SON YAYINLAR
latest

DİNLERİN KİTAPLARI

kutsal kitap pdf
N.Kara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
N.Kara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

HEKA (HİKE)

mitoloji, mısır mitolojisi, Heka,Hike,Tanrı Heka,Tıbbın sembolü,Antik Mısır'da büyü,Mısır şifa Tanrısı,Antik Mısır'da ölümden sonra yaşam,Ra'nın oğlu,Çift yılan, N.Kara,
Eski Mısır'da Heka (Hike) büyünün velisi ve dolayısıyla da şifanın kaynağıydı. Mısırın sihir sözcüğü “heka” kelimenin tam anlamıyla "Ka'yı kullanarak" anlamına geliyordu ve Heka sihirin kişileştirilmesiydi. Onun adı (ve kelime büyüsü) ketenlerle yılan gibi sarılmış ve yukarı doğru kaldırılan iki el olarak tasvir edildi. Keten genel olarak kollarında görülüyordu ve onlar iki yılana benzetiliyordu. Efsaneye göre Heka iki yılanla savaştıltan sonra onları yenerek ele geçirdi böylece iç içe geçmiş iki yılan da iktidarının simgesi oldu. Bu simgenin bugün hala tıbbın sembolü olarak kullanıldığını görebilirsiniz.

Heka genellikle Menhet ve Khnum'un oğlu olarak kabul edildi ve bu üçlü Yukarı Mısır'daki Latopolis (Esna) üçlüsünü oluşturdu. Aynı zamanda Heliopolis'te de popülerdi fakat burada Khum ile olan ilişkisi nedeniyle Atum'un oğlu olarak tanınıyordu.

Heka'nın tasavvuru yaşam ve ölümün yolu idi. Ayinlerdeki aletler ölen kişinin öbür dünyaya güvenli bir şekilde geçmesine yardımcı olmak için kullanılıyordu ancak Heka bu görevi yerine getirmenin aracıydı. Heka ayrıca gökyüzündeki günlük yolculuğunda kötü ruhları ve şeytanları yakalayarak Ra'ya yardım etti.

Heka'ya yapılan resmi bir ibadet olmasa da doktorlar ve diğer şifacılara “Heka'nın rahipleri” deniliyordu ve çoğu zaman onun yardımı istenirdi. Genelde büyülü bir asaya, bıçağa ve bir şifacının araçlarına sahip bir adam olarak tasvir edilmiştir. Bazen ise birbirine dolanmış iki yılanı tutan bir adam olarak görünür.

Yazan & Çeviren: N.Kara

AHY (IHY)

Ahy,Ihy,mitoloji, mısır mitolojisi, N.Kara, Mısırda müzik tanrısı,Müzik tanrısı,Antik mısırda müzik, Hathor, Hathor'un oğlu
Iy (Ahy) "sistrum çalıcısı (şıngırdağa benzeyen bir antik mısır enstrümanı)" olarak biliniyordu ve müzik ve müzisyenler tanrısıydı. Sistrum çalgısı ise annesi olan tanrıça Hathor'la yakından ilişkiliydi. Özellikle onun adına adanmış tapınakları yoktu ama Hathor ve Horus'un oğlu olarak Denderah tapınak kompleksindeki Hathor tapınağında ona ibadet edildi.

Dendera'nın dışına ondan nadiren bahsedilmesine rağmen Tabut Metinleri ve Ölüler Kitabı'nda biradan sorumlu “ekmek efendisi” olarak (muhtemelen Hathor'un bira ve sarhoşluk ile olan ilişkisi nedeniyle) görünmektedir.

O bir elinin parmağı ağzında ve sağ elinde şıngırak tutan genç bir çocuk olarak tasvir edilmiştir.

Yazan & Çeviren: N.Kara

ANPUT

mitoloji, mısır mitolojisi, Anput,Input, Mısır Tanrıçaları, Antik Mısır,Dişi Anubis,Çakal baş,Çakal başlı Tanrıça, N.Kara,
Anput (Input) Yukarı Mısır'ın on yedinci eyaleti'nin kişileştirilmesiydi. Onun adı eşi Anubis'in isminin dişi versiyonudur ve genellikle on yedinci eyalet konusunda hariç tutulmamaktadır. Ancak Anput'ın arınmanın tanrıçası olan Kebechet'in annesi olduğu düşünülüyordu.

Üzerini giyindiği bir çakalın ya da büyük siyah bir köpeğin kürküyle kapayan bir kadın olarak tasvir edilir. Muhtemelen en dikkate değer örnek Menkaure, Hathor ve Anput üçlüsüdür. Çok nadiren de olsa bazen çakal başına sahip olan bir kadın olarak da tasvir edilmiştir.

Yazan & Çeviren: N.Kara

AGARTHA VE SHAMBHALA

N.Kara, Açıklanamayanlar, Agartha ve Shambhala,Agartha ve Şambala,Yer altındaki gizemli dünya,mitoloji,Kayıp dünya teorisi,Amiral Byrd,Amiral Byrd'ın günlüğü,Kayıp dünya ve Hitler
AGARTHA: YER ALTINDAKİ GİZEMLİ DÜNYANIN SIRLARI
Agartha tarih boyunca önemli bir yere sahip olmuş Kayıp Dünya veya İç Dünya teorisi ; yer kabuğunun altında başka dünyaların da var olduğunu ,oraya gidilebilecek yolun kutup noktalarındaki delikler ve yer altındaki tüneller aracılığı ile girileceğini iddia ederler. Size bu tuhaf efsanenin tarihini ve teorinin gizemli noktalarını aktaracağım. Bu efsane Eski Mısır'dan Budizm'e,Hitler’e ve oradan da uzaylılara kadar uzanıyor.

Bende uzun yıllardır bu efsaneyi çok merak etmişimdir. O yüzden şimdiden söylememde fayda var yazım hayli uzun olacak. Ama emin olun bu efsane size çok ilginç gelecek.

AGARTHA VE SHAMBHALA (ŞAMBALA)
Gizemli ve Kayıp Dünya'nın teorisini anlamak için önce Agartha ve Şambala'yı kısaca anlatalım. Efsaneye göre ; çok eski zamanlarda Himalaya Dağları'nın altında yer alan sonsuz mağaralar ülkesi bulunmaktaydı. Buraya uzaysal kökenli üstün bir ırk yerleşti.Bu uzaylı ırkın insanları bir süre sonra ikiye ayrıldılar. Bu iki bölüm Agartha ve Şambala'dır. Yani Agartha sağ el (iyilik,dürüstlük yolu) Şambala sol el (karanlık yol ) 'dur. Şambala dünyayı ele geçirmek istese de , Agartha  dünya toplumlarından uzak kalmayı tercih etmiştir. Ayrıca bu efsaneyi Budizm de kabul etmiştir.

MİTOLOJİDE KAYIP DÜNYA
Agartha Kayıp Dünya ! Hyperborea olarak geçen bu ülke Kuzey Trakya’da bulunan hayali bir bölgededir.  Antik Yunan mitolojisinde bu şekilde geçmektedir. Bu ülkede her şey mükemmeldir. Hiç akşam olmamakta ve  günde 24 saat güneş parlamaktadır. Onlara göre Dünya’nın içinde bulunan bir Güneş’tir. Bu Güneş bizim Dünyamızdaki Güneş’imiz değil. Ayrıca İç Dünya’ya Mısır, Tibet, Yucatan, Bermuda Üçgeni, Rusya ve Afrika’dan girişler vardır.
Budistler de Agartha'nın ilk kez kolonileştiğini şöyle anlatmaktadır. Onlara göre binlerce yıl önce kutsal bir adam kabilelerini yerin altında kaybettiğinde Agartha kolonileşti. Budistler yeraltı krallığının nüfusunun milyonlarca olduğuna inanır. Ve krallıktaki insanların Dünya’nın yüzeyinde bulunan bilimlerden çok daha üstün bir bilime sahip olduğunu iddia ederler. Bu bilimsel iddiaya örnek olarak yeraltı tünellerinde muazzam hızlarla ilerleyen arabalar da vardır.

Diğer uygarlıklarda Navajo efsaneleri yazıları şöyle geçmektedir:
Eskimo ,Mısır ve Çin yazılarında onların atalarının Dünya’nın içindeki cennet topraklardan geldiği söylenir. Kuzeyde bulunan büyük bir açıklıktan ve Dünya kabuğunun altında yaşamakta olan insan ırkından bahsederler.

Pueblo Yerlilerinin mitolojik hikayelerinde kendi tanrılarının kaynağının da iç dünyadan geldiğini söylenmektedir. Ayrıca hikayeye göre İç Dünya Kuzey'deki bir delik ile yeryüzünde bulunan insanlara bağlanmaktadır.

Yerli Amerikalı halklar arasında olağanüstü güçleri olan bu kadim insanların büyük bir tufan tarafından büyük mağaralardan dışarı sürüldüğü de anlatılmaktadır. Ayrıca bu efsaneler insanın atalarının Dünya'nın altından geldiğini öğretir. Daha sonra yüzeye çıktıklarında ise , kendi tapınaklarını aramadan önce büyük bilgilerini insan ırkına aktardıkları söylenir.

Tolteklerin ve Azteklerin büyük lideri olan kadim Quetzalcoatl efsanelerinde, onun sekiz gün boyunca bir uçan dairede gözden kaybolduğu ve yeraltı dünyasını ziyaret ettiği anlatılır.
İslâm’da da Kehf olarak geçen inanç (yeraltı mağaralar şebekesi)olarak geçmektedir. Ayrıca Kuran-ı Kerim’de geçen Ye’cüc-Me’cüc, Tevrat ve İncil’de Gog, insana benzeyen yeraltı ırklarıdır. Bir örnek verilecek olursa özellikle bu üstün ırkın Himalaya dağları altındaki geniş, çok büyük mağara-galerilerde yaşadıklarına inanılır.


DELİKLER VE TÜNELLER
Onlara göre yeraltı ülkesinin giriş yolu Kuzey ve Güney Kutbu'ndaki büyük deliklerdir (bunlar uydu fotağrafları ile kanıtlanmıştır). Dünyanın birçok noktasına bu tünel ve deliklerle varılabileceğini söylerlerler. Tibet’in başkenti Lhasa’nın İç Dünya’ya bir tünel ile bağlandığı ve Giza’daki Büyük Piramit’in tabanındaki gizli odaları Agartha’ya bağladığına inanılır. Tibetdeki tünelin sırrını saklamak için yemin eden Lamalar ya da Tapınak Şövalyeleri tarafından korunduğu söylenir. Ülkemizde de Nevşehir, Niğde, Göreme gibi bölgelerdeki mağaralar ve tüneller ağının bu teoriyi desteklediği düşünülmektedir.

EFSANENİN TEK TANIĞI AMİRAL BYRD
1947 yılında yaptığı Kuzey Kutbu seyahatinde burayı gördüğünü iddia eden Amiral Richard Byrd oldu.Binlerce yıllık Kayıp Dünya teorisini doğrulayan tek isimdi. Yaşadıklarını da günlüğüne detaylı bir şekilde kaydetti.

Amiral Byrd bir telsizci ile birlikte 19 Şubat 1947 günü Kuzey Kutbu’na bir uçuş yapmak istedi ve görev aldı. Karlı bir hava içinde süzülürken uçağıyla 7000 metre yüksekliğe çıktığında her şey yolundaydı. Ancak karşılaştığı bir türbülans sonucunda 1000 metreye kadar inmeye karar verdi. Uçağıyla indiği o yerin hemen altında dümdüz uzanan bir buz alanı gördü. Amiral inanılmaz bir manzara ile karşılaşmıştı. Kar yağıyordu ve gökyüzü kırmızıdan mora kadar tüm renklere bürünmüştü. Ardından kısa bir uçuştan sonra dağlık bir bölgeye geldi. Yarım saat kadar sıra dağlar üzerinde uçtu. Byrd uçağıyla 8900 metreye çıkmıştı. Ancak bu dağları tanımlayamıyordu, haritada yer almamışlardı. Sonra birden dağların arasında ve tam ortada akan bir nehir gördü. Tuhaf olan bi şey vardı. Normalde buz ve kar olması gerekirken o yerde yeşil ormanlar vardı.

Amiral Byrd hemen oraya inmeye karar verdi. 4000 metreye kadar indiğinde altında tamamen yemyeşil bir alan vardı. Güneşi göremiyordu çünkü ışık çok farklıydı. Biraz daha aşağıya indiğinde ise, garip hayvanlar gördü. İlk baktığında gördüğü şeyin fil olduğunu düşündü. Ama daha da yaklaşıp hayvanlara baktığında bunların birer mamut olduğunu fark etti. Ardından Amiral bu gördüklerini üsle paylaşmak istedi ama olmadı... Çünkü artık telsiz bağlantısı kuramıyordu.

Bulunduğu yerde sıcaklık 23 dereceydi. Amiral uçakla yol almaya karar verdi. Daha ileride yer alan kent benzeri bir yer olduğunu farketti. Uçak hafifledi, tüy gibi dalgalanarak uçuyordu. Uçak adeta bilinmeyen bir güç tarafından kontrol altına alınmıştı. Bu ağır uçuş sırasında Amiral karşıdan kendisine doğru yaklaşmakta olan bir başka uçan cismi gördü. Bu disk biçiminde parlak bir nesneydi. Ve uçan cismin üzerinde bir gamalı haç işareti vardı.

Amiral bir süre sonra Alman ya da İsveç aksanıyla konuşan birinin telsizden kendisine hitap eden sesini duydu. Bu ingilizce konuşan biriydi.“Bölgemize hoş geldiniz Amiral. Sizi 7 dakika içinde indireceğiz. Güvendesiniz rahat olun.” Ardından uçağın motorları durdu ve sanki garip bir gücün etkisi altındaymış gibi uçak kendi çevresinde dönüyordu. Amiral inişe geçmişti ama o an kendisini görünmeyen dev bir asansörün içindeymiş gibi hissetti. Uçak şiddetle titremeye başladı ve kısa bir süre sonra hafifçe yere temas etti. Amiral büyük bir heyecan içindeydi. Bulunduğu yer gereğinden fazla huzurluydu. Ardından kendisini karşılamaya gelen çok uzun boylu ve  sarışın insanları gördü. Uzakta büyük parlak binaların olduğu bir kent vardı. Amiral ve yanındaki mürettebat, bu garip yerin ev sahipleri tarafından son derece kibar ve dostça tavırlarla karşılandılar.

