HABERLER
Dini Haber
"Evet Karabekir, Arapoğlu nun saçmalıklarını Türk oğullarına öğretmek için Kuran ı Türkçe ye tercüme ettireceğim ve böylece de okutturacağım, ta ki budalalık edip de aldanmakta devam etmesinler."
– Mustafa Kemal Atatürk

"İnsan en acımasız hayvandır. Trajedilerde, boğa güreşlerinde ve haça germelerde şu güne kadar kendisini en iyi hisseden oydu ve kendisi için cehennemi icat ettiğinde, sıkı durun, bu aslında en iyi cennetiydi."
"Her dakika övülmek isteyen bir Tanrıya inanamam."
– Friedrich Nietzsche

"Din . . . temel olarak korkuya dayanır … bilinmeye karşı duyulan korku, yenilgi korkusu, ölüm korkusu. Korku her acımasızlığın anasıdır ve o yüzden acımasızlık ve dinin el ele gitmesine şaşılmamalı. Benim din hakkındaki görüşüm Lucretius’la aynı. Onu korkudan doğan bir hastalık ve insan ırkına büyük bir mutsuzluk kaynağı olarak görüyorum."
– Bertrand Russell

"Evrenin sırlarının kabul edilebilir bir açıklamasının olmaması, bir tane yaratmamızı gerektirmez."
– J. Benbasset

mitoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mitoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

İNANNA

sizden gelenler, sümer mitolojisi, Sümerler, İnanna, Sümer tanrıçası İnanna, Tanrıça İnanna, Sümer üreme tanrıçası, Dumuzi ve Inanna, Nevruz, mitoloji, Toprak ana,
F*HİŞE İNANNA
Yazıma başlamadan önce biraz sert ve birazda açık cümleler kuracağımı belirtmek zorundayım. Çünkü atalarımız gayet açık ve bize göre ahlaksız konuşarak bazı bilgiler aktarmıştır.

Günümüz insanı, belki de ilmiye çığ nedeniyle İnannayı bir f-hişe, hatta hayat kadını olarak tanımaktadır. Bazı yorumlara denk geldiğim kadarıyla hakaret boyutuna varan söylemler oluşuyor. Öncelikle günümüz algılarımızı, gidip Mö. 2500 yıllarda yaşamış bir mitoloji için kullanamayız. bu başlı başına yanlış bir tarih okuması olur.

İnanna, evet bir f-hişedir. Ancak bizdeki f-hişe kavramı ile o günkü atalarımızın f-hişe kavramı farklıdır. Bizler bugün ki ahlaki yapımızla onunla bununla sevişen biri olarak tasvir ediyoruz. Ancak İnanna kavramı, o günlerde Kutsal rahibe olarak geçmektedir. Kendisi bir yandan kadınların cinselliğini temsil ederken, bir yandan da anaerkilden, ataerkile geçen bir süreç içerisinde, bir simge hatta baş kaldırı olmuştur.

Ana tanrıça figürünün, toprak ana olması konusu ile üreme yoluyla gelişmeyi göstermiş ve bu olgu İnanna ile özdeşleşerek, tanrılar panteonun da kendine önemli yer edinmiştir. Sanıldığının aksine İnanna tek bir kişiliği belirtmez. İnsanlığın vazgeçilmez unsuru olan kadınları da temsil eder. Toprak üzerinden bütün kadınları temsil ederken, aynı zamanda ANUNNA ( İNANNA ) ismine bile riayet etmiştir.

İnanna, başlıca bir mit hikayesinde karşımıza çıkar, Gılgamışın arkadaşı Enkidu erkek karakteri ile tam bir hayvandır. Ancak, kutsal f-hişe ile ilişkiye girdikçe insanlaşmaya başlar. İnanna üzerinden şekillenen kutsal f-hişe, bir hayvanı insanlaştırmıştır. Bu da bize erkek yani eril ırkın, kadın olmadan hayvandan beter bir halde olduğunun göstergesi olduğunu gösterir. Ayrıca bu bölüm bize hayvandan insana geçen evrimleşmenin, kadından üreme yöntemiyle bir sonra ki nesle aktarımını gösteren bir hikaye olarak yorumlanabilir.


İnanna, ikincil bir hikayesinde, sevgi üzerinden karşımıza çıkar. Bir tarafta tarım tanrısı Emkimdu ve çoban tanrısı Dumizi arasındaki çekişmede karşımıza çıkar. İnsanlık tarihinin en önemli olgusu olan tarım ve hayvancılık toplumu kavramında bile İnanna belirleyici bir yönde karar verir. Çiftçinin oğlu tarafından tecavüze uğrayan inanna, sonuç olarak Dumizi'yi seçer. Bu hikaye hiç de hafife alınamayacak bir hikayedir. Bugün bile günlük hayatımızda bir kadın uğruna savaşan iki erkeği görebiliriz.

İnanna, Toprak anadan aldığı misyon ile toprak rolüne soyunur. Sümer halkının çok açık sözlerle cinsel ilişkiyi anlattığı bölümlerde başrolde İnanna olur. Doğurganlık üzerinden erkeğin spermeni içine aldığı ifade edilir. Mitlerde bu bölüm gayet açık ve doğaldır. Erkeğin organı boğaya benzetilerek güç ile birleştirilmiş ve kadının narin vücudunda doğurganlık anlatılmıştır. Bu durum aslında yağmurun toprağı döllemesi ile alakalıdır.

İnanna, başka mitolojik bir hikaye de, karşımıza baharın gelişi ile alakalı olarak gelmektedir. Bugün insanların nevruz diyerek kutladığı olay, Dumizi'nin yer altından çıkarak İnanna'yla birleşmesi ile alakalı olarak tasvir edilmiştir. Yani bereket kültü direk kadın figürünü temsil eden İnanna ile gerçekleşir. Şayet İnanna'yı buradan çekip alın dünya çorak kalır. Eski çağ atalarımız dini ritüellerini taklit üzerine kurmuş ve bu ilişkiyi çağın rahibi ile kutsal f-hişe üzerinde gerçekleştirmiş ve bereketi beklemişlerdir.

İnanna, yani KADIN hayatımızın vazgeçilmez bir parçadır. Ölüm hiklayemizde bile, yer altı dünyasına inen ve dirilen İnanna'dır.

Bu nedenle paganizm felsefesini lütfen sapkın olarak görmeyelim. Birebir içinde yaşadığımız doğa ve erkek kadın ilişkisi ile birebir alakadır. Atalarımızın aptal olmadığı bilerek bu şekilde tarihimizi değerlendirelim. Saygılarımla...

SİZDEN GELENLER | Yazan & Çeviren: Haşim Ural

Eleştirisel bakış açısı ile her din ve inanca ait yazılarınızı, inancınızın değişim sürecini anlattığınız sorgulama süreçlerinizi dinvemitoloji@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.
  • Bu yazılar biz-siz gibi sorgulama evresine girmiş herkese mutlaka biraz olsun ışık tutacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazılar sitemizde adınızla veya takma adınızla yayınlanacaktır.
  • Gönderdiğiniz yazının başka bir internet sitesinde yayınlanmamış olması gerekmektedir. (KOPYA içeriğe karşı olduğumuzdan, sitemizdeki tüm içerikler özgündür)

BOYNUZLU TAVŞAN EFSANESİ

Yazan: Anu
A,mitoloji, Jackalope,Boynuzlu tavşan, Boynuzlu tavşan efsanesi, Efsaneler, Efsanevi canlılar, Mit, Efsane ile aldatma, Mitolojik canlılar, Geyik boynuzlu tavşan,
EFSANEVİ BOYNUZLU TAVŞAN JACKALOPE

Jackalope birçok Avrupa'lının günümüzde bile gördüğünü iddia ettiği efsanevi bir hayvandır. Bu boynuzlu tavşan gerçekten var mıdır yoksa sadece bir efsane midir hala tartışma konusudur. Neden bu kadar çok insan onu gördüğünü iddia ediyor ya da bu "gördüm" iddialarının arkasındaki gerçek ne olabilir?

Bu olağandışı hayvanın birçok efsanesi Amerika'dan gelir ancak boynuzlu tavşan hikayelerinin dünya çapında birçok antik kültür tarafından da bilindiği görülmektedir. Kuzey Amerika kültüründe jackalope antilop boynuzlarına sahip olan bir dağ tavşanıdır. Orta Amerika'da ise boynuzlu tavşan yaratığına dair mitolojik referanslar Huichol efsanelerinde görülmektedir. Eski Pers topluluğundaki insanlar İncil'de yedi kez bahsi geçen ünlü Unicorn'a benzeyen tek boynuzlu bir tavşandan bahsediyorlardı. İncil'in tek boynuzlu atı aslında bir oniksdi.

