HABERLER
Dini Haber
A etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
A etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

ESKİ MISIR'DA BUDİZM İNANCI VAR MIYDI?

Yazan: A.Kara

ESKİ MISIR'DA BUDİZM İNANCI VAR OLMUŞ MUYDU?

Sizce çeşitli dinlerin yer aldığı antik Mısır'da bir zamanlar Budizm inancı var olmuş olabilir mi? Bu iddiayı göz ardı ettirmeyecek bazı detaylar vardır. Bu görüşte olan kimi Mısırbilimciler Mısır'ın Pers egemenliği döneminde¹ yani MÖ 525-405 aralığında Yukarı Mısır ve Nil'in doğu kıyısında yer alan Merâvi² topraklarında Budist kolonilerin var olduğunu savunur.

¹ Ahameniler Mısır'ı fethetmişti ve Mısır'ın 27. hanedanlığı (525-405) Pers yönetimindeydi. Pers krallarına firavun unvanı verilmişti.

² Merâvi Nil nehrinin doğu kıyısında bulunan antik bir kenttir.

MÖ. 304-232 aralığında yaşamış olan ve Hindistan'ın en büyük İmparatorlarından biri olduğu kabul edilen, kendinden "Adil ve Dindar" diye bahsedilen Hint İmparatoru Büyük Aşoka MÖ. 260 civarında Hindistan'ın doğu kesiminde yer alan Orissa olarak da bilinen Kalinga topraklarını alt üst eden bir savaş başlatmıştı. Atalarının yapamadığını gerçekleştirerek Kalinga'yı ele geçirdi. Bu savaş Hint tarihindeki en kanlı savaşlardan biri olarak kabul edilir. Tahminen 250.000 kişinin öldüğü düşünülür. Efsanelere göre fetih arzusuyla başlattığı Kalinga savaşında tanık olduğu toplu ölümler onu çok etkilemiş, akabinde dinini değiştirerek Budizm'e geçmişti. [1]

Onun Budizm'e geçişi günümüz Afganistan'ından doğudaki Bengladeş'e kadar uzanan imparatorluğu yönetimi sırasında diktiği kaya fermanlarında da görülmektedir. Dehradun'daki bir kaya fermanı söze şöyle başlar : "Tanrı'nın sevgili kulu Aşoka'ya göre en iyi fetih Dharma³ tarafından gerçekleşecek fetihtir" [6]

³ Bir Budizm sembolü olan Dharma Buda kurallarını, öğretilerini ve kozmik doğa yasalarını temsil eden bir çarktır.

Aşoka MÖ. 274-236 dolaylarında Budizm'i yayma ve Dharmayı vaaz etme amacıyla Mısır'a Budist misyonerler göndermişti. Fakat ondan yaklaşık 200 yıl kadar önce zaten Mısır'a yerleşmiş bir Budist topluluğu var gibi görünmektedir. [1]

Budizm'i hayat felsefesi edinmiş, hayatına vejetaryen olarak devam etmiş olan Hint hükümdarı Aşoka, saltanatı boyunca çeşitli dillerde fermanlar yayınlayarak insanları Budizm'e yönlendirmeye çalışmıştı.

Gautama Buda'nın Dharma inancını ilk kez öğretmeye başladığı ve "Aslan Başkenti" olarak bilinen Sarnath adlı geyik korusunda bir tapınak inşa ettirmişti. Budizm geleneğinde aslanlar Budalıklarından vazgeçerek koruyucu ruhlar olmayı tercih eden varlıkları temsil eder. Bunlar yüksek derece ruhsal gelişime erişmiş varlıklardır.

Roma İmparatorluğu döneminde yaşamış Yunan filozof Filostratus'un Tuvana'lı Apollonius'un hayatına dair kayıtlarında yazanlar Yukarı Mısır ve aşağıda yer alan Merâvi bölgesinde Jimnosofistlerin yaşadığını gösterir. [2]

⁴ Birkaç Filostratus vardır, Tuvana'lı Apollonius'un Hayatı (Latince: Vita Apollonii) adlı çalışmanın II. Filostratus'a ait olduğu tahmin edilmektedir.

"Çıplak filozoflar" ya da "çıplak bilge adamlar" anlamına gelen Jimnosofist (İng: Gymnosophist) terimi Greklerin Hint filozoflar için kullandığı bir terimdir. Bu kişiler Budistlerdir.

MÖ. 200 gibi oldukça erken bir tarihte Memphis'te yaşayan Hintli bilgeler topluluğu olduğuna dair kanıtlar olduğu iddia edilir. [1] Bu boş bir iddia değildir çünkü Budist misyonerlerin soyundan gelenlerin 200 yıl sonra hala Mısır'da oldukları ve Tuvanalı Apollonius tarafından ziyaret edildikleri görülmektedir.

Hint Hükümdarı Aşoka fermanlarını Sakalar, eski Çin'in Orta Asya halkı Yüeçiler ve Hint-Aryan halklarının da kullandığı Karoşti alfabesi ile yazıyordu. Budistler de bu yazı sistemini kutsal metinlerini yazmakta kullanıyorlardı. Dolayısı ile Mısır'da yaşayan Budistler (Jimnosofistler) de fikirlerini yaymak için Karoşti alfabesini öğrenip kullanacaklardı.

Mısır'daki bu Budist topluluğuna Merâviler tarafından da saygı duyuluyordu ve muhtemelen Budist öğreti ve kültürüne hakimlerdi. Hatta Merâvilerden kimilerinin Budizm'de önemli rol oynamış olması da kuvvetli bir ihtimaldir. Çünkü bir Merâvi grubu olan Blemmya'larden Sudan'da Pali dilinde yazılmış olan Tipitaka metninde bahsedilmekteydi. Ayrıca MÖ. 4.yy'a tarihlenen Pali dilindeki Vinaya Pitaka metninde öne çıkan bir Blemmya (Afrikalı) Budistinden bahsedilmekteydi. [3]

⁵ "Üç Sepet-Çember" anlamına gelir.
⁶ "Disiplin Sepeti-Çemberi" anlamına gelir.


Tarihsel kayıtlar Mısır'a ve Merâvi topraklarına iki kez Budist göçü gerçekleşmiş olabileceğinin kuvvetli bir ihtimal olduğunu ortaya koymaktadır.

İmparator Aşoka'nın Mısır'a misyonerler göndermesinden yıllar sonra Budistlerin Merâvi İmparatorluğuna ikinci bir göç gerçekleştirdiği görülür. Kralları öldürülen bu topluluk Merâvi İmparatorluğuna göç etmişti.

Apollonius'un hayatını yazan Filostratus çalışmasının 1.cildinde Nil nehrinin doğu kıyısındaki Merâvili Jimnosofistlerin aslen Hindistan'dan geldiğini yazmıştır. Bu durum Jimnosofistlerin atalarının MÖ. 2.yüzyılın yarısında Hindistan'ın kuzeyinde hüküm sürmüş olan Kuşanlar olabileceği hipotezini doğurmuştur. Ayrıca Kuşanların bir zamanlar Hindistan'ı yönettiğine dair tarihsel kayıtlar ve Meravi topraklarındaki Hint Jimnosofistlerin varlığına dair referanslar, kullanılan dillerin soydaş olabileceği konusunda teorilerin çıkışına neden olmuştur.

