarda böyle yazar, Kudüs’ün fethinden bir ay sonra on bin kişilik ordu, Sinan’ın kalesi Masyaf’a doğru yola çıktılar. Bütün bunlar olurken Baş Dai Tavus, Şeyh-ül Cebel Sinan’ı öldürür ve Tavus, Eyyubi Ordusu ile çarpışır ama savaştan yenilgi ile ayrılırlar.

Fakat bu olay Haşhaşilerin sonu olmadı. İsmaililik akımı, 1256 yılına kadar çeşitli bölgelerde varlığını sürdürdü.Bu açıdan tapınak şövalyelerini ve Haşhaşileri varlığını sürdürdüğü zamanlar açısından benzetebiliriz

İlhanlılar Devleti hükümdarı Hülagu Han, 1256 yılında Haşhaşileri acımasız şekilde kılıçtan geçirmiştir. Günümüzde bu akımın değişik bir kolu, yine aynı bölgede, özellikle Lübnan’da Dürziler adıyla etnik bir grup anlayışına varlığını sürdürmektedir.Birçok açıdan işin içine din ve tarikatlar girince hep bir terör unsuru oluşturan şeyler çıkar Haşhaşiler'de öyleydi,zihinlerini haşhaşla bulandırıp etrafa vandalca zarar vermekten daha derin amaçları vardı belkide bunu bilemeyiz. Fakat Haşhaşiler Hasan Sabbah’ın müritleri tarihteki ilk terör örgütü olmaları ile tabiri caizse dünyaya terörizmi tanıtmıştır.Modern zamanların terör örgütleri, aynen Hasan Sabbah’ın yaptığı gibi, “kendini feda etme”nin ardında yatan dehşet damarını keşfetmekte gecikmedi ve militanlarına “feda savaşçılarını” örnek göstermeye başladı. Bu çılgınlığın bir kez denenmesi yeterliydi ve hangi ülkede yapılırsa yapılsın tüm dünyaya yayılması kaçınılmazdı.

Böyle de oldu; silahlı baskınlara, uçak kaçırmalara, suikastlara, barikat savaşlarına, bombalamalara tanık olan 20. yüzyıl insanlığı, her intihar saldırısında daha çok sarsıldı.Canlı bomba olayları yada benzerleri eskiden kurtulamamış cihat adı altına yapılan terörizm vs. Tüm dünyada 270 intihar saldırısında (bunun 18′i Türkiye’de gerçekleşti) binlerce kişi can verdi. Sonunda, yolcu olarak dört uçağa binen cinnetin kollarındaki “19 sessiz adam” hayal bile edilemeyeni gerçeğe döktüler. Kendileri ve masum yolcularıyla uçakları birer füzeye dönüştürüp “hedef”leri ikiz kulelere dalış yaptılar.

Kaynaklar:
  • https://tr.wikipedia.org/wiki/Ha%C5%9Fha%C5%9F%C3%AEler#Tarih%C3%A7e
  • Haşhaşiler ve Tapınakçılar, Tarih ve Uluslararası İlişkiler, Rehber Ansiklopedisi.
  • https://www.milliyet.com.tr/siyaset/hashasiler-kimdir-hashasi-ne-demek-1821968
  • https://onedio.com/haber/kim-bu-hashasiler--235415
  • https://en.wikipedia.org/wiki/Order_of_Assassins

MİTOLOJİLERDEKİ EFSANEVİ YARATIKLAR | 2

Yazan: Hermes Trismegistos


MİTOLOJİLERDEKİ EFSANEVİ YARATIKLAR | 2

Mermaid (Deniz kızı) : Deniz kızları filmler hikayeler vs. sayesinde popüler yaratıklar haline gelmiştir fakat birçoklarında olduğu gibi onlarında ortaya çıkış sebebi mitoslardır. Deniz kızı, belinden yukarısı kadın, aşağısı balık kuyruğuna sahip olduğu yönündeki anlatılarla efsanelere konu olmuş bir yaratıktır. Dünya üzerinde bir çok kültürde deniz kızları yer almaktadır. Bunun sebebini mitolojiler arasında birbirinden geçen ögelerin çokluğudur. Genelde tasvirleri farklı olsa da birbirlerine çok yakın şekillerde betimlenmişlerdir. Örnek vermek gerekirse Yunan Mitolojisi içinde yer alan Sirenler denizcilere şarkılar söyleyip onları büyülerler. Bu sayede denizcilerin güverteden düşmesine sebep olurlar hatta zaman zaman gemiler onlar yüzünden batar. Diğer deniz kızlarının yer aldığı hikayelerde ise bu varlıklar boğulma tehlikesi geçiren denizcileri kurtaran iyi kalpli deniz canlıları olarak betimlenmişlerdir. Kurtardıkları erkekleri su altındaki krallıklarında yaşamaya davet ettikleri de söylenir. Bazı yerlerde ise deniz kızlarının insanları su altına doğru çekerken insanların suda nefes alamadıklarını unuttukları için denizcileri bilmeden de olsa ölüme sürükledikleri söylenir.

Kharon : Kharon (Kharoon) yada Charon denilen yaratığın mitolojide anlatımı şu şekildedir. Mitolojide gökleri Zeus, denizler Poseidon, yer altı dünyasını da Hades almıştır. Daha doğrusu Zeus öyle paylaştırmıştır. Hades hem yer altı dünyasına hemde yeraltının tanrısına verilen isimdir ve o yer altı dünyasında Stiks nehri bulunur. Stiks nehrinin kayıkçısı ise Kharondur. Kharon ölüleri kayıkla nehrin karşısına geçirir. Tabi ücretini alarak.
Eski yunanlar öldükten sonra cesedi gömmeden önce ağzının içine yada avucuna bir altın sikke koyarlarmış. Çünkü inançlarına göre ölen kişi yer altına indiğinde o sikke ile Kharonun ücretini ödeyecek ve Stiks (Styks) nehrinden geçebilecektir. Kim ki sikke olmadan gömülür ise yer altına indiğinde kayıkçıya verecek hiçbir şeyi olmadığı için nehri geçemeyecek ve kıyıda bağırarak çaresizce koşuşturacaktır. Kharon Odysseia destanında şöyle anlatılır:

– Dur sefil Ruh, nefes alanların diyarından hediyemi getirdin mi?
– Geçiş için ödemem işte burada Stiks nehrinin yüce kayıkçısı…
– Ödeme kabul edildi sefil ruh hadi gel kayığa. Götüreyim seni ölümden sonraki yaşamın diyarına…


Banshee : Banshee aslında bir İrlanda efsanesidir. İskoçya, Avusturalya, ve Amerika’ya yayılmıştır fakat çıkış noktası İrlanda'dır ve diğer ülkelere de İrlandalıların göçleri sebebiyle yayılmıştır.