Ayrıca Vikingler de Avrupalıları yüzlerce yıl boyunca boynuzlu atların yalanlarıyla kandırmayı başarmıştı. Tek boynuzlu ata ait bir boynuz olduğunu iddia ederek hayvan dişlerini bile satmaya başlamışlardı. Almanya'da ise boynuzlu tavşanlar sıklıkla başka garip vücut kısımlarına, kanatlar ve gagalara sahiptiler ve Wolpertinger veya Rasselbock olarak adlandırılırdılar.

Eski halkların efsaneleri birçok boynuzlu hayvandan ve diğer canlılardan söz eder. Farklı isimler altında bilinen boynuzlu yılan efsanelerine Kuzey Amerika, Mısır, Mezopotamya ve Avrupa'da rastlanmıştır. Ayrıca Avrupa'da boynuzu olduğuna inanılan birçok mitolojik varlık bulunmakta.

Kelt mitolojisinde başının üstünde iki geyik boynuzu bulunan bir tanrı olan Cernunnos. İngiliz Berkshire ilçesinde Windsor Ormanı ve Büyük Park'ta yaşadığı söylenen efsanevi bir yaratık olan avcı Herne'nin de boynuzları vardı.

Atalarımıza göre boynuzlar doğanın ilkel gücünü temsil ediyordu. İnsanlık tarihi boyunca halklar boynuzları kullanarak bu gücü ifade ettiler. Bu nedenle boynuzlar güç ile eşanlamlı bir hal alarak evrensel bir antik sembol haline geldiler.

Örneğin zenginlik kavramı Cornucopia (Bolluk Boynuzu) dinlerinin ana parçası olan Keltler de dahil olmak üzere birçok eski kültür tarafından saygı duyulan zenginlik, bereket, bereket ve beslenme sembolüdür. Bu sembol hala bazı bölgelerde plastik, hasır, metal, ahşap veya başka malzemelerden yapılarak bereket getirmesi için evlerde kullanılır. İçi sembolik olarak değerli ya da sadece güzel şeylerle doldurulur.

BOYNUZLU TAVŞAN İNANCI NASIL POPÜLER HALE GELDİ?
Boynuzlu tavşan efsanesinin yayılması ve varlığına dair olan inanç bir anda Ortaçağ resimlerinde ortaya çıkmıştır. Rönesans döneminde ve sonrasında bilim adamları bu yaratığın gerçek bir biyolojik tür olup olmadığını tartışmaya başladılar. 18. yüzyılın sonunda birçok bilim adamı boynuzlu tavşanların mitolojik hayvanlar olduğu fikrini kabul etti.

Boynuzlu tavşanı gerçekten ünlü yapan kişi Wyoming sakini olan Douglas Herrick (1920–2003) idi. 1932'de bir av gezisinden dönerken dinlenmeye geldiği yerdeki hayvan leşinde bir çift geyik boynuzu gördü. Gördüğü bu boynuzlar bir tahnitçi olan Douglas'a bazı fikirler verdi ve oğlu ile birlikte boynuzlu tavşanlar üretmeye başladılar.

82 yaşında vefat etmeden önce o ve oğlu binlerce jackalope yapmışlardı. Douglas Herrick jackalope tavşanları satarak çok şey kazanmıştı ancak "işi" ve sattığı tavşanlar sadece bir aldatmacaydı. İnsanlar bu hayvanı batının bir sembolü olarak benimsediler. Kartpostallar ve posterler üzerinde jackalope kullanılmaya başlandı ve Wyoming "Dünyanın Boynuzlu Tavşan Başkenti" olarak tanındı. Meraklı bazı insanlar bazılarının var olduğuna inandığı bu boynuzlu tavşanı aramak için bölgeye gelmeye başladılar ancak olmayan bir şeyi arıyorlardı.

Bunun üzerine 2005 yılında Wyoming yasa koyucuları Jackalope'yi "Efsanevi Yaratık" olarak ilan etti.

Bazıları hala bu tavşanı gördüğünü iddia etse de ne yazık ki bu iddia edilen görüşlerin çoğunun arkasında aldatmaca ve medya faaliyetlerinin bir kombinasyonu bulunmakta. İnsanlar bu efsanevi yaratığı maddi kazanç elde etmek için kullandılar. Bilim insanlarına göre atalarımız tarafından tarif edildiği gibi bir tavşana dair somut, fiziksel bir kanıt yoktur. Yine de zaman zaman insanlar bu hayvanı gördüğünü bildirmeye devam ediyor ve var olduğuna inanıyorlar. Bir çoğu ise bunun bir efsane olduğunu biliyor ve kamp ateşi etrafında söylenen şarkılarla bu efsaneyi canlı tutuyor.



FREYA VE KOCASI ODR

Yazan: Anu
A,mitoloji, İskandinav mitolojisi, Freya, Freya ve Odr, Slavların tutkulu tanrıçası, Slav mitolojisi, Slav mitleri, İskandinav efsaneleri, Tanrıça Freya, Freya'nın altın takısı, Brisingamen kolyesi
FREYA VE YAZ GÜNEŞİNİN TANRISI KOCASI ODR

İnanışa göre Freya yaz güneşinin ve tutkunun sembolü olan Odr (Odur) ile evlendi. Odr'i çok seviyordu ve çiftin Hnoss ve Gersemi adlarında iki kızı vardı.

Bu bakire kızlar (isimleri "mücevher" anlamına geliyordu) o kadar güzeldi ki, güzel ve kıymetli olan her şeye isimleri verildi.

Odr onun yanında mutlu bir şekilde kalırken Freya neşeliydi ve gülücükler saçıyordu fakat bu durum uzun sürmedi. Odr ile olan evliliği problemsiz değildi.

Freya sık sık şunu merak ederdi: Benim için mi giyiniyor yoksa başka bir şey mi var?

Freya'nın Brisingamen Kolyesini almak için cücelerle dört gün dört gece geçirerek ona ihanet ettiğini biliyor muydu?

ODİN VE LOKİ, FREYA'NIN ODR'E İHANET ETTİĞİNİ BİLİYORDU
Freya cücelerle birlikte iken tamamen yalnız değildi. Dışarıda ne yaptığını gören hileci tanrı Loki vardı. Loki onun sevgili kocası Odr'e ihanet ettiğini biliyordu.

Tanrıça evi olan Asgard'a giderken kolyesini boynunun etrafına doluyordu ki daha o kolyesini takana kadar Loki hızlı bir şekilde Freya'nın ihanetini anlatmak için doğrudan Odin'in yanına gitti. Odin, Odr'i bilgilendirdi ama o duyduklarına inanmak istemiyordu.

Odr “Bu yalana yalnızca Loki bana bakmam için kolyeyi getirebilirse inanırım” dedi.
“O kolyeyi benim için al,” diye emretti Odin. Kızgın ve üzgündü ve bir hiddetle yanıyordu. Loki'ye "Onu alana kadar yüzünü bir daha görmek istemiyorum, almadan gelme" dedi.

Bu utanç verici kolyenin gece vaktinden önce getirilmesine karar verdiler.



BRISINGAMEN KOLYESİNİN ÇALINIŞI
Freya’nın büyük salonu Sessrumnir’den içeri girmek kolay değildi bu yüzden Loki kendini sineğe dönüştürmek zorunda kaldı. Freya'nın kızlarının ve hizmet eden hizmetçilerin uykuda olduğundan emin olduktan sonra Freya'nın başucuna uçtu ama Freya uyurken bile kolyesini takıyordu ve kolyeyi çıkarabileceği toka kısmı arkada kalmıştı. Görüş alanı dışındaydı ve ulaşılamıyordu.

Durum böyle olunca bu sefer şekil değiştirici Loki şeklini tekrar değiştirdi ve bu kez bir pireye dönüştü. Freya’nın yanağını ısırınca uyumakta olan tanrıça yan tarafına döndü. Artık kolyenin tokası açıkça görülüyordu. Bu sayede Loki kolyenin tokasını açtı ve Freyja'nın boynundan sessizce çıkardı.
Sonrasında kimsenin onu görmediğinden emin olarak Freya'nın salonundan ayrıldı.

Sabah olduğunda Freya, Brisingamen kolyesinin çalındığını ve onun sevgili kocası Odr'de olduğunu fark etti.

Ağlayıp sızlayarak af dilemek ve pişman olduğunu söylemek için Odr'e bir elçi gönderdi, böylece hatasını itiraf etmiş oldu ve affedilmesi için yalvardı. Fakat artık çok geçti, Odr Asgard'dan ayrılmıştı.

Freya çok üzgündü ve Odin'e gitti.

"Davranışlarım için çok üzgünüm. Bana Odr'in nerede olduğunu söylemelisin ki gidip onu bulup af dileyeyim." dedi. "Odin kafasını salladı ve gitmeden önce Odr'in kendisine söylediklerini ona anlattı."

"Asgard'dan ayrılmaya ve Midgard boyunca dolaşmaya karar verdi. Onu durduracak ya da geri arayacak gücüm yok" dedi.

