HABERLER
Dini Haber

JAPON TİLKİ RUHU "KİTSUNE"

Hazırlayan: A.Kara

KİTSUNE (狐狸精)

Japon mitolojisindeki tilki ruhu Kitsune, Kore'de Kumiho (구미호) ve Çin'de Huli Jing (狐狸精) olarak bilinir. Temelde aynı yaratıktır ancak bölgeye göre birkaç farklılık içerir.

Her üç kültürde de tilki ruhu çoğunlukla kötü bir yaratık olarak görülür. Çeşitli nedenlerden dolayı insanlarla birlikte olmaktan hoşlandığına inanılır. Fakat onunla karşılaşan talihsiz birey için sonuçlar neredeyse her zaman kötüdür. Bir tilki ruhunun bir insanı aramasının ana nedeni onların yaşam güçlerini emmek, hatta insan etini yemek ve böylece o kişinin sahip olabileceği tüm güçleri, hatıraları, bilgileri, hatta onun insan formunu bile çalmaktır.

Bir tilki ruhu büyüdükçe daha güçlü hale gelir ve yaşam gücünü emdiği insan sayısı arttıkça gücüne güç katar. Bir tilkinin ancak yeterli yaşam gücü kazandığında ve 500 yaşına ulaştığında insan biçimi alabildiği ve her 100 yaş için fazladan bir kuyruk çıkardığı söylenir. Tilkilerin en yaşlısının 900 yaşında veya dokuz kuyruğu olan daha yaşlı bir tilki olduğu söylenir. League of Legends adlı oyundaki şampiyonlardan 9 kuyruklu Ahri'de özünde bu Uzakdoğu efsanelerinden esinlenerek yaratılmıştır.

Kore'de Kumiho genellikle öpücükle insanlardan bilgelik çalmak için ağzında taşıdığı mermerden yapılmış bir taş kullanır. Kore mitolojisinde bir tilki ruhu 100 yaşına ulaştığında insan şekline bürünebilir ve büründüğü insan formu her zaman dişidir. Ancak tilki ruhunun dönüşebilmesi için kafasının üstüne yerleştirdiği insan kafatasını kullanması gerekir. Yada şeklini almak istediği bir insanı yemelidir. Tilkinin kendisi dişi olmasa da bürüneceği insan şekli her zaman çekici bir genç kadın olacaktır.

Kumiho'lar çoğu zaman hedeflenen kurbanın tanıdığı birinin şeklini alırlar. Bu garantili bir yöntemdir çünkü avlarına yaklaşmaları daha kolay olur. Kişinin bir Kumiho ile karşılaştığını belirten ipuçlarından biri, onun şeklini aldığı kişiden farklı davranması, onun gibi konuşmaması veya yemesidir.

İnsan şekline bürünen bu tilki ruhları normalden farklı bir göz rengine sahip olabilir ve eski tarz veya lisanda konuşabilirler. Ayrıca kuyruklarını da saklamaları gerekir. Bu yüzden inanışa göre bir Kumiho, karşısındakine sırtını dönmeyi reddederek kuyruğunu saklamak için elinden geleni yapacaktır.

Çin mitolojisinde ise büyük güce sahip olan ve erkekleri baştan çıkarmaya uğraşan kadınlar, Huli Jing'ler vardır. Bunların çoğu zaman saray entrikalarını tamamen kendi eğlenceleri için manipüle etmeye çalıştığına, kendilerini generallerin ve imparatorların hayatlarına sokmaya çalıştığına inanılırdı. Yine de temelde bir tilki ruhunun gerçek niyetinin ne olduğunu bilmek zordu.

Çin hikayelerindeki tilki ruhu Huli Jing birlikte olduğu adama çok nazik ve yararlı görünebilir. Fakat akraba ya da basit hizmetkârlar olsun, evdeki diğer kadınlara karşı her zaman kötü ve hilebazdır. Kadınlara karşı acımasız ve çoğu zaman ölümcül 'oyunlar' oynamaktan hoşlanır ve bu oyunlarına her zaman kaza süsü vermeyi de başarır. Hele bir de üvey bir kız çocuğu isen yaşamına lanet edersin.

Huli Jing'in birlikte olduğu erkekler genellikle çok hızlı bir şekilde iktidara gelir, zenginlikleri ve büyük toprakları ile ünlü olurlar. Daha sonra Huli Jing, eşinin kibrinin ürettiği tüm enerjiyi emdiğinde adam yaşlanmaya ve bunamaya başladığında tilki ruhunu besleyecek enerji üretemez olur. Bu yüzden sonsuz güzelliği ile oradan ayrılırken ardında kaybettiği aşk yüzünden solan adamı bırakır.

Çin klasik metinlerinden "Dağlar ve Denizler" (山海經), bu tilki ruhu için şöyle der:
有獸焉,其狀如狐而九尾,其音如嬰兒,能食人
Burada dokuz kuyruklu tilki şeklinde bir canavar var, bebek gibi ses çıkarıyor ve erkekleri yiyor.

Fakat Tilki ruhunun en bilinen ve popüler adı Japonya'dan gelir; Kitsune. Japonya'da Kitsune hem erkek hem de kadın olabilir ancak dişiler çok daha yaygındır. Kitsune adının bir araya getirilmiş iki kelimeden oluştuğuna inanılır. Bazı kaynaklar ismin nereden geldiğini şöyle açıklar:
Kitsu - bir tilkinin çıkardığı sestir ama aynı zamanda "Buraya gel" anlamına da gelebilir.

Tsune - ise "her zaman" anlamına gelir ancak "Ki" nin alternatif bir okuması da olabilir çünkü okurken kullandığınız Kanji'ye bağlı olarak hem "altın rengi" hem de "enerji" anlamlarına gelebilir. Ve kelime sonundaki "Ne" ise Japonca 'da iyi bir ruh halini ifade etmenin veya aşırı vurgulamanın dişil bir versiyonudur. Örneğin: Shiawase-ne (Çok mutluyum) yada ya da li-ne! (Harika) gibi. 

Yani Kitsune, onu nasıl yorumladığınıza bağlı olarak "her zaman altın" veya "her zaman enerji / enerji dolu" gibi anlamlara gelebilir.

Tilki ruhunun adını nasıl aldığına dair en popüler masallardan biri Nihon Ryouiki'de (日本 霊 異 記) bulunan ve kabaca "Japon Hayalet Hikayeleri" olarak tercüme edilen, tuhaf ve alışılmadık bilgilerden oluşan bir koleksiyonda yer alır. Hikaye şöyledir:

Bir zamanlar çiftliğinde çalışmakta olan çok yalnız bir adam vardı. Her gün çalıştığı için bol bol yiyeceği ve bakımlı güzel bir evi vardı ama karısı yoktu. Yıllarca evlenmek için kendine uygun bir kadın aradı ama asla bulamadı. Bir gün tarlasındayken başını kaldırdığında şaşırtıcı derecede güzel bir kadın gördü ve hemen aşık oldu. Ona sahip olduğu her şeyi, ona nasıl bakabileceğini anlattı ve evlendiler. Evlenen çift uzun yıllar çok mutlu yaşadılar. Bir gün karısı çiftçiye büyük sevinçle nihayet hamile olduğunu ve tam bir aile olacaklarını söyledi. Adam çok sevindi; Karısına ve doğmamış çocuğuna büyük özen gösterdi. Nihayet bebek doğduğunda, evcil köpeğinin de tek bir köpek yavrusu doğurduğunu gördü. Çocuğun ve köpeğin birlikte büyüyeceğini ve iyi arkadaş olacağını umuyordu. Ancak yavru büyüdükçe, görünürde hiçbir neden olmaksızın çiftçinin karısına karşı giderek daha fazla düşman olmaya başladı. Aylar böyle geçti, bir gün köpek kadının koluna saldırarak cüppesinin kolunu yırtınca ölüm korkusuna kapılan kadın cübbe ve onun sökülen ipekleri içinde kayboldu. Onun yerini dokuz kuyruklu bir tilki doldurmuştu. Şaşırıp kaldı, ne yaptığını anlayınca evden ve köpeğin öfkeli çenesinden uzaklaştı.
Günler, haftalar, aylar geçti fakat geri dönmedi. Adamın kalbi kırılmıştı, karısını seviyordu ve onu özlüyordu. Hatta onun bir tilki ruhu olmasını bile umursamıyordu. Adam her gece çaresizlik içinde onun için ağlarken, boğuklaşarak gözyaşlarından kopan sesiyle geri dönmesi için şöyle seslenirdi: "Kitsu-ne?"

Bu tür hikayeler genellikle Shugendō ve Onmyōdō rahipleri ve Abe-No-Seimei, En-No-Gyoja gibi yetenekli kişilerin yazdığı hikayeleridir. İkisi de annelerinin birer Kitsune olduğunu iddia etmiştir.