Amiral, mürettebatı ve Agarthalılar şehre girmek için önce tekerlekleri olmayan düz bir platforma çıktılar ve hızla parlak şehre doğru hareket ettiler. Sanki binalar kristalden yapılmış gibiydi. Amiral gördüklerini hayretle izliyor 'Ancak bunlar öncü mimari eserler ya da bilim kurgu filmlerinde olabilir' diyordu. Amiral Byrd kendilerine ikram edilen içecekleri içtikten sonra iki hostes tarafından başka bir yere götürüldüler . Burası upuzun bir koridordu. Koridor çok aydınlıktı çünkü duvarların içinden gelen gül kurusu rengine benzer ışık her yeri eşit derecede aydınlatıyordu. Sonra bir kapının önünde durdular. Bu kapının üzerinde anlayamadığı derece karmaşık yazılar vardı ve ardından kapı sessizce açıldı. Yanında bulunan hosteslerden biri Amiral’e endişelenmemesi gerektiğini O'nu Üstad’ın huzuruna çıkaracağını söyledi.


AMİRALİN GÜNLÜĞÜNDEN ÜSTADLA KONUŞMASI
Konuşma şöyle geçiyor :
''İçeri giriyorum, çarpıcı renkler görüyorum, oda büyüleyici ve çok etkileyici. Karşımda çok güzel bir insan var, gördüklerimi anlatamıyorum, bildiğim sözcükler buna yeterli değil. İnsan gibi ama çok daha ötesinde, huzur ve mutluluk yayıyor. Düşüncelerim kesiliyor, melodik ve sıcak bir sesle konuşuyor; ''Yerimize hoş geldiniz Amiral''

''O, bir erkek, yüzünde çok uzun yılların izleri var, uzun bir masada oturuyor sonra kalkıp, bana oturmam için gösteriyor. Oturuyoruz, bana bakıp gülümsüyor ve yine o yumuşak ve melodik sesle konuşuyor; ''Sizin buraya girmenize izin verdik çünkü siz dünyanın yüzeyinde tanınan asil birisiniz.'' Dünyanın yüzeyi mi? diyor ve soluğumu tutuyorum. Gülümsüyor ve; ''Evet, şu anda İç Dünya´nın Arianni bölgesindesiniz. Sizi görevinizden fazla alıkoymayacağım, güvenle yüzeye geri döneceksiniz. Ama şimdi Amiral, sizi neden buraya çağırdığımızı söyleyeceğim. Irkınızın Japonya´da Hiroshima ve Nagasaki´de patlattığı ilk atom bombalarıyla çok ilgiliyiz. Bu nedenle alarma geçtik ve uçan araçlarımızı yolladık, biz bunlara 'Flugelrad' diyoruz. Sizi gözlüyorlar ve ırkınızın yüzeyde ne yaptığını araştırıyorlar. Bütün bunlar geçmişte kaldı Amiral ama biz devam etmek zorundayız. Irkınızın savaşlarına ve barbarlığına daha önce hiç karışmadık ama şimdi durum farklı. İnsanlık için uygun olmayan doğal bir gücü yani atomik enerjiyi öğrendiniz. Özel görevlilerimiz dünyanızdaki güçlere mesajlar veriyorlar ama henüz bir tepki vermediler. Şimdi sizi dünyamızın varlığını gören bir tanık olarak seçtik. Irkınızdan binlerce yıl daha eski olan kültürümüzü, bilimimizi göreceksiniz Amiral.''

''Sözünü kesiyor ve benimle ne yapacaklarını soruyorum. Üstad delici bakışlarıyla sanki düşüncelerimi okuyor ve bir zaman sonra cevap veriyor;''Irkınız şu anda dönüşü olmayan noktaya ulaştı. Aranızda ellerindeki gücü bırakmaktansa, dünyayı yok etmeyi göze alacak olanlar var'' Başımı sallıyorum ve devam ediyor; ''1945'de ve sonrasında ırkınızla ilişki kurmaya çalıştık ama düşmanca davranıldı, Flugelrad´larımıza ateş açılıp, düşürüldüler. Savaş uçaklarınız, kötü amaçlarla düşmanca davranarak bizimkileri kovaladılar. Şimdi sana şunu söylüyorum oğlum; dünyanızda çok büyük bir kötülük fırtınası oluşmakta, kara bir öfke ve şiddet yıllardır hiç eksilmeden, artarak birikiyor. Silahlanmanızın bir anlamı yok, biliminizde güvenli bir yer yok. Kültürünüzde açan her çiçek, öfke ve hiddetle ezilip, yok ediliyor, tüm insan canlılar derin bir kaosun içine düştüler. Yaşadığınız son savaş daha sonra ırkınızın başına geleceklerin sadece bir başlangıcı. Biz burada her geçen saat durumu daha açık görüyoruz. Söylediklerimde bir yanlış var mı?''Hayır, bu eskiden de oldu, karanlık çağlar geldi ama beş yüz yıl önce sona erdi, diyorum. Üstad devam ediyor; ''Evet, oğlum. Karanlık çağlar asıl şimdi ırkınızın üzerine geliyor, karanlık dünyayı bir örtü gibi örtecek ama inanıyorum ki ırkınızdan bazıları yaşamayı başaracaklar ama buna daha zaman var, fazlası söylenmemeli. Çok uzaklarda ırkınızın yıkıntıları arasından yeni bir dünya doğacak, kayıp efsanevi hazineleri arayacaklar ve oğlum bizim korumamızda güvenlikte olacaklar. Zamanı geldiğinde biz ırkınıza ve kültürünüze yardım edeceğiz, belki savaşın ve çekişmelerin boş yere olduğunu bir gün öğreneceksiniz, ancak bundan sonra ırkınız tekrar kültürü ve bilimi elde edebilecek. Şimdi oğlum, bu mesajla beraber yüzeye dönebilirsin''

Döndükten sonra Pentagon’daki bir toplantıda bildiklerini anlatan Amiral'e yetkililer 'Bildiklerini kimseye anlatma ve sakla' diye bildirimde bulundular. Tabi yetkililer tarafından söyledikleri de kayda alınmıştı.

KAYIP DÜNYA TEORİSİNİN GELİŞİMİ VE HİTLER
1818’de Ohio’da bulunan Eski piyade yüzbaşısı Cleves Symnes ‘den yüzlerce önemli insana bir mektup gitti.
“Bütün dünyaya: Yeryüzünün içi boş ve yaşanılır durumda olduğunu beyan ediyorum. İçice konulmuş bir çok katı küreden meydana gelip kutuplarda bir girişi vardır. Bu söylediklerimin gerçek olduğunu ispat etmeye hazırım. Dünya bana yardım ederse yeryüzünün içini keşfedeceğim.”

Cleves Symnes‘e göre beş ayrı dünya vardı. Yani dünya iç içe geçmiş beş küreden meydana geliyordu. Cleves bu dünyalarda yaşayan insanların iç dünyadan dış dünyaya çıkabilmek için ; tünelleri kullanarak diğer katlara geçtiklerini hem de kutuplarda yer alan çıkış kapılarını kullandıklarını söylemiştir. Belki de tüm yaşamını bu teoriyi kanıtlamaya adayan Symnes’in yaptığı bu keşfi kimsenin dikkatini çekmeyi başaramadı.

1870 yılında aynı teoriden yola çıkarak bir örgüt kuran kişi yine bir Amerikalı olan Cyrus Read Teed ‘di. Teed bir süre sonra bir dergi yayımlamaya karar verdi. Sonrasında ise çevresinde kendisine inanan binlerce kişi toplamayı başardı. Bu yeraltı dünyası görüşü aradan geçen zamandan sonra sadece gizemciler ve gizli örgütler değil, politikacılar tarafından da benimsendi. Bunların başında gelen isimlerden biri de Adolf Hitler’di.

Bilindiği gibi o dönemlerde Almanların dünya dışından gelen beyaz tenli, mavi gözlü ve sarışın olan üstün bir ırktan geldiğine inanılıyordu. Binlerce yıldır tüm dünyada Kayıp Dünya’yı anlatmak için kullanılan evrensel bir sembol olan gamalı Haç (Svastika) Nazi Partisi’nin de sembolüydü. Birçok Nazi subayının Agartha’nın girişini bulmak üzere Tibet’i ziyaret ettiği de biliniyor ve bu da Hitler döneminde olmuştu. Burdan yola çıkarsak Amiral Byrd’in Nazi Almanyası devri sona erdikten sadece iki yıl sonra yaşadığı bu tecrübe manidar ve çelişkili görünüyor.


Günümüzde de hala yeraltı ülkelerine ulaşmak için yapılan çalışmalardevam etmektedir. New York Central Park’ın altında ve Afganistan’da da yeni karmaşık tüneller bulunduğu söyleniyor. Mısır’da piramitlerin altındaki tünellerin uzun süredir araştırıldığı da bilinmektedir.

Dünyada bu konuyla ilgili yapılan araştırmalar devam etmekte olup verilen örnekler de ilginçtir. Örneğin bir araştırma sonucunda coğrafik deneylerde 10 km derinliğe inildiğinde Dünya’da sıcaklığın artması gerekirken, aniden ısının düştüğü gözlemlenmiş. Bir diğer örnek ise ; 7 km’den fazla derinde bulunan fosillerde mikro organizmalara rastlanmıştır. İlginç olan bugüne kadar Dünya’mızın yapısı ile ilgili ortaya atılmış olan bütün teorilere ters düştüğüdür. O halde şunu diyebilir miyiz ? Dünya’nın içindeki ısının kaynağı ya başka bir şey, ya da içi sanıldığı gibi çok sıcak değil.

Kolombiya Üniversitesinde çalışan iki sismog Paul G. Richards ve Xiao- dong Song . Onların tespitlerine göre, dünyanın içi, gezegenin geri kalan kısmından daha hızlı hareket ediyor. Araştırmalarına göre, dünyanın içindeki katı çekirdek dıştaki sıvı dış kabuğun içinde dönebiliyor. Onlara göre iki seçenek çıkmıştı ortaya. Dünya’nın çekirdeği daha hızlı hareket edebiliyorsa ya onu çevreleyen kütle ona basınç uygulayamıyor ya da yer çekim gücü ile ortada bağımsız bir şekilde salınabiliyordu. Yani bu çekirdeğin İç Dünya teorisine göre, İç Güneş olabileceği düşünülüyor.
Ayrıca bugüne kadar geçerli olan bir teori de yıkılmıştır. Bu teori dünyanın kabuğunun 60 km. kalınlığında ve altında sıvı kaya tabakasının mevcut olduğu ileri sürülen teoridir.  Bir deprem analizi sırasında 400 km. derinlikte dünyanın kabuğunu oluşturan sert kaya tabakalarına rastlayan California’lı ve Illinois’li Jeofizikçiler de olmuştur.

Yazar Görüşü: Kayıp Dünya ‘nın zamanla daha da gizemini arttıracağı kesin. Var ya da yok olduğu bilinmez ama ortaya çıkan bilgi ve belgelerin,bilimsel araştırmaların yapılması ortada birşeyler olabileceği fikrini baskın hale getiriyor. Ama yine de bana göremediğim şeyler çok da gerçekçi gelmiyor . Bizim dışımızda göremediğimiz veya görmenin güç olduğu bir dünya veya canlılar olma ihtimali de bir o kadar yüksek. Ayrıca efsanede çoğu yerde uçan daire gibi cisimlerin geçmesi de uzaylıların var olduğu fikrini bir kez daha kanıtlıyor. Amiral’in yerinde olmak isterdim :)

Yazan & Derleyen: N.Kara

CAFERİLİK NEDİR ?

İslam dininin dördüncü halifesi Hz.Ali’nin torunlarından Cafer-i Sadık'ın etrafında toplanan ve onun söylemlerine inanan müslümanların bağlı oldukları siyasi ve fikhî mezheptir. Bu yazıda  Caferiliğin anlamını ve içeriğini daha kapsamlı açıklayacağız. Bilindiği gibi Dünya üzerinde, belirli mensupları bulunan birçok mezhep vardır.Bu mezheplerden  birisi de Caferiliktir ve Ehl-i Beyt mektebinin ortak ismidir.

Caferilik, Hz. İmam Cafer-i Sadık 'ın mezhebine mensup olmak demektir. Hz. Muhammed 'den sonra islam camiasının önderliğinin ilki Hz. Ali'dir.  Ali'nin önderliğinde onun söylemlerini ve fıkıhlarını dinleyen ve uygulalayan on iki imam(ve ehlibeyti) bulunmaktaydı. Kısaca bunlar :
1. Hz.Ali, 2. İmam Hasan, 3. İmam Hüseyin, 4. Zeynel Abidin, 5. Muhammed Bakır, 6. Caf er Sadık, 7. Musai Kazım, 8. Ali Rıza, 9. Muhammed Taki, 10. Ali Naki, 11. Hasan Askeri, 12. Muhammed Mehdi 'dir.

Caferilerin Türkiye'de sayıları 3-4 Milyon civarıdır.  Çoğunluğu Iğdır ve Kars kökenlidir. Caferilik, günümüzde İran’ın büyük bir çoğunluğu tarafından benimsendiğinden dolayı devletin resmi mezhebi olarak kabul edilmiştir. Türkiye’de mensubu fazla değildir. Bu mektebe aynı zamanda İsnaaşeriyye, İmamiyye ve Şiilik de denmektedir. Ancak bu mektep, Türkiye'mizde daha çok Şiilik(Alevilik) isimiyle tanınmaktadır. Ayrıca Irak, Azerbaycan, Lübnan,Arabistan,  Bahreyn, Suriye, İran,Afganistan, Pakistan, Bangladeş ve Hindistan gibi aynı inancı paylaşan Ehl-i Beyt dostlarının yoğun olduğu ülkelerde Şiilik ve Caferilik isimleriyle meşhur olmuştur.