Jimnosofistlerin Nil vadisinde Budizm'i yaydığına ve Meravilerin yazı için Karoşti alfabesini kullandığına dair destekleyici kanıtlar yok değildir. Tuvana'lı Apollonius'un Yaşamı'nda yazılanlara göre Hintli Meraviler eskiden Kafkasya boyunca Hindistan'ı işgal eden İskitleri püskürten bir Ganjlı kral tarafından yönetiliyordu. Zaten Filostratus, Meravi Hintlilerinin buraya kralları öldürüldükten sonra geldiklerini de açıkça belirtmiştir.

Tabi eğer Meravi Hintlilerinin İskitleri fetheden bir Hint Kralı varsa, Hint edebiyatı bu tarihsel olaydan bahsetmiş olmalıydı. Burada karşımıza Kalakeharya-Kathanaka metinleri çıkar. Bu Caynizm metni İskitlerin Malva'yı işgal ettiğini, akabinde Vikramaditya adlı Malva kralının İskitleri yendiğini anlatır. Bu kral, Apollonius'un Yaşamı'nda bahsedilen Ganjlı olabilir. 

Meravi'ye yerleşen Hintlilere dair metinlere ve Aşoka'nın Mısır'a Budist misyonerler gönderdiğine dair fermanlara ek olarak 1940 yılında Debra Demo'da yani günümüz Etiyopya'sındaki bir mağarada bulunan Kuşan sikkeleri de göz ardı edilmemelidir. Yani büyük ihtimalle Kuşanlar Orta Asya ve Hindistan'da yaşayan Budistlerdi.

Yukarı Mısır'da ve Meravi'de eğer gerçekten de Jimnosofist denen Hint Budist toplulukları yaşamış olsaydı bu bölgelerde Budizm etkisini görmemiz gerekirdi değil mi? Bu etkilere dair kanıtlar var mı bakalım.

ANTİK MISIR'DA BUDİZM İZLERİ

Meravi veya Kuş bölgelerinde Budizm'in varlığına dair kanıtlar Meravi ikonografileri ve yazı biçimleri ile önümüze çıkar. Budist etkisini özellikle bir Meravi tanrısı olan Apedemak ile görürüz. Apedemak Meriotik halkların (Meravilerin) taptığı aslan başlı bir savaş tanrısıydı. Meroe'de, Musavviratu's Sufra (المصورات الصفراء) ve eski Kuş Krallığı şehirlerinden biri olan Naka'da (Naga) Apedemak için inşa edilmiş tapınaklar vardır. Bunlarda Budist etkisinin birkaç örneğini görmek mümkündür. Örneğin Apedemak dört kollu, üç başlı aslan tanrısı olarak ve nilüfer çiçeğinin içinden çıkan aslan başlı bir yılan olarak tasvir edilmiştir. Nilüfer çiçeği ve onun içinden çıkan aslan başlı tanrı motifleri Mısır geleneğine ait değildir.

Nilüfer Budizm'in önemli sembollerindendir ve antik Mısır'a ait olan bir yanı yoktur. Budist metinlerinde yazdığına göre (Aṅguttara Nikāya) Buda kendini bir nilüferle karşılaştırmış, bu sırada çamurun içinde büyüyen nilüfer çiçeklerinin büyürken sahip oldukları kirliliklerden arınıp çamurlu sudan lekesiz bir şekilde yükseldiklerini söylemişti. [7]

Nilüfer çiçeği Budist sembolizminde bedenin ve zihnin maddi bağlılık ve fiziksel arzulardan arınmasını yani saflığını temsil eder. Çünkü nilüfer çiçeği bulanık suların üzerinde yüzer ve bataklık ya da çamurlu alanlarda yetişir. Yetiştiği ortama tezat içeren bir güzelliğe sahiptir.

Bir Budist efsanesine göre Buda'nın ilk adımları onun yürüdüğü her yerde nilüfer çiçeklerinin ortaya çıkmasına neden olmuştu.

Tibet Budizmindeki önemli figürlerden biri, yerel tanrıları yok ederek veya onları dönüştürerek ülkeye Budizm'i getiren ve ikinci Buda olarak kabul edilen Padmasambhava'dır. Adı "Nilüferden Doğmuş" anlamına gelir ve genellikle bir çiçek tutarken tasvir edilir. [9A] Bunların yanı sıra ilahi veya saygın figürlerin oturduğu nilüfer çiçeği şeklindeki tahtlar da Budist sanatında önemli bir yere sahiptir.

Jimnosofistler kutsal metinlerini yazarken Tohar ve Karoşti yazısını kullanmışlardı; ki bu durum söz konusu dillerin Meravi halkı için önemli birer iletişim aracı olduğunu ortaya koyar. Bu nedenle muhtemelen Toharca da Meroitik Sudan'da kullanılan önemli dillerden biriydi.

Tohar dili Karoşti alfabesi ile yazılmıştır. Bu yazı dili MÖ.3.yüzyıldan MS.1200'e kadar Hindistan'ın alt kıtasında Budizm'in önemli merkezlerinden biri olan Gandhara'daki Gandhara Budist metinlerinin yazımında da kullanılmıştır. [4]

Karoşti yazısının Hindistan'ın ilk Brahmi yazıtlarına kadar uzandığı kuvvetle muhtemeldir. Bu yazı dilinin Aşoka tarafından kaya fermanları üzerinde kullanılmış olması Karoşti alfabesinin Meravilerin yazı sisteminin Kuş'a ulaşmasından çok daha önce kullanılıyor olduğunu gösterir.

Kimileri Meravilerin Karoşti alfabesini kullanan Tohar ya da Kuşan halklarının yazı dilini benimsemediği iddia etse de Meroitik ve Karoşti sembolleri karşılaştırıldığında her iki yazı sisteminin de ciddi şekilde benzer işaretlere sahip olduğu ortaya çıkar. Hatta yapılan bir karşılaştırma çalışmasında 42 işaretten 34'ünün eşleştiği görülür. [5]

Meravi ve Mısır'da Hintli tüccar ve yerleşimcilerin mevcudiyeti, Tohar diline aşina olan Hintlilerin bu yazıyı çeşitli etnik toplulukları bir araya getirmek için tarafsız bir dile ihtiyaç duyan Meravilere tanıtmış olduğunu reddetmek oldukça güç bir ihtimaldir.

Meroitik İmparatorluklarda ve Kuş'ta Budizm mensuplarının yaşamış olduğu açıktır. Daha net görebilmek için kanıtları tekrar kısaca sıralayalım:
  1. Afrika ve Asya'da yaşayan Kuşlular vardır.
  2. Aşoka, Karoşti ve Tohar dilindeki kutsal yazılarını Mısır'a taşıyan birçok Budist misyoner gönderdi.
  3. Çok sayıda Budist Pali metninde Meroitik halklardaki Blemmya gruplarından ve Afrikalı bir Blemmya'dan bahsedilir.
  4. Hindistan'daki Kuşan bilgelerinin Meravi'ye göç etmiş olmaları ihtimali vardır.
  5. Antik Mısır'da, Memphis'de bir Budist kolonisi yaşamıştır.
  6. Naka'da tanrı Apedemak için tapınak inşa edilmiştir ve burada Budist ikonografileri hakimdir.
  7. Mısır ve Meravi toplumlarında Budistlerin var olduğuna dair metinlerin varlığı küçük ölçekli de olsa bir zamanlar Mısır ve Kuş'ta Budizm'in var olduğunu gösterir.
  8. Tarihsel kanıtlar, Meroitik İmparatorluklar Meravi yazısını icat etmeden yüzlerce yıl önce Yukarı Mısır ve Meravi topraklarında Jimnosofitlerin bulunduğunu ve Meravilerin Karoşti diline yabancı olmadığını açıkça ortaya koymaktadır.