Yukarıda yer alan hikayedeki tilki ruhu yardımsever ve iyi kalpli olmasına rağmen kaçmayı seçtiğinde sevdiği adama yine de üzüntü getirmiştir. Hikayenin bazı versiyonlarında adam daha sonra yalnızlıktan ölür. Farklı varyantlarında ise sevgilisini aramak için evinden ayrılır ve asla geri dönmez.

Japon mitolojisinde üç farklı Kitsune türü vardır. Bunların her birinin kendine özgü özellikleri vardır:

Youko'lar, Kitsune olarak kabul edilir ancak genellikle tilki ruhları değil de tilki şeklini almış şeytanlar olarak görülürler. Huli Jing şiirinin onlardan bebek gibi ses çıkaran varlıklar olarak bahsettiğini gördük. Bu aslında bir avlanma yöntemidir. Sesi duyanlar etrafta kurtarılmayı bekleyen bir bebek olduğunu düşünüp onu aramaya koyulurken nasıl bir tuzağın içine çekildiklerini fark etmez ve sonunda yaratık tarafından yenirler.

Myoubu'lar kendilerini özellikle refah ve dünyevi başarı kamisini olan "Inari O-kami"nin habercisi olarak nitelendiren tilki ruhlarıdır. Kötülük yapamaz ve onlara inananlara yardım etmeye yemin ederler. Kendine özgü kırmızı önlükler giyen bu heykelleri Japonya'da bazı türbe ve mezarlıklarda görmek mümkündür.

Nogitsune'ler insanlarla doğrudan etkileşime giren tilkilerdir. Çin ve Kore mitoslarından farklı olarak iyi veya kötü olabilirler. Inari O-kami ile uyumlu değillerdir ve bu yüzden "vahşi" olarak kabul edilirler. Ancak gerçek bir tilki gibi değildirler. Yani yapmak istediklerini kendileri seçebilir ve sonuçları (karmik tazminat) konusunda endişelenmezler.

Kitsune'ler hakkında bulacağınız tüm hikayeler arasında, bazen insanlara musallat olmayı bazen ise onlarla arkadaş olmayı seçerek hayatlarını sürdüren türler olarak en çok göreceğiniz tilki ruhu türü Nogitsune'lerdir.

TİLKİ RUHU NASIL FARK EDİLİR?

Japon mitolojisinde Kitsune'ler genellikle gizlenemeyen bazı özelliklerden dolayı fark edilirler. Kumiho'larda olduğu gibi Kitsune'ler de neredeyse her zaman bir kuyruğa ve bazen de tilki kulaklarına sahiptirler. Sık sık gölgelerde kalmaya çalışarak bunları gizlemeye çalışırlar.

Çoğu zaman insanlarla etkileşime girmedikleri ve sadece yüz yılda bir veya daha uzun sürede ortaya çıktıkları için güncelliğini yitirmiş veya modası geçmiş olarak değerlendirilebilecek kelimeler kullanabilir, farklı konuşabilir ve mevcut dilin kullanımını bilmeyebilirler. Çok yavaş veya olağandışı bir hızda konuşabilirler.

Japonca'da Kitsune'lerin telaffuz etmekte zorlandığı söylenen kelimeler vardır. Bu kelimelerden biri de "Moshi"dir. Bu yüzden tilki ruhuna inanan insanlar evlerine gelen misafirin Kitsune olup olmadığını anlayabilmek için "Moshi-moshi?" sözünü kullanırlar. Hatta günümüzde bunu cep telefonunda uygulayanlar bile vardır. Telefonda karşılıklı olarak "Moshi-moshi" diyerek iki tarafın da normal insanlar olduğunu doğrularlar.

İslam'daki cin inanışına benzer şekilde Kitsune ve köpeklerin bir araya gelmesi soruna yol açar. Çünkü köpekler onlardan aşırı korkarak kaçabilir yada saldırabilir. Dolayısı ile tilki ruhları da köpeklere zarar verebilirler. Genellikle köpeklerin homurdanarak bu ruhları kovalamaya çalışacağına inanılır.

Kitsune'lerin görünmez olma yeteneğine sahip olduklarına inanılsa da tilki kulaklarının açığa çıktığı gölgelerini gizleyemedikleri söylenir. Tütsü dumanını kullanarak da onları görmek mümkündür. Duman formlarının ana hatlarını çizerek korkuturken, tütsü kokusu onları rahatsız edecektir.

Kitsune'lerin yansımaları da onları ele verir. Su, cilalı metal plakalar, metal kaşık-kaplar ve tabii ki ayna ve benzeri yüzeye sahip her şey onların asıl yüzünü ortaya çıkaracağından bunlardan uzak durmaya çalışırlar. Bu yüzden yüzüne ayna tutmayı reddeden bir kadının ya bir Kitsune olduğundan ya da bu ruhlardan biri tarafından ele geçirildiğinden şüphelenilirdi.

Inarizushi adında, kızarmış ve çok tatlı tadı olan bir tür tofu ve pirinç suşisi vardır. Bu yiyecek genellikle Tanrı Inari O-Kami'ye adak olarak bırakılır. Kitsune'nin bu suşiye karşı koyamayacağı ve lezzetli ikramın tadını çıkarmak için tilki ruhuna döneceği söylenir. Dolayısı ile inanışla göre bu suşiyi dışarıda bırakırsanız Kitsune'leri de ortaya çıkarabilirsiniz.

Hoshi-no-tama, Kitsune'lerin bazı güçlerini içeren ve Kumiho’nun mermerine benzer bir top türüdür. Parıldayan ve batmayan küre benzeri bir taş gibi görünmektedir. İnanışa göre bu küreyi bulur ve saklayabilirseniz Kitsune onu geri kazanmak için size hizmet etmek zorunda kalacaktır. Fakat bu sırada onu geri almak için elinden gelen her şeyi de deneyecektir.

Kitsune-tsuki, kelimenin tam anlamıyla 'bir tilki tarafından ele geçirilme durumu' anlamına gelir. Genellikle kurban genç bir kadındır ve tilki onun tırnaklarının dibinden ya da göğsünden içeri girer. Bazı durumlarda kurbanların yüz ifadelerinin bir tilkiye benzeyecek şekilde değiştiği söylenir. Japon masalları içine tilki ruhu giren okuma yazma bilmeyen kurbanların geçici olarak okuma yeteneği kazandığını anlatır.

Halkbilimci Lafcadio Hearn, Glimpses of Unfamiliar Japan adlı eserinde durumu şöyle anlatır:

"İçine kötü tilkilerin girdiği insanların davranışları tuhaftır. Bazen sokakta çırılçıplak bağırarak koşarlar. Bazen yere uzanırlar, ağızlarından köpükler gelirken bir tilki gibi ciyaklar yada havlarlar. Sahip olunan kişinin vücudunun bir bölümünde, deri altında kendine ait bir yaşamı varmış gibi görünen hareketli bir yumru belirir. Bir iğne batırırsanız anında başka bir yere kayar. Bu yüzden güçlü bir el tarafından parmakların arasından kaymayacak kadar sıkı şekilde tutmak gerekir. Sahip olunan kişilerin daha önce bilmedikleri dilleri konuşup yazdıkları söylenir. Sadece tilkilerin sevdiği düşünülen şeyleri yerler."

Özellikle hala düzenli olarak şeytan çıkarma yapılan Shugendō dinine inananlar arasında tartışılan uzun ve karmaşık bir konulardan biri de ele geçirilmedir. Tilki ruhlarının hem insanlara hem de gerçek tilkilere sahip olabileceği söylenir.

Bir insan vücuduna sahip olduklarında birçok soruna neden olurlar. Genellikle iyi huylu başlasa da zaman geçtikçe kötüleşir. Öyle ki tilkilerin ele geçirmesi yüzünden aileler yıkılır yada mali yıkıma sürüklenirler. Bu yüzden eski insanlar güneşli günde gölgede durup yağmur ve rüzgardan bahseden kişilere güvenmemeyi, güzel bir kız yada erkekle aniden tanışıp konuşmaya başlarsan ve her şey gerçek olamayacak kadar iyi gidiyorsa temkinli olmayı nasihat ederlerdi.

BUDİZM VE BODHİSATTVA

Hazırlayan: A.Kara

MAHAYANA BUDİZMİNİN ÖZVERİLİ KURTARICILARI : BODHİSATTVA'LAR

Budizm'de Bodhisattva en genel anlamıyla Buda olma yolundaki kişiyi ifade eder. Daha spesifik olarak Bodhisattva'ların tüm yaratıkların aydınlanmaya erişmesine yardım etmek için kendi Budalıklarını terk eden kurtarıcı benzeri varlıklar olduğu söylenebilir. Ek olarak Bodhisattva'ların adanmışlarını her türlü kötülükten de koruduğuna inanılır.