Bu konuyla ilgili dikkat etmemiz gereken nokta şudur ki, bu da Caferiliği diğer mezheplerden ayıran büyük bir özelliktir. Bu mektebe Caferi mezhebi denildiğinde onun da islam camiası içerisinde ortaya çıkan diğer islami mezhepler türünden bir mezhep olduğu düşünülmektedir. Hayır bu şekilde anlaşılmamalıdır. Caferilik Hanefi, Şafii, Maliki, Hambeli Zahiri, Sevri gibi mezheplerden ayrıdır. Çünkü mezhep, belli bir ilmi kariyer ve şartlara, içtihat derecesine ulaşan bir alimin, islam dini üzerinde ortaya koyduğu yorum ve fetvalar mecmuasına denir. Oysa bu mektep, kendisini ilgili kıldığı İmam Cafer-i Sadık ve diğer imamları müçtehit (Kuran ayetlerine ve hadislere dayanarak, onları yorumlayarak yargıya varan din düşünürü.) olarak kabul etmiyor. Aksine; imamların Allah Teala'nın emri ve Hz. Resulullah'ın açıklaması ile tayin edilen birer ilahi delil olduklarına inanıyor. Dolayısıyla da İmam Cafer-i Sadık da dâhil olmak üzere, on iki imamın din konusunda yaptıkları açıklamaların, onların kendi kavrayışları (içtihat) sonucu vardıkları şahsi fetva ve yorumları değil de, bizzat Allah 'ın Muhammed'e indirdiği dini öğretinin özü olduğuna inanılıyor.







CAFERİLİK MEZHEBİNİN DİNİ ESASLARI
Aslında bu mektebe mezhep ismini verenler bu mektebin kendi mensupları değildir. Bu mektebe mezhep ismini yakıştıranlar , islam camiasında her hangi bir müçtehidin fetvalarına uyan diğer islami fırkalardır. Caferilik daha çok ülkemizde ve Şiiliğin yoğun olduğu yerlerde Alevilik'in bir mezhebi olarak görürler. Çünkü bu mezhebinin dini esasları tevhid, nübüvvet, imamet, ahiret ve adalettir. Şer’i hükümleri ise, kitap, sünnet, icma ve akıldır.

Tevhid: Allah birdir. Eşi benzeri ve kimseye benzer bir tarafı yoktur.(anlamına gelir)

Nübüvvet: Peygamberliğin, Allah tarafından seçilen kullarının vahiy yoluyla yetkili kılınmasıdır. Peygamberler, Allah’ın emirlerini halka doğru yolu buldurmak için onlara iletirler. Halka ilettikleri her emrin, doğruluğu kesindir. Peygamberlerin eylemlerinden kesinlikle şüphe edilemez. Hz. Muhammed ise peygamberlerin en üstünüdür. İnsanlara verdiği en büyük hediye ise, Kur’an’dır. (anlamına gelir)

İmamet: İman etmeyi tamamlamanın tek yolu, imamlara inanmaktır. İmamlar, her dönemde, insanların doğruyu bulmaları için görevlendirilmiş kimselerdir. (anlamına gelir)


Ahiret: Ölümen sonra ahiret hayatının kabul edilmesidir. Hiçbir şekilde bilnmeyen ahiret hayatına inanç kesindir. Ahiret yaşamını, sorgusuz sualsiz ve yorumsuz olarak kabul etmek esastır. (anlamına gelir)

Adalet: Allah’ın tüm kullarına adil oluşuna dair inançtır. Kullar, her eyleminde özgürdür. Onların iyi eylemlerine iyilik, kötü eylemlerine kötülükle cevap vermek de, dinin bir gereğidir.(anlamına gelir)

Her ne kadar Alevilerden çok Sünnilerden oluşsa da caferilik mezhebi belirli noktalarıyla sünnilikten ayrılmaktadır. Temelde, inançları sünnilere benzeyen caferilik, şii  mezhebinin bir koludur. Alevilik, kapsamlı bir mezhep olmakla birlikte, caferilik de aleviliğin değişik inanç ve geleneklerden oluşan mezhebidir. Örneğin ; Caferilik mezhebi mensupları, ibadete başlamadan önce birtakım temizlik kurallarını yerine getirirler. Ancak, ayaklarını tamamen yıkamazlar. Islak ellerini ayaklarına sürerek mesh ederler. Günlük ibadetlerini de, sünniler gibi beş vakit namaz şeklinde gerçekleştirirler yalnız; öğlen ve ikindi, akşam ile yatsı namazını birleştirirler.

Caferilikte üyelerden hums adı verilen bir vergi toplanmaktadır. Bu vergi, zekatla aynı değildir. Caferi mensubunun dini liderleri, toplanan gelirin yarısını, peygamberimizin soyundan gelenlere ve fakirlere, yarısının da hüküm verebilecek derecede önemli dini bilgiye sahip olanlara dağıtılması uygun görülmüştür.Bu vergi halkın gelirlerinin beşte birinden alınır.  Ancak, din adamlarının bu parayı kendileri için kullanması kesinlikle yasaktır. Para, mezhebin dini buyrukları için harcanır.

İBADETLERİ
Caferiler Hz. Hüseyin ve yanındakilerin Kerbela’da yezid tarafından şehit edilmesini anmak için kendilerini zincire vuranlar olarak tanınmaktadır. Kerbela olayını inanan herkes ansa da Caferiler gibi o anı yaşayarak anan yoktur. Hz. Hüseyin ve beraberindeki 71 kişinin Kerbela’da şehit edilmesi nedeniyle, Muharrem ayında başlayıp iki ay süren yas tutulur. Muharrem ayının 10.gününde yapılan aşure etkinliği nedeniyle, bölgedeki caferi camileri, ibadetlerini gerçekleştirmek isteyen Caferilerle dolup taşmaktadır. O gün caferi camilerinde yakılan ağıtlar, hoparlörden dışarıya verilir . Olayın üzerinden 1338 yıl geçmesine rağmen acıların hala taze olduğu gösterilmektedir. Mezhebin genç üyeleri, tamamen siyah giyinir ve sinelerini (göğüslerini) yumruklayarak kendilerini zincire vururlar. Caferi mezhebinin kadın üyeleri ise, ” Kasım Otağı” dedikleri beşiğin altından geçerler, dilek dileyip beşiğe başörtü bağlarlar.

Caferilerin ibadetleri temelde sünnilerle aynı olsa da, bazı yönleriyle ayrılmaktadır. Caferiler namaz kılarken, önlerine taş koyarlar ve secde ederken başlarını bu taş üstüne getirirler. Onun için, camilerde bulunan seccade ve kilimlerin üzerine secde yapılamaz. Onlar evlerinde ya da herhangi bir camide namaz kılacağı zaman, önlerine bir taş koyarlar ve bu taşın üzerine secde ederler.Bunun nedeni ise, Caferilerin namaz kılarken secdenin yalnızca taş ve toprak gibi cisimlerin üzerine yapılması gerektiğini düşünmeleridir.

Bu inançları dolayısıyla sünni halktan büyük tepki görmektedirler. Hatta, zaman zaman bu inanca dair tartışma ve saldırılar da yaşanmıştır. 2014 yılında, İstanbul Büyükçekmece’de yapılan ve Hz. Ali Camii adı verilen camiye, inşaat döneminde yaklaşık 30 kişilik bir grup tarafından saldırı düzenlenmişti. Caferilerin taşa taptığını ve onların camisini bölgede istemediğini belirten gurubun başlattığı ve caferilerin de karşılık verdiği olaylar, siyasi mercilerin araya girmesiyle sonlandırılmıştı.

Yazan: N.Kara

ALEVİLİKTE VAHDET-İ VÜCUD VE VAHDET-İ MEVCUD

Alevilik, din, N.Kara, Alevilikte vahdet-i vücud, Vahdet-i vücud nedir?,vahdet-i mevcud,Alevilikte tanrı, Alevilikte tasavvuf, Aevi inancı, Vahdet-i vücut ve panteizm
Vahdet-i Vücud 'Varlığın Birliği” anlamına gelir bir başka haliyle alemde var olan her şey Allah'ın bir yansıması ve insan “varlığın” bir parçası demektir. Alevi inancına göre Tanrı çoklukta teklik arz eden Bir’in kendisidir ve bu inanış vahdeti vücut ve vahdeti mevcut inancına dayanır. İnanışa  göre Tanrı bütün var olanların tümüdür ve bütün var olanların dışına çıkıp dışarıdan bakabilseydik tek bir varlık görecektik ki, o da Tanrı’dır.

Bunu daha iyi açıklayacak bir örnek verilirse. Bildiğimiz meyve olan narı düşünün.Küçülüp narın içine girebilme imkanımız olsaydı ; içeride binlerce, milyonlarca hatta milyarlarca şey görecektik ama dıştan bakıldığında o tek bir cisimdir.

Başka bir örnekle;
Bir insanı ele alalım. İçine girebilsek milyarlarca şey görünür. Hatta organlarımızın iradeleri bile vardır. Mesela kalbimiz bizim irademizle değil kendi iradesiyle çalışır. Biz istemesekte o çalışır ve kan pompalar. ama bu milyarlarca şeyin dışından baktığımızda tek bir cisimdir.. Bu sebepledir ki Tanrı çoklukta teklik arz eden birin kendisidir. İnsan Tanrı’nın bir cüzzü yani parçasıdır.
İslamiyete göre bu inanış şu şekilde anlatılır. ‘Allah Adem'i yaratır ve ona kendinden üfler. Böylece Adem Tanrıdan bir parça olur ve ardından Allah'a halife olur. Bu sebeple melekler ona secde eder, meleklerin bilemediği isimleri bilir ve meleklerden üstün olur. O’na dağın taşın yüklenemediği emanet yüklenir. İçinde potansiyel Tanrı vardır çünkü. Bu sebepten dolayı Aleviler kabeye değil insana dönerler. Çünkü asıl beytullah (Allah'ın evi) insan bedenidir.

Alevilerin önemli deyişlerinden biri de bunu tasdikleyecek derecededir.
"Secde ettik yüzümüzü Allah'a çevirdik, ki nereye baksak gördüğümüz odur. Aynayı tuttum yüzüme Ali göründü gözüme."

Yaratanla yaratılanın tek kaynaktan geldiğini ve "bir" olduğunu savunan görüştür Vahdet-i Vücud. Tasavvuf inancına göre de açıklaması vardır.

Künt'ü Kenz inancına göre "Gizli bir Hazine idim bilinmeyi istedim" der. Künt-ü Kenzin anlamı: Tanrı'nın ilk durumu anlamında gizli hazinedir. Tanrı, küntü kenz durumundayken kendi güzelliğini görmek istedi ardından evreni ve insanı yarattı . Yol Kapısı inancında da evren, tanrısal sevgi ve aşk nedeniyle yaratıldı ve dünyadaki bütün varlıkların ve tüm evrenin Tanrı'nın yansımaları olduğu anlamını taşır.
Alevilikte bu düşünce insanların Allah'tan gelip yine Allah'a dönüşleridir. Nefsini terbiye eden insan oğlu Hukuk, Yol, Marifet ve Hakikat kapılarından geçer ve en sonunda Hak ile Hak olur. Bilindiği üzere Hallac-ı Mansur ve Seyyid Nesimi'nin kendilerini ölüme götüren "En-el Hak" sözü, bu inancın yansımasıdır. Bu inanışı benimseyen ve anlatmaya çalışan o dönemin Evliyaları dinden çıkmakla ,sapkınlıkla ve şirkle suçlanmıştır. Hallac-ı Mansur, ölüm anında şu sözleri söylemiş ve Allah'tan katillerini bağışlamasını dilemiştir: Ya Rabbi canımı alan bu kullarını bağışla; çünkü onlar senin bana gösterdiğin sırlarından haberdar değiller, senin bana gösterdiklerini onlar göremezler bilemezler.’ Bu inancın en büyük temsilcileri Hallac-ı Mansur ,Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre, Bayazid Bestami, Niyâzî-i Mısrî gibi düşünürlerdir. Alevi toplumunca saygı ile anılan değerli önderler vardır. Bu düşüncenin Aleviliğin oluşmasında çok büyük etkisi olmuştur.


Ayrıca bir diğer tartışılan konu da şudur: Aralarında sufi ve selefilerin (dini hareket savunucuları) de bulunduğu bazı Müslümanlar vahdet-i vücud ve panteizm arasında karşılaştırmalar yaparak ikisi arasındaki benzerliklere dikkat çekmişlerdir. Diğer bazı Müslüman bilgin ve sufiler ise her iki kavramın birbirlerinden tümüyle ayrı anlamlar taşıdıklarını ileri sürmüşlerdir. Yunus Emre için de vahdet-i vücud konusu, İslam topraklarında tarafların kimi zaman birbirlerini mülhidlik ,cahillik, sapkınlık, zındıklık ve dinden çıkmakla suçladıkları çok tartışmalı konulardan biri olmuştur.
İsmail Fenni Ertuğrul Vahdet-i Vücud ile ilgili önemli bir eser sahibidir. Eserinde vahdet-i vücutta, panteizmin aksine, Tanrı'nın evrenin bütünü ve toplamı olmadığını ileri sürer. Evrenin Hak’kın vücuduyla ayakta durduğu (mevcudiyeti) ayrı bir varlığa sahip olmadığı ve evrenin varlık (vücud) itibariyle Hak'kın aynı ise de eşyanın hususiyet ve belirtileri itibariyle Hakkın eşyadan ayrı olduğunu söyler. Tanrı'nın dışındaki her şey yani eşya, varlığını Hak’kın varlığına borçludur ve bir an bile ona muhtaç olmaktan azade değildir. Yani evren panteizmde olduğu gibi kesin mutlaklık taşımamakta ve Hak'kın varlığı aleme ihtiyaç duymamaktadır.