İÇİNDEKİ CİNİ ÇIKARALIM DERKEN ÖLDÜRDÜLER!

Yazan: A.Kara

İÇİNDEKİ CİNİ ÇIKARALIM DERKEN İŞKENCE EDİP ÖLDÜRDÜLER!

Ankara Keçiören’de bir olay yaşandı. Bir yandan bu olayı kısaca anlatıp diğer yandan konuyla ilgili söylemek istediklerimi paylaşmak istiyorum.

Henüz 8 aylık evli olan Özge Nur Tekin adlı kadının eşi evliliklerinin 6. ayından itibaren sorun yaşadıklarını anlattı. Söylenene göre kadının psikolojik sorunları vardı, cinci hocadan yardım istediler.

Kocasının aradığı Erdal adlı cinci hoca “Eşine cinler musallat olmuş, dediklerimi yaparsanız eşini kurtarırım” demiş, telefondan dua okumuş. Güya adam telefondan duayı okuyunca eşi rahatlamış. Ancak kocasının anlattığına göre bir süre sonra kadın tekrar rahatsızlanınca tekrar hocayı aramış. Hoca “Önce eşine bir kurban keseceksin” demiş. Sonra da sırtına hafif şekilde 100 sefer oklava ile vuracaksın, ardından vücudundaki pis kanın temizlenmesi için hacamat yaptırmanız gerekecek” demiş. Adamdan da 23 gün boyunca kefaret orucu tutmasını istemiş, neyin kefareti ise...

Adam cinci hocayı dinliyor, itibar gören tıbbi makam cinci hocalar ya hani ülkede, ona güveniyor, dediklerini yapmaya başlıyor. Eşinin sırtına, baldır kısmına hafifçe fakat hissedilebilecek bir şekilde yüz kez vurduğunu bu sırada bir yandan da dua okuduğunu söylüyor. Tabi adamın hissedilebilecek sertlikteki vuruşu kadına göre oldukça sert olabilir. Yavaş vurduğunu zanneder ama aslında eziyordur. Üstelik bunlar yaşanırken eşinin ailesi ve kendi ailesi de aynı ortamda, hepsi odadalar. Hiçbiri “yahu biz ne yapıyoruz” demiyor çünkü inanıyorlar. Çünkü din insana anormal şeyleri normal gösteriyor.

Aklınıza Kemal Sunal filmi gelecek biliyorum ama kadını sopalarken bir yandan da hep beraber “cin çık cin çık” diye tekrarlamışlar. Bu yetmemiş, cinci hoca dedi diye kadına hacamat yaptırmışlar. Tabi hacamat sırasında odada başka kadınlar da varmış.

Hacamatcı kadın ayrı bir alem. Hacamat yapmaya bir tanıdığının ısrarı ile gitmiş. Yerde yüz üstü yatan, sırtı ve kolları morluk içinde olan kadını görünce neler olduğunu sormuş. “İçine 3 harfliler kaçmış, Kayseri’de bulduğumuz bir hocanın talimatıyla sopa ile vurduk. Bu şekilde cini öldürmeye çalıştık” diyorlar. Hacamatcı kadın bunu hiç sorgulamıyor bile, tam görev kadını, bir nevi “he tamam o zaman” diyerek hacamatını yapıp evden ayrılıyor. Polis aramak mı? İhbar etmek mi? Ambulans çağırmak mı? Yok canım ne gerek var. Neticede çok olağan bir durum bu. Hepimiz her gün çevremizde içindeki cin çıkarılsın diye sopa atılmış, yüzüstü yatan insanlar görmüyor muyuz? Yapmayın yani sizde, sanki çok tuhaf bir durummuş gibi...(!)

Neyse, hacamat bitince kadın rahat bir şekilde uyumuş. Adam öyle diyor. Kadına 100 sopa vurmuş, akabinde hacamat yapıp vücut direncini yerle bir etmişler, doğal olarak kadın ölü gibi uyumuş, adam bunu uygulama işe yaradı diye görüyor. Eşim rahat bir şekilde uyudu diyor.

Tabi kadının psikolojik sorunu olduğu için sopaydı, hacamattı işe yaramaz. Öyle de olmuş, ertesi sabah eşi tekrar rahatsızlanmış. Başvurulacak güvenilir merci kim? Psikolog ya da hastane diye düşünmeyin, başvurulacak, akıl danışılacak, çare aranacak kişi tabi ki cinci hoca Erdal. Adam cinci hocayı tekrar arayınca, hoca “kurban kesersen eşin rahatlar” demiş. Bunun üzerine eşi, eşinin anne ve babası, kendi annesi, kardeşi ve bir akrabalarını alarak kurban kesmeye gidiyorlar. Üstelik eşi kurban kesmeye giderken oruçluymuş. Yani kadın 100 sopa yemiş, hacamat yapılmış, bunlar da yetmemiş oruç tutturuluyor.

Kurban kesilirken kadın rahatsızlanarak bayılıyor. Durun, şaşırmayın. Adam tekrar cinci hocayı arıyor. Hoca ne dese beğenirsiniz? “Bir kurban daha keserseniz eşin kendine gelir”.

Dediğini yapıp ikinci kurbanı da kesiyorlar ama eşi kendine gelmiyor. İkinci kurbanı kesmelerine rağmen karısı kendine gelmeyen adam Odin’in tek gözüne, Poseidon’un balıkçı değneğine, Kukulkan’ın kuyruğuna, Erlik’in pos bıyıklarına, İnanna’nın kalçasına, Ninsaki’nin birasına şükürler olsun ki hastaneye götürmeyi düşünebiliyor.

Kadını hastaneye götürüyorlar fakat gittiklerinde sağlık görevlileri kadının öldüğünü belirtiyor...

Tabi olay patlak verince cinci hocayı sorguya çekiyorlar. O da haliyle işten nasıl yırtarım derdinde. Cinci hoca “Ayette aslında vurun demiyor, yavaşça dürtün diyor” diyerek dini kurtarmayan çalışan modernistlerle benzerlik gösterecek şekilde “ben oklava ile vurmalarını, hacamat yaptırmalarını falan söylemedim” diyor. Üstelik kendisi kendi çapında dini bilgileri olan, bunlara dayanarak insanlara tavsiyeler veren ve karşılığında para almayan biriymiş. Ne hikmetse kendi çapında bilgisi olan adam büyük bir özgüvenle tonla talimat verebiliyor.

Tüm bunların sonucunda olan, hayatını kaybeden Özge Nur Tekin’e oldu. Eğer bilinçli bir çevreye sahip olsaydı, onu hastaneye götürmeyi akıl edebilecek, dine değil de tıbba başvurmayı, etrafında şifayı dinde değil de tıpta arayan insanlar olsaydı şuan yaşıyor olacaktı. Üstelik tedavi göreceği için muhtemelen iyileşecekti.