Bu Bodhisattva kavramına olan inanç özellikle Budizm'in iki ana kolundan biri olan (diğeri Theravada Budizm'idir) Mahayana Budizm'inde görülür. Kurtarıcı rollerinden dolayı Bodhisattva'lar Budistlerin egemen olduğu çeşitli kültürlerde oldukça saygı görmüştür.

Bodhisattva'lara saygı duyulan ülkeler arasında Çin, Japonya ve Tibet bulunmaktadır. Başlıca Bodhisattva'ların listesi toplumdan topluma değişiklik gösterir.

'Bodhisattva', 'uyanmış gerçek', 'aydınlanma varlığı' veya 'amacı uyanmak olan' anlamlarına gelen Sanskritçe bir kelimedir. Hindistan'da Bodhisattva kelimesi Buda Shakyamuni'nin (Sidarta Gautama olarak da bilinir) aydınlanmadan önceki eski yaşamlarına atıfta bulunmak için kullanılmıştır.

Çünkü Budist inanışına göre Buda aydınlanmaya ulaşmadan önce birçok farklı insan ve hayvan bedeninde doğmuştu. Tam olarak söylemek gerekirse, Buda toplam 549 farklı doğumunda onu uyanışına daha da yaklaştıran erdemli işler yapmıştır.

Buda’nın geçmiş yaşamlarının hikayeleri yaklaşık 550 anekdot ve masaldan oluşan bir koleksiyon olan Jataka Masalları'nda bulunur. Jatakalar Buda'nın yaşamından yüzyıllar sonra (geleneksel doğum ve ölüm tarihleri sırasıyla MÖ 563 ve MÖ 483'tür) MÖ 300 ile MS 400 arasına tarihlenmiştir. Jatakaların köklerinin halk geleneğine dayandığına inanılsa da yazıldığı dönemden itibaren dini otoriteler tarafından kabul görerek kutsal sayılan Budist kanonik metinlerinin birer parçası haline geldiler.

Jataka'larda Buda'nın aydınlanmaya ulaşması için gerekli nitelikleri geliştirdiği anlatılır. Bunlar ahlak, bilgelik ve özveri içerir. Bu nedenle bu masallar Buda'nın öğretilerini açıklama aracı olarak da kullanılmaktadır.

Jataka hikayelerden biri Bodhisattva olmanın yolunu içeren en eski Budist hikayesi olarak da kabul edilen Sumedha ve Buda Dipankara'nın (Dipamkara) hikayesidir. Bu hikaye çok uzun zaman önce yeryüzünde yaşadığı söylenen Buda Dipankara döneminde geçer. Himalayaların eteklerinde yaşayan Sumedha adında sofu bir Brahma rahibi vardı.

Sumedha bir gün Buda Dipankara'nın ovaları ziyaret ettiğini duyar. Buda ile tanışmayı umarak inziva yerinden ayrılıp ovalara doğru yolculuğa başlar.

Brahma rahibi, Buda ile tanıştığı zaman ondan etkilenir ve kendi kendine bir gün aydınlanmaya ulaşmak istediğini, böylece bir Buda haline gelip insanlara darma'yı öğreterek onlara yardım etmek istediğini düşünür. Bu, Sumedha’nın Bodhisattva olma yolundaki yolculuğunun başlangıcıdır. Buda Dipankara, Sumedha'nın aklını okur ve onun Gotama Buda olacağı kehanetinde bulunur.

Bodhisattva kavramı Mahayana Budizmi'nde önemli hale gelmiş olsa da bunun ne zaman ve nasıl meydana geldiği hala belirsizdir. Bununla birlikte MS 2. yüzyılda bu kavramın ve onu çevreleyen uygulamaların o dönemde yazılan Mahayana Budist metinlerinde öne çıkmalarından da açıkça görülebileceği gibi zaten kültürlerine yerleşmiş durumdaydı.

Daha sonra bu Bodhisattva'lar Mahayana Budizmi'nde yer edinerek kurtarıcı figürlere dönüştü. Bu inanış, Budizm tarafından benimsenen ve zihin aydınlanma çabasını ifade eden Bodikitta (Bodhicitta) kavramıyla da uyumludur.

Mahayana Budizmi'nde Bodhicitta, sadece benliğin kurtuluşunu değil aynı zamanda aydınlanmayı başarmış olanların diğer varlıklara yardım etme arzusunu da içerir. Buna kıyasla Theravada Budizmi'ndeki Bodhicitta kavramı kişinin özünün özgürleşmesine vurgu yapar. Bu yalnızca arzuların dış yardımlara güvenmeksizin kendi kendine ortadan kaldırılmasıyla başarılabilir.

Mahayana Budizm'i herkesin Bodhisattva olmayı arzulayabileceğini anlatır. Bununla birlikte Mahayana Budizm'i tarihinde büyük şöhret kazanmış ve bu nedenle çok saygı duyulan bir dizi Bodhisattva vardır. En iyi bilinen Bodhisattvalardan biri, adı "yukarıdan şefkatle bakan efendi" anlamına gelen Avalokiteśvara'dır.

Çince'de Guanyin ve Japonca'da Kannon olarak da bilinir. Bu arada Doğu Asya'da bu Bodhisattva'nın erkekten dişiye dönüştüğü görülür. Çin'de Avalokiteśvara'nın bir kadına dönüşmesinin olası nedeninin Çinlilerin Taoist kadın tanrılarının, özellikle de Batı'nın Kraliçe Annesi'nin özelliklerinin ona atfedilmesi olduğu düşünülür.

Avalokiteśvara tüm Budaların şefkatinin vücut bulmuş hali olarak kabul edilir ve muhtemelen Budist efsanesinin en popüler figürüdür. Sadece Mahayana Budizmi'nde değil, Theravada, Vajrayana ve Tantrik Budizmi'nde de sevilen bir figürdür.

Budist inanışlarına göre Avalokiteśvara tüm canlı varlıkların aydınlanmaya ulaşmalarına yardım etme arayışlarına devam edebilmeleri için kendi Budalığını ertelemeye karar vermiştir. Bir hikayeye göre Avalokiteśvara bir Bodhisattva olduğu dönemde tüm hissedebilen varlıkları acıdan, ölüm ve yeniden doğuşun sonsuz döngüsünden özgürleştirme arayışına başlarken eğer olurda bu yolda cesareti kırılırsa bedeninin bin parçaya bölüneceğine dair söz verir.

İnanışa göre bu sözü sonsuz şefkat ve kararlılığını göstermek için söylemiştir. Bir gün daha yüksek bir alemden darma öğretisiyle yeni boşalttığı cehennemlere bakar. Yaptığı her şeye rağmen cehennemlerin sayısız varlık tarafından dolup taşmaya devam ettiğini fark eder. Kısa bir an için cesareti kırılınca yeminini gerçekleştirerek bedeni bin parçaya böler.

Avalokiteśvara’nın kişisel öğretmeni Buda Amitabha yardımına gelir. Parçalarını toplar ve öğrencisine 11 başlı ve bin kollu yeni bir form verir. Birden fazla başı onun acıların çığlıklarını duyma yeteneğini artırırken bin kolu onun daha fazla insana kurtuluş getirmesini sağlar.

4 BÜYÜK BODHİSATTVA

Mahayana Budizmi'nde Avalokiteśvara dışında saygı duyulan birçok başka Bodhisattva vardır. Örneğin, Çin Budizmi'nde Avalokiteśvara, daha doğrusu Guanyin, Çin’in Dört Kutsal Budizm Dağıyla ilişkilendirilen Dört Büyük Bodhisattva'dan biridir.

Guanyin'in Zhejiang Eyaletindeki bir takımada olan Zhoushan'da bulunan Putuo Dağı'nda oturduğu söylenir. Diğer üç Büyük Bodhisattva; Ksitigarbha, Manjusri ve Samantabhadra'dır.

Ksitigarbha, Çince'de Dizang ve Japonca'da Jizo olarak bilinir. Mekanı Anhui eyaletindeki kutsal Jiuhua dağıdır. Ksitigarbha cehennem alemlerindeki varlıkların Bodhisattva'sı ve koruyucusudur. Bir hikayeye göre Ksitigarbha annesi henüz ölmüş olan genç bir Brahman kızıdır.

Annesi sık sık Buda’nın öğretisine karşı konuşup iftira attığı için kızı onun cehennemde yeniden doğacağından endişe eder. Bu nedenle dine yönelir ve topladığı tüm erdemi annesine adar. Bir gün bir Buda ya da deniz şeytanlarının kralı tarafından annesini görmesi için cehennem krallığına götürülür.