Evren Haktan var olmuşların tümüdür. Bir ulu çınarda da O vardır, bir taş parçasında da O vardır. Her yerde olan bu Hak terimi İslamiyetin Allah kavramıyla bir değildir. Alevilikte Vahdet-i Vücud ve Vahdet-i Mevcud kavramında “Hak” (Tanrı) başlangıçtır. O her şeyin “başlangıcı, özü ve varoluş noktasıdır”. Yıldızlar, galaksiler,gezegenler, uzay, boşluk ve bu boşluktaki bütün canlılar bu nedenle Hakkın farklı görünüşlerinden başka bir şey değildir.

Aşağıda aktaracağım İbn-i Arabiye ait olan eserdeki Hak terimi ile İslamiyetteki Allah kavramı arasındaki farkların ve çelişkilerin ayrımını okuyucuya bırakıyorum.

Mansur; “Ben Hakkım, Hak bendedir”
Hasan Sabbah; “İnsan Hakkın bir parçasıdır”
Ünlü bir sufi olan Ferîdüddîn-i Attâr; “İnsan Hak ile özdeştir”
Hâcı Bektâş-ı Velî ise; “Ne ararsan kendinde ara” demiştir.

Bazı düşüncelere göre de bütün bu tanımlar salt bir tasavvufi görüş veya sufist bir duruş değil, günümüz biliminin öne sürdüğü tek gerçektir ve onlara göre kuantum fiziği “Vahdeti Vücudun” bilimsel olarak kanıtlanmış halidir. Binlerce yıllık “Vahdeti Vücud” gerçeği bir kaç yıllık “Kuantum fiziği” biliminin ta kendisidir.
CERN’de calışan profesör Gökhan Ünel evrenin kronolojik sıralamaya göre oluşumunu bu noktayı baz alarak şöyle anlatıyor;

  • 0 saniye: Büyük Patlama, enerji yoğunluğu sonsuz, çünkü evren nokta kadar.
  • 0, (25 tane sıfır) 1 saniye, yani saniyenin trilyonda birinin trilyonda biri: BHÇ’nin ulaşabileceği en yüksek yoğunluk, nokta halindeki evren yaklaşık 300 milyon km’ye genişlemiş.
  • 0,00001 saniye: Proton ve nötronlar oluşuyor.
  • 3 dakika = 180 saniye: Hidrojen ve helyum gibi hafif çekirdekler oluşuyor.
  • 380 000 yıl: Elektronlarla birleşen hafif çekirdekler hidrojen ve helyum atomlarını oluşturuyor.
  • 200 milyon yıl: Yıldızlar ve gökadalar oluşuyor.
  • 9.2 milyar yıl: Güneş sistemi oluşuyor.
  • 10 milyar yıl: Dünya’da hayat başlıyor.
  • 13.7 milyar yıl: Bugün…

Bugünün bilim dünyası bu konu hakkında her ne kadar hemfikir değilse de en azından evrenin sürekli genişlediği konusunda hemfikirler. Evren sürekli genişleyen bir yapıya sahip ise bu demek oluyor ki bir başlangıç noktası vardı. Bir başlangıç noktası olmasaydı sürekli genişlemesi de imkansız olurdu.
Bir Alevi deyişinde şöyle der:

'Lâ mekân elinden bir nişan iken
Meni zuhur etti ol kan içinde
Üç yüz altmış altı şehirden gelip
Özüm katre oldu umman içinde'


Evren sürekli büyüyen, genişleyen fakat hiçbir yere sığmayan bir yapıdadır. Bu yapıya Alevi literatüründe “lâ mekân” deniyor. Peki dünyanın varoluşunu düşünecek olursak nedir eni ve boyu olmayıp mekana sığmayan? Tabi ki evren ve uzay.
Deyiş şu dörtlük ile devam etmekte;

Bir zaman ummanda cansız yatırdı
Cana ceset verip vücut yetirdi
Gıda verip kalp içinde oturttu
Rızkımı yarattı ol kan içinde
Noksanî

Bütün evrenin bir noktadan oluştuğunu,
Evrendeki bütün varlıkların birbirleri ya da kendi eksenleri etrafında dönduklerini,
Dünyayı oluşturacak koşulları, yaşamın güneşten geldiğini,
İlk canlıların okyanustan çıktığını,
Evrenin en küçük zerresinde bütüne ait olan bilgilerin tümünün bulunduğunu,
Tüm canlıların evrimleştiklerini,
İnsan bedeninin dört elementten oluştuğunu,
Uzayın eni ve boyu (lamekân) olmadığını…
Alevî pirleri, ozanları bunca derin bilgileri günümüzden yüzlerce yıl evvel nereden oğrenmişlerdi?
Bunun cevabını da size bırakıyorum.

VAHDET-İ MEVCUD
Tanrı ile evrenin birliğini savunan maddeci düşüncedir. Vücudiye de denilen vahdet-i mevcud, Batı felsefesindeki materyalist panteizmin İslam dünyasındaki karşılığıdır. Görülen dünya lehine Allah'ın varlığını reddettiği için İslam bilginleri tarafından dinsizlerin, zındıkların yolu olarak tanımlanır. Zaman zaman vahdet-i vücud anlayışı ile karıştırıldığı da görülür.
Vahdet-i mevcud düşüncesine göre dışta bağımsız bir varlık ile var olan ruhlar ve cisimler evreni dışında bir Allah yoktur. Allah denilen varlık, evreni oluşturan varlıklar toplamından başka birşey değildir. Panteizme göre Tanrı evrendir. Var olan her şey, bu evrenden ibarettir.
Vahdet-i mevcud ile ilgili Panteizmle de ilişkili olan itirazlar arasında evrenin ezeliliği (mevcudiyeti) bahsi geçmektedir. Vahdet-i Vücudu savunanlar (hadis) yönünde bu konuya da savunma getirmişlerdir. Onlara göre ‘Alemin Allah'ın ezeli ilminde bulunması sebebiyle ezeli olduğu ancak harici varlığı itibariyle ezeli olmadığı ‘ düşüncesi vardır.

Vahdet-i mevcud düşüncesi, İslam tasavvufundaki vahdet-i vücud anlayışının tam karşısında yer alır. Birincisi, Allah'ı yok sayarak varlığı evrenle sınırlandırırken, ikincisi mutlak varlığın Allah olduğunu, evrenin ise kendi başına bir varlığı ve gerçekliği olmadığını savunur. Vahdet-i mevcuda göre evren sonsuz ve zorunludur . Vahdet-i vücuda göre ise evren, sonlu ve mümkün bir varlıktır.
Bu yazıdan sonra Alevilikte aslında sorgulayabilen,insana,yaratıcıya,vicdana yönelik ibadetlerinin kalben yapıldığının farkına varacaksınız. Alevilik eğer dinden gelen ibadetleri kapsamasa çok  daha güzel bir felsefeye sahip olacaktı.

Yazan: N.Kara

ALEVİLİKTE 4 PİR, 4 KAPI VE 40 MAKAM

Alevilik genel olarak bir dine dayandırılsa da dine tamamiyle bağlı olmadan yaşayan ve yaşatılan bir felsefedir. Kimileri İslam’ın doğuş koşullarından başlatır ve bunu İslam heterodoksisi ( yani İslam muhalefeti ) biçiminde algılar. Kimileri Aleviliği İslam’i bir cilaya bürünmüş Zedüştlü’ğün bir güncellemesi olarak algılarlar. Kimileri ise yine İslam’i bir örtü altında Şamanizm’in güncel bir olgusu olarak algılar. Bazıları İslam’dan önce Luviler-Aluviler Işık insanlarından geldiğini düşünmektedir. Toplum içerisinde Alevilik İslam içinde bir mezhep veya bir gruptur. Kimine göre doğaya ve insana dayanan antik bir inanç yada kimine göre tamamen kendine özgü kuralları ve felsefesi olan bir tasavvufi inanç sitemidir.

İslamdan sonra temeli kaynaklara ve hikayelere bakılacak olursa dine dayalı olsa da aslında daha sonradan bir felsefeye dönüşmüştür. Peygamber öğretilerinden çok okullu bir geleneğe sahiptir. Örneğin Hacı Bektaş ilçesinde ki Pir Dergahı ana üniversitedir, Elmalı’da ki Abdal Musa Dergahı bir ünversitedir, geçmişte Mısır’da Kahire’de Mukaddem Tepesi’nde ki Kaygusuz Abdal Dergahı bir ünversitedir, Kerbela’daki Kerbela bir üniversitedir. Bugün Yunanistan içerisinde bulunan Kızıl Deli Dergahı bir üniversitedir. Bu ve buna benzer belki kaynaklara geçmeyen daha çok okul vardır.

Bu konuya dayanarak Alevilikte önem arz eden 4 Pir'i anlatacağım.

4 PİR

Alevilik, din, N.Kara, 4 Pir 4 Kapı ve 40 Makam, 4 Pir, Hallac-ı Mansur, Fazlullah Hurufi, Seyyid İmameddin Nesimi, Hz Hüseyin, Alevilik makamları, Kızılbaşlılık, Alevilikte tasavvuf, 40 makam,
HALLAC-I MANSUR (Ölüm-MS 26 Mart 922) 
1.Hallac-ı Mansur toplu bir ibadet sırasında Allah aşkı ile kendinden geçtiği bir sırada; "Enel-Hak" dedi. Bu sözün anlamı (Ben Hakkım ve Haktan başka hiç kimse yok) demekti. Bu sözü için katline fetva verdiler. Halife, onun bir yıl zindana atılmasını emretti. Mansur özgün adı ile Kızılbaş, Sünnilerin nefretle andığı birinci Pir olarak seçilmiştir. MS 922 yılında o dönemin Halifesi , "O, fitne çıkarmak istiyor, onu katledin veya Enel-Hak sözünden dönene kadar dövün" emrini verdi. Ona önce yüz kırbaç vurdular. Hiç ses çıkarmadı. Ölmediğini görünce, ellerini ve ayaklarını kestiler. "Korkudan sarardığımı sanmayın. Kan kaybetmekten sararıyorum" dedi... Darağacında "Tasavvuf nedir?"diye sordular. "Tasavvufun en aşağı derecesi, işte bende gördüğünüz bu hâldir." "Ya ileri derecesi?" dediler. "Onu görmeye tahammülünüz olmaz" dedi.

Hallac idam edilmeden önce halk O’na taş atmaya başladı. Atılan taşlara hiç ses çıkarmıyor, hatta tebessüm ediyordu. Ardından bir dostu, gül attı. O zaman inlemeye başladı. Sebebi sorulduğunda; "Taş atanlar beni tanımaz. Halden anlayanların bir gülü beni incitti" dedi. Ellerinden, bacaklarından sonra dilini de kesmek istediler. Hallac kendini katledenlerden İzin isteyip; "Allah’ım, bana senin için bu işkenceyi reva görenleri affet!" diye yalvardı. Mansur En-el Hak (Ben tanrıyım) dediği için muhabbet edilen bir ibadet eyrinin ortasında bulunan dar ağacına asılmış ve vücudu parçalara ayrılıp sonra yakılarak külleri Dicle’ye atılarak ortadan kaldırılmıştır. Hallac-ı Mansur’un asıldığı dar ağacı ve dar ağacında asılı bir bedenin duruş biçiminden esinlenilerek bir dar duruşu tanımlanmıştır. Alevililikte kızıl başlılıkta ki anlamı olarak da tevsir edilir. Kollar önde çapraz, baş yana hafif kesik biçimde duruş, ayakları mühürlü duruş Hallac-ı Mansur duruşudur ve bu yola teslim olunduğunu, can vermeye hazırım demeyi ifade eder.

Kısa bir sözü : "Hakka olan aşk, hakka götürür, Bir’e olan aşk, Bir’e götürür!"

Alevilik, din, N.Kara, 4 Pir 4 Kapı ve 40 Makam, 4 Pir, Hallac-ı Mansur, Fazlullah Hurufi, Seyyid İmameddin Nesimi, Hz Hüseyin, Alevilik makamları, Kızılbaşlılık, Alevilikte tasavvuf, 40 makam,
FAZLULLAH ESTERABADİ (Ölüm- 1394)
2.Fazlullah Hurufi’dir. 1339-40 yılında Hazar Denizinin güneydoğusunda bulunan Esrerabat şehrinde dünyaya gelmiştir. Asıl adı Fazlullah Naim Tabrizi Astarabadi’dır. Yaşamaının büyük bir bölümünü Azerbaycan’da geçirmiştir. 7 imamcılığın kanadı olarak tanımlayabileceğimiz bugün ki Azarbeycan toprakları üzerinde Hasan Sabbah hareketi iklimi üzerinde gelişmiş olan egemenleri ürküten ve korkutan çok cüretli bir felsefecidir. Ayrıca Fazlullah Hurufi bu inanç ve öğretinin kurucusudur. Sırtından bıçaklanarak öldürüldüğü (1394 yılında 56 yaşında düşüncelerinden dolayı öldürülmüştür) genel kabul gördüğü için bir Kızılbaş yere kapandığında yani yere eğildiğinde (dara durmuş) Fazlullah gibi yolum için, felsefem için, inancım için bıçaklanmaya hazırım demek ister.

Hurufi öğreticisinin kurucusu olan Fazlullah Hurufi , inanç ve kültür tarihimiz açsından önemli bir yer tutar. Onun asıl amacı çok fazla etkisi altında kaldığı Batıni fikirlerinin İran’da ve Türk memleketlerinde hakim kılınmasıdır. Ayrıca Arap kültürüne karşılık Fars kültürünün hakim kılınması için harflerle ifadeyi öne çekmesinin nedenlerinden biri de budur. Hurufi dini hükümleri 28 ve 32 sayısına tatbik edip bu harflerin insanda bulunduğunu kabul etmiştir. O ‘İlahi ışığa ancak rüya yoluyla ulaşılabilir. Beni gören hakkı görmüş olur” sözü ile feyz kapısının açık olduğunu göstermektedir.

Fazlullah 32 harfin her birinde evrenin kendisinin görüldüğünü ısrarla belirtmektedir. Harflerin içerdikleri toprak,insan,su,ateş(4 kapı) her birisi küçük bir evrendir.