Freya gözyaşları içinde cevap verdi "Onun peşinden gideceğim ve onu bulup affetmesi için yalvarıncaya kadar dinlenmeyeceğim, mutlu olamayacağım."

"Dilediğin gibi" dedi Odin. "Asgard'daki her şey aptal bir altın zincire verdiğin aptalca değer için seni bağışlayacak"

Akabinde Freya ayrılmadan önce Odin şunları söyledi: "Utancınızı asla unutamayacaksınız, ceza olarak Brisingamen'i boynunuzda taşıyacaksınız. Odr'i bulana ve affını kabul edene kadar onu asla boynundan çıkarmayacaksın."

Freya kolyeyi aldı ve boynuna bağladı.

FREYA KOCASI ODR'İ BULMAYA ÇALIŞIYOR
Freya salonuna geri döndüğünde Asgard'dan ayrılmak için gerekli tüm hazırlıkları yapmaya başladı. Odr'in yokluğu için ağlayıp sızlanacak zaman yoktu, hızlıca onu aramaya başladı.

Odr'i ararken kendisini pek çok isim altında gizlemek zorunda kaldı. Uzun süre Asgard'dan ayrı kalınca özellikle de kardeşi Freyr onu dışarı yolladığı için Odin'i suçladı. Odin Freya'yı geri çağırabilirdi ama yapmak istemedi. Kendince sebepleri vardı.

Odin, Freya ve üzücü deneyimleri sayesinde Midgard halkına aşk, tutku, mutluluk ve acının yollarını öğretmek istedi.

Sonunda Freya dünyanın güneşli ve ılık olan kısmına ulaştı ve Odr'i yaprak dökmeyen ve çiçek açan mersin ağaçlarının altında, çekici ve hoş bir kokusu olduğu bilinen bir yer buldu. Freya'ya olan sevgisi geri gelmişti ve Freya tekrar mutlu olmuştu. O ve kocası hayatlarını mutluluk içinde sürdürmek için evlerine geri dönmüştü.

Araştırmacılara göre bazı insanlar bu efsaneye göre çiçeklerin açtığı mersinlerin hoş atmosferi Odr'in Freya'ya olan sevgisini yeniden kazanmasına yardımcı olduğuna inanmıştı. Bu nedenle kuzeydeki gelinler şu an bile tıpkı bu efsanede olduğu gibi popüler olan geleneksel turuncu çelengi tercih ederek onu mersin çiçekleri ile donatırlar.



SLAVLARIN KÖTÜ RUHU VE TAVUK TANRIÇASI KİKİMORA

Yazan: Anu
KARANLIK KADIN RUHU VE İSKANDİNAV İNANÇLARINDA TAVUKLARIN TANRIÇASI : KİKİMORA

Kikimora ruhlarının muhtemelen her evde yaşadığına inanılmaktadır. Ancak öykülerin bazı versiyonlarında genellikle istismar, kavga ve çığlıkların günlük olarak gerçekleştiği huzursuz, mutsuz ailelerin evlerinde görülür.

Kikimora Slav kültüründen ortaya çıkmıştır. Doğu Slavların eski inançlarında iki farklı Kikimora türü vardır.
Bunlardan biri ormanda yaşayan Domovik (Domovoi) ile evli iken bataklıkta yaşayan diğeri ise Leshy ile evlidir.

İnsanların inancına göre Kikimora evin karanlık yerlerinde, genellikle bodrum katında veya fırının arkasında uyur, geceleri dışarı çıkar.

Ev bakımlıysa Kikimora aileden memnun olur. Ev işlerinde onlara yardım eder, aile üyelerini ve tavuklarını korur. Genel olarak Kikimora geleneksel çalışmalarını evde yapan ustalardan ve çalışkan kadınlardan hoşlanır.

Kızgın ve mutsuz bir Kikimora aile için sıkıntılı bir ruha dönüşür çünkü insanların yaşamlarına müdahale ederek uykularında rahatsız eder (inanışa göre özellikle de çocukları rahatsız eder), geceleri etrafı tırmalayarak ve ıslık sesleri çıkararak etkisini gösterir. Ayrıca inanışa göre nesneleri hareket ettirir, fırlatır ya da onların kaybolmalarına veya yerlerinin değiştirmelerine neden olur.

Slav halkının inançlarına göre ise Kikimora tavuk tanrıçasıdır. Onları korur ama bazen de onlara işkence eder ve evcil hayvanlarına zarar verir. İnanışa göre Kikimora yumurtlayan tavukların ve tavuk yumurtalarının bulunduğu tavuk bahçelerine sahip olmak istiyordu.

Kikimora karakteri masalların yanı sıra 1855-1914 yıllarında yaşayan besteci Anatoly Lyadov'a ve birçok müzisyen ve yazara ilham kaynağı oldu.


KİKİMORA VE PSİŞİK YETENEKLERİ
Uzun dalgalı saçları, tavuk ayakları ve bir kamış kadar ince gövdesi olan, kısa boylu, başı büyük bir kadın şeklinde tasvir edilen kötü ruhtur.

Yüzü neredeyse insan gibidir ama şekilsizdir. Bazı hikayelerde yüzünün özelliklerinin evde yaşayan aile fertlerinden ölen bir kadına benzediği anlatılır.

Kikimora kolayca görünmez olabilir.
Kikimora küçük boyutuna rağmen ailesini yaşadığı eve yaklaşan bir felaket veya tehlikeli düşmanlar konusunda uyarmaya yardımcı olan psişik yeteneklere sahip son derece güçlü bir ruh olarak tanımlanmaktadır. Başka bir deyişle iyi haberler yerine daha çok talihsizlik uyarıları veren bir ruhtur.

Onunla birlikte birlikte yaşama ve mutlu olmak zordur ve inanışa göre Kikimora evin içine girdiğinde onu terketmek ise imkansıza yakındır.

Kikimora'nın evde döndüğünü (dairesel şekilde dolaştığını-uçtuğunu) görmenin yaklaşan bir ölümün kötü bir alameti olduğuna inanılıyordu.

BİTİRİRKEN
İbrahimi dinlerdeki cin kavramına kısmen benzediği görülüyor. Farklılık olarak ise aileyi sanki bir arada tutmak ve huzurlu olmalarını sağlamak için dayatılmış bir korku karakterine benziyor. Diğer yönden ise insanlar hep mistik varlıklara-efsanelere ilgi duyduğu için farklı toplulukların kendi kültürlerine göre kendi korkunç varlıklarını yarattığını görüyoruz, tıpkı tanrılarını yarattıkları gibi.
Tavukla olan ilişkisi kulağa komik gelse de o dönemde yaşayan halk için hayvancılık, özellikle de tavuk yumurtasının önemini düşündüğünüzde pekte gülünecek yada alaya alınacak bir varlık değildir. Çünkü kıtlık olan bir bölgede aileni sadece tavuklarla ayakta tutuyorsan, o tavuklar senin en kıymetli hazinen olabilir.
Bir ihtimal Kikimora adlı bu karakter, özellikle Hristiyanlığın Slav kültürüne girişi ile birlikte Hristiyanların sahip olduğu kötü ruh hikayeleri sonrası oluşmuş ya da değişim geçirmiş olabilir.



SÜMER BİRA VE ALKOL TANRIÇASI NİNSAKİ

sümer mitolojisi, Sümerler, Biranın tarihçesi, Antik dönemde bira ve alkol, Ninsaki, Bira tanrıçası Ninsaki, Sümer tabletlerinde biranın yapılışı, Eski toplumlarda bira, Sümer efsaneleri, Sümer tabletleri,
BİRA VE ALKOL TANRIÇASI NİNSAKİ

Ninkasi günümüzde Irak'ta Dicle ve Fırat olarak bilinen büyük nehirler arasında yer alan Mezopotamya'da tapınılan Sümer bira ve alkol tanrıçasıydı.

Günümüzde bile ne kadar fazla insanın alkollü içki içtiğini, sevdiğini düşünürsek Ninkasi'nin de Mezopotamya tanrıları arasında çok sevilen bir tanrı olduğu açıktır.

TANRIÇADAN BİR HEDİYE : BİRA
Ninkasi atalarımız tarafından tapılan tek bira tanrıçası değildi. Eski Mısır'da tanrıça Hathor da birayla ilişkilendirilmişti ve bir de tanrıça Menquet de vardı.

Bira Ansiklopedisi'nde şöyle diyor:
"Mayalanmış içecek tanrıçalarının Afrika ve Hindistan'daki izole kabile grupları arasında görüldüğü gibi günümüze kadar hayatta kaldıklarını öğreniyoruz. Tüm biralara her ikisi de İnka medeniyetinin yükselişinden çok önce var olan dünya tanrıçası Mama Sara ve Pauchua Mama'ya edilen dualar ve sunulan teklifler eşlik ediyordu.