Orada bir veli, kıza, dindarlığı sayesinde annesinin cehennemden salıverildiğini ve daha hoş bir yerde yeniden doğduğunu söyler. Fakat kız bu ziyareti sırasında sayısız varlığın cehennemde acı çektiğini görmüştür. Bu nedenle hepsini özgür bırakacağına yemin eder ve ancak tüm cehennemler boşaldığında bir Buda olabilecektir.

Doğu Asya'da Ksitigarbha'nın kızdan erkeğe dönüştüğü görülür. Diğer birçok Bodhisattvanın aksine geleneksel olarak bir Budist keşiş olarak tasvir edilir. Cehennemin kapılarını açmaya zorlamak için kullandığı bir asası ve karanlığı aydınlattığı bir cintamani'si, yani dilekleri yerine getiren bir mücevheri vardır.

Bir diğer önemli Bodhisattva, Manjusri'dir. Çince'de Wensu, Japonca'da Monju olarak bilinir. O bilgeliğin Bodhisattva'sı olarak kabul edilir. Kutsal dağı Shanxi Eyaletindeki Wutai Dağı'dır. Bu Bodhisattva'nın Sanskritçe adı "Soylu ve Kibar Olan Kişi" anlamına gelir. Manjusri normalde sağ elinde kılıç, sol elinde "Bilgeliğin Mükemmelliği" anlamına gelen Prajna Paramita Metinleri (Sutraları) bulunan genç bir adam olarak tasvir edilir.

Bazen bu sahip olduğu nitelikler nilüfer çiçeği, mücevher veya asa ile yer değiştirir. Ayrıca Manjusri zaman zaman aslana binerken tasvir edilir. Bu onun soyluluğunu ve korkusuz doğasını simgeler. Manjusri bilgeliğe ek olarak şiir, hitabet ve yazı ile de ilişkilidir. Onun Gotama Buda'nın öğrencisi olduğu söylenir.

Samantabhadra ise pratik ve meditasyonun Bodhisattvasıdır. Çince'de Puxian, Japonca'da Fugen olarak bilinir. Siçuan Eyaletindeki Emei Dağı'nın onun kutsal dağı olduğuna inanılır. Normalde Avalokiteśvara'nın öğrencisi olarak kabul edilen Sudhana, Samantabhadra ile karşılaşır.

Karşılaşma sırasında Sudhana'ya bilgeliğin yalnızca onu uygulamaya koymak için var olduğunu ve tüm canlı varlıklara fayda sağlaması durumunda yararlı olduğunu öğretir. Samantabhadra genellikle Manjusri ile eşleştirilir. Ek olarak bu iki Bodhisattva, Gautama Buda ile birlikte Sakyamuni Üçlüsünü oluşturur.

Samantabhadra, bir Bodhisattva'nın temelini oluşturan On Büyük Yemin'i gerçekleştirmiş olması ile bilinir. Bunlar, "Tüm Budalara saygı ve bağlılık göstermek", "Kötü eylemler ve kötü karmalar için tövbe etmek" ve "Tüm canlılara fayda sağlamak için sahip olunan erdemleri aktarmayı" içerir.

Samantabhadra diğer üç Büyük Bodhisattva'dan farklı olarak nadiren de olsa sanatta yalnız tasvir edilir. Fakat genellikle Sakyamuni Üçlüsü'nün bir parçası olarak görünür.

Samantabhadra binmekte olduğu altı dişli beyaz fili sayesinde kolayca tanınır. Fil, Budizm’in tüm engellerle yüzleşme ve üstesinden gelme gücünü temsil ederken, altı diş altı duyuya bağlılığın üstesinden gelmeyi sembolize eder.

DİĞER BODHİSATTVA'LAR

Önceki dördü dışında birçok Bodhisattva vardır. Aslında farklı Budist gelenek ve metinlerinin farklı Bodhisattva grupları vardır. Örneğin Vajrayana Budizmi'nde Rahim Diyarı Mandalası vardır. Bura, Beş Merhamet Buda'sının yaşadığı metafizik bir alandır.

Bu alemin merkezinde Budalar arasına dört Bodhisattvanın yerleştirildiği Sekiz Taçyaprağı Salonu bulunur. Salondaki Bodhisattvalar; Avalokiteśvara, Manjusri, Samantabhadra ve Maitreya'dır. Bunların sonuncusunun gelecekte Gotama Buda'nın öğretileri tamamen yok olduğunda darma'yı yeniden vaaz edecek olan bir Buda olduğuna inanılır.

Başka bir örnek ise Lotus Sutra Metinleri'dir. Burada dünyanın Bodhisattvaları olarak kabul edilenlerin bir listesi verilmiştir. Bunların doğrudan dünyadan ortaya çıkan ve Gotama Buda tarafından Lotus Sutra'nın yayılması için görevlendirilen sonsuz sayıda Bodhisattvalar olduğuna inanılır.

Bu Bodhisattvaların liderleri Visistacarita (Üstün Uygulama), Anantacarita (Sınırsız Uygulama), Visuddhacarita (Saf Uygulama) ve Supratisthitacarita'dır (Kesin Uygulama). Ek olarak, 5, 16 ve 25 Bodhisattva listesi bulunur.

Bodhisattva, Budizm tarihinde özellikle Mahayana Budizmi'nde önemli bir kavramdır. İnanışa göre Budizm'in erdemleri, özellikle de şefkat, bu Bodhisattvalar ile somutlaşmıştır. Bu durum onların tüm canlı varlıkları kurtarma çabalarına ve onları aydınlanma yoluna yönlendirmek için kendi uyanışlarını ertelemeleri inancına yansır. Bu nedenle bu kadar çok saygı görmeleri şaşırtıcı değildir.
Yani bazılarının, özellikle de Budizm misyonerliği yapanların iddialarının aksine, Budizm sadece felsefe içeren bir din değildir. İçinde her din gibi mistik olgular da barındırır.

YAHUDİ İNCİLİNDEKİ ENDOR CADISI

Hazırlayan: A.Kara

PEYGAMBER RUHUYLA İLETİŞİME GEÇEN ENDOR CADISI

Efsaneye göre Endor, İncil'deki peygamberlerden Samuel'in ruhunu çağıran bir medyumdur. Eski Ahit'ten de tanınır ancak daha sonra diğer geleneklerin de parçası haline geldi.

Endor Cadısı, Yahudilik, Hristiyanlık ve pagan ruhçuluk uygulayıcıları için önemli bir efsane olmuştur. Endor (Eyn-Dor) Cadısı Eski Ahit'te, Samuel'in Birinci Kitabı, bölüm 28:3-25'te anlatılan en gizemli insanlardan biri olarak görünür.

Endor Cadısı ayrıca Sirak'ın (Sirach) Yahudi Kitabında da yer alır (46: 19-20) ve אֵ֥שֶׁת בַּֽעֲלַת־אֹ֖וב בְּעֵ֥ין דֹּֽור ('êšeṯ ba‘ălaṯ-'ōḇ bə-'Êndōr)," Endor'da tanıdık ruha sahip bir kadın "olarak anılır.

Pasajlarda cadının adı verilmemiştir ancak haham geleneğinde muhtemelen Saul’un kuzeni ve ordusunun başkomutanı Abner’in annesiydi. Madian rahibinin kızı Sedecla olması da muhtemeldir. İsmi, İsrail'in Aşağı Celile bölgesindeki Jezreel Vadisi'nde bulunan Kenan köyü Endor (veya En Dor, Ein Dor) ile bağlantılıdır.

Saul (Tâlût, Şaul veya Şaul Ben Kiş), İsrail Krallığı ve Yahuda'nın ilk kralıydı. Saltanatı yaklaşık olarak MÖ 11. yüzyılın sonlarına tarihlenmektedir. Hem Saul hem de Endor Cadısı sadece efsaneler olarak değil tarihsel kişiler olarak görünür.

İncil'de Samuel öldüğünde cesedinin Yeruşalim'in 8 km kuzeybatısındaki Ramah'a gömüldüğü söylenir. İsrail'in yeni kralı Saul olur. Filistililer ile mücadelesinde doğru yolu seçmek için Tanrı'nın bilgeliğine başvurur. Sorunu çözmek ve toplanan dğşman kuvvetlerine karşı harekete geçmek ister.

Saul rüyalarında görüşüp soru sorduğu peygamberlerden veya başka yerlerden herhangi bir yanıt alamadı. İsrail içinde ve çevresinde yaşayan tüm olası büyücülere ve ruh çağırıcılara danıştı. Güçlü bir medyum arıyordu. Sonunda Endor'da yaşayan bir kadının varlığını keşfetti. Bu cadı Samuel'in hayaletini görebildiğini iddia ediyordu. İncil'de şöyle der:

1.Samuel, 28:7-9:
Bunun üzerine Saul görevlilerine, “Bana bir cinci kadın bulun da varıp ona danışayım” diye buyruk verdi. Görevliler, “Eyn-Dor’da bir cinci kadın var” dediler.
Böylece Saul başka giysilere bürünüp kılığını değiştirdi. Geceleyin yanına iki kişi alıp kadının yaşadığı yere gitti. Kadına, “Lütfen benim için ruhlara danış ve sana söyleyeceğim kişiyi çağır” dedi.
Ama kadın ona şu karşılığı verdi: “Saul’un neler yaptığını, cincilerle ruhlara danışanları ülkeden kovduğunu biliyorsun. Öyleyse neden beni öldürmek için tuzak kuruyorsun?”