Kısaca bir şiiri :
Ömrüm boyunca şîrvân’da bir tek dostum olmadı.
Dost nerede? hangi dost? keşke bir tanıdık olsaydı.
Bu çağın hüseyin’iyim; düşmanlarım, yezîd ve şemir’im,
Bütün günlerim aşure benim ve şîrvân da, kerbelâ...
Varlığım olmadığı zamanlarda,
Allah’tan başkası var değildi.
Varlık mısr’ına geldiğimde,
Züleyha yusuf’la birlikte değildi
Meleğin bana secde ettiği gün,
Baksana; havva, ademle birlikte değildi.
Ben yaşamaktan söz ettiğimde,
Mesîh meryem’in teninde değildi.
Musa’mız allah’la konuştuğunda,
Ortalıkta konuşan mevcut değildi.

Alevilik, din, N.Kara, 4 Pir 4 Kapı ve 40 Makam, 4 Pir, Hallac-ı Mansur, Fazlullah Hurufi, Seyyid İmameddin Nesimi, Hz Hüseyin, Alevilik makamları, Kızılbaşlılık, Alevilikte tasavvuf, 40 makam,
SEYYİD İMAMEDDİN NESİMİ ( Ölüm- 1417 )
3.Halep’te derisi yüzülerek öldürülen Seyyid İmadeddin Nesimi’dir .1369 veya 1370 yılında Azerbaycan'ın Şamahı şehrinde doğmuştur. İdamının da 1417 yılında olduğu düşünülmektedir. Türkçe ve Farsça divanları vardır. Şiirleri dönemin bir çok şairini etkilemiştir. Şiirlerinde Hallac-ı Mansur'u andıran ifadeler kullanmasıyla idarecilerin tepkilerini üzerine çok çekmiştir.

Nesîmî bir Türkmen'dir ve Şeyh Şiblî'nin dervişlerindendir. Nesimi İran'da Hurufîliğin önderi olan Fazlullah-ı Hurûfî'ye intisap etmiş, daha sonra onun halifesi olmuştur. Sonrasında Hacı Bayram-ı Velî'ye intisap etmek istemiş ancak bu isteği kabul edilmemiştir.

Nesimi Alevilik ve bölge Şiiliğinde Yedi Ulu Ozan'dan biri kabul edilmiştir. Toplumda genellikle Kul Nesimî adlı Alevi ozanla karıştırılır. Aslında bu iki kişi farklı yerlerde yaşamış farklı insanlardır. Kul Nesimî şiirlerini saf Anadolu Türkçesi ile yazarken , Azerbaycanlı Nesimî'nin şiirlerinde bolca Arapça ve Farsça kelimeler bulunur.

Kısaca bir şiiri:
Har içinde biten gonca güle minnet eylemem
Arabi farisi bilmem, dile minnet eylemem
Sırat-i müstakim üzre gözetirim rahimi
iblisin talim ettiği yola minnet eylemem

Bir acaip derde düştüm herkes gider karına
Bugün buldum bugün yerim, hak kerimdir yarına
Zerrece tamahım yoktur şu dünyanın varına
Rızkımı veren hüda'dır, kula minnet eylemem

Oy Nesimi, can Nesimi ol gani mihman iken
Yarın şefaatlarım ahmed-i muhtar iken
Cümlenin rızkını veren ol gani settar iken
Yeryüzünün halifesi hünkara minnet eylemem

Alevilik, din, N.Kara, 4 Pir 4 Kapı ve 40 Makam, 4 Pir, Hallac-ı Mansur, Fazlullah Hurufi, Seyyid İmameddin Nesimi, Hz Hüseyin, Alevilik makamları, Kızılbaşlılık, Alevilikte tasavvuf, 40 makam,
HZ.HÜSEYİN (  Ölüm -MS.10 ekim 680 )
4.Kerbela direnişinin simge adı Hz. Hüseyin’dir. Aleviler (Kızılbaşlar) Hz.Hüseyin’i baş Pirleri olarak görmektedir.Hüseyin içn dar duruş ayak mühürleme duruşu ile temsil edilir. Ayak mühürleme sağ ayağın sol ayağın baş parmağı üzerine bastırma şeklinde uygulanır. Kaynak Zerdüştlük’tür. Zerdüştlük’te Avesta’yı (Zerdüştlüğün kutsal metinlerinin derlendiği kitabı) incelediğimizde orada vücudu olumsuz güçlerden özellikle şeytandan arındırma erkanı vardır. Bu uygulama alevilikte genelde öldükten sonra yapılır ama yaşarken de yapılabilir. Burada su ile şeytan düşmandır, daha doğrusu şeytan sudan hoşlanmaz. Başına su serpildiği zaman başından şeytan kaçar sağ omuza, sağ omuza su serpilir sol omuza derken en sonra sol ayağın baş parmağın ucuna kadar şeytan kovalanır. Şeytan görür ki başka kaçacak yer yok, bedeni terk etmek istemez ve geri döner. Onun geri dönüşünü engellemek için sağ ayağın baş parmağı sol ayağın baş parmağı ucu serbest bırakılacak biçimde bastırılır.Bu uygulama çeşitli kültürler içinden gelmiş Kızılbaşlara yansımıştır fakat daha sonra bunu silmiş daha doğrusu unutmuşlar ve yerine kutsal gerekçe tasarımlamışlardır. Bu kutsal tasarıma göre Ali yada Muhammed torunlarından yada  çocuklarından su istemiş onlarda koşmuşlardır. Hüseyin’in ayağı taşa takılmıştır. Sol ayağının baş parmağı kanamaktadır. Babası yada dedesi görmesin diye sağ ayağı ile sol ayağının kanamakta olan baş parmağının üzerine bastırır. Bu yaptığı uygulama üzerinden bir kutsal gerekçe üretilmiştir.

Kısaca bir sözü:
'İnsanların en cömerti istemeden veren, en asili de intikama gücü yeterken bağışlayandır.'

ALEVİLİKTE 4 KAPI VE 40 MAKAM
Dört kapı kırk makam Kızılbaş’lılığın, Alevi’liğin, Bektaşi’liliğin eğitim programıdır.Alevi/Kızılbaş inancına göre; her canlı doğuştan olgunlaşmamış ham bir kişiliğe sahiptir. İnsan ise kendi iradesinin dışında herhangi bir toplumda doğar ve o toplumun kültürel, ulusal, manevi, özelliklerini devralırlar. O toplumun gelenek ve göreneklerine göre şekillenirler. İnsan evladı gelişimi, yaşam biçimi, fiziksel açıdan olgunluğa erişebilmesi için çeşitli evrelerden geçer. Bebeklik, çocukluk, ergenlik, gençlik gibi evreleri aştıktan sonra yeni bir dönem başlar: olgunlaşma. Tabii ki burada toplumsal olgular önemli bir rol oynar.

Alevi , Kızılbaş öğretisinde bir talibin eğitim gördüğü ve el aldığı, icazet aldığı kademelere “Kapı” denir. Orada geçilen aşamalara ise “Makam” denir. Alevi inancında 4 Kapı ve her kapının 10 Makamı vardır. Bu inanışta yerin altını, üstünü, evreni çevreleyen toprak, su, hava ve ateştir. Kızılbaş , Alevi inancına göre insanın olgunlaşabilmesi için yani İnsanı Kâmil olabilmesi için “4 Kapı” da uygulama olarak belli aşamalardan geçtikten sonra olgunlaşır. 4 Kapı ve 40 makam öğretisiyle eğitilen toplum gereken koşullarda olgunlaşır ve kâmil insanlar topluluğunu oluştururlar. Bir insan bu kapıyla, makamlardan geçerek benliğini yıkar, arı ve duru olur. Alevi ,Kızılbaş erkânında her kapı simgesel elementle tanımlanır ve her kapının simgesel bir anlamı vardır. Hava, su, toprak ve ateş bu kapıların simgeleridirler. İnanışlarına göre milliyet, ırk, cins, dil, din ayırımı yapılamaz. Çünkü onlara göre insan evladının yaşayabilmesi için hava, su, toprak ve ateş bu doğada yaşayan bütün canlı varlıklara Hakk’tır.

4 KAPI

1. Hukuk Kapısı:
Hukuk Kapısının evrensel simgesi Hava’dır. Alevi, Kızılbaş inancına göre Hukuk Kapısında talipler ve öğrenciler Alevi inancıyla Hukuk Kapısında yüzleşirler. Bu vesile ile de Hakk’a inanırlar.
Hukuk Kapısında taliplere öğretilen 10 Makam öğretisi:
Hakk’a inanmak
Pirlere inanmak,
İlim yolundan gitmek,
Çevreye uyum sağlamak,
Çevreye ve doğaya zarar vermemek,
Hak yememek,
Adil ve şefkatli davranmak,
Toplumsal değerlere sahip çıkmak
Toplumsal değerlerle bağdaşmayan işlerden uzak durmak,
Temiz olmak
Ailesine faydalı olmak öğretilir.

2. Yol Kapısı:
Yol Kapısının evrensel simgesi Ateş’tir. Alevi Kızılbaş inancında Yol Kapısı ikrar kapısıdır. Bir talip bir can bu kapıda mürşide ikrar vermiş talip olmuştur. İkrar töreni – erkânı bu kapıda yapılır. Bu kapıda Meydan’a (cem evine) girmiştir. Meydan’a her can kendi arzusuyla gelir. Ama yalnız değildir. Yanında “Yol” arkadaşı, yani “Musahibi” vardır.Meydan (Cem) ateşten gömlektir. “Yol“a meydana gelen talip ateşten gömlek giymiş, ateşten sınanmıştır artık. Alevi yaşamında her daim yeninin kültürü ateş olmuştur. Ateş kötülüğü, cahilliği, kini, kasaveti yakmıştır.
Yol Kapısında taliplere öğretilen 10 Makam öğretisi
Mürşidin öğütlerine uymak,
Arınmak,
Cem’e girmek,
Yol Arkadaşı (Musahib)lik
Hizmeti görev olarak kabul etmek,
Özüne sadık kalmak (özünü fakir görmek),
İyilik için çaba harcamak,
Haksızlık yapmamak
Ümitsizliğe kapılmamak,
Bilgiçlik tasarlamamak.

3. Marifet Kapısı:
Marifet Kapısının evrensel simgesi Su’dur. Su arıdır,durudur. İlham verir. Çünkü insan bilir ki yaşam su ile başlar. Alevilikte gönül verme, kabul etme evrensel olarak suyun uzantısıdır. Alevi Kızılbaş inancında Marifet Kapısı kendini bilme, kendini tanımadır. Semavi dinlerde kendini bilen Hakk’ı da bilir, kendini bilmeyen Hakk’ı bilmez. Kendini bilen bir talip evrenin sırlarını da bilir.
Marifet Kapısında taliplere öğretilen 10 makam öğretisi
Kendini bilme,
Su gibi duru olmak,
İlim irfan sahibi olmak,
Güzel ahlaklı olmak,
Sabırlı olmak,
Hoşgörülü olmak,
Bencil olmamak,
Kin ve garezden uzak durmak,
Özüne sadık olmak,
Cömert ve yiğit olmak.

4. Hakikat Kapısı: 
Hakikat Kapısının evrensel simgesi Toprak’tır. Hakk bu kapıda kendini bu aşamaya ulaşmış olanla birleştirmiştir. O yüzden Alevi , Kızılbaş inancında bir talibin ulaştığı en üstün aşama Hakikat Kapısıdır. Bu kapıda “Gerçeği gerçekle izlemek” vardır ve bu kapıya ulaşmış , Hakk yolunda buluşmuş olan talibin “Gerçeği gerçekle gördüğü” kişi kendisinden başkası değildir. Hakk kendi suretindedir.
Hakikat Kapısında taliplere öğretilen 10 makam öğretisi
Hakk’ın varlığına ulaşmak,
Hakk’ın sırını öğrenmek,
Gerçeği bilmek gerçeği gizlememek,
Birlik ve beraberliğe yönelmek,
İnsanı sevmek,
bir görmek İyilik yapmak,
Mütevazı olmak,
Kimseyi hor görmemek,
Kimsenin ayıbını görmemek,
Eğitici ve öğretici olmak

Alevi Kızılbaş inancına göre Toprak, aynı zamanda yeraltındaki iyiliklerin, güzelliklerin, kötülüklerin temsilcisi, bereketin bolluğun, tarlaların, ürünlerin, doğumun, ölümün, aşkın kontrolü onun simgesidir.Pirlerimiz “Hızır, cenneti toprağın altına değil, üzerine kurmuştur” demişler. Hakikat Kapısının sevgisi insan sevgisidir. Aleviler Hakikat Kapısının simgesi olan toprağı, bir bilge olarak görmüş onu yer ve gökle birleştirmiştir. Onlara göre “yer ana ,gök gerçeğin babasıdır” bu yüzden insan sevgisini gökyüzünün direği olarak kabul edilmiştir.

Önemli Not: Osmanlılar Alevi,Kızılbaşları asimile etmek ve İslam’ın içine çekmek için 1600 yıllarından sonra Alevi,Kızılbaşlıkta var olan 4 Kapı’dan Hukuk Kapı’sını Şeriat Kapısı olarak, Yol Kapısını ise Tarikat Kapısı olarak değiştirmeye çalışmışlar. Oysaki Alevi,Kızılbaşlar İslam’ın doğuşundan bu yana şeriatı reddetmişler. Şuan birçok yerde Şeriat ve Tarikat Kapısı olarak geçse de ben ilk ve öz haliyle yazmaya çalıştım.

Bu yazımın ardından Vahdeti Vücut ve Vahdeti Mevcud nedir? Alevilik ile Mevlevilik arasında bağ var mı? Alevilik Felsefesi ve Alevilikte Cem Nedir? ‘Alevilikte Benimsenen Şahıslar’ gibi yazılarımla sizlerle olacağım. Görüşmek üzere.

Yazan: N.Kara

DEİST OLMA HİKAYEM

Ben güneydoğuda yaşayan ailesi Alevi olan bir kızdım. Alevi olsalar da haliyle islam inançlarını taşır ve ibadetlerin aleviliğe esas olanlarını yerine getirirlerdi. Ailem hep bizi bu alevilik felsefesi ile büyütmeye çalıştı .Bir dine mensup olsalar da çağdaş olmaya çalıştılar. Ama hangi inanç ne kadar çağdaş olabilirdi değil mi?