Hanginiz bir sağlık sorununun dua ile çözüldüğünü gördünüz? Ben 26 yıl boyunca Müslümandım, kendim, annem, babam, akrabalarım için defalarca Allah’tan yardım istemişimdir. Keza çevremde gördüğüm insanlar da bunu yapmıştır. Ne yaptı inandığınız tanrı, iyileştirdi mi? Şifa mı yolladı? Yahu anlayın artık şunu, çare bilimde. İstersen 100 yıl boyunca Allah’a dua et, bilime başvurmadığın, bir sağlık kuruluşuna gitmediğin sürece i-yi-le-şe-mez-sinnn.

Şimdi bazı değişikler çıkar der ki “Doktor da Allah’ın izni ile iyileştiriyor”. Hadi oradan! Doktor kılını kımıldatmasa, bilimsel uğraşlar olmasa kimse hastaları iyileştiremez. Sizin var olduğuna inandığınız Allah’ınızın istemesine değil doktorun tedavi etmesine, bilgi ve becerisine bir de hastanın rahatsızlığının seviyesine bağlıdır iyileşmesi. Şu dua şuna iyi geliyor diye kitap satan ama rahatsızlanınca hastanedeki doktorun koluna sarılan Cübbeli Ahmet gibi kıvırıp durmayın. Sizin için zor da olsa gerçeği kabul edin.

Tabi çevresi bilinçli olsaydı bile hayatını kaybeden kadın inançlı biri olduğundan belki de hiçbirini dinlemeyecek, kendisi de cinci hocalarda keramet arayacaktı. Bu da bir ihtimal. İşte din bu kadar tehlikeli. İnsanı gözle görülmeyen doğaüstü varlıklar tarafından ele geçirildiğine inandırabilecek kadar etkili bir olgu. Dinin ağırlıklı olduğu aileler de doktor veya bilime duyulan saygı maalesef bir cinci hocaya duyulan saygının yarısına bile denk gelmiyor.

Cinci hoca denen şahsın yapmalarını söylediği işlemlere geleyim. Güzel kardeşim sopa vurarak cin çıkarmak nedir? Neyin kafasıdır bu? Yahu hadi cin gibi bir varlığa inanıyorsun, iyi tamam, senin tercihin. Ama fiziksel olmayan bir varlığı sopa ile vurarak öldürmeye veya kovmaya çalışmak neyin kafasıdır gözünüzü seveyim. Soyut-somut kavramlarından bu kadar mı uzaksınız?

Sopalarken cin çık, cin çık demek nedir? İçine bir varlık girdi ve Türkçe biliyor öyle mi? Diyelim ki biliyor, bu varlık siz kadının bedenini dövüyorsunuz ve ona çık diyorsunuz diye çıkacak öyle mi? Neden? Ben olsam çıkmam. “Banane ölürse çıkar başkasına girerim” derim olur biter.

Kaldı ki mistik bir varlık varsa niye sizi ele geçirmekle uğraşıp dursun. Bırakın şu ortadoğu masallarına takılıp kalmayı. Zihinsel olarak rahatsız olmayan, içine gerçekten cin girdiği elle tutulur şekilde, bilimsel testlerle tespit edilen kaç insan gördünüz ki bu cin masallarına inanmaktan vazgeçmiyorsunuz?

Nerede bu 3 harfliler. Yaptığım birkaç canlı yayında “bana cin musallat edin, bekliyorum” diye kaç kez tekrarladım. Üstelik musallat etmek için birine danışacağını söyleyen bile olmuştu. Hani, nerede bu cinler? Hayatım boyunca akşam vakti tırnak kesip dışarı da döktüm, camdan çay demi de attım, envai çeşit ağacın dibine de işedim, mezar yanından geçerken ıslık ta çaldım, hiçbir şey olmadı. Nerede arkadaş bu cinler? Var diyorsanız, teklifimi yeniliyorum, gönderin bana cinleri. Hadi bakalım hodri meydan.

Diyelim ki cin var, içine de girdi. Cin çıkarırken hacamat yapmak nedir? Bu nasıl bir absürtlük. Hacamat deriden vakumlayarak kan alınmasıdır. Yani vücuttan kan alıyorsun. Bu cinin çıkışına nasıl fayda sağlasın? Hoca “vücuttaki pis kanın çıkması için” demiş. Vay be, mistik bir konu üzerine ne kadar realistik ve bilimsel bir yaklaşım. Tabi canım, zaten cin kana karışıyor ya, kan çekip temizleyeceksin (!)

Kurban kısmı ayrı bir olay. Hoca kurban kes dedi diye iki kez hayvan kesiyorsunuz. Neden? Kadın iyileşecekmiş. Mezopotamya’da, Babil’de var olan gelenek aradan binlerce yıl geçmesine rağmen hala devam ediyor ya pes. Birçok Mezopotamya toplumu tanrılarının öfkesi dinsin diye veya kendini ya da bir sevdiğini iyileştirsin diye kurban kesip kan akıtıyordu. Yani tanrıya rüşvet veriyorlardı rüşvet. Günümüzdeki kurban, adak uygulamalarının büyük kısmı da bu uygulamalara dayanır. Nedir adak? İnandığınız tanrı sizi iyileştirmek veya korumak için sizden neden bir hayvanı kesip kanını akıtmanızı istesin? Neye yarayacak ki bu? Hiçbir şeye di mi? Eski toplumlar tanrıların kurban etine ve kanına geldiğini, hatta onlardan yiyip içtiğini, ziyafet çektiklerini düşünüyor, neredeyse her sorunun çözümü için kurban kesiyorlardı. Aradan bunca yıl geçmiş, onların dine dönüştürülen bu uygulamalarını hiç sorgulamadan devam ettiriyorsunuz. Aklınız var, başkasının aklına danışmadan oturup etraflıca bir düşünün. Zor değil.

Üzücü bir ülkem manzarası. Cemaat ve tarikatlara, tvdeki din şovlarına yapılan yatırımın sonucunda gelinen nokta. Bir kadını iyileştirmeye çalışırken öldürmek ve çevredeki insanların buna ortak olması. Sebebi ise inandıkları din ve barındırdığı hurafeler...

Haber Tarihi: 13.01.2022

HABER KAYNAKLARI

ANTİK MEDENİYETLERDEN GÜNÜMÜZE "DEPRESYON"

Yazan: A.Kara

ESKİ TOPLUMLAR DEPRESYONU NASIL ALGILIYORDU?

Depresyon ciddi bir ruhsal bozukluktur ve tüm dünyada birçok insanı rahatsız eden bir haldir. Hafife alınacak bir durum değildir. İnsanı aşırı derecede ağırlaştırır, isteksiz birine dönüştürür hatta can bile alabilir. Kişinin yavaş yavaş ve kontrolsüzce içine battığı bir bataklık gibidir. Bu durumdan çıkmak bazen çok zor olabilir. Ama en azından üstesinden gelinebilecek bir zorluktur. Peki sizce antik dönem insanları ve eski medeniyetler depresyonu nasıl anlıyor, yorumluyor ve nasıl tedavi ediyorlardı?