Banshee’ler İrlanda inançlarında var olan, ölüm haberi veren perilerdir ve onlara dair yazılan ilk yazılar 8.yy’dan kalmadır.
Banshee’ler aslen saf İrlanda kanı taşıyan ailelerin koruyucu perileridir. Ait oldukları aileleri çok sever, birinin öleceğini hissettikleri zaman yas tutmaya, ağıtlar yakmaya, ağlayarak çığlık atmaya başlarlarmış. Onların gece yarısı ölümü yakın olan kişinin odasının pencere altında çığlıklar atarak ağladığı duyulurmuş fakat kimse göremezmiş bu varlıkları. Görülemeyecek kadar şeffaf yada görünmez oldukları üzerine de söylenceler bulunmaktadır.
Sesi duyulduğu zaman bilinirmiş ki o evden biri ölecek. Aynı anda birkaç Banshee’nin çığlık attığı duyulursa, bu, ölecek olan kişinin hatırı sayılır derecede önemli makam ve nüfuz sahibi biri olacağını işaret edermiş.

Banshee’leri görebilen çok azmış. Bu insanların hepsinin söylediği ortak şey ise uzun boylu, zayıf bir kadın görüntüsünde olduğu, saçlarının ayaklarına kadar uzandığı ve yeşil giysi üzerine gri kapüşonlu bir pelerin giydiği imiş.
Burandan hareketle onların Kelt efsanelerindeki ormanın koruyucu perilerine benzediğini ve kökeni olarak bunu gösterebileceğimizi öğreniyoruz.

Anlatıldığına göre Banshee'lerin gözleri ağlamaktan hep kıpkırmızıymış. Zamanın insanlarına gece yarısı birden atılan tiz çığlıklar, ağlama sesleri ve hıçkırıklar duymak çok ürkütücü geliyormuş. Üstüne ölümü haber verdiklerine dair inanışları da eklenince durum daha da endişe verici bir hale bürünüyormuş. Bazı hikayelerde de Banshee’lerin ağlayıp haykırarak aileye birinin öleceğini haber vermelerinin sebebinin aslında o aileyi haberdar etmek, ölüm acısının birden onları şoka uğratmaması için onları buna hazırlamak olduğundan bahsedilir.

Hatta hala İrlanda’nın bazı ufak kasaba ve köylerinde seslerinin duyulduğu, varlıklarını sürdürdüğü söylenir.

Beelzebub : Fazlasıyla farklı ismi olan Beelzebub’a Velzevul yada Beelzebuth da denir. Hristiyan teolojisi dünyaya dair çifte vizyon benimseyerek onu iyi ve kötüye ayırmıştır. Bu da inançların birçoğunda olduğu gibi onunda bir düalizm içerdiğini gösterir. Melekler ve şeytanlar, dinin kökeninde önemli bir rol oynamaktadır. Kutsal yazıya göre, insanlar, onların ruhları ve Dünya'nın kendisi, Tanrı ile onun karşıtı olan Şeytan arasındaki ebedi savaş alanıdır.

Kötülüğün insanların kalbindeki görünümünü bir şekilde açıklamak için Hristiyanlar, düşmüş meleklerin tüm günahlar için suçlanacakları bir teori oluşturdular. Hristiyanlığın fazlaca değiştirilmiş bir inanç olması da bunda etkendir. Zira kimse yaptığı kötülükleri üstlenmek istemez, haliyle bunun için bir günah keçisi seçilmeliydi.
Dünyanın yaratılışının başlangıcında, daha genç Başmelek Lucifer ölümcül günahı, yani gururu yenmeyi başardı. İnsanların sevgiye değmez olduğunu ve yok edilmeleri gerektiğini düşünüyordu. İlk defa cennetten düşen ve Rab'bin elçileri olarak adlandırılmaya değer hale gelen meleklere “iblis” kavramı uygulandı. Başlangıçta, "şeytan" kelimesi evrensel kötülük ve cehennem ile eş anlamlı değildi, bu yüzden sadece düşmüş melek denir.
Beelzebub'da bunlardan biridir fakat onun daha eski bir kökeni vardır. Beelzebub en yüksek rütbeye sahip şeytandır. Genellikle Lucifer'in kendisi ile aynı kefeye konulur. Genellikle Cehennemin İblisi Beelzebub bütün karanlık ordunun lideri olarak algılanır.
Beelzebub adının etimolojisi hala üzerinde durulan bir şeytandır. Eski Slavca'dan çevrilmiş bu isim "şeytan" anlamına gelir. Örnek göstermek gerekirse Slav edebiyatında genel olarak mistisizm ve diğer dünyalar söz konusu olduğunda Beelzebub fazlasıyla geçer.
Beelzebub ismi Büyük Fenike tanrısı Baal'dan gelir. Zira Yahudiliğin ve Hristiyanlığın yaygınlaşmasıyla eski putperest inançların tanrıları da birer kötülük simgesi haline gelmiştir. İsrailliler Beelzebub'un bir iblis olduğundan korkmuyorlardı, eski çizimlerin fotoğrafları onu sinek olarak gösteriyordu.
Belki de Kenan halkı bu görünüşü seçmişti çünkü yüce iblisin adı “Sineklerin Efendisi” olarak tercüme ediliyordu.
Cehennemin iblisi Beelzebub'ın ismi İncil'in çeşitli yerlerinde bulunur. Bulunmalıydı da zira eski inancın tanrısını yeni inancı yaymak da kullanmak iyi bir yoldur.

Kutsal Yazılara göre İsa Mesih'in kendisi iblis Beelzebub'un bir parçasını kendi içinde taşımaktadır. Matta ve Luka İncillerinde Tanrı'nın oğlunun, Karanlık Prens'in gücüyle insanların bedenlerinden şeytanlar çıkardığı söylenir. Hatta şeytan çıkarmada Mecusiler ve bazı toplumlar tarafından cinlerin gücü ile cin çıkarıyor diye alay edilmiştir.