Çocuk olsam da sevmediğim ve yüreğimin kaldıramadığı şeyler olmuştu hep. Küçük yaşlarda çocukların gözü önünde yapılmayacak şeylerin yapıldığının kanıtı olan ben, iyi ki de yapmışlar diyorum. Ne mi onlar?
Örneğin ; kurban bayramlarında çocukların gözü önünde kurbanları kesmeleri. Bir iki kere o ana şahit olduktan sonra bir dahaki kurban bayramının gelmemesini isterdim. O an hep gözyaşları ile o hayvanlara veda eder ,ağlayarak eve inerdim. Ama olmuyordu tabi her yıl aynı terane, aynı acımasızlık,aynı saçmalık. Çocuk olduğum halde ayrı bir bilince sahiptim hep. Bunu neden yaptıklarına aklım erdiğinde bile anlayamadım, anlam veremedim. Mantık bulamadım. 12-13 yaşlarımdan sonra kurban bayramlarında kurbanın eve geldiği gece ertesi günü bayram olacaktı haliyle. Sabaha kadar o koyunun sesini dinleyip içimden lanet okurdum. Annem yaşım büyüdükçe beni çağırıp kurbanın kesimine ve etlerin yerleştirilmesine yardım etmemi isterdi. En kötüsü sabahın erken saatlerinde millet kurbanları kesip kebap dumanlarını tüttürürdü. Bizimkiler de kurban kesildikten bir kaç saat sonra kebap hazırlığı yapmamı ve ablamlara yardım etmemi söylerlerdi. Ama 15-16 yaşlarımdan sonra kimse beni o alana sokamadı.Ve bayram boyunca yani o dört gün boyunca et yediremedi.

Bu nasıl bir aç gözlülüktür ki keser kesmez mideye indiriyor bu insanlar diye tiksinmeye başladım. Aileme karşı sözlerim hep yersiz ve anlamsız kalıyordu tabi ,bense kendimi rahatlamak için sanal ortamlarda bu yapılanın vahşet olduğunu anlatmaya çalışırdım gün boyu. Sonra etten 5-6 yıl boyunca tamamiyle kopmuş ve uzaklaşmıştım. Bu süre zarfında her geçen gün islamiyetteki ibadetler daha da gözüme battı. İbadet nedir ? Neden yapılır ? Yapanlar ne kazanır ? gibi birçok soruyla yüz yüze kaldım. Hepsine cevap aradım ama mantıklı birşey bulamadım. En basiti aileme dedim ki kurbanın kesim amacı madem fakirlere o eti yedirmekse hangisine yediriyorsunuz (dağıtırlardı ama tabak tabak,yani 3'te 1'ini)? Kim tamamını fakirlere dağıtıyor? Kimse! Hepsi dolaplarına kaldırıp bir yıl boyunca yiyordu. Orada o soru geldi aklıma 'Ya bu Tanrı insanları bu kadar çok düşünse bu bayramı yapmak yerine her aile bir aileye yardım edip karnını doyursun' dese daha güzel olmaz mıydı? dedim. Ya bu Tanrı işi bilmiyor ya da ben ondan daha merhametliyim. Milyonlarca canlının o an kesilmesini isteyen Tanrı benim gözümde doyumsuz, acımasız bir egositten başkası değildi. Yıllar yılları kovaladı. Oruç tutan ben, onda da mantık bulamayınca kopmuştum. Kendime işkence etmekten başka birşey değildi bu. Kimin için ne yapıyordum. O benim için ne yapıyordu ? Hiç.

Bunun dışında o süreçlerde sık sık çocuk tecavüz haberleri ,bebeğe tecavüz haberleri gelirdi. Bunları duydukça dinlerde var olan Tanrı'nın ne kadar da boş ,adaletsiz,merhametsiz olduğunu düşündüm. Tanrı varsa dinlerdeki gibi güçlü ve kudretli ise nasıl bu yapılan iğrençliklere göz yumabilirdi ki ? Tanrı'nın işi Kuran'daki emirleri mi yağdırmaktı sadece. Değildi tabi. Dedim ki kendime eğer ben Tanrı olsaydım bu beceriksiz Tanrı'dan daha merhametli ,daha adil olurdum. Bu Tanrı benim  Tanrım olamazdı.Karar vermiştim.

Bir süre sonra kendimi kitaplara vurdum. Tanıdığım bilinçli bir aile dostu doktorun bana doğum günümde hediye ettiği kitapla bilimin aslında ne kadar da önemli olduğunu anladım. Carl Sagan 'Tanrı'nın Kapısını Çalan Bilim ' adındaki kitabı benim hayatıma bir ışık yaktı. Bu adam Tanrı'nın varlığını da inkar etmiyordu aslında. Kitapta evrimi,evrenin oluşumunu çok da güzel anlatıyordu.  Sonra bu dinin kitabı Kuran'ı okumaya karar verdim. O karar hayatımdaki en güzel karar oldu zaten. Türkçe mealini alıp günlerce okudum.Gördüm ki bu kitap Muhammed'in cinsel hayatından ve günümüz insanına göre önem arz etmeyen içeriğe sahipti. Kağıtlara mantıksız olan tüm ayetleri ve ne demek istediğini yazdım çizdim. Olmadı! Ama tümüyle bitmemişti içimdeki o his. Onun ardından hala vicdanımda bir köşede dindarlıktan bir nebze bir parça kalmışken Turan Dursun ile tanıştım. Okuduğum ilk makalesinde o parçayı da söküp attım. Ardından Osho ışık oldu bana ,hayatımı nasıl yaşayacağımı , kendimi bulmamı, aydınlanmamı sağladı.

Düşündüğüm şeyin ne olduğuna gelince google de tüm inançları tek tek okuyup kendi inandığımı bulmaya başladım. Tüm inanç ve düşünce sistemlerini.Agnostisizm,Nihilizm,Pandeizm,Deizm vs. hepsini sordum kendime senin düşüncen bu mu diye? Sonunda tek şey bana cevap oluyordu. Düşüncelerimle eşleşen Deizm'di. Yani Müslümanlıktan sonra direkt Deist oldum. Ama hep bir yerde soru işareti bırakıyorum. Düşüncelerime kilit vurmuyorum, sorgulamaya devam ediyorum. Çünkü bir daha hiç bir güç beni bir şeye körü körüne inandıramazdı. Buna izin vermeyecektim.

İyi ki aydın insanlar, bilim insanları var olmuş yoksa kapatılmış ve üstü betonlanmış bu bilincimiz daha yakın bir zamanda aydınlanır mıydı acaba?

Yazan: N.Kara

AMENTET

N.Kara, mitoloji, mısır mitolojisi, Amentet,Amentit,Imentet,Mısır mitleri, Mısır Tanrıçaları, Tanrıça Amentet,Mısır mitolojisinde ölülerin Tanrıçası,Horus ve Hathorun kızı, Mısır mitleri,
Eski Mısır Tanrıçası Amentet (Ament, Amentit, Imentet ve İhtmet olarak da bilinir), Aken'in (ölüler gemisi vagonu) eşiydi. Adı "Batıdaki''anlamına gelir. Bazı bilim adamları Libya (Mısır'ın batısında) kökenli olduğunu düşünse de, bu sadece coğrafi bir ifade değildi. Gün batımı batıda olduğu gibi, ölüm ve yeryüzü dünyasıyla ilişkiliydi.

Amentet ismi Nil'in batı kıyısına ve ölen dünyaya atıfta bulundu ve ölüler bazen "Batılılar" olarak biliniyordu. Başlangıçta, Amenti (veya Amentet), güneşin dünyaya girişinde belirlendiği yer olarak kabul edildi, ancak adı kısa sürede Mısır'daki mezarlıklar ve mezarlara uygulandı.

Ölenlerin tanrıçası olarak, Amentet'in yeryüzündeki kapılara bakan çöl kenarındaki bir ağacın altında yaşadığı düşünülmektedir. Çoğu zaman ölüleri korumak için mezarlar ve tabutlarda tasvir edildi. Ancak, aynı zamanda bir doğurganlık tanrıçasıydı. Yakın zamanda ölenlerin ruhuyla tanıştı ve onlara ölü bölgeye girmeden önce ekmek ve su sundu. Bu ihtiyaç onları canlandırdı ve canlarının yeniden doğuşu için ve onları "sazlık alanına" (cennet) doğru yola çıkacakları denemeler için hazırladı.

Bazen Hathor, Isis ve Neith, Mut ve Nut ile birleşti.

Ayrıca Nephthys ve Ma'at ile yakından ilgiliydi ve bazı efsanelere göre Horus ve Hathor'un kızıydı.

O sık sık, bir ankh taşıyan bir kraliçe olarak tasvir edildi. Başında batıyı temsil eden işaret (bir uzun ve bir kısa kutup üstünde bir yarı daire) ve bir tüy veya şahin giyer. Tabutlarda tasvirlerde genellikle kanatları vardır ve Isis ve Nepthys'le olan ilişkisinde bir uçurtma olarak tasvir edilmiştir.

Tanrıça bazen ayın güneşini temsil ederken yükselen güneşi temsil eden Ra-Horakthy ile eşleştirildi. Ayrıca, Dünya Kitabında Iabet (doğu çölünün tanrıçası) ile birlikte görülür. Başlıca ibadet merkezleri batı Deltası, Memphis, Abydos ve Luksor ile Karnak'tır.

Yazan & Çeviren: N.Kara

ANUKET

Anuket,mitoloji, mısır mitolojisi, Nil tarlalarının besleyicisi,Nil tanrıları,Nil tanrıçaları,Ra'nın kızı,Ra'nın gözü,Tanrıça Anuket,Anuket festivali,Mısır Tanrıçaları,Mısır av tanrıçası, N.Kara,
Antik Mısır Tanrıçası Anuket (Anket, Anqet, Anjet ya da Anukis olarak da bilinir), Nil'in "Tarlaların Besleyici" olarak nitelenmesiydi. Ayrıca avın tanrıçasıydı ve doğum sırasında koruyucu bir tanrı olarak tapılıyordu.

Alt kataraktlarla (Aswan'ın yakınında) ilişkiliydi ve muhtemelen Nubia veya Sudan'da ortaya çıktı. Özellikle, Setet Adası (Sehel adası) ve Yukarı Mısır'ın 1. Adamı olan Ebu (Elephantine) ile ilişkiliydi ve Mısır sınırının güneyindeki her şeyin tanrıçasıydı. Nubia'da çokça ibadet edildi ve "Nubia Mistress" unvanı verildi. Güney Nubia'da, Khnum koç başlı Amun'la birleşti, bu nedenle bazı yerlerde Anuket ve Satet (Satis) de Amun'un eşleri olarak görünürler.

Aslında Ra'nın kızıydı ama eski zamanlardan beri Satet ile ilişkili gibi görünüyor. Bu iki tanrıçaya "Ra'nın Gözü" adı verildi (diğerlerinin yanında Sekhmet, Bast ve Hathor ile birlikte). Benzer şekilde hem Anuket hem de Satet Üre'ye (Tanrı'nın tacının üzerindeki krala kobra) bağlandı. Yeni Krallık döneminde Kunaum ve Satet ile birlikte Ebu triadına yerleştirildi. Bu üç su tanrı Nil kataraktını ve Mısırlıların Nil'in kaynağı olduğuna inandıkları bölgeyi koruyordu. Daha sonraki zamanlarda, Satet'in tanrıça İsis'e ve Khnum'un Osiris'e bağlanması nedeniyle Nephthys'le "Per-Mer" tapınağında tanınıyordu. Bununla birlikte, Satet ve Anuket hem Nil'in verimli sularının özelliklerini alan hem de yıldız Sirius'un bir formu olan Isis ile yakından ilişkilidir.

Anuket genelde sazdan veya devekuşu tüylerinden yapılmış, sıklıkla bir asa ve ankh sembolü taşıyan uzun boylu bir başörtülü bir kadın olarak tasvir edilmiş, ancak zaman zaman ceylan şeklinde gösterilmiştir.

Adı "kucaklamak" anlamına gelir ve ilk başlarda sular altında kaldıkları suların kucaklamasını belirtmiş olabilir. Yeni Krallık döneminde firavun emzirmekle de betimlendi ve sonraki dönemlerde şehvet tanrısı oldu. Bu formda vajinaya benzeyen kovuk kabuklarıyla ilişkilendirildi. Anuket Festivali, yeşillikler başladığında gerçekleşti. İnsanlar Tanrı'yı memnun etmek için Nil'e para, altın, mücevher ve değerli hediyeler attılar.

Yazan & Çeviren: N.Kara

NUN | NAUNET

N.Kara, mısır mitolojisi, mitoloji, Nun, Naunet, Mısır su Tanrısı, Mısır mitolojisinde yaratılış, Mısır mitleri, Ra, Ra'yı gökyüzüne taşıyın, Antik mısır efsaneleri,Rahibe
Ogdoad'un teolojisine göre, evren sekiz unsurun (Thoth, Amun, Horus ve Ra'yı içeren olası tanrılardan birinin kışkırttığı) etkileşiminden oluşur; su, hiçlik veya görünmezlik, karanlık ve sonsuzluk. Su, Nun ve Naunet (kadın formu) tarafından temsil edildi. Her ne kadar Mısırlılar birçok farklı yaratım efsanesine sahip olsa da, hepsi evrenin Rahibe'nın ilkel sulardan geldiğine ve birçok efsaneye göre dünyanın her tarafında her şeyin bu sular altında geri kayabileceği konusunda anlaşmışlardı. Nun'a ayrılmış rahipler ya da tapınaklar yoktu, fakat her tapınağın kutsal göl tarafından temsil edildi ve sıklıkla dini kitabelerde anılıyordu.

Nun her su parçacığında var oldu ve Nil Nehri'nin kaynağı ve yıllık su baskınlarını oluşturdu. Tanrı, tüm tapınakların temellerinin atılmasıyla da ilişkiliydi, muhtemelen Mısırlılar, yapıların temel tabakalarının düz olmasını sağlamak için suyun her zaman yatay bir düzlem oluşturacağı gerçeğinden yararlanan basit ve etkili bir teknik kullandı.