Günümüz bilimi ve tıbbı bu ciddi duruma çok fazla ışık tutmuştur. Üzüntü hali normal bir insan duygusu ve yaşamın bir parçası olsa da, depresyon öyle değildir. Depresyon kısa süreli nöbetler halinde gelebilen önemli bir klinik rahatsızlıktır. Her iki durumda da böyle bir durum tehlikelidir. Tedavi ve dikkat gerektirir. Dünyada 160 milyondan fazla insanın ciddi seviyedeki depresyondan muzdarip olduğu tahmin ediliyor.

ESKİ UYGARLIKLARIN GENEL BAKIŞI

İlk uygarlıklar hastalıkları tedavi etmek için şamanlara, büyücülere, sihirbazlara, mistiklere, rahiplere ve diğer şifacılara güveniyordu. İnanışa göre ritüeller, büyüler ve adaklar kullanılarak hastalık önlenebilir veya iyileştirilebilirdi. Beyin cerrahisinden farklı olan bedensel tedavilerin izleri Fransa'da MÖ 6500, Çin'de MÖ 5000'lere tarihlenen arkeolojik bulgular ile ortaya çıkmış oldu. Depresyonla ilgisi olmasa da belirgin kafatası anormallikleri ve travmaları olan çocuklara ait olan bu iskelet kalıntıları insanların 77.000 yıl önce zihinsel engelli çocuklara nasıl baktığının göstergesidir. [1]

Bazı eski halklar hastalıkların ruhun kaybından kaynaklandığına inanıyorlardı. Bu yüzden inanışa göre Şamanlar transa girerek ruhlara ruhlar dünyasına bazen ise yeraltı dünyasına yolculuk etmeleri için yol gösteren şifacılardı. [2] Şamanlar yolculuk sırasında ölülerin ruhlarına, çalınmış ya da başıboş dolaşan ruhlarla irtibata geçerdi. Kendi ruhlarını kaybetmeden iblisler ve kayıp ruhlarla etkileşime girerek hastayı iyileştirirlerdi. Dolayısıyla şaman hem rahip hem de şifacıydı.

MEZOPOTAMYA (BABİL, SÜMER VS.)

Medeniyetin beşiği Mezopotamya'da MÖ 2.000'lerde depresyondan söz edildiği görülür. Fakat Mezopotamyalılar onu ruhani bir durum, şeytani bir ele geçirmenin neden olduğu bir rahatsızlık olarak görüyorlardı. Yani o dönem depresyonda olan kişinin yardımına bir doktor değil de kutsal bir adam çağırıyorlardı. Kişi ayrıntılı bir törenle tanrı Şamaş'a bir kurban sunarak “korku ve endişelerini” ortadan kaldırmasını umuyordu. [3]

Mezopotamya da söz konusu depresyon olduğunda kalp (jb veya ḥꜣtj; Akadca libbu) önemli bir rol oynuyordu. [4] Çünkü inanışa göre duyguların ifadesiyle yakından bağlantılıydı ve eğer kalp hastaysa kişinin psikolojisi bundan etkilenebilirdi. Eski Mezopotamya'da depresyon belirtilerinin tanım ve tedavileri için uygulanan bazı "ḫūṣ ḫīpi libbi"ler yani talimatlar vardır. [5]

Tedavi talimatlarına doğrudan metinlerde yazanları okuyarak örnek vereyim:

Eğer bir adam gitgide bunalıma girerse (ve) kalbi düşünüp taşınırsa, yol kenarındaki bitkiyi (ve) (kurutulmuş) danaburnu tozunu suya karıştırın. Birbirini kucaklayan iki figür yapın. İlkinin omzuna şöyle yazarsın: "Kaçak, birliğine uymayan kaçak". İkincinin omzuna şöyle yazarsın: Yaygara, feryat, kim yapmaz... [...]. Daha sonra onlara isimleriyle hitap edersin. [6]

Bazı talimatlar depresyona giren kişinin azallû-bitkisinin tohumunu bira ya da yağa karıştırarak içmesini öneriyordu. [7]

Babilliler depresyonun ne olduğunu bilmezdi. Ruhsal rahatsızlıklara ilişkin Babil açıklamaları nesnellikleri, öznel duygu ve düşüncelerin yokluğuyla dikkat çekicidir. [8]

Babil dilinde "ašašu" fiiliyle ilişkili olan bir isim olarak "ašuštu" öne çıkar. Bu terim hemen hemen "sıkıntı" anlamına gelir. Bazı tıbbi metinler kelimenin tam anlamıyla "hayatın kesilmesi" veya kısaltılması anlamına gelen ve Sümer dilinden alınmış bir kelime olan "zikurrudû" sözcüğünü içerir. Bu terim “intihar”, “intihar girişimi” veya “intihar eğilimi” olarak yorumlanmıştır. [9]

Babilliler korku için ya "puluhtu" ya da "sürekli korkuyor" anlamına gelen bir fiil olan "iptanarrud" terimlerini kullanırdı. "Hīp libbi" yani "aklın kırılması" terimi ya "sinir krizi" ya da "panik atak" dan bahsediyordu.

Aşağıdaki metindeki bahsedilen klinik tanımlamanın özellikle bir hane reisini içeren tek bir vakaya mı yoksa olağan Babil tıp geleneğinde var olan genel klinik tabloyu mu sunduğu belirsizdir. Babil metnine geçmeden önce birkaç noktaya kısaca değinmem gerek. Aşağıda kısaca açıklanan tedavi ayininde māmītu kelimesi 'yemin' veya 'zorlama' anlamlarına gelir. [8] Burada, iki figürün veya anti-māmītu imgelerinin yapılıp gömülmesi insanlara öfkelenmiş kişisel tanrı ve tanrıçaya edilen yeminlerin bozulması veya öfkelerinin durdurulması için kullanılırdı. Fakat ayindeki çağrı daha yüksek bir tanrıya, güneş ve adalet tanrısı Şamaş'a yönelikti. Şimdi Babil metnine bakalım:

Bir hane reisi (avilum) uzun bir musibet geçirmişse ve bunun nasıl olduğunu bilmiyorsa, öyle ki, sürekli olarak arpa ve gümüş kayıpları, köle ve cariye kayıpları olmuş, yoksunluğuna maruz kalmış, öküz, at, koyun, köpek ve domuzu kaybolmuş ve hatta hanesinin diğer üyeleri ölmüşse; sık sık sinir krizi geçiriyor ve sürekli kimsenin uymadığı sürekli emirler veriyor, kimse cevap vermediği halde sesleniyor ve evine bakmakla meşgulken arzularını gerçekleştirmeye çalışıyorsa, yatak odasında korkudan titriyor ve uzuvları “zayıf” hale geliyorsa, bu durumundan dolayı tanrıya ve krala karşı öfkeyle doluysa; uzuvları sık sık topallıyor ve bazen gece ya da gündüz uyuyamayacak kadar korkuyorsa, sürekli rahatsız edici rüyalar görüyorsa, yeterince yiyecek ve içecek olmamasından dolayı uzuvlarında bir "zayıflık" varsa ve eğer konuşurken söylemeye çalıştığı kelimeyi unutuyorsa, o halde tanrı ve tanrıçasının gazabı o avīlum'un üzerinedir.