Hayalet önce rahatsız edilmekten şikayet eder ancak zamanla Endor Cadısı ile işbirliği yapmaya başlar. Bir kehanet iletir ve Saul'un ertesi gün gerçekleşecek bir savaşta ordusuyla birlikte yok olacağını söyler.

Saul şok olur ve hayaletin sözlerini dinlememeye karar verir. Endor Cadısı belki de bilge hayaleti dinleyeceğini umarak onu neşelendirmeye çalışır. Fakat Saul düşmana saldırmaya karar verir ve ordusu yenilir. Savaştan sonra kral Saul intihar eder.

Endor Cadısı'nın hikayesi Yahudiler, Hıristiyanlar ve Paganlar aracılığıyla hayatta kaldı. Hikayesi, ortaçağ Yahudi metni Yalkut Shimoni'de ünlendi ancak birçok Hristiyan metninde de yer aldı. Yüzyıllar boyunca piskoposlar bu hikayenin popüler olmasının teolojik nedenleri hakkında tartıştılar. Onlar için en endişe verici olan şey inanışa göre kadının sihir kullanıyor olmasıydı. Fakat MÖ 2. yüzyıl Septuaginta'sı söz konusu kadını '' vantrilok '' yani "karnından konuşan" biri olarak tanımlar.

Hikayenin devamına 1.Samuel'deki aynı bölümden devam edelim:
1.Samuel, 28:10-14:
Saul, “Yaşayan RAB’bin adıyla derim ki, bundan sana bir kötülük gelmeyecek” diye ant içti.
Bunun üzerine kadın, “Sana kimi çağırayım?” diye sordu.
Saul, “Bana Samuel’i çağır” dedi.
Kadın, Samuel’i görünce çığlık atarak, “Sen Saul’sun! Neden beni kandırdın?” dedi.
Kral ona, “Korkma!” dedi, “Ne görüyorsun?”
Kadın, “Yerin altından çıkan bir ilah görüyorum” diye karşılık verdi.
Saul, “Neye benziyor?” diye sordu.
Kadın, “Cüppe giymiş yaşlı bir adam yukarıya çıkıyor” dedi. O zaman Saul onun Samuel olduğunu anladı; eğilip yüzüstü yere kapandı.

1. yüzyılda yaşamış olan Josephus'a göre hikaye tamamen inandırıcıydı. Endor Cadısı'nın hikayesi, eserlerinde ondan bahseden Martin Luther ve John Calvin için de ilginçti. Bazı ortaçağ eserlerinde yazarların onun bir iblis olup olmadığını merak ettikleri görülür. Bazıları için ise antik bir cadı örneğidir.

İncil'deki ilgili bölüm çağrılan Samuel'in ruhu ile kral Saul'un konuşması ile devam eder:
1.Samuel, 28:15-25:
Samuel Saul’a, “Neden beni çağırtıp rahatsız ettin?” dedi.
Saul, “Büyük sıkıntı içindeyim” diye yanıtladı, “Filistliler bana karşı savaşıyor ve Tanrı da beni terk etti. Artık bana ne peygamberler aracılığıyla, ne de düşlerle yanıt veriyor. Bu yüzden, ne yapmam gerektiğini bana bildirmen için seni çağırttım.”
Samuel, “RAB seni terk edip sana düşman olduğuna göre, neden bana danışıyorsun?” dedi, “RAB benim aracılığımla söylediğini yaptı, krallığı senden alıp soydaşın Davut’a verdi. Çünkü sen RAB’bin buyruğuna uymadın, O’nun alevlenen öfkesini Amalekliler’e uygulamadın. RAB bugün bunları bu yüzden başına getirdi. RAB seni de, İsrail halkını da Filistliler’in eline teslim edecek. Yarın sen ve oğulların bana katılacaksınız. RAB İsrail ordusunu da Filistliler’in eline teslim edecek.”
Saul birden boylu boyunca yere düştü. Samuel’in sözlerinden ötürü büyük korkuya kapıldı. Gücü de kalmamıştı; çünkü bütün gün, bütün gece yemek yememişti. Kadın Saul’a yaklaştı. Onun büyük şaşkınlık içinde olduğunu görünce, “Bak, kölen sözünü dinledi” dedi, “Canımı tehlikeye atarak benden istediğini yaptım. Şimdi lütfen kölenin söyleyeceğini dinle. İzin ver de, önüne biraz yemek koyayım. Yoluna devam edecek gücün olması için yemek yemelisin.”
Ama Saul, “Yemem” diyerek reddetti. Ancak hizmetkârlarıyla kadın zorlayınca, onların dediğini yaptı. Yerden kalkıp yatağın üzerine oturdu. Kadının evinde besili bir dana vardı. Kadın onu hemen kesti. Un alıp yoğurdu ve mayasız ekmek pişirdi. Sonra Saul’la görevlilerinin önüne koydu. Onlar da yediler. Sonra o gece kalkıp gittiler.

Endor Cadısı Avrupa'daki fantezi sanatının hayranları ve dini inancı olan veya olmayan birçok insan için popüler bir motif haline geldi. Büyücülükle ilgili ilk efsanevi kadınlardan biri olarak bilinir. Bazı din uzmanları onun bir peygamber olarak kabul edilebileceğini bile öne sürmüştür. Hikayesi birçok sanatçı ve yazarın hayal gücünü etkilemiştir.

Çağlar boyunca birçok eser İncil'deki bu cadı hikayesinden ilham almıştır. Ayrıca birçok başka masal, roman ve şiirde de yer aldı. Endor Cadısı, Star Wars'da bile görülür. Hatta Ewokların yaşadığı gezegene bile Endor adı verilmiştir.

Tüm bunların dışında Avrupa'nın karanlık tarihindeki cadı avı olayları, Salem'da yaşanan felaketler ve engizisyon mahkemelerinin cadı yargılamaları, yani yüzbinlerce insanın katledilmesiyle sonuçlanan olaylar İbrani mitolojisindeki bu tarz metinler yüzünden ortaya çıkmış ve körüklenmiştir.

RAMAYANA DESTANI'NA KISA BİR BAKIŞ

Hazırlayan: A.Kara

ESKİ HİNDİSTAN'IN BÜYÜK DESTANI "RAMAYANA"YA KISA BİR BAKIŞ

Ramayana, dünya çapında milyonlarca Hindu için yaşamın ayrılmaz bir parçasıdır. Eski Hindistan'da Sanskritçe yazılmış en popüler iki destandan biridir. Diğeri Mahabharata'dır. Bilge Valmiki'ye atfedilen bu destan aynı zamanda Adikavya olarak da anılır ve ilk şiir anlamına gelir (Aadi = ilk, Kavya = şiir).

Mahabharata ile birlikte Ramayana'nın Hindu Itihasa'sını yani Hinduların tarihini oluşturduğu kabul edilir. Itihasa türünün iki farklı özelliği vardır: Birincisi, yazarın olaylara ilk elden tanık olması gerektiğidir. İkincisi ise öğretilerin tüm nesiller ve dönemlere ulaşıp geçerliliğini koruyabilmesi için öykülerle örülmüş olmasıdır. Valmiki'nin, yaşamı boyunca Ramayana olaylarının bir kısmına tanık olduğuna inanılır.

Ramayana, gizemli masallar ve eski geleneklerin hikayeleri, fantastik kahramanlar, efsanevi yaratıklar, büyük savaşlar dışında ahlak, etik hakkında da dersler veren, ideal yaşam tarzını işaret eden bir destandır.

24.000 şloka yani beyitte Vişnu'nun 7. enkarnasyonu olarak kutlanan Prens Rama'nın efsanevi hayatı anlatılır. Rama'nın etrafında dönen çeşitli olaylar ile ahlak, etik, politika ve felsefe üzerine dersler verilmeye çalışılır. Hindulara göre Ramayana'nın sayısız yönü vardır. Cesur, cesareti görür, feminist eşitlik dersleri alır ve dindar kişi teselliyi Rama-Sita'nın Tanrı benzeri kişiliklerinde bulur. Yani dersler her okuyucuya göre değişebilir, özeldir.

Orijinal Ramayana'nın, Rama'nın yaşamının çeşitli aşamalarını anlatan 6 Kanda'ya (kitap) sahip olduğu söylenirken, 7. Kanda'nın daha sonra yapılan bir ekleme olduğu kabul edilir.