Mesih, Matta İncili'nde, öğrencinin öğretmeninin üstünde olmadığını, hizmetçinin ustasının üstünde olduğunu belirtti. Eğer akıl hocası olarak Beelzebub'un gücünün kaynağı seçildiyse insanlar kötü güçlerin etkisine karşı daha hassas olmalılar.

Griffon (Griffin) : Griffon heykellerinin çoğu onları kuş benzeri pençelerle tasvir ederken, bazı eski resimlerde onların aslanlarınki gibi ön ayakları ve genellikle bir aslanın arka kısımları vardır. Kartal kafasına geleneksel olarak uzun kulaklar verilir. Bunlar bazen aslan kulakları olarak tanımlanır ancak genellikle uzundur ve daha çok bir at kulağına benzer. Bu benzeşmenin kökeninde ise Griffon efsanelerinde onlara binen binicilerin bulunması, yani binek hayvanı olarak görülüyor olmaları yatabilir.

Griffonlar nadiren kanatsız olarak tasvir edilmiştir. Bazen ise kanatsız, kartal başlı bir aslan olarak tanımlandıkları görülür.
15. yüzyılda ve daha sonraki hanedanlık armalarında böyle bir canavara alke veya keythong denmiştir.
Armalar üzerindeki tasvirlerde Griffinler yılan takımyıldızına (Serpens) atıfta bulunur ve Yunanca Ophinicus adından türetilen Opinicus olarak adlandırılırlar. Bu tasvirlerde iki ya da dört ayaklı aslan gövdesi, kartal ya da ejderha başı, kartal kanatları ve deve kuyruğu bulunur.
İran mitolojisinde Griffin Şirdal "Aslan-Kartal" anlamına gelir. Şirdal, MÖ 2. binyılın sonlarından beri İran'ın eski sanatında ortaya çıkmıştır. Şirdallar MÖ 3000 gibi erken bir tarihte Susa'daki silindir mühürler üzerinde görülmektedir. Onlar Demir Çağı'nda İran'ın Kuzey ve Kuzey Batı bölgesi olan Luristan sanatında ve Ahameniş sanatında kullanılan ortak motiflerdir. Ayrıca Griffon figürlerine antik Mısırda da rastlanmıştır.

Sfenks : Sfenks; kafası koç, kuş veya insan, gövdesi ise aslan şeklini almış heykellere verilen isimdir. İlk önce Antik Mısır’da rastlanan Sfenks, antik Yunan mitolojisinde de büyük öneme sahiptir. İsmini de buradan almıştır. Sözcüğün anlamı “yaşayan heykel”dir. Sfenkslerin en tanınmışı Büyük Gize Sfenksi‘dir.
Mısır Sfenksi antik bir efsanevi yaratıktır. Gövdesi uzanan bir aslan ve kafası genellikle bir firavunun kafasının şeklini alır. Aslanlar güneş ile bağlantıları nedeniyle antik Mısırlılar tarafından kutsal görülen hayvanlardandı.
En büyük ve en ünlü olanı Gize platosunda Nil Nehri’nin batı kıyısında bulunan Büyük Gize Sfenksi‘dir. Gize Sfenksi doğuya dönüktür ve pençelerinin arasında bir tapınak yer alır. Aslan gövdeli, insan başlı bu sfenksin uzunluğu 73 metre, yüksekliği 20 metre, yüzünün genişliği ise 5 metredir. Bir adı da ‘Harmakis’ olan sfenks, doğan güneşi ve firavun için yeniden dirilişi temsil eder. Yüzünün doğuya dönük oluşu her sabah doğar doğmaz Güneş Tanrısı RA’yı görmesi içindir.

Antik Yunanda'da sfenks büyük yer kaplar. Özellikle Thebais’in talihsiz kralı Oedipus'un efsanesinde Oedipus, sfenksin bilmecelerini doğru cevaplar ve Thebais’i onun zulmünden kurtarır.

Atlas : Atlas, Iapetus ve Clymene'nin en güçlü oğluydu ve Menoetius, Epimetheus ve Prometheus'un kardeşiydi. Atlas ve Menoetius, Olimposlular Zeus, Poseidon, Hades, Hera, Demeter ve Hestia ile savaştı fakat acı bir hezimete uğradılar. Titanlar'ın yenilgisinden sonra Zeus, Atlas'ı dünyadaki batı kenarına yerleştirerek evrenin sonsuza kadar omuzlarında taşınmasına neden oldu. Daha sonra ise sadece dünyayı omuzlarında tutar şekilde tasvir edildi. Ama tasvir edilenin aksine Atlas dünyayı değil gök kubbeyi yani tanrılar katını omuzlarında taşımaktadır. Bu göreviyle ona tanrı ve insanlar katını ayıran bir duvar gözüyle bakabiliriz.

Hesperides'in Altın Elmalarını toplayacak olan Heracles, Onbirinci Çalışma döneminde Atlas'ı görür. Yolculuğu sırasında Atlas'ın kardeşi Prometheus'u kurtarır. Prometheus, Herakles'e Altın Elmalar'ın nerede olduğunu öğrenebilmesi için Atlas'ı bulması gerektiğini söyledi.
Herakles Atlas'ı buldu; Atlas, Heracles onun için göğü tutabilirse elmaları alacağını söyledi. Herakles göğü tuttu ancak Atlas elmalarla döndükten sonra Herakles'i gökyüzünü kalıcı olarak taşıması için kandırmaya çalışarak elmaları kendisi teslim etmeyi teklif etti. Çünkü yükü bilerek alan herhangi biri onu sonsuza kadar taşımak zorundaydı. Atlas'ın geri dönmek niyetinde olmadığından şüphelenen Herakles, Atlas'ın teklifini kabul ediyormuş gibi yaptı veAtlas'ın birkaç dakikalığına gökyüzünü tekrar almasını, böylece pelerinini omuzlarında dolgu olarak yeniden düzenleyebilmesini istedi. Atlas elmaları yere bırakıp göğü tekrar omuzlarına aldığında Herakles elmaları alıp kaçtı.