Onun serbest kalması ve “korkularını” yenilmemesi için:

(Prosedür): Çamurdan ve çömlekçi kilinden erkek ve dişi olmak üzere iki anti-māmītu imgesi yapacaksın ve adlarını sol taraflarına yazacaksın. Kadın heykelciğe mavi, siyah ve beyaz yünden bir palto, şal ve başörtüsü giydireceksin. Boynuna beyaz bir taş koyacaksın. Erkek heykelciğine palto, şal ve başörtüsü giydireceksin ve beline de beyaz, bükülmemiş yünden bir kuşak bağlayacaksın.

Sonra Şamaş'tan (geleneksel) ayini hazırlayacaksınız. Bir şarap kabı hazırlayacak, hurma ve buğday nişastasından oluşan yemeği sunacaksınız. Temiz ve kusursuz bir koyun sunusu hazırlayacaksın ve ona hem yağlı hem de kızarmış sağ omzu sunacaksın.

Daha sonra māmītu karşıtı görüntüleri Şamaş'a tanıtacak, isimlerini bildireceksin (ve şöyle diyeceksin):

Büyü metninin bazı kısımları anlam bozulması yaşanmaması için düzenledim. Değiştirilen kısmın aslı açık gri renk ile parantez içinde belirtilmiştir.

(Büyü)

Ey yerin ve göğün kralı, yasanın efendisi ve adil Şamaş,
Heykellerimi canlarını korumak için çömlekçinin çamurunu temizledim,
Onlara gümüş boncuklarını verdim.
Onları size takdim ederken, sizi onlarla onurlandırıyorum, sizi onlarla yüceltiyorum,
Öyleyse bırak bu heykeli bir erkek olsun,
Bu onun heykeli, bir kadın olsun.
Ey Şamaş, her şeyin en yücesi ve en iyi bileni,
Ben, falancanın oğlu, senin saygılı kulun,
Bugünden itibaren senin büyük tanrısallığın benim üzerimde parlarken önünde yürürüm.
(Bugünden itibaren senin önünde yürürüm.
Senin büyük tanrısallığın benim üzerimde parlarken,)
Beni yakalayan, gece gündüz takip eden, etimi israf eden ve canımı kesmeye hazır olan māmītu etkilerine gelince,
(Beni yakalayan, beni gece gündüz takip eden māmītu etkilerine gelince,
Etimi israf eden ve canımı kesmeye hazır olan,)
Senin büyük tanrının emriyle
Bu heykelciklerin bedenimin ve kişiliğimin yerine geçmesine izin verin,
Benim yerime geçen heykelciklerim onları rahat bıraksın.
Şimdi yerime geçenleri toprağa gömüyor ve Yeraltı Dünyasının büyük Kraliçesi Ereşkigal'e şöyle diyorum:
(Şimdi Yeraltı Dünyasının büyük Kraliçesi Ereşkigal'e,
Yerime geçenleri toprağa gömüyor ve şöyle diyorum:)
Bana hükmeder, açılır, uzun bir ömür ve sağlık [bahşeder misin?]
(Uzun ömür ve sağlık
Bana hükmeder misin, bana açılır mısın!) [8]

ANTİK YUNAN & ROMA

Bazı mitolojik anlatı ve resimlendirmelerin de depresyonu ifade ettiği düşünülür. Örneğin MÖ 400'den kalma bir vazo üzerinde ezilmiş ve kasvetli bir Yunan kahramanı olan Orestes'in durumu resmedilmiştir. Annesini öldükten sonra peşini bırakmayan Erinyelerden yani adaletsizliğin intikamını almak isteyen ruhlardan kurtulmak için bir arınma törenine katıldığı resmedilmiştir. Şair Euripides, trajedinin kahramanı Orestes'i depresyonun birçok belirtisine sahip olarak tasvir eder. Bunlar iştahsızlık, aşırı uyku, banyo yapmak için bile isteksiz olma, sürekli ağlama, kronik yorgunluk ve çaresizlik hissidir. [10]

Melankolik bireylerle ilgili daha fazla betimlemeyi diğer popüler Yunan eserlerinde de bulabiliriz. Örneğin bir Argonot olan Jason normalde zorluklar karşısında eylem ve kararlılıktan başka hiçbir şey göstermeyen büyük bir Homeros kahramanıydı. Ancak gemileri Libya kıyılarında enkaza dönüştüğünde tamamen çaresiz ve somurtkan hale gelir. [11]

Yunan tapınak rahipleri depresyon ve cinnetin tanrılardan gelen ruhsal bir lanet olduğuna inanıyorlardı. Bunu tedavi etmenin tek yolu tanrılardan yardım istemekti.

Yunan medeniyeti bilimsel, zihinsel konular dahil birçok alanda öncü olmuştur. Ve şaşırtıcı şekilde, yaşadıkları o eski dönemde bile hastalığı oldukça doğru bir şekilde tanımlamışlardır.

MÖ. 5.yy'da Klasik Yunanistan'da filozoflar insan kaderini belirleyen tanrılar ve iblisler inancının aksine doğa yasalarının dünyamızı şekillendirdiği inancı olan “natüralizmi” öğretiyorlardı. Örneğin bir hekim olan Krotōnlu Alkmaiōn "düşünce organı"nın kalp değil de beyin olduğuna inanıyordu. Bu düşüncesini ruhsal hastalıklarını ve onların tedavilerini sınıflandırmak için uygulamaya koymuştu. [12]

Ünlü Antik Yunan doktoru Hipokrat bu ağır ruhsal durumu ayrı bir hastalık olarak tanımlamıştı. Buna Eski Yunanca'da "melankoli" adını vermişti. “Melas” yani siyah [13], ve safra anlamına gelen “kholé χολή” [13] sözcüklerinin birleşiminden türetmişti. Uzun süren korku ve umutsuzlukların olağan melankoli belirtisi olduğunu söylemişti.

Melankoliye ilişkin anlayışı bugün olduğundan çok daha genişti ve artık doğrudan depresyonla ilişkili olmayan birkaç başka semptomu da içeriyordu. Bunlar öfke, korku, takıntılı davranışlar ve sanrılardı.

Yunanlılar bin yıldan fazla bir süre sonra insan rahatsızlıklarını daha iyi kavramışlardı ancak anlayışları yine de hamdı. Yunanlılar teşhislerinin çoğunu dört vücut sıvısı olan sözde "salgılara" dayandırmışlardı. Hipokrat'a göre bu dört salgı kan, sarı safra, kara safra ve balgamdı. İnsan vücudu bu dört maddeden oluşuyordu. Vücuttaki herhangi bir rahatsızlık veya hastalık bu sıvılardan birinin aşırı miktarda olmasının sonucuydu. Melankolinin dalaktaki aşırı siyah safradan kaynaklandığını iddia ediyordu.

Yunan ve Romalı doktorların tedavi için uyguladığı yöntemler kan alma, diyet, boşaltım, egzersiz, sıcak veya soğuk duş yaptırmaktı. Amaç vücuttaki bu sıvıları tekrar dengelemekti. Aynı zamanda haşhaş özütü ve eşek sütü içeren bir ilaç kullanıyorlardı. [14]

Hipokrat'ın teorisine gülebilirsiniz ama en azından bir şeyi doğru yapmıştı: Şiddetli melankoli gibi rahatsızlıkların beyinle bir ilgisi olduğu sonucuna varmıştı. Şöyle diyordu: “Bizi deli eden veya çılgına çeviren, bize korku ve ilham veren beyindir. Korku, ister gece olsun ister gündüz, uykusuzluk, yersiz hatalar, amaçsız kaygılar, dalgınlık ve alışılmışın dışında davranışları beraberinde getirir. Acı çektiğimiz tüm bu şeyler sağlıklı olmayan beyinden, onun anormal derecede sıcak, soğuk, nemli veya kuru olmasından kaynaklanır.”