Bilge Narada, Ramayana'nın başlatıcısı olarak kabul edilir. İlk kitap Çocukluk Kitabı anlamına gelen Bala Kanda'dır. Her şey Valmiki'nin destanı bestelemek için ilahi rehberlik aldığı Bilge Narada ile Valmiki arasındaki sohbetle başlar. Bu kitap Rama ve kardeşlerinin Kosala Krallığı'ndan büyük Kral Dasharatha ve üç kraliçesi Kaushalya, Sumitra ve Kaikeyi'nin doğumlarını, eğitimlerini, Rama ve küçük kardeşi Lakşmana'nın bilgelerin ateş kurbanlarını korumak için Bilge Vişvamitra (Vishwamitra) ile birlikte ormana doğru uzanan yolculuklarını detaylandırır.

Bu yolculuk kardeşleri eğiten ve silah sanatı, felsefe, kültür ve yaşamla ilgili önemli efsaneler hakkında bilgiler veren Bilge Vişvamitra'nın etrafında döner. Kitap, Rama’nın Videha Krallığı prensesi Sita ile evlenmesiyle sonuçlanır.

İkinci kitap, kişinin sözlerini onurlandırmanın önemine odaklanan Ayodhya Kanda'dır (Ayodhya'nın kitabı). Kral Dasharatha, Rama'yı gerçek varisi olarak seçer ve krallık taç giyme törenine hazırlanır. Ancak üvey annesi, kocasının ona sunduğu iki lütfu uygular ve bu olay Ramayana'da büyük bir dönüm noktasının başlangıcı olur. Rama 14 yıl boyunca ormana sürülür ve babasının şerefini korumak uğruna hiçbir itiraz olmaksızın sürgünü kabul eder. Sita ve Lakşmana da ona eşlik etmek için krallıktan ayrılır.

Üçüncü kitap "Ormanın Kitabı" anlamına gelen Aranya Kanda'dır. Sürgünden sonra bu üçlü kilometrelerce giderek koyu ormana yolculuk eder ve çok sayıda aydınlanmış, ruhsal olarak gelişmiş bilge ve keşiş ile tanışır. On üç yıllık sürgün neredeyse barışçıl bir şekilde geçer. Ancak daha sonra çok önemli olaylar meydana gelir. Güçlü iblis Kral Ravana'nın kız kardeşi ormanda dolaşırken Rama'yı hayal eder, arzular. Bu önemli bir olaydır çünkü nihayetinde Sita'nın Ravana tarafından kaçırılmasına yol açan bir dizi olayı harekete geçirir. Daha sonra Rama ile Lakşmana'nın Sita'yı bulma arayışı başlar.

Dördüncü kitap Kişkindha Kanda'dır (Vanara Krallığının Kitabı). Rama, Sita'yı bulma arayışında kendisine yardımcı olacak bir ittifak oluşturmak için Vanara ordusu ile stratejik birliktelik yapar. Sanskritçe "Vanara" sözcüğü iki kelimeden oluşur: Vana (orman), Nara (adam). Yani ormandan gelen adam. Yıllar geçtikçe Vanara terimi maymunlar anlamına gelince Vanara popüler edebiyatta ve sanatta bu şekilde tasvir edilir.

Ancak maymunlar için Sanskritçe kelime "Kapi" dir ve "Vanara" kelimesi maymun olarak yorumlanmış olsa da aslında ormanda yaşayan bir adamı temsil ediyor gibi görünmektedir. Vanara şefi ve komutanı olan Hanuman ve Angada'nın liderliğindeki Vanaralar, akbaba Kral Sampati'den Sita'nın nerede olduğunu öğrenirler.

Beşinci kitap "Güzellik Kitabı" anlamına gelen Sundara Kanda'dır. Güney Okyanusu'nu geçip Lanka'ya ulaşmak için zıplayabilen tek kişi olan Hanuman'ın maceralarını detaylandırır. Bu kitap, Ramayana'da kahramanın Rama değil, ilahi Vanara şefi Hanuman olduğu tek kitaptır. Devasa engellerin ve testlerin üstesinden gelen Hanuman sonunda Sita'nın yerini bulur.

Ayrıca Hanuman elçinin öldürülmesini emrederek ağır bir suç işleyen Kral Ravana ile yüz yüze gelir, yanmakta olan tüm Lanka'yı aydınlatır ve Kişkindha'ya olanları anlattığında tüm krallık bu alçakça hareketin bedelini ödemek zorunda kalır.

Altıncı kitap "Savaşın Kitabı" anlamındaki Yuddha Kanda'dır. Rama ve Ravana arasındaki savaşı ayrıntılarıyla anlatan Kandaların en büyüğü olarak kabul edilir. Rama Setu'nun yani Rameshwaram ve Lanka'yı birbirine bağlayan köprünün inşasını takiben Vanara ordusunun okyanusu geçişini anlatır. Büyük savaş, savaşın, silahların, trajedilerin, kayıpların ve neşe dolu anların görkemli açıklamalarıyla 13 gün boyunca devam eder. Sonunda Rama, iblis Kral Ravana'yı yener ve Sita ile yeniden bir araya gelir. Muzaffer Rama, Lakşmana ve Sita görkemli kutlamalarla karşılandıkları Ayodhya'ya geri döner.

Yedinci kitap, "Cevaplar Kitabı" yani Uttara Kanda'dır. Valmiki'nin Ramayana'sına sonradan eklenen bir kitap olarak kabul edilir ve Rama ile Sita'nın son yıllarını detaylandırır. Ortaya çıkan olaylar nedeniyle Sita ormandaki başka bir sürgüne katlanmak zorundadır ve sürgün sırasında, keşişin evinde, Bilge Valmiki'nin himayesinde yetiştirilen ikiz oğulları Lava ve Kuşa'yı (Kusha) doğurur.

Sita için sürgündeki başka bir dönemin zorluklarının ayrıntıları anlatılır. Rama büyük bir kurban düzenlerken iki genç savaşçıyla karşılaşır ve onları oğulları olarak kabul eder. Tanrıça Lakşmini'nin enkarnasyonu olarak kabul edilen Kraliçe Sita evine geri döner ve Kral Rama bedeninden vazgeçerek Jala Samadhi'yi almak için Sarayu nehrine iner. Yani su elementinin yardımıyla bedeninden ayrılır.
(Not: Samadhi, Budizm ve Hinduizm'de, zihinsel konsantrasyon anlamında kullanılan bir terimdir.)

Ramayana; orduları, mucizeleri, nimetleri ve lanetleri, azizleri ve bilgeleri, egzotik bitki örtüsünü, gerçek, ahlaki ikilem, ilişkiler, siyaset, etik, inanç, günah, tahammül hakkında iç içe geçmiş dersleri efsanevi karakterler aracılığı ile anlatır. Ruhsal yönden mesaj vermeye çalışırken aynı zamanda birkaç sosyal gerçeği de iletir.

Hindistan kültürel açıdan zengin ve çeşitli bir ülkedir. Gelişen kültür, gelenek ve toplulukların iç içe geçmesi nedeniyle şu anda 300'den fazla Ramayana varyantı vardır. Çünkü temalar o kadar geniş ki çeşitli bölgesel kültürler ve sanatsal ortamlarca da uyarlanmış ve yorumlanmıştır. Ramayana Hint eğitiminin ve festivallerinin merkezinde yer alır ve tüm Hintlileri bir araya getirdiği söylenebilecek destanlardandır çünkü milyonlarca kişinin hatırasında ve nostaljisinde yaşamaktadır.

Valmiki, Ramayana'nın ilk versiyonunu yazdı ancak Hindistan'ın güney bölgelerinde popüler olarak Kamba Ramayanam olarak anılan Ramavataram en popüler olanıdır. 12. yüzyılda Tamil şairi Kambar tarafından yazılmış bir Tamil destanıdır. Hindistan'ın kuzey bölgelerinde ise Ramcharitmanas milyonlarca Hindu'nun günlük yaşamının bir parçası olmuştur. 16. yüzyıl Hintli şair Goswami Tulsidas tarafından Avadi (Awadhi) dilinde yazılmış bir epik şiirdir.

Tüm bunlara bakıldığında Ramayana'nın sürekli olarak yeni eklemelerin girdiği ve yalnızca zamanın testinden sağ kalanların içeriğinde yer almaya devam ettiği bir dizi ayet, hikaye ve fikirdir.

Güney Hintli tüccarların, öğretmenlerin ve misyonerlerin MS 1500'e kadar Güneydoğu Asya'ya doğru hareket etmesi nedeniyle Hinduizm ve Budizm bölgeye nüfuz etti ve Hinduizm'in yayılmasıyla bu destan da yayılmış oldu. Ramayana'yı içeren heykeller ve yazıtlara Kamboçya, Myanmar, Tayland, Endonezya, Malezya ve birçok ülkede rastlanır.