Medusa'yı öldüren Perseus bir gün Atlas Krallığı'na gelir ve kendisinin Zeus'un oğlu olduğunu ilan ederek barınak ister. Atlas, Zeus'un bir oğlunun bahçesinden altın elmaları çalması konusunda uyarıda bulunan bir kehanetten korktuğu için Perseus'un teklifini reddeder. Atlas, Perseus tarafından taşa dönüştürülür ve koca bir dağ haline gelir.

MİTOLOJİLERDEKİ EFSANEVİ YARATIKLAR | 1

Yazan: Hermes Trismegistos


MİTOLOJİK YARATIKLAR | 1

Kiklop: Kiklop'lar yunan mitosunda alınlarının ortasında tek gözleri olan çok büyük boyutlu devlerdir. Poseidon ile Amphitrite'nin oğullarıdır ve onlar tanrılara karşı korkusu olmayan, acımasız, insan etiyle beslenen canavarlardır. Homeros'a göre kiklop'lar mağaralarda barınan korsan çobanlardır. Odisseus adamları ile birlikte Troya savaşını bitirip İthaka’ya dönerken dev kiklop Polyphemos'a esir olmuş ve onu öldürmek zorunda kalmıştı. Oğlunun öldürülmesine sinirlenen Poseidon, Odisseus'u bin bir türlü felaketle cezalandırmıştı. Hesiodos'a göre kiklop'lar Gaia ve Uranos'un çocukları idi ve üç taneydi: Brontes, Steropes ve Arges. İsimleri sırasıyla 'gök gürültüsü', 'parıltı' ve 'şimşek' anlamına gelir. Babaları tarafından Tartaros'a hapsedilmiş, daha sonra Zeus tarafından kurtarılmış ve ona titanlara karşı savaşta yardım etmişlerdi.
Bir rivayete göre kikloplar Apollon'un oğlu, sağlık ve hekimlik tanrısı olan Asklepios'u öldürmüşlerdi. Buna sinirlenen Apollon oğlunun öcünü almış ve kyilopları öldürmüştü. Daha sonra çıkan efsanelerde ise kikloplar ateş tanrısı Hephaistos'un yardımcıları idi ve onun yanında demircilik yapıyorlardı.

Ayrıca kiklop, dede korkut hikayelerinde tepegöz olarak geçer ve benzerlik gösteren mitolojilerden biridir. Çünkü Odisseus kiklopların mağarasından koyun postuna bürünüp koyun taklidi yaparak kaçar. Bunun benzeri olarak Dede Korkut hikayelerinde Basat, tepegözler tarafından yenilmekten koyun postuna sarınıp mağaradan kaçarak kurtulur.

Kerberos: Yer altı dünyasını yöneten Hades'in üç başlı köpeğidir. Kerberos kelimesi Grek dilinde "çukur iblisi" anlamına gelmektedir.

Isırığı ve salyaları zehirli olan bu köpeğin görevi yer altı dünyasına giden ölülerin bir daha dünyaya dönmemelerini sağlamaktır. Efsaneye göre Kerberos yer altı dünyasının kapısında zincirlerle bağlanmış bir şekilde bekler. Ayrıca Kerberos, Herkül’ün son görevinde onun tarafından öldürülmüştür. Bunun dışında Yunan mitolojisinde geçen Kerberos'un 4 mağlubiyeti şunlardır;
  1. Müzik yeteneğini kullanan Orpheus tarafından uyutularak,
  2. Lethe ırmağındaki su yardımıyla Hermes tarafından uyutularak,
  3. Roma mitolojisinde, ilaçlı keklerle Aineias tarafından uyutularak,
  4. Yine bir Roma masalında, ilaçlı keklerle Psykhe tarafından uyutularak

İtbaraklar: Oğuz Kağan destanında yer alan bu yaratıklar köpek başlı ve insan vücutluydu. Günümüzdeki kurt adam inanışına benzetebiliriz. İtbaraklar bir kavimdi ve Türklerle pek çok savaşa girişmişlerdi. Oğuz Kağan destanlarının önemli bir bölümü de, "Köpek başlı insanlar"ın ülkelerine yapılan akınları içerir. Türkler bu kavimlere, "İt-Barak" adı veriyorlardı. "İt" sözü, eski Türklerde de köpek anlamına geliyordu. "Barak da bir nevi köpekti". Bazılarına göre "Siyah ve tüylü bir köpek cinsi" idi. Fakat bu köpek de, herhalde başlangıçlarda, efsanevi bir köpek olmalı idi. Oğuz Kağan destanlarına göre "İt Barak'ların memleketi kuzeybatıya doğru uzanan, karanlık ülkeler içindeydi. Buradan yola çıkarak itbarakların İskandinavya'dan gelmiş olabileceğini öne sürebiliriz zira İskandinav mitlerinde de kurt adam yada köpek başlı insan motifine rastlanır. Oğuz-Han 'İt-Barak' lara karşı bir akın yapmış; fakat mağlûp olarak dağlar arasındaki bir nehrin ortasında bulunan küçük bir adacığa sığınmak zorunda kalmıştı.

Hidra: Hidra, Yunan mitolojisinde 9 başlı bir yılan kimi zaman ejderha diye nitelenen ve Lerna bataklıklarında yaşayan efsanevi canavarın adıdır. Bu canavarın öldürülmesi Herkül'ün görevleri arasındadır. Hidra'nın babası Titan Tifon, annesi ise canavarların tanrıçası Ehidna'dır. Hidra,ölümden sonraki dünya ile yaşayan insanların olduğu dünya arasındaki kapıda bekçilik yapmaktadır. Hidra'nın öldürülmesi çok zordur çünkü kesilen her başın yenisi çıkmaktadır. Herkül onunla savaşırken,kestiği her başın yeniden çıktığını görmüştür ve tam savaşmaktan vazgeçip yorulduğunda yardımına yeğeni (İoloas) yetişir ve kesilen başları meş'aleyle yakma fikrini verir. Herkül meş'ale sayesinde Hidra'yı en sonunda öldürmeyi başarır ve onun zehirli kanını savaşlarda kullanır. Hidra'nın zehirli kanı yaraların daha şiddetli ve derin olmasını sağlar.