Tıpkı tanrıçaların insanlara bira armağan ettiğine inanıldığı gibi tarihsel olarak kadınlar bira yapıcıları olmuşlardır. Kadınların erkek egemen avcı-toplayıcı topluluklardaki güç ve statülerini korumak için bira yapma becerilerini kullandıkları açıktır. Modern dünyanın bazı uzak köşelerinde kadınlar hala bira yapımı sayesinde hâkimiyetlerine devam ediyor."

BİRA TANRIÇASI NİNSAKİ'NİN İLAHİSİ İLE BİRA TARİFİ
Ninkasi Uruk'tan bir kralın kızı ve Asurlarda iştar olarak bilinen Mezopotamya tanrıçası İnanna tapınağının rahibesiydi. Ninkasi'nin birkaç sorumluluğu vardı. Tanrı Enki’nin sekiz yarasından birini iyileştirmek zorunda kalan sekiz çocuktan biriydi ve her gün bira hazırlardı.

Irak'ta kazı yapan arkeologlar tarafından "Ninkasi'nin ilahisi" olarak bilinen antik bir şiir keşfedildi. Bir kil tablete yazılmış olan bu şiir aslında bira yapımını anlatan bir tariftir. Aynı zamanda bira üretimiyle kadınların haneye hem ekmek hem de bira sağlama konusundaki sorumlulukları arasındaki bağlantıyı ortaya çıkaran en eski kayıttır.

Bilindiği gibi kil tabletler Sümerler tarafından icat edilen en eski yazma sistemlerinden biriydi.


NİNSAKİ'NİN İLAHİSİ
Okumadan önce önemli not: Bappir bir tür antik Sümer ekmeğidir.

Akan suların kaynağı
Ninhursag tarafından şefkatle bakılıp ilgilenilen,
Akan suların kaynağı
Ninhursag tarafından şefkatle bakılıp ilgilenilen,

Kasabanı kutsal gölün yanında kurmak,
O senin için harika duvarlarını inşa edip bitirdi.
Ninkasi şehrini kutsal gölün yanında kurdu.
O senin için duvarlarını bitirdi.

Baban Enki, Lord Nidimmud.
Annen, kutsal gölün kraliçesi Ninti.
Ninkasi, baban Enki, Lord Nidimmud,
Annen, kutsal gölün kraliçesi Ninti.

Hamuru büyük bir kürekle işleyen tek kişisin,
Bappir çukurunda tatlı aromalar karıştırarak,
Ninkasi hamuru işleyen tek kişi sensin ve
Bir çukurun içinde bappiri bal ile çırpan,

Büyük fırında bappir yapan kişi sensin,
Kabuğu soyulmuş tahılları mayalayan,
Ninkasi, bappirleri büyük fırında pişiren sensin,
Kabuğu soyulmuş tahılları mayalayan,

Yerde duran maltı sulayan sensin,
Asil köpekler potentaları bile uzak tutuyor.
Ninkasi, yere düşen maltı sulayan sensin,
Asil köpekler hükümdarları bile uzak tutuyor.

Malt'ı bir kavanozun içine sokan sensin,
Dalgalar yükseliyor, dalgalar düşüyor.
Ninkasi, maltı kavanozun içine sokan sensin,
Dalgalar yükseliyor, dalgalar düşüyor.

Pişmiş püreyi büyük kamıştan hasırlara dağıtan sensin,
Serinlik üstesinden gelir,
Pişmiş püreyi büyük kamıştan hasırlara dağıtan sensin,
Serinlik üstesinden gelir,

İki eliyle büyük tatlı arpa mayasına sahip olan sensin,
Onu bal ve şarapla mayalayan
Sen, kabın tatlı mayası
Ninkasi, (...) Sen kaba giden tatlı maya

Hoş bir ses çıkaran filtre kabı,
Sen uygun şekilde büyük bir toplayıcı fıçıya yerleştirirsin.
Hoş bir ses çıkaran filtre kabı,
Sen uygun şekilde büyük bir toplayıcı fıçıya yerleştirirsin.

Sen toplayıcının fıçısından süzülmüş birayı döktüğünde,
Bu, Dicle ve Fırat'ın saldırısı gibidir.
Ninkasi, toplayıcının fıçısından filtrelenmiş birayı döken sensin,
Bu, Dicle ve Fırat'ın saldırısı gibidir.

BİRA SÜMER TOPLUMUNDA DEĞERLİYDİ
Amerika Arkeoloji Enstitüsü tarafından yayınlanan "Antik Bir Bira Mayalamak" dergisinde “kil tabletlerde korunan eski metinlerin en eski biranın Sümer yapımı olduğunu gösterdiğini, belirlediğimiz kadarıyla biranın Sümer toplumunda önemli bir rol oynadığını gösteriyor. Tüm sosyal sınıflardan erkekler ve kadınlar tarafından bira tüketiliyordu.

Araştırmacıların derlediği Sümer ve Akad sözlüklerinde bira kelimesinin tıp, ritüel ve mit ile ilgili konularla ilişkili olduğu görülmektedir. "Bira salonu" kavramının 18. yüzyılda Hammurabi tarafından oluşturulan yasalarda özel bir şekilde ifade edildiği görülmektedir.

Anlaşılan, müşterileri fazla ücretlendiren (boğularak ölümle) (ya da boğularak ölüm) aşırı suçlu olanlara ya da işyerlerinde suçluların varlığını yetkililere bildirmeyen (idam), bu tür yerlerde yakalanan yükseklik rahibelerini yakmakla kınadıkları için katı cezalar verildi. ”

Daha önceki bir yazıda da belirttiğim gibi bira ve mayalı içecekler eski toplumlarda o kadar popülerdi ki Sümerler'de işçilere maaş olarak bira veriliyordu. Benzer şekilde Mısır'lılar da birayı çok değerli bir içecek olarak kullanmışlardır.

Bira muhtemelen M.Ö. 7000'de Orta Doğu'da doğmuş olsa da antik Çinlilerin pirinç, bal ve meyveden yapılmış, Kui olarak bilinen biraya benzer bir içecek tükettiklerini unutmamak gerekir.

Diğer alkollü içeceklerin tarihi ise çok daha eski olabilir. Araştırmacılar eski uygarlıkların yaklaşık 10.000 yıl önce alkolü icat ettiğini düşünüyor.



Yazan: Anu

ESKİMO TANRISI IGALUK

İnuit mitolojisi, eskimo mitolojisi, Eskimo tanrıları, Igaluk, Eskimo hikayeleri, Eskimo efsaneleri, A, mitoloji, Ay ve Güneş, Güneş tutulması, Antik inanışlar, Eskimolar,
DOĞA OLAYLARINI YÖNETEN GÜÇLÜ ESKİMO AY TANRISI IGALUK

Eskimo halkının ay tanrısı İgaluk'tur fakat bu onun birkaç isminden sadece bir tanesidir. Kanada'nın Kuzey Kutup bölgeleri, Alaska ve Grönland'da Aningan (Anningan) olarak bilinir ve yaşayan yerli halklara göre o doğa olaylarını yöneten en üstün ilahi varlıktır.

Pratik olarak her şeye hükmeder ve İnuit halklarının pantheonundaki en güçlü tanrılardan birini temsil eder.

İnuit inancında güzelliği, tutkusu ve cesareti ile tanınan güneş tanrısı Malina Igaluk’un kız kardeşidir ve onu çok sever. Fakat bu her zaman birlikte olmak zorunda oldukları anlamına gelmez. Bu ikili hakkındaki efsaneler değişkenlik gösteriyor ama ortak bir noktaya sahipler: Malina Igaluk'tan sonsuza dek kaçıyor.

Güzel bir İnuit efsanesi çok yakın olan, gençken birlikte oynayan ve gülen bu kardeşler hakkında bir hikaye anlatır. Çok uzun zaman önceydi, İgaluk ve kız kardeşi ölümlülerdi ve kuzeye uzak bir köyde yaşıyorlardı. Büyüdükçe ayrı yaşamaya başladılar.

Bir gün artık çocuk olmayan Igaluk etrafındaki kadınlara bakmaya başladı ve gözleri kız kardeşinin üzerine düştü. Onun en güzeli olduğuna kanaat getirdi.


Bir gece herkes uyurken kadınların çadırına gizlice girip kız kardeşine zorla sahip olmaya kalktı. Malina karanlık olduğu için saldırganın kim olduğunu tanıyamadı ancak ertesi gece için hazırdı.

Yine aynı şey olduğunda parmaklarını lamba isiyle kapladı ve gece tekrar gelen ziyaretçinin yüzünü onunla lekelendi.

Daha sonra lamba tekrar yandığında ırzına geçmeye kalkan gizemli adamın sevgili erkek kardeşi Igaluk olduğunu öğrenince şaşırdı.