Bugün bile Güneydoğu Asya'da bu popüler efsanenin etrafında dönen tiyatro gösterileri, danslar, kukla ve gölge gösterileri yapılır. Bu destanın Endonezya veya Cava versiyonuna Kakawin Ramayana denir. Yogyakarta'daki (Ayodhya'nın bir çevirisidir) bir Hindu tapınağı olan 9. yüzyıl Prambanan tapınağı Ramayana'dan çeşitli karakterlerin oymalarını barındırır ve bu hikayenin bölgede ne kadar uzun süre boyunca etkili olduğunu gösterir.

Efsanenin Tai versiyonu Ramakien olarak bilinmeye başlamıştır. Ulusal bir destan olarak kabul edilen Ramakien'deki resimlerde maymun orduları büyük bir gururla tasvir edilir.

Benzer şekilde Hindistan kökenli olmasına rağmen Ramayana'nın hikayesi neredeyse Güneydoğu Asya'nın tamamını kapladı. Her ne kadar farklı versiyonlar ve yorumlar ile tanımlansa da tüm bu hikayeler destan haline geldi ve yerel halk tarafından topluluklarının ve uluslarının övünç kaynağı olarak saygı görüp kutlanıyor.

ANTİK MEZOPOTAMYA NİNNİLERİ

Hazırlayan: A.Kara

ANTİK MEZOPOTAMYALILARIN BEBEKLERİ YATIŞTIRMAK VE UYARMAK İÇİN OKUDUKLARI NİNNİLER

Ninniler yeni icatlar değiller tabi. Tarihleri binlerce yıl öncesine hatta şüphesiz yazılı tarih öncesine kadar uzanır. Babil, Asur, Sümer ve Hattuşa kültürlerine ait birçok eski Mezopotamya ninnisi günümüze kadar gelmiştir. Dicle ve Fırat nehirlerinden günümüz Suriye'sine kadar uzanan Mezopotamya son derece verimli toprakları nedeniyle “Medeniyetin Beşiği” olarak biliniyordu. Ayrıca bölge, "yazının, şehir kültürünün ve dünyamızı bugüne kadar şekillendiren diğer birçok kavram ve kurumun doğduğu yer" olarak bilinir. Bu kültürel bölgeden gelen eski Mezopotamya ninnilerinin hayatta kalması, dünyanın bu bölgesinden gelen geleneklerin uzun ömürlülüğünün de bir kanıtıdır.

Ninniler çocukluk kültürünün önemli bir yönüdür. Ninniler söylenirken kasıtlı olarak daha kolay hatırlanıp söylenebilecek şekilde tasarlanmışlardır. Sözlerinin içinde genellikle bir nesilden diğerine aktarılan kültürel gelenekler ve uygulamalar bulunur. Bu tür ninnilerin ardındaki anlam çoğu kez unutulsa da sözleri aktarılmaya devam ediyor. Örneğin Avrupa'da “Gülün Çevresindeki Yüzük” diye bir ninni vardır ve çoğu insanlar bunun aslında Kara Veba'ya atıfta bulunduğunu unutmuşlardır.

Babil'den gelen bir Mezopotamya ninnisi yaklaşık olarak MÖ 2000 yılına tarihlenir. Eski Mezopotamya'da yaygın olan ilk yazı biçimi olan çivi yazısıyla yazılan bu özel ninni, ilginç bir şekilde korkunç bir anlatıya sahiptir:

"Karanlığın evinde yaşayan ufaklık -
peki, şimdi dışarıdasın, güneşin ışığını gördün.
Neden ağlıyorsun, neden bağırıyorsun?
Orada neden ağlamadın?
Evin tanrısını uyandırdın, Kusarikkum uyandı:
"Beni kim uyandırdı? Beni kim irkiltti? "
Ufaklık seni uyandırdı, küçük seni irkiltti!
"Şarap içenlere, içki içenlere olduğu gibi uyku onun üzerine çökebilir!"
(Çev. W. Farber)

Bebek ağlarken anne yada süt anne, bebeğin ev hayaletini uyandırma suçundan dolayı ninni söyler çünkü bu durum feci sonuçlar doğurabilir. Ninni, çocuğun "rahmin sessiz karanlığından" yaşayanların dünyasındaki mevcut konumuna olan yolculuğunu detaylandırsa da "ağlayan bebeğin tıpkı bir ayyaş gibi sonunda uykuya dalacağına" dair yakarış ile biter.

Ninninin anlamı çok açık: Bir çocuk ışığın olduğu ve annesi tarafından tutulabildiği bir dünyada neden huzur bulmasın? Bu yüzden ninni bebeği hem sakinleştirmeyi hem de tehdit edici motiflerle de olsa uykusuna geri dönmesini sağlamayı amaçlıyor.

Rahatsız edilmediği sürece zararsız olan Kusarikku gibi doğaüstü varlıkların bizonlara benzer şekle sahip ev hayaletleri olduğuna inanılırdı. Dolayısı ile bebeğin aralıksız ağlamalarından rahatsız olabilirdi. Böyle bir noktada ninni, çocuğun aralıksız ağlamalarından öfkelenen bir Kusarikku'nun insanlara tanrıların bile yapmayacağı kadar korkunç şeyler yapabileceğini söyleyerek bebek yada çocuğu uyarır. Bu nedenle şarkı muhtemelen ikili bir amaca hizmet etmeyi amaçlıyordu: Birincisi çocuğu tekrar uykuya daldırmak ve bebeklikten çıkmış olan çocuğu uyarmak,
İkincisi; Çocuk ağlamaya devam etmeyi seçerse başlarına ne geleceği konusunda ona ikazda bulunmak.

Yani bebeğin susması yalnızca anne ve babanın dinlenmesi için bir fırsat değil, aynı zamanda evdekilerin başına Kusarikku tarafından bir felaket gelmesini önlemek için gerekliliktir.

Benzer bir mesaj içeren Mezopotamya ninnilerine ikinci bir örnek:

"Sen oradaki küçük, yeni doğmuş insan,
gerçekten dışarı çıktın, güneş ışığını gördün.
Neden orada (anne karnında) annene hiç böyle davranmadın?
Babana iyi davranmak yerine annenin normal bir hayat sürmesine izin ver,
Dadının ödünü kopardın, süt anneyi rahatsız ettin.
Sen ağladığın için evin tanrısı uyuyamıyor, evin tanrıçası uykusuz kalıyor.
Gece saatini üç olarak sabitleyen Enkidu'ya kimi göndermeliyim [ona söyleyerek]:
"Ceylanı yenen onu da yensin.
Ceylanın oğlunu bağlayan da onu bağlasın.
Taşradan rastladığı biri ona uykusunu versin,
Bir öküz sürücüsünün uykusuna yatsın!
Annesi onu uyandırana kadar uyanmasın!"
(Çev. W. Farber)

Her iki Mezopotamya ninnisinde de çocuğun tekrar uykuya dalmaması durumunda ona veya ailesine yönelik tehdidin altı çiziliyor. İkinci ninni ev hayaletinin uyanma riskinden açıkça bahsetmese de ilk ninni dikkate alındığında bu ninni de hayaletin uyanma tehlikesinin bir göstergesi olarak kabul edilebilir. Bebek tabi ki ninninin içerdiği ince tehdidinin ardındaki sonuçları anlayamaz fakat büyüdükçe ev hayaletinin rahatsız edilmesinin tehlikeli olduğu inanışını anlatan sözler anlaşılır hale gelir.

Zaten Londra'daki İngiliz Müzesi araştırmacılarından Richard Dumbrill de antik dünyada insan dünyası ile tanrıların dünyası arasındaki ilişki nedeniyle "korkutucu temaların dönemin tipik ninnileri olduğuna" dikkat çekiyor.
Özellikle Yale Üniversitesi'nde Yakın Doğu'da uzman bir profesör olan Eckart Frahm, Mezopotamya'da insan ve ilahi dünyalar arasında bir ayrım olmadığını ve birinin diğerini doğrudan etkileyebileceğine dair inanışlar olduğunu açıkça ortaya koyar. Bu nedenle evdeki tanrıları rahatsız etmemek konusunda ciddi bir ders içeren sakinleştirici şarkılar söylemek çocuğa çok küçük yaşlardan itibaren doğaüstü alemin olası sonuçları nedeniyle eylemlerine karşı dikkatli olması gerektiği inancını aşılar.