Rahibe sıklıkla kaos güçleriyle ilişkilendirilir. İnsanlar Ra'ya saygı duymuyordu. Nun bunun üzerine Ra'nın insanlığı yok etmek ve dünyayı sona erdirmek için 'gözünü' göndermesi gerektiğini ileri sürdü. Bununla birlikte (Ra'nın düşmanı olan ve tamamen yıkıcı bir güç olan) su yılanının aksine, Nun'un olumlu bir yönü vardı. Nun, Shu ve Tefnut'u şeytani yılanlar gibi kaos güçlerinden korumaktadır. Bir efsaneye göre Nun Nut'a kendisini güneş ineklerine dönüştürmesini ve Ra'yı gökyüzünde taşımasını söyledi, çünkü yaşlanmış ve yorgundu.

Nun bir kurbağa ya da kurbağa kafalı bir adam olarak (Ogdoad üyesi olarak) temsil edildi ancak mavi veya yeşil tenli sakallı bir adam olarak da tasvir edilebilir (Nil Nehri ile doğurganlık ilişkisini yansıtıyordu). Son biçiminde, Nil'in tanrısı Hapi'ye oldukça benzer görünebilir ve genellikle bir güneş teknesinde ayakta duruyor ya da bir palmiye yaprağı (uzun ömürlü bir sembol) tutan sulara doğru yükselirken görünür ki bazen ise hemaphrodite(hem erkek hem de dişi üreme organı bulunduran canlı) belirgin göğüsleriyle telaffuz edilir.

Memphis'te, Nun, yaratıcı tanrı Ptah ile bileşik peygamber-i Nun şekli arasında bir bağlantı kurdu. Her iki tanrı da güneş tanrısı (Ra veya Atum) 'un babası olarak tanımlandı. Ancak rakip papazlar, Thebes'in ilk rahibenin ilk önce Nun sularının üzerinde yükseldiği yer olduğunu iddia etti. Amun, Thebes'in yaratıcısı tanrısı ve Ogdoad üyesi olduğu için, Amun'un ilkel höyük haline gelene ve sonrasında diğer tanrıları yaratana kadar Nun'un güçlü fakat hareketsiz bir güç olduğunu öne sürdüler.

Çeviren-Yazan: N.Kara

MEDUSA EFSANESİ

N.Kara, mitoloji, yunan mitolojisi, Yılan saçlı kadın, Gorgonolar, Bakanları taşa çeviren, Poseidon'un aşkı, Medusa'nın kafası ve Yere batan sarayı, Yere batan sarnıcı, Medusa efsanesi, Medusa, Medusa'nın çocukları,Pegasus
Medusa Yunan Mitoloji'sinde yeraltı dünyasının dişi canavarı olan üç Gorgono'dan biridir. 3 Gorgon’u anlatmadan önce bu kelimenin ne anlama geldiğini anlatmak daha doğru olur. “Gorgo” Yunancada “korkunç veya berbat” anlamına gelen bir kelimedir. Bu kelimeden ortaya çıkan Gorgonlar, Yunan mitolojisinde efsaneleşen dişi canavarlardır ve 3 kardeştir. Bunlar Medusa, Stheno ve Euryale’dir. Bu üç kardeşten yalnızca yılan saçlı Medusa ölümlüdür ve kendisine bakanları taşa çeviren bi güce sahiptir. Efsaneye göre aslında bu üç kardeş öz kardeş değillerdir.Evrende sadece bu üç Gorgon bulunduğu için Zeus onları kardeş ilan etmiştir.

Medusa'nın hikayesi ise şu şekildedir;

Efsaneye göre Medusa güzelliği ile herkesi büyüleyen ve kıskanılan ,Tanrıları bile kendine aşık eden bir kızmış. Güzelliğinden dolayı kendine rakip olarak görülen bir kız bulmak mümkün olmazmış. Medusa kendini Tanrılara adadığı için ,zeka Tanrıçası olan Athena'ya ait bir tapınakta yaşarmış. Medusa'ya aşık olan biri varmış; bu kişi yanında yaşadığı denizlerin efendisi Poseidon imiş. Poseidon bir ölümlüye aşık olduğunu ve küçümsenmemek için bunu herkesten hatta evli olduğu Athena'dan da saklarmış. Bir süre sonra Athena bu olayı öğrendiğinde Poseidon Medusa'ya olan aşkını inkar etmiş ama bir gün Athena'nın tapınağında Medusa'ya zorla sahip olur. Athena bu olayı da öğrendiğinde Medusa ve kardeşlerini lanetlemiş. Sonra da Medusa'nın saçının her telini bir yılana dönüştürüp Dünya'nın en Kuzeyinde bulunan 'Hyperborea'ya sürmüş.

Athena olayın ardından uzun bir süre geçtikten sonra Medusa'ya olan öfkesi dinmediği için kardeşi Perseus'a bir görev verip Medusa'yı öldürmesini istemiş. Kardeşine Medusa'nın yanına giderken yanına büyülü bir çanta,başlık ve kanatlı sandaletlerini almasını söylemiş. Çok önemli bir şey daha eklemiş. Medusa ile karşılaştığında Ona asla bakmamasını ,bakarsa taşa dönüşeceğini söylemiş. Bu nedenle kalkanını Medusa'ya karşı ayna gibi kullanmasını ve yüzünü göstermeden kafasını kesmesini söylemiş ,bu işi yapabilmesi içinde O'na orak biçimli bir kılıç vermiş.

Perseus, üvey kız kardeşinin isteğini kırmayıp kılıcıyla Medusa’yı öldürmeye gitmiş ve yüzüne bakmadan başını kesmiş. Medusa o anda ölmüş. Fakat bilmedikleri bir şey varmış. Medusa'nın başını kestiği anda Poseidon'dan olma çocukları Pegasus ve Chrysaor gövdesinden dışarı fırlamış. Perseus, Medusa'nın kesik kafasını alıp gitmiş, Athena ise Medusa'nın derisini yüzüp Aegis'in markası yapmış. İki damla kanını Kral Erichthonius'a hediye etmiş. Bu iki damla kandan biri öldürücü zehirdir, diğeri ise panzehirdir, tüm hastalıklara deva olmaktadır. Efsane'ye göre Medusa'nın kafası şu an Yere batan Sarayı'nda saklanıyor.

Yazan: N.Kara

MİNOTOR

Minotor (Minotaur),Yunan Mitolojisinde yarı insan-yarı boğa olan bir yaratıktır. Yunanca "Minos’un Boğası" anlamına gelir.

Kral Minos,Girit'in en güçlü hükümdarıdır. Gücünü kanıtlamak için Poseidon’dan ona kurban edeceği bir boğayı denizden çıkartıp vermesini ister. Poseidon boğayı getirir. Ama hayvan Minos’a o kadar güzel görünür ki onu kurban etmeye kıyamaz ve saklar. Bunun yerine başka bir boğayı kurban eder. Poseidon bunu fark ettiğinde çok sinirlenir ve Minos’un karısı Pasiphae’de boğaya karşı bir aşk uyandırır. Pasiphae’nin boğayla çiftleşmesinden boğa başlı ve kuyruklu, insan bedenli Minotor doğar.

Bunun ardından Minos, Minotor'u sanatçı Daidalos’un yaptığı, Labyrinthos adlı, içinden kimsenin çıkamayacağı yapıya kapatır. Minotor insan etiyle beslenmektedir. Bunun için, Atinalılara karşı savaş kazanmış olan Minos onlardan, haraç olarak, her yıl Minotor’un yemi için yedi genç erkek, yedi genç kız ister. Üçüncü haraç yılı geldiğinde, Theseus Minotor’u öldürmek için Girit’e giden gemiye biner. Labyrintos’a sokulacak kafile halkın gözü önünden geçirilirken, kralın kızlarından Ariadne Theseus’u görür görmez ona aşık olur. Daidalos’un öğüdüyle Theseus'a bir yumak iplik verir. İpliğin ucunu girişe bağlamasını, böylece dönerken ipi takip edip çıkışı bulabileceğini söyler.Theseus, yün yumağını açarak, labirente ilerler. Theseus, uykuda yakaladığı Minotor’u kıpırdamaz halde yere bastırıp yumrukları ile öldürür.Tekrar ipi takip ederek labirentten çıkmayı başarır. Ariadne Theseus'un kendisiyle evleneceğine dair bir de söz alır.

Yazan: N.Kara

TAOİZMDE MEDİTASYON, DİNİ TÖREN VE AYİNLER

N.Kara, Taoizm, Taoizmde meditasyon, Chioo ayini, Taoizm ayinleri, uzakdoğu dinleri, din, din ve mitoloji, Taoizm dininde meditasyon, Tao ile birleşmek, Taoist ayinler,
Meditasyon
Taoistler meditasyonu hem sağlık ve uzun ömür gibi fiziksel hem de Tao ile birleşmek, bütünleşmek gibi ruhsal bir amaçla kullanmışlardır. Ruhsal gelişimin ilk aşamalarında meditasyon zihni arındırmak, duyguları dengelemek, arzuları azaltmak ve iç enerjiyi çevirmek için sonraki aşamalarda uygulayıcının Tao ile birleşmesini sağlamak için kullanılır.

Dini törenler ve Taoist ayinler:
Taozim'de Chioo ayini en eski ayindir. Toplumun ilahla iliş­kisini yenileme manasında olan bu ayin Taiwan'da hala yapılmaktadır. Kahinlerin gö­reve başlaması ve ilahların doğum günleri ile ilgili ayinleri de vardır. Bazı kahinler cenaze, doğum ve evlenme münasebetleri­ne mahsus ayinler yaparlar. Bu ayinlerinden biri de hastayı tedavi ayinidir. Hasta sessiz bir odaya alınarak halini ve işlediği günahlarını düşünmesi için bir süre bırakılır. Bu tedavide bazı aracılar da kullanılır. Bu aracılar uzun süre konsantre olarak ilahların, ölülerin veya yakınların görüşlerini kendisine ilettiklerini ileri sü­rerler. Taoist ayinlerde tütsü esastır. Aynca hançer, sihirli su, müzik, maske ve mukaddes kitaplara da başvururlar.

Yazan: N.Kara

TAOİZM İNANCININ BENİMSENDİĞİ DÖNEMLER

Taoizm, Taoizm dini, Taoizm inancının benimsendiği dönemler, Taoizmin şamanik kökleri, Çou imparatorluğu, Vu şamanları, din, Taoizm felsefesi, Taoizm'de Tanrı inancı, din ve mitoloji
Şamanik Kökler (M.Ö.3000-M.Ö.800)
Kuzey Çin'de Sarı Nehir yakınlarında bazı kabilelerde Vu denilen şamanlar yaşamaktaydı. Kabilenin doğal afetlere, hastalıklara karşı doğa ruhlarıyla kurdukları ilişkiyle deva bulmaya çalışan şamanların başarısızlıkları ölümle cezalandırılabiliyordu. Taoizmin özellikle bazı mistik özellikleri ve ritüellerinde şamanik köklerin kalıntılarını görmek mümkündür. Çou hanedanlığı döneminde şamanların görevleri arasında ruhları davet etmek, yağmur yağdırmak, şifacılık, kehanet bulunuyordu. Şamanik uygulamaların en açık görünümü Han hanedanlığı (M.Ö.206-M.S.219) sırasında Taoculuğun dini ve büyüsel yönlerinde belirmişti.


Klasik Dönem (M.Ö.700-M.Ö.220)
Çou imparatorluğunun siyasi ve sosyal yapıları M.Ö.770'de dağılmaya başlamıştı. Sonraki 500 yıl feodal beylerin birbirleriyle çatıştığı siyasi kargaşa ve iç savaştığı bir dönem olmuştu. Bu dönemde Çin'in ünlü filozofları Konfüçyüs, Mencius, Mo-tzu, Sun-tzu ve Taoizmin büyük düşünürleri Lao-tzu, Chuang-tzu ve Lieh-tzu yaşamıştı.

Taoizmin felsefesinin kurucusu Lao-tzu, güneydeki feodal Çu eyaletinde Li Erh adıyla tanınan, eğitimli üst sınıfa mensup ve imparatorluk arşivinde çalışan bir kütüphaneciydi.

Eva Wong'a göre Taozim'de en yüksek seviyeli tanrılara T'ien-tsun veya Göksel Efendiler denir, onları Ti (İmparator), Hou (İmparatoriçe), Wang (Kral), Hsien (Ölümsüz) ve Shen (Ruh) izler. Taoist dini halk inançları ve yerel kültler ile karıştığı için tanrıları tarih öncesi zamandan kalma doğa ruhlarını, halk kahraman ve bilginlerini, diğer dinlerin tanrılarını ve ölümsüzlük arayışındaki kültlerin kurucularını da içermektedir.

Yazan: N.Kara

ALEVİLİK VE DOĞUŞU

Alevilik Hz. Muhammed'in vefatının sonrasındaki gelişmelere dayanmaktadır. Muhammed'in ölümünden sonra kimin halife olacağı sorunu aleviliğin çıkmasındaki ilk neden olarak görülür. Çünkü Alevi-Sünni tohumlarının atılmasına sebep olmuştur. Hz. Muhammed yaşadığı yıllarda birçok kez Hz. Ali’nin halefi olacağını vurgulamıştı. Hz. Muhammed’in soyu, kızı Hz. Fatıma’yı eş olarak verdiği Hz. Ali’den devam etmişti. Yani Hz. Ali damadı olmuştu. Hz. Muhammed Mekke’ye Hicret ettiği zaman da ailesine ve işlerine bakmak üzere Hz. Ali’yi yerine bırakmıştı. Üstelik Peygamber Hz. Ali’nin katıldığı hemen hemen bütün savaşlarda onu komutan olarak atamıştır. Hz. Muhammed Veda Haccı dönüşünde (632) Gadiru Hum adlı yerde beraberindeki Müslümanlarla konaklayarak bir konuşma yapmış ve bu konuşmasında kendisinden sonra amcaoğlu ve damadı Hz. Ali’nin Müslümanlara önder yani halife tayin olduğunu ifade etmişti. Orada aralarında İkinci Halife Ömer’in de bulunduğu Müslümanlar bundan dolayı Hz. Ali’yi kutlamışlardı.