İkinci yüzyılda Romalı bir doktor olan Galen depresyon tedavisi üzerinde kalıcı bir etkiye sahip olacaktı. Hipokrat gibi Galen de melankolinin ve bağlantılı diğer rahatsızlıkların salgı kaynaklı bir dengesizliğin sonucu olduğuna inanıyordu. Yine de bazı kişileri onları bu duruma iten şeyin doğuştan sahip oldukları mizaç olduğunu ve tıbbın bu bireyler için çok az şey yapabileceğini söylemişti. Galen ayrıca depresyonun kansere neden olduğuna inanıyordu. [15]

Romalı devlet adamı, bilgin ve yazar olan Cicero melankolinin korku öfke ve hepsinden de önemlisi keder kaynaklı olduğunu söylemişti. Ancak sonraki yüzyıllarda bu rahatsızlığın tedavisi gelişmemişti.

Platon şaşırtıcı olmayan bir şekilde meseleye daha felsefi bir bakış açısına sahipti. Ona göre depresyon insan ruhunun üç bölümünü dengeleyerek tedavi edilebilecek bir rahatsızlıktı: akıl, arzu ve thumos'du.

Peki thumos neydi? Yunanlılar hayvanlarda, insanlarda ve tanrılarda thumos (thymos) bulunduğuna inanıyorlardı. Thumos bazı eylemlerin arkasında bir eşlik, araç veya motivasyon olarak sizden ayrı veya sizinle işbirliği içinde hareket edebiliyordu. O sizin ayrı bir parçanız olduğu için onunla konuşabilir, ona dayanmasını, güçlü olmasını ya da genç olmasını söyleyebilirdiniz. Çünkü thumos gençliğin tutkusu ve gücüyle ilişkilendiriliyordu. Ama yaşlı insanlar da thumos'a sahip olabilirdi. [16] İlyada'da endişeli olan Akhilleus'un "yürekli thumosuna" konuştuğu, lir çalarak thumosunu sevindirdiği görülür.

HİNDİSTAN

Hindistan'da Yoga Sutra hakkındaki eski ders kitabı nasıl sağlıklı olunabileceğini ve hastalığa yol açan dinamikleri anlatıyordu. Daha sonraki yüzyıllarda ruhsal problemlerin nedeni hastaların şimdiki veya önceki hayatlarında işledikleri günahlara bağlanmıştı. Örneğin ölmüş önemli kişileri, insanüstü kişileri, hayaletleri, tanrıları ve göksel varlıkları dikkate almamak, hangi ruhların bundan rahatsız olduğuna bağlı olarak çeşitli semptomlara neden olabiliyordu. [17]

ORTA ÇAĞ'DAN AYDINLANMA ÇAĞINA DÜNYA ÇAPINDA DEPRESYONA BAKIŞ

Dünya çapında depresyon için uygulanan garip ve acımasız “tedavi” yöntemleri vardı. Genel olarak klasik sonrası ve erken ortaçağ toplumlarında depresif insanlar dışlandı ve zayıf olarak görüldü. Bu nedenle de çoğu zaman suistimal edilmişlerdi. Depresyonda olan insanların zindanlara atıldığı, zincire vurulduğu ve dövüldüğü yüzlerce belge sayesinde bilinen bir gerçektir. Cornelius Celsus'un (MÖ 25 - MS 50) bu tarz vakalarda hastaların aç bırakılması, zincirlenmesi ve dövülmesi gibi çok sert yöntemler önerdiği görülür. [18]

Zaman ilerledikçe depresyon anlayışımız ve acı çekenlere yardım etme ihtiyacı da artmıştı. Bu tedavinin öncülerinden biri İranlı doktor Muhammed ibn Zekeriya el-Razi idi. Razi depresyonun beyinden kaynaklandığını söylemişti. Beyindeki kan akışının değişmesinden kaynaklanan bu duruma “melankolik obsesif-kompulsif bozukluk” adını verdi. Tüm doktorları hastalarına nazik ve özel bir özenle davranmaya çağırdı ve olumlu yönde desteklemelerini, uygun davranış için hastayı ödüllendirmelerini vurguladı.

Başarılı tedavilerin ardından el-Razi hastayı taburcu eder ve onlara bir miktar para verirdi. Bu, hastaların acil ihtiyaçları konusunda onlara yardımcı olacak ve duygusal geçişlerine yardımcı olacaktı. Bu, psikiyatrik bakım sonrası kaydedilen ilk vaka olarak kabul edilmiştir.

Fakat ne yazık ki o zamanlar birbiriyle yarışan pek çok teori vardı ve depresyonun olumlu tedavisi pek tutmamıştı. Yaklaşan ortaçağ dönemiyle birlikte Avrupa'ya depresyondan muzdarip olanları dışlayan bir “Karanlık Çağ” çökmüştü. Hristiyanlık depresyon tanısını etkilemiş ve onun şeytan veya iblisler tarafından ele geçirilme vakası olarak görülmesine neden olmuştu.

Tedavi olarak genellikle kaba yöntemler kullanılırdı, bunların başında da şeytan çıkarma gelirdi. Elbette bir kişiyi ona sahip olduğuna inanılan “iblis”ten kurtarmak umuduyla Hristiyan dualarını zikretmek klinik depresyon için etkili bir tedavi değildi.

Ne yazık ki bu görüşler yüzden depresyon hastaları zulme uğramış, istismar edilmiş veya öldürülmüştü. Depresyon ve diğer ruhsal sorunlar genellikle büyücülük belirtileri olarak görülüyordu ve birçok masum insan Hristiyan din adamlarının elinde acımasız ölümlere, işkencelere maruz kalmıştı.

17.yy boyunca cadı teması ön plandaydı. Çoğunluğu kadın olan on binlerce cadı şüphelisi öldürülüştü. Üstelik cadılıkla suçlananlar arasında bugün akıl hastalığına örnek sayılabilecek anormal davranışlar sergileyen ya da sadece depresyonda olanlar olduğu gibi suçlananlardan bazılarının hiçbir rahatsızlık belirtisi bile yoktu. [19]

Orta Çağ'da depresyonun kişinin tanrının gözünden düşmesi ile oluştuğu düşünülüyordu. Bu sefer başrol Yunan panteonundan ziyade Hristiyanlığın tanrısıydı. Ortaçağ Avrupası'ndaki din adamları için melankoli, kişinin günah içinde yaşadığının ve tövbeye muhtaç olduğunun bir işareti sayılmıştı. Şiddetli melankolinin bazen şeytani bir ele geçirme işareti olarak görüldüğü oluyordu. Mistik yazılarıyla tanınan bir keşiş olan John Cassian, Mezmurlar 91'e dikkat çekmiş ve melankoliyi "öğle iblisi" olarak adlandırmıştı. Depresyon hastalarının günahlarının cezası olarak ailelerinden ve arkadaşlarından uzaklaşmalarını ve yalnız bir hayat sürerek ağır işler yapmalarını tavsiye etmişti.