Artık mantıklı davranamaz ve düşünemez hale gelen Malina çok utandı ve büyük hayal kırıklığı yaşadı. Meşalesini aldı ve gecenin karanlığına doğru kaçtı. Igaluk peşinden koştu, koşarken özür dilediğini haykırıyor ve af diliyordu. Fakat kız kardeşi onu dinlemedi. Elinde yanan bir meşale ile koşmaya devam etti, İgaluk da aynını yaptı ama meşalesini düşürdü. Alev kayboldu ve geriye sadece hafif bir parlama kaldı.

Kovalamaca uzun süre devam etti, ikisi de o kadar hızlı koştular ki sonunda gökyüzüne yükselerek ay ve güneş oldular.

İnanışa göre şimdi ikisi de cennetteler fakat iki ayrı odada yaşıyorlar ve sonsuza dek ayrı kalacaklar.

Igaluk yani Ay o zamandan beri parlayan kız kardeşi Güneş ile sadece bir güneş tutulması sırasında karşı karşıya geliyorlardı. Güneş’in ışığı daha ılık ve daha güçlüydü ve Ay onunla asla yarışamazdı çünkü ışığı çok daha soğuk ve zayıftı.

Bu efsane muhtemelen aile içi ilişkiyi doğru bulmayan bir İnuit topluluğunun uydurmasıdır. Bu efsaneyle hem bunu doğru bulmadıklarını, hem de bu durumun sonuçlarının sonsuz ayrılık gibi acı sonuçlarının olacağını vurgulamak istemiş ve bunu da Güneş tutulması ile betimlemiş olabilirler.

Kaynaklar:
Cotterell, A. A Dictionary of World Mythology
Freuchen P.  Book of the Eskimos

Yazan: A.Kara

CERMEN HAYALET SAVAŞÇILARI

mitoloji, tarih, Antik tarih, Cermen Hayalet Savaşçıları, Alman efsaneleri, Cermen mitolojisi, Alman mitolojisi, Roma imparatorluğu, Roma ve Cermen savaşları, A,
ROMALILARIN EN BÜYÜK ASKERİ YENİLGİSİ VE ANTİK CERMEN HAYALET SAVAŞÇILARI EFSANESİ

Derin, karanlık ve yoğun ormanları hızla ve sessizce geçtiler. Ne görüldü ne de duyuldular. Çeşitli ölümcül silahlarla eğitilmiş olup Romalılara karşı en büyük orduyu oluşturan bu hayaletlere bugün elit savaşçılar deniyor. Efsaneye göre Romalı askerler ne olduğunu anlayana kadar Germen hayalet savaşçıları hava şeffaf bir şekilde görünüyor göz açıp kapayıncaya kadar Romalıları öldürüp karanlıkta kayboluyorlardı.

Düşmanlarıyla yüz yüze gelen Vikinglerin aksine Cermen hayalet savaşçılar doğadan ve sürpriz unsurlarından yararlandılar. Ham bir yöntem olabilirdi ama kesinlikle başarılı bir askeri taktikti. Eski Romalılar bölgelerine girdiklerinden kısa bir süre sonra Cermen hayalet savaşçılarının hiç kimseye boyun eğmediğini ve böyle bir niyetleri olmadığını öğrendiler.

CERMEN HAYALET SAVAŞÇILARI KİMLERDİ?
Birinci yüzyılın ilk on yılında Almanya bugün olduğundan çok farklıydı. Ülkeye dağılmış çeşitli kabileler, gevşek bir şekilde yapılandırılmış topluluklar yaşadı. Birbirlerinden bağımsız olmalarına rağmen özgürlüğü her şeyden daha önemli olarak değerlendiriyorlardı. Bundan dolayı bir istila ile karşılaştıklarında kendilerini örgütlediler ve farklılıklarını bir kenara bırakıp düşmanlarına saldırdılar.

Romalılar için eski Cermen savaşçıları korkunç vahşi adamlardan başka bir şey değildi ve doğal olarak Barbarlardı. Ancak “Barbarlar” terimi günümüzde büyük ölçüde yanlış kullanılmaktadır. Modern zamanlarda sık sık Barbarların medeniyetten yoksun veya kötü insanlar olduklarını söylüyorlar. Ancak kelimenin gerçek anlamı unutuldu. Bu kelime eski Yunanistan'dan gelmektedir ve başlangıçta yalnızca Yunanca bilmeyen insanlara atıfta bulunmak için kullanılmıştır (Bir nevi Yunanlıların kendini üstün görüp diğerlerini aşağılaması, ırkçılık durumu).


ESKİ ROMANIN EN BÜYÜK ASKERİ FELAKETİ: TEUTOBURG ORMANI SAVAŞI
Roma İmparatorluğu kısa süre sonra kuzey-orta Avrupa'daki coğrafi bölgenin fethedilmesinin son derece zor olacağını fark etti. Bölge çoğunlukla Cermen kabileleri tarafından işgal edilmişti fakat bölgede aynı zamanda Keltler, Baltlar, İskitler ve daha sonraki süreçte Erken Slavlar da vardı.

Eğitimli Romalı askerler ile ağır silahlar kullanan Cermen savaşçıları arasındaki çatışma korkunçtu.

Mitolojisi sihir ve şeytani karanlık güçlerin gücü ile ilgili hikayelerle dolu eski Romalılar gibi bir medeniyet için Teutoburg Ormanı çok yabancı ve korkutucu bir bölge olmalıydı. 9 Eylül'de Teutoburg Ormanı Savaşı sırasında üç Romalı lejyon Romalılarla savaşmak için bir grup Cermen toplayan Çerusker şefi Arminius tarafından yenildi.

Cermen kabileleri bir zaferden daha fazlasını başardı. Üç Roma lejyonunu tamamen imha ettiler. Çok az Romalı asker sağ kurtuldu fakat kurtulanlar da köle oldu. Romalıların katliamı İmparatorluğu daha dikkatli davranmaya itti. Zaman zaman yapılan baskınlar ve seferler olsa da Romalılar bir daha asla Ren Nehri boyunca geçemediler.

HAYALET SAVAŞÇILARIN SİLAHLARI
Roma askeri birlikleri eğitimli ve düzenliydi. Büyük cesaret sahibi bu askerlere duyulan saygının bir belirtisi olarak 'Merih lejyonu veya Merihliler' adı verildi.

Disiplinli Romalı askerlerinin Cermen savaşçıların yarattığı kaostan tamamen etkilendiği anlaşılıyordu. Cermen kabileleri, mızrak, sapan, cirit ve ilkel ama etkili olan tokmak gibi çeşitli silahlar kullanıyorlardı.

Adrian Ambrose'nin Antik Roma Tarihi adlı kitabında yazdığı gibi Cermen savaşçılar asla birleşik ve yapılandırılmış ordulara sahip olarak mücadele etmediler. Savaşları geniş şekilde yapılandırılmış bir saldırı planı olan topluluklar olarak savaşan yüzlerce savaşçıdan oluşuyordu. Yani saf bir kaos..

Saha ve askeri harekat düzeninde savaşmaya alışkın olan organize Roma ordusu için bu bir kabustu.

Tarih kayıtlarının yazdığı gibi Romalılar eski Cermen hayalet savaşçılarıyla karşılaşırlar ve bu birçok insanın ölümüne neden olan yıkıcı bir andır. Yani aslında bu efsanenin kaynağının Roma'nın şaşkılığı sonrası ortaya çıktığı nettir, dönemin Cermen savaşçılarına hayalet benzetmesi yapıp bunu bir efsane haline getirmişler. Romanın kaderi güçlerini birleştiren ve onları ülkelerinden kovan Cermen kabilelerinin saldırdıkları gün mühürlenmişti.

Kaynaklar:
Ambrose Adrian - Ancient Roman History, Barbarians at the Gate: Ghost Warrior: Ancient Rome VS Germanic Barbarian
Peter S. Wells - The Battle That Stopped Rome: Emperor Augustus, Arminius, and the Slaughter of the Legions in the Teutoburg Forest

Yazan: A.Kara

İBRAHİMİ DİNLERDE KOYUN, KUZU VE KEÇİ

A, Agnus Dei, din, Dini semboller, Dinlerde kuzu, hristiyanlık, İbrahimi dinlerde koyun ve kuzu, islamiyet, Kurban ayini, Kurban vermek, mitoloji, Mitolojide kuzu, Tanrının Kuzusu, yahudilik,
DİN VE MİTOLOJİLERDE ORTAK BİR SEMBOL :
KOYUN | KUZU | KEÇİ

Elbette mitoloji ve din arasındaki fark kişinin kendi bakış açısına ve inançlarına bağlıdır. Bu özel makale sadece geçmiş ile ilgilidir dinler veya onların pratikeri ile ilgili herhangi bir kişisel yorum içermez.