Daha sonra Hz. Muhammed ölmeden önce bir kalem ve kağıt istemiş bir vasiyet bırakacağını söylemiş, ancak yanında bulunanlar tarafından bu isteği yerine getirilmemiş ve vasiyetini yazamadan vefat etmiştir. Bir süre sonra Hz. Ali ve yakınları Muhammed'in defin işleri ile uğraşırken, Ebu Bekir ve Ömer’in de aralarında bulunduğu muhacirlerin ileri gelenleri ile iktidar kavgasına başlamışlardı bile. Bu iktidar mücadelesi Ebu Bekir’in halife olması ile sonuçlanmış, daha sonra sırası ile Ömer ve Osman halife olmuşlardır. Sonuç olarak bu üç kişinin halifelikleri, deyim yerindeyse Peygamberin Ehli Beytine rağmen gerçekleşmiş, bu nedenle yüzyıllardır tartışılagelmiştir. Hz. Ali ve Hz. Fatıma bu halifelikleri onaylamamakla birlikte, iktidar uğruna gerginlik yaratmaktan da kaçınmışlar, bu haksızlığı sineye çekmeyi uygun görmüşlerdir. Kısaca Alevi -Sünni çatışmasının temelini oluşturan bu halifelik meselesini özetlemiş olduk.

Ehli Beytin başına gelenler ve bunlardan en önemlisi Kerbela Olayı ise Aleviliğin siyasal ve düşünsel bakımlardan daha da olgunlaşmasına ve Araplar dışındaki diğer uluslar arasında da yayılmasına neden olmuştur. Halife Osman’ın yönetiminde akrabalarına, yani Emevi ailesine gösterdiği aşırı yakınlık ve valiliklere onları tayin etmesi ve diğer suistimaller ona karşı Irak, Mısır, Hicaz ve Suriye’de yoğun bir hoşnutsuzluk duyulmasına yol açmıştır. Valileri halka kötü davranıyor olmalarına rağmen onları koruyucu bir tutum takınmış, sonuçta Mısır, Basra ve Kûfe’den yola çıkan gruplar Halife Osman’ın evini kuşatarak onu öldürmüşlerdir (656). Bunun ardından Osman'ın ölümünden sonra halifeliği devralması için Hz. Ali'ye gidilmiş ve uzun ısrarcı uğraşların sonunda halifeliği kabul ettirmişlerdir. Hz.Ali Osman'ın çocuklarının başlattığı Cemel savaşına ehlibeyti için katılmış ve kazanmıştır. Hz. Ali bu olaydan sonra Şam’da hüküm sürmekte olan ve kendisine biat etmeyi reddeden Şam Valisi Muaviye sorununun çözümüne girişti. Muaviye, Hz. Ali’yi Osman’ın ölümünden sorumlu tutuyor ve Şam’da bunun propagandasını yapıyordu. Hz. Ali’nin uyarıları sonuçsuz kalınca Hz. Ali ve Muaviye Orduları arasında Sıffin Savaşı (657) başlamış oldu. Hz. Ali’nin ordusu savaşı kazanmak üzereyken, Muaviye’nin yakın adamı Amr İbn-ül As’ın, askerlerin mızraklarının ucuna Kuran sayfalarını bağlatarak “Allah'ın kitabı sizinle bizim aramızda hakem olsun.” diye bağırtması sonucu Hz. Ali’nin ordusu saldırıyı durdurdu. Bu esnada Muaviye ordusunun yaptığı hile işe yaramış Hz. Ali'nin yanında olan askerler grup grup bölünmüş. Hz. Ali yandaşları, Muaviye yandaşları ve Hariciler olmak üzere üçe bölünmüş oluyorlardı. Hz. Ali vefatından önce Haricilere yönelik askeri bir harekat düzenlemiş, önemli bir bölümünü yok etmişti. 24 Ocak 661’de ise Hz. Ali, İbn Mülcem adlı bir harici tarafından uğradığı saldırı sonucunda şehit olmuştur. Mülcem adındaki kişinin Hz. Ali'yi savaş dönüşü namazdayken öldürdüğü bilinmektedir.

Bilindiği gibi Hz. Ali'nin iki tane oğlu vardı. Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin. Emeviler Hz. Ali'nin ölümünden sonra iç işlerini karıştırmak için onlara yakınlaşmaya başladılar. Hz. Ali’nin vefatı ile Emevi saltanatını kurma amacına ulaşmıştır. Hz. Ali’nin vefatı sonrası Şam ve Mısır dışında bütün eyaletler Hz. Hasan’a biat etmişlerdi. Muaviye kendi iktidarı için tehlikeli saydığı Hz. Hasan’ı zehirletmekten de çekinmedi. Muaviye, Ehli Beyte ve Hz. Ali yandaşlarına her türlü eziyeti yaptırmış, camilerde Hz. Ali’ye lanet okutmuş ve kendisinden sonra oğlu Yezid’in halife olmasını sağlamak yoluna gitmişti. Hz. Hasan’ın zehirletilmesiyle Yezid’in önünde en büyük engel olarak Hz. Hüseyin bulunmaktaydı. Yezid ilk iş olarak Medine Valisi ve akrabası Velid’e bir mektup yazarak, özellikle Hz. Hüseyin’in muhakkak kendisine uymasının sağlanmasını, bunu reddederse öldürülmesini emrediyordu. Bu durumda Hz. Hüseyin'in Yezid gibi bir düzenbaza biat etmeyeceği herkes tarafından biliniyordu. Daha sonra Hz. Hüseyin 4 Mayıs 680 gecesi, bütün aile fertlerini yanına alarak Mekke’ye gitti. Hile ile pusuya düşürülmüşlerdi. Hz. Hüseyin ve beraberindekiler Kerbela’ya geldiklerinde hem susuz bırakılmış, hem de binlerce kişilik ordu tarafından sarılmış durumdaydılar. Yezid’in Küfe valisi Ubeydullah, Hz. Hüseyin’in geri dönmek, Yezid’le görüşmek veya İslam sınırlarından birine gitmek isteklerinden hiçbirini kabul etmedi. Aslında onun görevi Yezid’in emrini yerine getirmek, yani Hz. Hüseyin’i öldürmekti. Çünkü biliyordu ki Hz. Hüseyin yaşadığı sürece efendisi Yezid’e rahat yoktu. Sözde Müslümanlardan oluşan koskoca bir ordu iktidar uğruna kendi dinlerini kuran Peygamberin torununu ve ailesini katletmeye kararlıydı.

10 Ekim 680 (Hicri 10 Muharrem 61) günü Hz. Hüseyin son hazırlıklarını yaptı ve Yezid’in ordusuna yaklaşarak hitap etmek istediyse de, bu anlamlı konuşma Yezid’in ordusunu pek etkilemedi. Çok dengesiz bir şekilde başlayan savaşta Hz. Hüseyin’in 23 süvari ve 40 piyadeden oluşan savaşçıları öğleden sonraya gelindiğinde gittikçe azalmış bulunuyordu. Hz. Hüseyin de bu az sayıda insanla yaya olarak savaşıyordu. Sonunda Şimr’in emriyle her yandan hücum edilerek Hz. Hüseyin şehit edildi. Sonra çadırlar yağma edildi, hasta olan İmam Zeynel Abidin de öldürülmek istendiyse de engellendi. Bu çirkin savaşın en küçük kurbanı ise daha altı aylık bir bebek olan Hz. Hüseyin’in oğlu Ali Asgar’dı. Hz. Hüseyin tarafında şehit olanlar yetmiş iki kişi idi. Bu savaş Şiilik tarihindeki önemli olaylardan biridir. İmam Hüseyin'in ölümü, Şiilerce her sene Aşura Günü'nde yad edilir. Rivayete göre Yezid, Hz. Hüseyin'in ve şehit olanların kafalarıyla top oynamıştır.

Kerbela olayı yüzyıllara damgasını vurmuş bir tarihsel olaydır. Bu olay o zamanki Müslüman memleketleri halklarını o kadar etkiledi ki Emevi saltanatı kökünden sarsıldı. Kerbela Olayı İran ve Hicaz’da duyulunca halkta Emevilere karşı büyük bir kin oluştu ve isyan hareketleri baş gösterdi. Yezid’in Mekke ve Medine’ye saldırması ise bardağı taşıran son damla oldu. Özet olarak , camilerde Hz. Ali’ye küfür ettirilmesi, önce Hz Hasan’ın daha sonra da Hz. Hüseyin ve ailesinin ki Peygamberin soyu onlardan devam ediyordu, acımasızca öldürülmeleri, Emevi Hanedanına karşı muhalif bir düşünsel ve siyasal temeli olan bir harekete yol açtı. Bu harekete Hz. Ali yandaşlığı veya Alevilik demek mümkündür.


Yazan: N.Kara

TAOİZM NEDİR?

N.Kara, Taoizm, din, Taoizm dini, uzakdoğu dinleri, Tao inancı, Taoizm ve O, Vahdet-i vücut, Taoizm'de Tanrı, Taoizm nedir, Tao ne demektir?, Tao nedir?, Taoist, Taoizm inancı, Ying yang, din ve mitoloji,
Taoizm dış dünyada nesnelerin var olmadığını savunan görüştür. M.Ö 6.yy da Lao-Tse tarafından kurulmuştur. Bu görüşe göre Tao evrendeki düzendir. Her şey Tao'dur ve kendiliğinden oluşmuştur. Betimlenemez ,cisimsiz sonlu ve sonsuz olan akıldır. Bütün bu özellikler varlığı yokluğa götüreceğinden Tao yokluk demektir. Bir nevi varlığı yokluğa indirgediği için nihilizm olarak görülür.

Tao, hem Lao-tzu hem Chuan-tzu tarafından anlaşıldığı şekliyle sözle ifade edilemez bu yüzden onunla ilgili sembolik bir anlatım kullanmışlardır. Tao'nun beşeri herhangi bir zihni yapı ile anlaşılmayacağını O'nun olumsuzlayıcı sıfatları sayılarak gösterilmeye çalışılmıştır; isimsiz, şekilsiz, suretsiz, görünmeyen, işitilmeyendir O. Chuang-tzu'ya göre Tao semavi eşitlenmenin, bütün zıtları ve çelişkileri eşit kılan mutlak birlik halidir.

İlah hakkındaki düşünceleri: ilah, sessiz, suretsiz, ebedi, varlığı başkasının varlığından daha önce, varlıkların aslı ve ruhu bu varlıklarda bulunan bir varlıktır. Tao, mutlak var olandır, kainatın muradıdır. Kainattan ayrı olmayıp esasıdır. Bütün varlıklar kendisinden kaynaklanmaktadır. Vahdet-i vücuda inanırlar. Yaratan ve yaratılan aynı şeydir. Birbirinden ayrılmayan parçalardır. Ayrılması demek yok olması demektir. ilah hakkındaki görüşleri, yaratanın varlıklar içinde hulul (vücut bulma,içine işleme) ve ancak hulul yoluyla bu varlıkları etkilediğini savunan hulul mezhebine çok yakındır. Göklerde ve yerde tüm varlıkların hayat, faaliyet ve hareket aslı olan büyük semavi kanuna inanırlar.

Cuang-dzı'ye göre insan, dünyaya kainatla beraber gelmiştir. insan Tanrı'yı sever. Ancak Tanrı'nın geldiği kaynağı daha fazla sever. Buna göre, Tanrı'dan önce varlık inancını taşıdıkları da görülür.

Çin'in dini öğretilerinin temel ve orijinal öğretilerinden olan Taoizm ,Çin'in dini geleneklerinin ve metafizik içerikli öğretilerinden oluşmuştur. Bu ise onu Çin medeniyet içerisinden çıkmış Konfüçyüslük'ten ayıran en önemli hale getirmiştir.

Taoizm'in kurucusu Laozi'ye arzuları ve amaçları doğrulayan sebep nesnelere ve kavramlara yüklenen anlamlardır. Yani ; iyi ve kötü ,aydınlık ve güzellik ,yüksek ve alçak gibi. Bu anlamlardan kopmamız arzu ve amaçlarımızdan ayrılmamız sonucu eylemsizliğe varırız. Eylemsizliğe bit kere varıldığında uyumlu yasama geçiş kapısı açılır. Hayatımızda geçmiş Hakkı'nda duyduğumuz pişmanlıklarımız, yaşanmışlıklar ve gelecek kaygısı insanı hayattan kopardığı gibi aynı zaman'da bir gelecek kaygısı yaşatır. Uyumlu yaşam ve doğal akış insanın içinde bulunduğu an ile bütünleşerek yaşamasını sağlar. Bu uyuma yolu izlemek denir. Yol anlamına gelen Tao kelimesiyle kastedilen budur.

Bu öğretileri Taozm'e geçiren Laozi ile ve hayatı ilgili çok az bilgi vardır. Hakkında birçok görüş ortaya atılmış ve efsaneler uydurulmuştur. Bunlardan bir kaçını örnek olarak belirtelim.

Bir mitolojiye göre, Laozi’nın annesi nurdan gebe kalmış. Bu hikayelerin çoğunda geçen iddia Budizm’den sonra Budist hikayelerine rağbet için yazılmasıdır. Laozi'nin,babasız bir şekilde dünyaya gelişi mitolojisinden yola çıkılarak bazıları bir peygamber olabileceği fikrini ileri sürer.

Kimilerinin Taoculuğun kurucusu olarak gördükleri Lao-tzu bu dinde T'ai-shang Lao-chün adıyla Tanrılaştırılmıştır ve Taoist dininin tüm Taoistlerce kabul edilen patriarkıdır.

Taoizm iki farklı Türkçe tabir ile açıklanır. Daojiao Çin kültüründe bir dine işaret ederken, Daojia bir felsefe düşünce okulunu anlatır. Ancak ikisi de kaynağını Laozi'in eseri Tao Te Ching 'den almaktadır.

Yazan: N.Kara