Eski Mezopotamya ninnilerinin derin doğaüstü çağrışımlara sahip olduğunun bir başka göstergesi de şarkıların söylenmesiyle birlikte yürürlüğe girdiğine inanılan ritüellerdir. Nippur bölgesinden (modern Bağdat'ın biraz güneyinde) bir Babil tableti, "önemli bir caddeden, kapıdan, hatta bir mezardan" toz alma ve şarkı söylerken ağlayan bebeğin üzerine serpme veya sürme uygulamasını içerir. MÖ 500 ile 300 yılları arasında çivi yazısıyla yazıldığına inanılan bu tablet, ayinleştirilmiş ninnilere yapılan en eski referanslardan biri olarak günümüze ulaşmaktadır. Tıpkı bugün bir annenin şarkı söylerken bebeğini kollarında sallaması gibi, doğaüstü olanın her güne ayrılmaz bir şekilde bağlı olduğu dünyadaki uygulama, çocuğun çevresinde yaşayan varlıkları rahatsız etmeyeceğine dair daha fazla güvence gerektiriyordu. Bu nedenle toz serpme, çocuğu (ve muhtemelen ebeveynleri) uyanmış veya huzursuz tanrıların "öfkesinden" korumak için ek bir adımdı.

Literatürde Mezopotamya'daki eski ninnilerde atıfta bulunulan bir başka tanrı da "bebekleri kaçırdığına ve hamile anneleri öldürdüğüne inanılan" iblis Lamaştu'dur. Çocuğu gece yarısı uyanan ve ağlamaktan vazgeçmeyen bir annenin korkusunu hayal edin. “Yarı kuş, yarı (dişi) aslan ve memelerinden süt emerek sarkan köpek yavruları ve domuzların olduğu bir yarı insan” şekilli iblisin gelip çocuğu kaçıracağı inancı her anne için korkutucu olurdu. Bu nedenle ekstra bir güvence ve korunma ihtiyacı eski Mezopotamya ninnilerinde güçlü bir rol oynar.

Çocukları korkutmak için sıklıkla eski Mezopotamya ninnilerinde bahsedilen Mezopotamya iblisi Lamaştu

Tanrılara yapılan duaların Lamaştu gibi şeytanlara karşı korunmanın yanı sıra çocuğun zamansız ölümüne yol açabilecek bilinmeyen tıbbi nedenlerden ötürü ağlamamasını sağlamak için ninnilere dahil edilmesi de alışılmadık bir durum değildi. Antik dünyada yaşam sürelerinin çok uzun olmadığı ve bebek ölüm oranlarının oldukça yüksek olduğu her zaman hatırlanmalıdır. Ninnilere diğer tanrılara yönelik duaları dahil etmek hem iç hem de dış kötü güçlere karşı ikili bir koruma amacına hizmet ederdi.

Eski hayaletler ve şeytanlarla ilgili açıklamalarıyla bağlantılı olarak, bazıları tarafından eski ninnilerin, şarkıların doğasına bağlı olarak, sihirli ruhlar lehine veya aleyhine uygun büyülü sözlere dönüştüğüne inanılmaktadır. Bu ninnilerden bazıları okumaktan ziyade söylenmeye meyilli olduğundan ve bu ninnilerin bazıları tabletlere kaydedilmiş olduğundan bunların büyülü sözlere dönüştürülmüş olabileceklerine dair görüşler yoğunluktadır.

GOLEM : YAHUDİLERİN MUHAFIZI

Hazırlayan: A.Kara

YAHUDİLERİ KORUDUĞUNA İNANILAN EFSANEVİ KİLDEN YARATIK : GOLEM

Gotik korku romanı Frankenstein, bir bilim insanın bir canlı yaratmaya çalışarak tanrı rolünü oynamaya çalıştığı konuyu işler. Yarattığı şey bir nevi Golem'dir ve buna benzer bir hikaye Yahudi folklorunda ve efsanelerinde de vardır ancak bazı bariz farklılıklar içerir.
Örneğin Frankenstein adlı canavar kadavra ve vücut parçalarının karışımından yaratılmış olarak tasvir edilirken Golem'in kilden yapıldığı söylenir. Ek olarak Frankenstein canavarına hayat veren bilim iken Golem'e hayat veren şey mistik yollardır.

Golem kelimesi İbranice'de "şekilsiz kütle" veya "bitmemiş madde" anlamlarına gelir.
Bir Talmud efsanesine göre Adem yaratıldığında 12 saat boyunca bir Golem olup ruhsuz bir beden olarak beklemiştir. Başka bir efsanede Yeremya adlı peygamberin bir Golem yaptığı söylenir. Bazıları, Golemlerin yaratılmasına ilişkin bu efsanelerin doğası gereği yalnızca sembolik olduğuna ve bir kişinin ruhsal uyanışına atıfta bulunabileceğine inanır.
Fakat Golem hikayelerini farklı yorumlayan ve bu tür yaratıklar yaratmanın mümkün olduğuna inanan başkaları da var. Sefer Yetzirah'da ('Yaratılış / Oluşum Kitabı' anlamına gelir), Golemlerin yaratılışını açıklayan talimatlar vardır. Birkaç hahamın bu kitap hakkındaki yorumu, bu talimatların nasıl yerine getirilmesi gerektiği konusunda farklı açıklamalar sunar. Çoğu varyantta Golem'in ilk önce bir insanı andıran şekle dönüştürüldüğü görülür.

Bir Golem'e hayat vermek için belirtilen birkaç yol vardır. Örneğin, bu yollardan birine göre Golem'in yaratıcısı İbrani alfabesindeki harflerin bir kombinasyonunu ve Tanrı'nın gizli adını söylerken yarattığı Golem'in etrafında yürümeli veya dans etmelidir.
Başka bir varyantta, aleph, mem ve tav harflerinin (bu harfler bir araya gelerek 'gerçek-doğruluk' anlamlarına gelen "emet (אמת)" kelimesini oluşturur) ona hayat vermek için Golem'in alnına yazılması gerektiği söylenir.
Bir Golem'in canlanabilmesinin üçüncü yolu ise bir parşömene Tanrı'nın adını yazmak ve onu Golem'in koluna veya ağzına yapıştırmaktır.

En ünlü Golem hikayelerinden biri, önemli bir Talmud bilgini, Yahudi mistik ve filozof olan Haham Judah Loew ben Bezalel hakkındadır. Bu hahamın 16. yüzyılın sonunda, o zamanlar Kutsal Roma İmparatorluğu'nun bir parçası olan Prag'da yaşadığına inanılır. O dönemde İmparatorluk II. Rudolf tarafından yönetiliyordu.

Rudolf okumuş, kültürlü bir imparator olmasına rağmen Prag Yahudileri, Yahudi karşıtı saldırılara maruz kalırlar. Efsaneye göre Yahudi bölgesini korumak isteyen haham bir Golem yaratır. Golem inanılmaz bir güce sahip olduğu için hahamın evinde ve sinagogda fiziksel güç gerektiren işlerde de yardımcı olur. Bu Golem'e geyik derisinden yapılmış ve mistik işaretlerle süslenmiş özel bir kolye verilir ve Golem'in görünmez olmasını sağlar.

Hikayenin başka bir versiyonu ise 1580 baharında, Yahudilerden nefret eden bir rahibin Prag'daki Hıristiyanları Paskalya sezonu yaklaşırken Yahudilere karşı kışkırtmaya çalıştığını belirtir. Bunun sonucunda Haham Loew, Paskalya mevsiminde halkını korumak için bir Golem yaratır.

Golem'in Yahudileri korumayı başardığı hikayenin sonu pek de mutlu bitmez. Golem güçlendikçe güçlenir, giderek zapt edilemez ve yıkıcı hale gelir. Golem iyilik yapmayı bırakır, çıldırmaya başlar ve masum insanlara saldırır.

Sonuç olarak Haham Loew, Tanrı'nın adını Golem'den çıkarır, böylece onu cansız bir heykele dönüştürür. Çatı katına giriş yüzyıllarca yasaklanmış ve alana giden merdivenler kaldırılmış olduğundan Golem'in haham tarafından sinagogunun tavan arasında saklandığına inanlar bile vardı. Fakat yüzlerce yıl sonra sinagog tamamen keşfedildiğinde Golem'e dair herhangi bir iz olmadığı görüldü.

Çoğu hikayede görünüşte erkek olarak tanımlanan Golemlerin Yahudi halkını kurtarmaya yardımcı olmak için yapıldığı görülür. Fakat kadın Golemler hakkında da birkaç önemli efsane vardır. Örneğin bir haham olan Horowitz'in kendisiyle seks yapması için güzel ve sessiz bir Golem yarattığı söylenir. Fakat kadın Golemlerin yemek ve temizlik yapan hizmetçiler olarak yaratılmasıyla ilgili hikayeler çok daha yaygındır.

Golemler Yahudi efsanesinin o kadar önde gelen isimleridir ki sanatçılara ve yazarlara bugüne kadar ilham vermeye devam etmişlerdir. En azından son iki yüz yıldır bu yaratıklar resim, heykel, illüstrasyon ve daha yakın zamanda video ve dijital sanat eserlerine bile girdiler.