Koyunların mitolojideki önemine ve hem modern hem de eski dinlerdeki durumuna göz atacağız. Din ve mitoloji örneklerini temel bir kronolojik sıraya dahil etmeye çalıştım ancak birçok mitin kökenleri ve başlangıçları bilinmediğinden mümkün olan daha kesin bir liste mümkün değildi.

Koyunların din ve mitolojideki rolüne ilişkin birkaç iyi bilinen ve bir iki az bilinen örnek seçtim.

Eski uygarlıklar çok tanrılıydı (birçok tanrıya inanıyordu). Bu eski insanların birçoğu tanrı olarak hayvanlara da tapıyorlardı ve hayvanları tanrılarını sembolik olarak temsil etmekte kullanıyorlardı. Ayrıca bu tanrıların bir hayvan biçimini alabilmek için şekil değiştirebildiğine inanıyorlardı.

M.Ö. 4000-2000 aralığında antik dünyadaki ilk yazma biçimini (çiviyazısı) geliştirdiği düşünülen  Sümerler faaliyet alanlarını koruyan ve sürüleri temsil eden tanrılar ve tanrıçalar şeklinde betimleyerek koyunu ölümsüzleştirdi. En belirgin ve güçlü olanı Dumuzi'nin annesi, koyunların ve çobanların efendisi olan koyun tanrıçası "Duttur" du. Ayrıca Gestinanna da rüyaların yorumlanmasıyla ilişkili oraküler bir tanrıça olmasına rağmen o da koyunlar ve çobanlarla ilişkiliydi. Sümerlerin çok sayıda koyun sürüsü vardı ve koyunlar tüm nüfus için önemliydi çünkü et ve giyim kaynağıydılar. Bu da birçok antik kültürde olduğu gibi koyunu ekonominin de en önemli parçasından biri yapıyordu.

Aynı şekilde Mısırlılar da koyunlara değer verdiler. Süt, et ve giyim ihtiyaçları ve toprağı gübreleyecek gübre sağlamak konusunda koyunlara bağımlıydılar. En eski zamanlardan itibaren Mısırlılar hayvanlara tapıyorlardı ve çeşitli dönemlerde bazı hayvanları kutsal ilan ettiler, bu hayvanlar ile de tanrılarını ve tanrıçalarını temsil ettiler. Koyunlar da dahil olmak üzere bezle sarılmış hayvan kalıntılarını içeren birçok eski Mısır mezarı bulunmuştur.


Mısır'ın dini bağlamda koyunlarla olan ilişkisine ek olarak Tanrı Khnum bir koçun kafasına sahipti. Mısır medeniyetinin başlangıcından itibaren aslında Nil'in kaynağının tanrısı olan ve diğer tüm yüzlerce tanrı ve tanrıçayı yarattığına inanılan Khnum'a ibadet ediliyordu. Kendisine yaratıldığına inanılan tanrıların en önemlisi olarak saygı gösteriliyordu ve çünkü inanışa göre yaratılışı bütünüyle ortaya çıkaran ilk yumurtayı yapan oydu.

Eski Mısır'da ilkel sularda doğduğu söylenen bir yaratıcı ve doğurganlık tanrısı olan Heryshaf da koç ya da koç başı olan bir adam figürü ile temsil edilmiştir. Mısır mitolojisinde Ra ve Osiris ile ve Yunan mitolojisinde ise Herakles olarak tanımlanmıştır.

Koç kafalarının ayrıca ülkemizdeki Çatal Höyük’te bulunan antik Neolitik tapınaklarda bir miktar dini öneme sahip olduğunu ortaya çıkarmıştır.

Yunanlılar, Romalılar ve diğer kültürler tanrıları yatıştırmak, onların gönüllerini yapmak için hayvanların kurban edilmesinde bir sakınca görmemiş ve birçok hayvanı kurban etmişlerdir. Koyun içeren hayvan kurbanları şükretme, iyi şeyler isteme gibi durumları içeriyordu ve kehanetler için hayvan iç organlarının kullanılması yaygın bir eylemdi. Bu gelecekten haber almanın bir yolu olarak görülüyordu. Bu nedenle koyun karaciğerinin en sık kullanılan organ olduğu görülmektedir. Eski kültürlerde hayvan kurban etmek dini pratiğin ayrılmaz bir parçasıydı ve bazı durumlarda insan fedakarlığının yerine geçiyordu. Mitolojiye göre Yunan kültüründe tanrılar insan kurban edilmesinden zevk alıyorlardı ancak görünüşe göre sembolik olarak birkaç damla kan damlatılması da kurban yerine geçebiliyordu.

Bu sembolizm İbrahim'e Tanrı'nın sadık ve itaatkar bir hizmetkar olduğunu kanıtlaması için Tanrının ondan tek oğlu İshak'ı öldürmesini istemesi ile İncil'de kendini gösterir. İslam geleneğinde İshak yerine İsmail kurban edilmek üzere seçilen oğuldur ancak bu açıkça Kuran'da belirtilmez. Bu olay sonrası İbrahim'in inancı kanıtlandı ve olay gerçekleşmeden önce bir koç belirdi ve İshak'ın (İsmail) yerini aldı.

Koyunları korumaları için antik Yunan halkı tanrılar ürettiler. Libya'daki Yunan Kirene kolonisinde tanrı Aristaios çoban ve arıcıların tanrısı olarak kabul edildi. Ona çobanlar tarafından ibadet edildi çünkü hem erkeklerin hem de sürülerinin koruyucusu olduğuna, onları kurtlar, hava durumu ve avcılar gibi kötü niyetli kuvvetlerden korumak için gözettiğine inanılıyordu.

Herakles ve Odysseus ile kıyaslanabilecek birçok Yunan mitolojisi kahramanlarından biri de altın koyun postu arayan Yason'dır.

Hikaye Yason'ın kendisini Selanik'teki Iolcus tahtına koymak için gerekli olan kanatlı koç Chrysomallos'un kanatları için gerekli olan efsanevi altın postunu arayışını anlatıyor. Farklı varyasyonları da bulunan çok eski bir hikayedir bu.

Koyun tek tanrılı İbrani dinlerinde önemli bir rol oynar. İbrahimi dinler tek bir tanrıyı yani İbrahim'in Tanrısı olduğuna inanan ve aşağıdakileri içeren tüm dinleri içerir: Yahudilik, İslamiyet ve Hristiyanlık.
Koyunlar, kuzular ve çobanlar bu dinlerde belki de diğer dinlerden çok daha sembolik şekillerde yer alırlar. İbrahim, İshak, Yakup, Musa ve Kral Davut gibi bir çoğu çobandı. Koyun ve çoban kavramı İncil'de 247 kez dile getirilir. Eski zamanlardaki İbrahimi geleneklerinde kuzu bir varlığın değerinin yüksek olduğunu gösterirken koyun ise serveti temsil ediyordu. Bu nedenle kuzu kurban etmek yerleşmek, inanç ve itaat göstermek ya da Tanrı'nın daha değerli bir iyiliğini elde etmek için uygulanıyordu.

Daha önce de belirtildiği gibi İbrahim'in oğlu İshak yerine bir koç öldürüldü. Bu geleneğe göre inancının bir testi olarak Tanrı, İbrahim'in oğlunu feda etmesini istemişti ancak bunu yapmadan önce bir melek araya girerek bir koç getirmişti ve İshak yerine koç feda edilmişti.

Hz. Muhammed'in 570-632 yıllarında kurduğu İslam geleneğinde kurban bayramı sırasında bir koyun kurban edilir. Böylece İbrahim'in Allah için oğlu İsmail'i feda etmekten geri kalmadığı ve İblis'in İbrahimi oğlunu feda etmeye daha istekli hale getirdiği anılır. Allah'a olan bağlılığı anmak için bir kurban bayramında bir koyun öldürülürdü (sakın iyide inek de kesiyoruz demeyin, Arabistan'da, çölde inek ne gezer?).
İbrahim fedakarlık yaparak oğlunu kurban etmek üzereyken Allah müdahale etti ve bunun yerine Allah ona kurban etmesi için bir kuzu gönderdi. Bu olay daha sonra Kurban Bayramı olarak müslümanlar tarafından kutlanmaya başlandı.

Yahudilikte ise Tevratın emirlerine uygun olarak Fısıh'da paskalya kuzusu olarak da bilinen kuzu kurban edilir. Fısıh'da verilen kurban ile tanrının Mısırlıların ilk doğan oğullarının hayatlarını alıp İsrailli kölelerinin ilk doğan oğullarını bağışlaması anılır. Fısıh Bayramı sırasında her bir hanenin kapı eşiği İsraillilerin evlerini tanımlamak için kuzu kanıyla işaretleniyordu. Fısıh hatıra fedakarlık Kudüs Tapınağı mahkemesinde gerçekleşti ve genellikle bir yıl kusursuz bir ram kuzu oldu, kusursuz ve kesin bir ayin sırasında teklif edildi.