Minotor (Mintor): Girit’te hüküm süren güçlü kral Minos, gücünü kanıtlamak için denizler tanrısı Poseidon’dan ona kurban etmek üzere bir boğa vermesini ister. Posedion boğayı Minos’a verir. Fakat hayvan, Minos’un hoşuna gider ve Minos boğayı kurban etmez. Bunun yerine başka bir boğayı kurban eder. Poseidon bunu fark ettiğinde çok sinirlenir ve Minos’un karısını boğaya âşık eder. Minos’un karısı Pasiphae, boğayla çiftleşir ve boğa başlı, kuyruklu, insan bedenli Minotor doğar.
Minotor herkese zarar veren bir yaratıktır ve bunun üzerine mimar Daidalos’un yaptığı bir labirentin içine kapatılır. Minotor'u zapt edebilmek için belli vakitlerde erkek ve dişi kurbanlar sunuluyordu. Kahraman Theseus labirente girmeye talip oldu ve Minotor'u öldürerek kendini kanıtladı.

Feniks: Eski Mısır kökenli efsanevi ateş kuşunun Batı mitolojisindeki karşılığıdır. Pers mitolojisinde Simurg, Arap ve İslam mitolojisinde Anka, İslam sonrası Türk mitolojisinde Zümrüdü Anka veya Simurg'u Anka, daha önceleri de Tuğrul olarak geçmesi gibi birçok milletin efsanelerinde karşılık bulmaktadır.
Bahsedilen bu kuşlar bu mitolojilerde kısmen benzerlik, kısmen de farklılık göstermektedir. Yunan mitolojisinde Feniks'in Habeş diyarında yaşadığına inanılıp bir kartal büyüklüğünde ve çok uzun ömürlü olduğu söylenmektedir. Gözleri yıldızlar gibi parlak olup başında parlak bir sorguç bulunmaktadır. Boynunun tüyleri yaldızlı, diğer tarafları ise kırmızıdır. Ömrünün sonlanmakta olduğunu anlayınca, kuru dalları zamkla sıvayarak kendine yuva yapar ve üstüne kurulur. Kızgın güneşin yuvayı tutuşturup kendini yakmasının ardından küllerinden bir yumurta meydana gelir ve ondan da yeni bir Feniks çıkar. Bu sebeple Hristiyanlar Feniks adını verdikleri bu kuş mitini öldükten sonra tekrar dirilmenin simgesi sayarak yorumlamışlardır.

Livyatan: Eski İbranice’de Leviathan, modern İbranicede Livyatan olarak söylenen bu ismin anlamı; ‘Kıvrılan, Bükülen’ demektir. Leviathan’dan Tevrat’ta bir su canavarı olarak söz edilir. Bu yüzden onun adı doğrudan "su canavarı" olarak da kullanılabilir. Edebiyat dünyasının çok ünlü romanlarından biri olan Herman Melville’in MOBY DICK adlı eserindeki kahraman su canavarı bir Leviathan’dır. Çok büyük balinaları anlatmak için de aynı isim kullanılırken, günümüzde basit balina sözcüğünün karşılığı da modern İbranicede Leviathan’dır. Kimileri tarafından çok eskiden yaşamış çok büyük boyutlu bir sperm balinası cinsi olduğu da söylenir.

Pegasus: Perseus , Poseidon'u hamile bırakan Medusa'nın kafasını kesince, Gyrionis'in babası Chrysaoras ve kanatlı at Pegasus kesilen baştan dışarı fırladı. Bir başka anlatıya göre de Pegasus Medusa’nın denize dökülen kanından doğmuştur. Sonra ona binen Perseus kaçmayı başardı. Pegasus bu nedenle Poseidon ve Medusa'nın oğluydu. Hesiodos'a göre adı "Okyanusun Kaynakları" ndan gelmektedir.

Dolayısıyla isminin kaynaklarla ilgili olduğu söyleniyor. Pegasus doğduğu gibi ölümsüzlerin katı Olimpos'a yükseldi ve Hephaestus'un laboratuvarından yıldırım taşımak için Zeus'un hizmetinde kaldı. Korint'te hüküm süren mitolojik geleneğe göre sikkelerin üzerine sembolleri basılan Pegasus bir Korint tanrısıydı. Pegasus'un Medusa'dan doğduğu anda Korint’e uçtuğu ve Pyrenees sularında susuzluğunu giderdiği söylenir.

Kentaur (Sentor): Yunan Mitolojisi'nde yarı insan yarı at olarak bilinen Kentaurlar, savaş yetenekleri fazlasıyla gelişmiş, güçlü yaratıklar olarak tasvir edilmiştir. Asil duruşları ve karakteristik özellikleri nedeniyle modern edebiyatta da kendilerine yer bulmuşlardır. Bu yönlerinden dolayı Yunan mitolojisinde bilinen en asalet sahibi varlıklar olarak tanımlanırlar. İnsanlar dahi Kentaurların asaletini kabul etmişlerdir. Bunun yanında bilgili ve gerektiğinde çok saygılıdırlar. Savaş aleti olarak çok iyi ok ve yay kullanırlar ve dört nala koşarken bile nişan alarak hedefi vurabilirler. Sezileri kuvvetli olan Sentorların geleceği görme, kahinlik ve yıldızları okuyabilmek gibi değişik güçleri de vardır.

Sentor figüründeki Sagittarius takım yıldızının mitolojide yolculuklar sırasında rehberlik etmesi için gökyüzüne yerleştirildiğine inanılır. Çoğu efsanede olduğu gibi Sentor efsanesinde de gerçeğe dayanan sebeplerin olduğu bilinmektedir. Sentorların atlarla ilgili olan, at üstünde savaşa giden ve atıyla yaşayan bir toplum olduğunu ve zaman içerisinde ki söylentilerle yarı at yarı insan biçimli yaratıkların oluştuğunu söylemek mümkündür. Bir diğer rivayette Yunanlıların İskitler yani bilinen ilk Türklerle giriştiği savaşlarda onların at ile olan yakınlıklarına ve iyi kullanmalarına şaşırmış ve onlara Sentor demeye başlamışlar, bu söylem yıllar geçtikçe at adam efsanesine dönüşmüş denilir.

NAPOLYON BONAPART

Yazan: Hermes Trismegistos


İMPARATOR NAPOLYON

Napolyon Bonapart büyük bir komutan olmasının yanında çok sansasyon yaratan bir liderdi.