Eski ahit aynı zamanda günahların bir kefareti olarak kuzuların kurban edilmesi gerektiğini ifade eder:
[Levililer 4:32-34]
32) Eğer biri günah sunusu olarak bir kuzu getirirse, kuzu dişi ve kusursuz olmalı. 33 Elini günah sunusunun başına koyacak ve yakmalık sunuların kesildiği yerde onu günah sunusu olarak kesecek. 34) Kâhin sununun kanına parmağını batırıp yakmalık sunu sunağının boynuzlarına sürecek. Artakalan kanı sunağın dibine dökecek.

Başka bir deyişle Yahudi geleneğinde günah kusursuz, masum bir kuzunun kanının dökülmesiyle affedilebilir. Benzer şekilde Hristiyanlar Tanrı'nın kusursuz kuzusu olan İsa'nın kanı ile günahlarından kurtulduklarına inanmaya başlayacaklardı ve bu yüzden İsa "Tanrı'nın Kuzusu" olarak adlandırılacaktı. Eski Ahit'te hayvan kurban etmenin tek kefaret yolu olduğuna ve bunun yerine günahın yalnızca dua ve tövbe ile kefaretinin mümkün olabileceğine dair bir referans bulunmamaktadır. Aslında Musevi inancına göre kefaret modern zamanlarda genel olarak uygulanmayan hayvan kurban etmeye başvurulmaksızın da başarılabilir. Kudüs'teki tapınakta gerçekleştirilen kefaret için yapılan ayinler İsraillilerin rahip sınıfı olan Kohanimler tarafından yapılırdı. Ayin sadece hayvan kurban edilmesini değil aynı zamanda dua ve şarkı söylemeyi de içeriyordu.

Popüler ve iyi bilinen Mezmur 23'de Tanrı'nın bir çoban ve onun takipçileri de koyunlara benzetilir:
[Mezmur 23]
RAB çobanımdır, 
Eksiğim olmaz. 
2) Beni yemyeşil çayırlarda yatırır, 
Sakin suların kıyısına götürür. 
3) İçimi tazeler, 
Adı uğruna bana doğru yollarda öncülük eder. 
4) Karanlık ölüm vadisinden geçsem bile, 
Kötülükten korkmam. 
Çünkü sen benimlesin. 
Çomağın, değneğin güven verir bana. 
5) Düşmanlarımın önünde bana sofra kurarsın, 
Başıma yağ sürersin, 
Kâsem taşıyor. 
6) Ömrüm boyunca yalnız iyilik ve sevgi izleyecek beni, 
Hep RAB’bin evinde oturacağım. 

Koyun veya kuzu sembolizmi Hristiyan geleneğinin de önemli bir parçasıdır. İsa genellikle bir çoban, takipçileri ise bir sürü olarak anılır. İncil'den bir örnek:
[Yuhanna 10:1-6]
1) Size doğrusunu söyleyeyim, koyun ağılına kapıdan girmeyip başka yoldan giren kişi hırsız ve hayduttur.
2) Kapıdan giren ise koyunların çobanıdır.
3) Kapıyı bekleyen ona kapıyı açar. Koyunlar çobanın sesini işitirler, o da kendi koyunlarını adlarıyla çağırır ve onları dışarı götürür.
4) Kendi koyunlarının hepsini dışarı çıkarınca önlerinden gider, koyunlar da onu izler. Çünkü onun sesini tanırlar.
5) Bir yabancının peşinden gitmezler, ondan kaçarlar. Çünkü yabancıların sesini tanımazlar.
6) İsa onlara bu örneği anlattıysa da, ne demek istediğini anlamadılar.

[Yuhanna 10:11-12]
11) Ben iyi çobanım. İyi çoban koyunları uğruna canını verir.
12) Koyunların çobanı ve sahibi olmayan ücretli adam, kurdun geldiğini görünce koyunları bırakıp kaçar. Kurt da onları kapar ve dağıtır.

İsa'ya ayrıca Tanrı'nın Kuzusu adı verilir. Daha önce de belirtildiği gibi Hristiyan geleneğinde İsa'nın, insanın günahını telafi etmek için çarmıhta ölme konusundaki nihai misyonu fedakar bir kuzuya benzer.

Birçok Hristiyan aziz koyun ve çobanların koruyucusu olarak kabul edilir. Örneğin Bernadette Soubirous, Cuthbert, Silos Dominic ve Regina.

A, Agnus Dei, din, Dini semboller, Dinlerde kuzu, hristiyanlık, İbrahimi dinlerde koyun ve kuzu, islamiyet, Kurban ayini, Kurban vermek, mitoloji, Mitolojide kuzu, Tanrının Kuzusu, yahudilik,

Hristiyan kiliselerinde sık sık "Agnus Dei" yani Tanrının Kuzusu olarak tasvir edilen İsa sembolü göreceksiniz.

Dini sanatta Agnus Dei haç ve Hristiyan pankartı tutan bir kuzu olarak İsa'nın görsel bir sunumudur. Bunu eski Hristiyan toplumların flama ve bayraklarında görmek mümkündür. Haç genellikle kuzunun sol omzuna dayanır ve sol el ile tutulur. Haç George haçıyla benzer şekilde en çok kırmızı üzerinde resmedilir ancak farklı renklerin de işlendiği görülür. Mesela kiliselerde kuzunun kalbinden kan geldiği resmedilir. Bu çizimler dünyadaki günahları ortadan kaldırmak için İsa'nın kanının akmasını sembolize etmektedir.

Agnus Dei'yi antik pencerelerde, yastıklarlarda ve hanedanlık armaları üzerinde birçok değişik formda görebilirsiniz.

Agnus Dei Aşai Rabbani ayininde kullanılan "Tanrı'nın Kuzusu" ilahisidir.

Hem Katolik hem de protestan Hristiyan kiliselerinde Mesih'in kanını ve vücudunu temsil etmek için kullanılan Konak, Ekmek ve şarabın dağıtımı sırasında söylenen Agnus Dei Tanrı'nın Kuzusu'na dair bir yakarma, duadır.
"Dünyanın günahını ortadan kaldıran Tanrı'nın kuzusuna bakın"

Hristiyan geleneğine ek olarak kuzu masumiyet, nezaket, huzur ve acı çekerken sabırlı olmanın simgesidir. Hristiyanlıkta da İsa'nın nazik nitelikleri ifade eder.

Hristiyan geleneğine göre İsa'nın çarmıhtaki ölümü günahlar için yapılan bir fedakarlıktı ve burada İsa'nın kurban edilen bir kuzu ile benzetilmesinden dolayı hayvan kurban etme kültürünün devam ettiği görülüyor. Yunanistan ve Romanya'daki Paskalya kutlamaları bir kuzu öğünü içerir.

Koyun ve kuzu özellikle kilise pencereleri gibi birçok Hristiyan ikonografisinde yer almaktadır.


Yazan & Çeviren & Derleyen: A.Kara

EIKTHYMIR VE HEIDRUN

mitoloji,A, İskandinav mitolojisi, Valhalla,İskandinav efsaneleri,Viking efsaneleri,Eikthyrnir,Heidrun, Norveç mitleri, Viking inanışları,Yggdrasil
Etkileyici, efsanevi hayvanlar kutsal kabul edilen Yggdrasil ağacının içinde ve çevresinde yaşarlar. Entrika ve dedikodu yayıcı sincap Ratatoskr, Asgard ve Yggdrasil'den nefret eden ceset yiyici bir ejderha olan Nidhogg (Nídhöggr) da bunlara dahil.

Asgard'ın iki sakini olan Eikthyrnir (“Dikenli Meşe”) büyülü bir erkek geyik iken Heidrun ise dişi bir keçidir ve Valhalla sakinlerinden bu iki canlı Asgard ve kutsal Yggdrasil'in hayatında da rol oynarlar.

Bu ikisi genellikle Valhalla'ya girişi gösteren ortaçağ gravürlerinde resmedilmiştir.

BİR ERKEK GEYİK VE DİŞİ KEÇİ NEDEN LAERADR AĞACININ ÜZERİNDEDİR?
Efsane ve yazıtlarda Eikthyrnir ve Heidrun Valhalla'nın tepesinde durup yaprak dökmeyen ağaç Yggdrasil’in en yüksek bölümü olan Laerad'ın yapraklarını yerken tanımlanırlar.

Eikthyrnir, Grímnismál'da (veya "Grimnir Şarkısı"), İzlandalı yazıların en eski anıtının en eski eseri olan "Şiirsel Edda" da yer almaktadır. "Grimnir Şarkısı" nda evrenin kökeninin bir görüntüsünün yaratıldığı anlatılır: Yggdrasil'in büyülü külü, içinde yaşayan hayvanların tanımı ve dünyanın dev Ymir'in bedeninden yaratılışının ayrıntıları vs.

Snorri'nin Grimnir Şarkısı'nda Eikthyrnir'in (Büyülü erkek geyik) bir su kaynağı olduğu görülmekte:
"Eikthyrnir erkek geyiğin adı
Ev sahibi babanın holünde duran,
ve Lærad’ın dallarını otladı;
ve onun boynuzlarından akan ss Hvergelmir'e damlar,
o andan itibaren tüm sularda akar..."

Eikthyrnir gücünü tüm yaşamın kaynağı ve efsanevi dokuz İskandinav dünyasının yeri olan Yggdrasil'den almaktadır. Yine Snorri Sturluson tarafından yazılan Edda kitabındaki nesirlerden biri olan "Gylfaginning"de ve 13. yüzyıldaki Şiirsel Edda kitabında da Eikthyrnir'in boynuzlarından atılan gizemli bir sıvının (su) Hvergelmir’e (Eski İskandinav kültüründe “köpüren ve kaynayan bahar”) düştüğü yazılıyor.

Pek çok yılanın ve ejderha Nidhogg'un yaşadığı kuyu en yoğun duman ve sisin kaçınılmaz dünyası olan Niflheim'da bulunuyor. Diğer iki kuyu Yggdrasil'in altında yatan ve bir Norns üçlüsü ile ilişkili olan Urðarbrunnr ve buz devlerinin evi Jötunheimr'ın yakınında bulunan Mímisbrunnr'dur.


DİŞİ KEÇİ HEİDRUN TANRI VE SAVAŞÇILARA GÖKSEL BAL LİKÖRÜ SUNAR
Dişi keçi Heidrun genellikle Yggdrasil ile özdeşleşen Laerad adlı bir ağacın dallarını kesen Valhalla çatısında durur.

Snorri Sturluson'un Gylfaginning (Şiirsel Edda) adlı kitabında şöyle yazıyor:
"Heidrún denilen dişi keçi Valhalla'da ayağa kalkar ve iğneleri çok ünlü olan ve Léraðr adı verilen ağacı kolundan ısırır ve o an dişi keçinin meme başı o kadar çok bereketli hale gelir ki her gün bir şarap fıçısını doldurur…"

Böylece Heidrun Valhalla'da her gün savaşan tanrıları ve düşmüş kahramanları besleyen, hiç bitmeyen muhteşem bir likör üretir. (‘Gylfaginning’).

Bu likör salonda harika bir içki olarak Valhalla'da bile yer alıyordu. Tüm kahramanları sarhoş edecek kadar yeterli etkiye sahipti. Düşmüş savaşçılar ise sihirli yaratık Saehrimnir'den gelen en iyi etle besleniyorlardı. İskandinav mitolojisinde Sæhrímnir her gece öldürülen ve yenilen bir domuzdur. İnanışa göre öldürülüp yedikleri Sæhrímnir ertesi gün besin sağlamak için Valhalla'da tekrar canlandırılırdı.

İnanışa göre yemek büyük bir sorun değil çünkü Valhalla'da Sæhrímnir'in etinin yeterince besleyemeyeceği kadar fazla insan olmayacaktı.

Bu nedenle savaşçılar cennetteki yaşamın bir sonraki günü için hiçbir zaman yemek yokluğu çekmiyorlardı.

Kaynaklar:
Lindow, John (2001). Norse Mythology
Brink Nicholas E. Baldr's Magic

Yazan: A.Kara

EFSANEVİ JAPON DEMİR USTASI : AMAKUNİ

A, mitoloji, Japon mitolojisi, Samuray kılıcı, Samuray kılıcı efsanesi, Amakuni, Demirci Amakuni, Samuray kılıcının babası, Japon efsaneleri, Efsanevi demirci
EFSANEVİ JAPON DEMİRCİ VE SAMURAY KILICININ USTASI
Eski kayıtlar modern çağın başlangıcına kadar 33.000'den fazla demirci olduğunu (silah ve zırh yapımcıları) doğrulamaktadır.

Japon silah tarihi çok eskilere dayanıyor, ancak bu tarihin efsanevi dönüm noktası efsanevi bir Japon kılıç üreticisi olan Amakuni Yasutsuna'nın MS. 700'lerde Asuka döneminde önemli bir 'tachi' olarak bilinen ilk tek kenarlı, kavisli kılıcı tasarlamasıdır. Budizm'in Çin'den Japonya'ya gelmesiyle ilişkili olan Japon güzel sanatları ve mimarlık tarihinde de tarihi bir dönemdir.

BÜYÜK DEMİRCİ AMAKUNİ HAKKINDAKİ EFSANELER
Eski bir efsane de Amakuni'yi Samuray Kılıcı'nın Babası olarak onaylar.

Amakuni ve oğlu Amakura İmparator Mommu'nun (683-707) savaşçı ordusuna kılıç yapmak için görev yapan bir zırh ekibine liderlik eden ünlü demircilerdi. Daha sonra oğlu Amakura babasının çalışmalarına devam etti.

Bir gün Amakuni ve oğlu Amakura atölyelerinin kapısında durup savaştan dönen imparatorluk savaşçılarına baktılar. Zırhların başarılarına rağmen Amakuni'ye herhangi bir takdir madalyası verilmedi yada övülmedi.

Savaşçıları izleyen Amakuni aniden savaşçıların neredeyse yarısının savaş alanından kırık kılıçlarla döndüğünü fark etti.

Birden silahlarının işe yaramaz olduğunu anladı. Hayal kırıklığı onu o kadar bitirdi ki kırılma nedenlerini öğrenmek için kılıç kalıntılarını topladı.


YİYİP İÇMEDEN 7 GÜN 7 GECE
Silah tasarımları hatalı mıydı? Bunu çözmesi zaman almıştı. Yedi gün ve gece boyunca hiçbir şey yiyip içmedi ve bu süre zarfında kılıç yapmanın daha iyi bir yolunu aradı.

Efsaneye göre bir gün gördüğü rüyada sorununa ustaca bir çözüm buldu. Yumuşak bir çelik çekirdeği daha sert bir yüzeyle kaplaması gerektiğini ve silahın kavisli bir kenarı olması gerektiğini fark etti. Bu kısım kesmek için daha uygun ve darbelere karşı daha dayanıklı olacaktı. Düz kılıçlar uygun şekilde dövülmüyordu, sert cisimlere karşı yeterince dayanıklı değillerdi hatta savaşçıların zırhları bile bu kılıçları kırmaya yetiyordu.

Amakuni "Eğer savaşçılarımız kılıçlarımı savaşta kullanmak istiyorlarsa kırılmayacak bir tane yaratmaya çalışacağım" dedi.

Lawrence Winkler'ın Samuray Yolu adlı kitabında şöyle yazıyor:
"Baba ve oğul iki demirci ustası kendilerini demirhaneye mühürlediler ve ilhan için Şinto tanrılarına dua ettiler"

"Yedinci gecede kutsal Kami bir rüyada onlara kılıcı gösterdi - tek bir kenarlı, hafif kavisli bir kılıcın parıldayan görüntüsü… Ne yapacaklarını bile tam olarak bilmeden güneşin ilk ışıkları ile birlikte en kısa sürede demirhaneye koştular. Demiri dövmeye başladılar, yaptıkları kılıç onları açığa çıkarıyordu..."

DAHA İYİ KILIÇ İÇİN AĞIR ÇALIŞMALAR
Amakuni ve oğlu 31 gün boyunca çok çalıştılar. En iyi demirler en iyi çelikler eritildi ve günlerden bir gün artık kavisli, yeni, tek kenarlı kılıçları hazırdı. Neredeyse imkansız bir iş başarılmıştı. İlahi demirci ve zanaatkar Ilmarinen'in bir Sampo yaratması gibi Amakuni de İmparatorlu Koleksiyonua ilk kavisli NipponTo olan Kogarasu Maru (Kogarasumaru) yani "Küçük Karga" yı yapmıştı.

Eski ve feodal Japonya'nın samurayları tarafından kullanılan ilk katana silahıydı. Yetenekli ve hırslı bir kılıç ustası olan Amakuni hiçbir darbenin kıramayacağı silahlar yapan ünlü Yunan tanrısı Hephaistos'u hatırlatıyor.

KILIÇLARI TEST ZAMANI
Bir sonraki baharda başka bir savaş başladı fakat bu kez savaşçılar onun atölyesinden kuşanmışlardı. Savaş sonrası tüm kılıçları hala sağlam ve mükemmel görünüyordu.

İmparator kılıç ustasının evinin önünden geçerken gülümseyerek onu takdir ettiğini gösterdi ve "Siz uzman bir kılıç üreticisisizsiniz. Yaptığınız kılıçların hiçbiri bu savaşta başarısız olmadı" dedi.

Amakuni'nin ne zaman öldüğünü kimse bilmiyor ama bir efsaneye göre o sadece kılıçların mutlu ve saygın bir ustası değildi aynı zamanda yarattığı bıçaklardan alınan çok miktarda kanla ölümsüzleşmişti.

Yazan: A.Kara