Napolyon Bonapart, 1769 yılında Korsika’nın Ajaccio şehrinde dünyaya geldi. Carlo Buanopart ve Marie Letizia Ramolino’nun ikinci çocuğudur. Öğrenimini Brienne’de bir mektepte yaptı, sonra Paris’teki Askeri Akademiye yazıldı. 1785’te Valence’daki topçu alayına katıldı. 1794’te İtalya’daki topçu birliklerinin komutanlığına atandı. Paris’teyken Jakoben yani Dominikçi çevrelerle ilişki kurmuş olduğu anlaşıldığından, La Vendee’ye gönderilmek istendi, bunu kabul etmeyince görevinden alındı. Paris’e geri döndükten sonra Konvansiyona karşı hareketi bastırmak için Paul François Barras ile Lazare Carnot’un kuvvetlerine katıldı. Olaylar kısa zamanda gelişerek yeni bir anayasanın ve Direktuvarlığın doğmasına yol açtı.

Napolyon aslen az öncede değinildiği gibi Korsika'lıdır. Yani bir İtalyan babası Carlo zamanında Fransız hükumetine dalkavukluk yaparak Korsika'da saygınlık kazandı ve Bonapart soyadını aldı. Napolyon'un asıl ismi Napoleon di Buonaparte'dir. Oldukça parlak bir genç olan Napolyon genç yaşında Fransız ordular generali oldu. Bunun bir sebebi de devrimi saptırarak anarşiye sürükleyen Robbespierre'nin ölümüdür.

General olduktan sonra Direktuvarlık tarafından İngiltere’yi ele geçirmekle görevlendirildi. Direk İngiltere’ye saldıracağına, İngiliz etki alanının en önemli noktasına saldırmayı uygun gören Napolyon Mısır seferine çıktı. Akdeniz’deki İngiliz donanmasını mağlup etti, Malta’yı ele geçirdi. 1798 Temmuz ayında da İskenderiye’ye giriş yaptı. Piramitler Savaşı’nda Memlüklere karşı zafer kazandı. Ancak Horatio Nelson yönetimindeki İngiliz donanması, Fransız donanmasına saldırarak gemilerini batırdı. Nelson’un başarısı üzerine İngiltere, Osmanlı Devleti, Avusturya ve Rusya, Fransa’ya karşı birleştiler. Bu dönemde yapılan savaşlara Napolyon savaşları denildi. Birleşik ordu, Rus generali Alexander Suvorov’un komutasında Napolyon’un aldığı toprakları geri aldı. Napolyon, 1799 yılında Suriye’ye saldırdı fakat Akka’nın Cezzar Ahmed Paşa tarafından başarıyla savunulması ve ordusunda beliren salgın hastalıklar yüzünden Mısır’a çekildi. Ordusunu burada bırakarak gemi ile Fransa’ya döndü.

9 temmuz 1799 senesinde geri çekilmek zorunda kalan Napolyon Fransa'da hükumet darbesi ile aktif Direktuvarlığı devirince bunun sonucunda ülke üç konsülün eline kaldı. Konsüllerden ilki olan Napolyon ülkenin mutlak hakimi oldu.

Bazı reformlar yapmayı denedi. Devletin dağıttığı kredileri belli bir düzene soktu; 1802 senesinde Fransa Bankasını açtı, idari alanda bazı reformlar uygulayarak valilerin ve belediye başkanlarının siviller arasından seçilmelerini ve kendilerini seçen tek merkeze karşı sorumlu olmalarını sağladı, mahkemeleri ve emniyet örgütünü yeniden düzenledi.

Kısa zamanda Fransa'ya dinamik bir düzen verdi. Fakat bu düzeni ve hamlesine devama vakit bulamadan yine savaşlara sürüklendi. Savaş yapmaktan zevk alıyordu, zaten kendinden emin ve başarılı bir komutandı. Fransa'nın komşuları ile yaptığı savaşların çoğundan ülkesine toprak kazandırarak şan ve şerefle Paris'e döndü. Halk onu çılgınca alkışlıyordu. Bu sevgiden de faydalanmayı başaran Bonapart, Millî Meclis kararı ile 3 Mayıs 1804 tarihinde veraset sureti ile 1. Napolyon Unvanı İle imparator ilân edildi.
Es geçilmemesi gereken bir nokta şudur ki; devrimden sonra Napolyon'un onca zaferine rağmen kral taraftarları ve cumhuriyetçiler arasındaki gerilim soluksuz devam etmekteydi. Bonapart Hristiyan âlemini kazanmak amacıyla - istilâ ettiği İtalya'dan - Papayı Parise getirterek imparator olduğunu takdis ettirdi. Bunu eski zamanlardaki İsrail kralları gibi yönetime bir kutsallık katmak gibi düşünebiliriz. Eski İsrail kralları da kral olmadan mesh edilirdi.

Ayrıca Fransa'nın dünyadaki mevkisini şereflerle yükselttiği gibi içerideki düzenlemelerinde de başarı kazanan Bonapart yeni kanunlar, yeni kurumlar getirdi. Bugünkü medenî kanunun öncüsü oldu. Savaştaki başarıları ile değil Fransa'ya getirdiği inkilaplarla iftihar eden Napolyon bu hizmetine kazandığı 40 savaşın üstünde bir değer verdi. Kurduğu hukuk, kanun ve ekonomik kurumları savunurken «Hükümet adamının kalbi daima başında olmak gerektir» derdi.

NAPOLYON'UN DÜŞÜŞÜ

I. Aleksandr’la yapılan antlaşma, Rusya’ya İngiltere’ye karşı askeri harekata kadar varacak yaptırımlar uygulama yükümlülüğünü getirmektedir ama I. Aleksandr bu tür politikalardan uzak durmuştur. Bunun üzerine Napolyon 1812 senesinin ortasında 800 bin kişilik ordusuyla Rusya Seferi'ne girişmiştir. Borodino Muharebesi’nde General Kutuzov yönetimindeki Rus ordusunu yenilgiye uğratan Fransız ordusu Moskova’ya girmiştir. Ancak Rusların bu mağlubiyetten sonra Rusya içlerine çekilmeleri, giderken de Moskova'yı yakmaları ve kışın da bastırması sonucunda Napolyon, ordusunu barındıracağı bir yer olmadığını anlamış ve Çar'ı antlaşma yapmaya davet etmiştir. Ancak I. Aleksandr bu teklifi kabul etmez. Napolyon ise tek çareyi orduyu Fransa'ya geri götürmekte bulur. Ama sert kış şartları geri dönüşü neredeyse imkânsız hale getirir ve Fransız ordusunun yaklaşık olarak dörtte üçünün yok olmasına sebep olur. Küçük bir bilgi vermek gerekirse Hitler yada Napolyon gibi tarihte büyük etkisi olan adamların ikisi de Rusya'nın kışına dayanamamış ve bu durum sonlarını hazırlamıştır.

Ordusunun büyük bir bölümünü Rusya Seferi sırasında kaybeden Napolyon yeni bir ordu oluşturmanın zorluklarına katlanmaya mecbur olmuştur. Üretimden çekilen iş gücü ve artırılan vergiler, halkı Napolyon’a karşı bir tutuma itmiştir.

Napolyon bu dönemde kendisine karşı düzenlenen hükûmet darbesini bastırdı ve yeni bir ordu kurdu. Ancak 1813 ve 1814'te baskılar arttı ve halkın desteği düştü.

1813 de Ekim ayında Leipzig muharebesini de kaybetmesi onu iktidarın sonuna iyice yaklaştırdı.
1814'te düşman orduları Paris kapılarına dayandı. Napolyon imparatorluk tahtını bırakarak Elba Adası’na sürgüne gönderildi.

Napolyon 100 gün sonra Elba adasından kaçtı zira Napolyon'un sürülmesi de Fransa'nın durumunu düzeltmemişti. 7 mart 1815 de Napoleon hiçbir zorluk görmeden Fransa kıyılarına çıktı, hatta halk eski imparatoru coşku ve sevinç ile karşıladı. Fakat Napolyon’un geri dönmesi mukadderatı değiştirmeyecekti.

1815'de geri dönen Bonapart'ı gören koalisyon güçleri, yani Prusya, İngiltere ve Belçika, Fransa'ya savaş ilan eder çünkü Napolyon’un eski gücünü toplamasını istemezler.

Belçika'daki Waterloo kasabası yakınlarında yapılan savaşta Wellington dükü komutasındaki Koalisyon ordusu Fransız ordusunun içlerine doğru ilerliyordu. Fransız ordusunun süvari birliklerinin hatası orduya büyük kayıplar veriyordu. Koalisyon ordusu topçu atışları ile Fransız ordusuna kayıplar verdirmeye devam etti.

Bu sırada bazı Fransız ordusu askerleri de geri çekiliyor bir bölükte kaçmaya devam ediyordu. Geri çekilen Fransız ordusu savaşı kaybetti. Ardından Fransız ordusu komutanı Napolyon İngiliz ordusuna teslim oldu. İngiliz ordusu tarafından Aziz Helen adasına sürgüne gönderildi ve Napolyon sürgüne gönderildiği bu adada hayatını kaybetti.

Waterloo savaşını kısa geçmemize rağmen dünya tarihi açısından çok büyük bir öneme sahiptir. O genç yaşlarında ülkeler fetheden Napolyon aynı sürat ile devam edecekken Waterloo buna engel olan en büyük etkendir.

Napolyon Fransız İmparatoru olmasına rağmen hiçbir zaman kökenini unutmamış ve Korsika'lı kimliğini muhafaza etmiştir. Genç yaşındayken Korsika'nın Fransa boyunduruğu altında olmasına daima karşı çıkmış ve ondan kurtulmayı dahi ummuştur. Yine genç yaşta Fransa'ya yerleşmesine karşın Korsika aksanından hiçbir zaman vazgeçmemiştir

Napolyon edebiyata sanata çok büyük bir ilgi duyuyordu. Karısı Josephine ile tanışmadan önce bir aşk romanı yazmıştı. Ayrıca büyük komutan "din özgürlüğünü" savunuyordu. Hatta Mısır seferinde insanlara isminin Ali Bonapart olduğunu ve bir Müslüman olduğunu söyleyerek sempati kazanmıştır. Onun şu sözü durumu açıklar aslında "Ben hiç kimseyim. Mısır'da Müslüman, burada ise Katoliğim."

Napolyon o kadar etkili ve büyük bir lidermiş ki İngiliz kralı George’a yazdığı mektupta İngiltere'de tutsaklık sürecini tamamlamayı talep etmiş fakat bu isteği gerçekleştirilmemiş zira İngiliz halkını da etkisi altına alıp halkı isyana sürükleyeceğinden korkulmuştur.

Konservenin keşfine sebep olan da Bonapart'dır. Mucitlerinden savaş sırasında beslenmenin etkili bir yöntemini bulmalarını ister ve onun vasıtasıyla konserve keşfedilir.

BAĞLARIN EFENDİSİ : DİONYSOS

Yazan: HERMES Trismegistos


BAĞLARIN EFENDİSİ : DİONYSOS

Dionysos yada Roma adı ile Bakkhus mitolojide şarap ve üzüm tanrısıdır. Eski mitolojik eserlerde şarabın yeri ne kadar önemli ise şarabı bulan tanrı yani Dionysos’un da yeri bir o kadar önemlidir. Zira şarap denilen içkinin tüm dünya mitoslarında yeri ayrıdır. Persler şarabı Cemşid'in bulduğunu söyler, Yunanlar ise Dionysos'un. Bu yüzden Dionysos büyük bir tanrıdır.
Örnekler vermek gerekirse özellikle Homeros'un İlyada'sında şarap savaştan yorulan askerler için bir çıkış, ferahlayış yoludur.
Bununla birlikte tekrar konumuz olan Dionysos'a dönebiliriz.

Babasının Zeus, annesinin Semele olduğunun bilinmesi dışında kökenleri belirsizdir ve kültleri pek çok şekilde olmuştur; bazı eski kaynaklarda Trakya , diğerlerinde ise Yunanlı olarak tanımlanmaktadır. Kayıtların çoğu Trakya'da doğduğunu, yurt dışına gittiğini ve yabancı olarak Yunanistan'a geldiğini söylese de, Yunan tarihinin Miken döneminden gelen kanıtlar onun Yunanistan'ın en eski tanrılarından biri olduğunu gösteriyor. Dışarıdan gelen bir tanrı olarak "yabancılık" niteliği , bazen "gelen tanrı" olarak adlandırılan bir aydınlanma tanrısı olduğu için kültlerine içkin ve gerekli olabilir .

Şarap Yunan kültüründe önemli bir rol oynamıştır ve Dionysos kültü şarap tüketimini çevreleyen ana dini odak noktasıydı. Şarap ve şarabın üretilmesini sağlayan asma ve üzümler sadece tanrının bir armağanı olarak değil aynı zamanda onun yeryüzündeki sembolik bir enkarnasyonu olarak görüldü. Bununla birlikte Dionysos dini, Klasik sonrası dönemde sıklıkla klişeleşmiş olduğu gibi Dionysos'u bir sarhoşluk tanrısı olmaktan ziyade acı çekmeyi kolaylaştıran, neşe getiren ve ilahi olana ilham veren doğru şarap tüketimini merkezinde topladı. [13] Performans sanatı ve drama da dininin merkezindeydi ve festivalleri tiyatronun gelişiminin arkasındaki ilk itici güçtü. [14] Dionysos kültü aynı zamanda bir "ruhlar kültü" dür; onun bakireleri ölüleri kan sunularıyla besler ve yaşayanlar ve ölüler arasında ilahi bir iletişimci olarak hareket eder. [15] Bazen ölen ve yükselen bir tanrı olarak da sınıflandırılır. [16]

Dionysos'un bir Tarım ve Bitki Tanrısı olduğu gösterilmiştir. Şarap, üzüm hasadı, meyve bahçeleri [17] ve bitki örtüsüyle olan bağlantısı onun bir doğa tanrısı rolü olduğunu gösterir. Bağcılık ve Üzüm tanrısı olarak meyvenin büyümesi ve hasadı ile bağlantılıdır. [5] Efsaneye göre o bitkiyi yetiştirme sanatını öğretir. İlk tiyatro, yani oyunlar bağbozumu zamanında Dionysos için yapılırdı ve ona sunular sunulurdu. Bu yüzden tiyatral sanatların doğuşu Dionysos kültüyle paralellik gösterir.

DİONYSOS DİNİ

Dionysos tanrısal bir figür olarak diğer Olimposlu tanrılardan biraz daha farklıdır. Bu yüzden sıradan politeist anlayıştan çıkılıp tıpkı Mitraizm'deki Mitra, İsis rahibeleri veya Apollon rahiplerine benzer olarak kendi ayin ve ritüelleri ile ayrışmıştır. Dionysos'un merkezi dini kültü Bakhik (Bacchic) veya Dionysos Gizemleri olarak bilinir. Bu dinin tam kökeni bilinmemekle birlikte Orpheus'un Dionysos'un gizemlerini icat ettiği söyleniyor. [77] Kanıtlar, tipik olarak benzer Orfik Gizemlerin bir parçası olduğu düşünülen birçok kaynak ve ritüelin aslında Dionysos gizemlerine ait olduğunu öne sürüyor. [13] Bazı bilim adamları ek olarak Dionysos gizemleri ile Persefoni'nin gizemleri arasında hiçbir fark olmadığını, ancak bunların hepsinin aynı gizemli dinin yönleri olduğunu ve her ikisinin de Dionysus ve Persefoni'nin önemli rolleri olduğunu ileri sürmüşlerdir. [13] [78] Daha önceleri, Yunan dininin temelde kırsal ve uç kısımlarından biri olduğu düşünülen Atina'nın büyük şehir merkezi, Bakhik gizemlerinin gelişmesinde ve yayılmasında önemli bir rol oynadı. [13]

Bakus gizemleri insanların yaşamlarında geçişler için ritüel gelenekler yaratmada önemli bir rol oynadı; başlangıçta öncelikle erkekler ve erkek cinselliği için, ancak daha sonra kadınların değişen rollerini ritüelleştirmek ve bir kadının hayatındaki statü değişikliklerini kutlamak için alan yarattı. Bu genellikle Hades ve Persefoni gibi ölüme ve değişime hükmeden tanrılarla, aynı zamanda muhtemelen gizemlere başlama ile ilgili bir rol üstlenmiş olan Dionysos'un annesi Semele ile bir toplantıyla sembolize edildi. [13]

Dionysos dini genellikle keçi veya boğaların kurban edilmesini içeren ritüelleri içerir ve en azından bazı katılımcılar ve dansçılar tanrı ile ilişkili ahşap maskeler takarlardı. Bazı durumlarda kayıtlar tanrıya maskeli ve giysili bir sütun, direk veya ağaç aracılığıyla katılan ibadet edenlerin ekmek yer ve şarap içerken kullanıldığını gösterir. Dionysos'a tapınmada maskelerin ve keçilerin önemi ibadetinin ilk günlerine kadar uzanıyor gibi görünüyor ve bu semboller Girit'teki Phaistos yakınlarındaki bir Minos mezarında bir arada bulundu.

Dionysos gerek marjinalliği gerekse edebiyat ve sanattaki yeri ile 12 tanrıdan daha fazla yer edinmiştir. Niçe Tragedyanın doğuşunda iki farklı görüşü öne sürerek Apollonculuk ve Dionysosculuğu karşılaştırır.

Dionysos heykellerde, tablolarda ve fresklerde oğlak ile betimlenir, sadece bunlarla da değil bazen yanında bir nymphe bazen kafasında asma bağı bezen ve daha sıklıkla elinde bir şarap kadehi ile resmedilir.

Michelangelonun eserinde Dionysos elinde şarap kasesi başında asma çelengi ve arkasında bir satir ile betimlenmiştir.

Dionysos, Caravaggio'nun eserinde de aynı şekillerle betimlenmiştir fakat çok daha realistiktir.

Guido Reni’nin eserinde ise diğerlerinin aksine Dionysos küçük bir çocuktur ve bu onun doğduktan sonra orman perilerine emanet edilmesine atıfta bulunur.
Çocuğun şarap içip gölcüğe işemesini de Homeros’un İlyada'sındaki şarap tanımı ile açıklayabiliriz. Şarap içince ne olur der Homeros: içine bir hoşluk yayılır, uykun gelir, birde bol bol işersin tabi..