Tabi depresyon yalnızca günahkârlığın işareti olarak görülmekle kalmamış aynı zamanda depresif bir durumda olmak bile başlı başına günah olarak kabul edilmişti. Tembelliğin ölümcül günahı için Latince "acedia" terimi kullanılıyordu ve tembellikten melankoliye kadar her şeyi içeriyordu.

Hristiyan hareketinin keşişleri ve kendini izole eden dindarlar dünyevi yaşamdan kaçınmak isteyerek tamamen yalnızlığın hüküm sürdüğü, kendilerini duaya ve iç benliklerine adandıkları uzak bölgelere gidiyorlardı. Tabi böyle bir yaşam şekli anormal olduğundan akıl ve ruh sağlığı üzerinde üzerinde derin etkileri oluyordu.

Orta Çağ boyunca birçok keşiş keder, ilgisizlik ve büyük bir ruhsal rahatsızlık olarak tanımlanan “acedia” adlı bir durumdan muzdarip olarak tanımlanmıştı. Bu durum toplumdan uzun süre uzak yaşamanın ve inzivaya çekilen dindarların katlandığı katı yoksunluktan kaynaklanıyordu.

Zaten acedia hastası bireyler hakkında yazan din adamlarının çoğu, aslında depresyon nöbetlerini olarak tanımlamıştı. Örneğin, Cassian “tembel” bir keşişi şu şekilde tanımlıyordu:

"Endişeyle bir o yana bir bu yana bakıyor ve kardeşlerinden hiçbirinin onu görmeye gelmediğini, sık sık hücresine girip çıktığını ve sanki çok yavaş batıyormuş gibi sık sık başını kaldırıp güneşe baktığını söylüyor. Bu yüzden bir tür mantıksız kafa karışıklığı onu iğrenç bir karanlık gibi ele geçirir." [20]

14. yüzyılda yazılan Canterbury Masalları benzer şekilde tembel insanı umudunu yitirmiş ve “aşırı keder” ile dolu biri olarak tanımlar. Bu aşırı düşük ruh halini, tembellik ve hayata karşı genel bir ilgisizlik takip edeceği için bu durum tembel kişinin iyi işler yapmasını engelleyecektir. Dolayısıyla tövbe edilmezse bu tembellik hali Kutsal Ruh'a karşı işlenmiş bir günah sayılır. 

Depresyon 14. yüzyıldan itibaren bugün de kullandığımız adını almıştı. Latince "basmak" anlamına gelen "deprimere" fiilinden türetilmiş ve iyi olmayan ruh halini belirtmek için "depress" terimi kullanılmıştır.

16. yüzyıldaki Rönesans ile birlikte felsefi, bilimsel ve tıbbi düşünce bir kez daha ön plana çıkmıştı. 1665'te ünlü bir İngiliz yazar bu durumu "ruh halinde büyük depresyon" olarak nitelendirmişti.

Rönesans'ın sonundan Aydınlanma'nın sonuna kadar Klasik Çağ depresyon ve tedavilerine yeni bir ışık tutar. Depresif  kişiler boşluk, anlam yokluğu ve büyük üzüntü hisseden bireyler olarak kabul edildi.

O dönem için depresyon üzerine en önemli çalışma 1621'de yayınlanmıştı. Adı “Melankolinin Anatomisi” idi. Oxford Üniversitesi'nde akademisyen, öğretmen ve vekil olan Robert Burton tarafından yayınlanıştı. Robert “Melankoliye” tamamen ve derinlemesine bakan, birçok teoriyi ele alan ve ilk elden deneyimleri anlatan öncülerden biriydi. Depresyonla tüm makul ve olumlu çözümlerle mücadele edilmesi gerektiğini öne sürmüştü. Bunlar bol uyku, sağlıklı beslenme, müzik, sanat, anlamlı işler yapmak ve bir arkadaşla sorunu hakkında olumlu konuşmalar yapmaktı. [21]

Sonraki yüzyıllarda, hala yaygın olarak kullanılan adıyla “melankoli” kavramı sürekli araştırılmaya devam edildi. Antik toplumun “salgı” teorisi kusurlu ve yanlış olarak görülmeye başlanınca yeni öncü tıbbi ve psikolojik çalışmalar ortaya çıktı.

Aydınlanma Çağı olarak da adlandırılan 18. ve 19. yüzyıllarda depresyon, kalıtsal olarak aktarılan ve değiştirilemeyen bir mizaç zayıflığı olarak görülmeye başlandı. Bunun sonucunda bu durumdaki kişiler dışlanmaya veya kilit altına alınmaya başlanmıştı. Aydınlanma Çağı'nın ikinci yarısında ise doktorlar, durumun kökeninde saldırganlık olduğu fikrini öne sürmeye başlamıştılar. [22]

Artık egzersiz, diyet, müzik ve ilaç gibi tedaviler savunuluyor ve doktorlar hastanın sorunlarını arkadaşları veya bir doktorla konuşmasının önemli olduğunu öne sürüyorlardı.

Yine de birçok doktor bu durumun fiziksel nedenlerini belirlemeye çalışıyordu. Bu dönemdeki tedaviler ise hastayı suya daldırarak boğulmadan durabildiği en uzun süre boyunca tutmak ve beynin içindekileri doğru konumlarına geri getirmek için dönen bir tabure kullanmaktı. İzlenen diğer tedaviler arasında beslenme değişiklikleri, lavman ve kusma vardı. Hatta Benjamin Franklin bu süre zarfında erken bir elektroşok tedavisi geliştirmişti. [23]

Alman doktor Johann Christian Heinroth (1773-1843) bu durumu, hasta içindeki ahlaki çatışmadan kaynaklanan ruhsal rahatsızlık olarak tanımlamış ve depresyonu psikolojik bir durum olarak görmüştü. Daha sonra dönemin birçok bilgili insanı ve doktoru, melankoliyi, rahatsızlıklara bağlı olarak farklı alt gruplara ayırmaya başladı.

Zamanla depresyon terimi daha sık kullanılmaya başlandı ve sonunda modası geçmiş “melankoli” teriminin yerini aldı. Bir Alman psikiyatrist olan Emil Kraepelin (1856-1926) muhtemelen depresyonu kapsayıcı bir terim olarak ilk kullanan ve manik depresyonu ayırt ederek ve bipolar bozukluğu tanımlayan ilk kişiydi. [24]

Bu süre zarfında Sigmund Freud depresyonun kayıptan kaynaklanabileceğini ve standart yastan daha şiddetli bir şekil aldığını öne sürerek depresyon konusunu ele aldı. Objektif kaybın sübjektif kayıpla sonuçlandığını belirterek karmaşık bir teori önerdi. Örnek olarak değerli bir romantik ilişkinin kaybından kaynaklanan depresyonu ele aldı. Depresif kişinin bilinçsizce sevgi nesnesiyle özdeşleştiğini ve kaybın yastan daha derin psikolojik etkileri olduğunu iddia etmişti. [25]

20. yüzyılda felsefe ve psikoloji iç içe geçmişti ve ikisi de depresyon için bir açıklama arıyordu. Depresyon tedavisi ile ilişkili en önde gelenler varoluşçu felsefe ekolleriydi.

Avusturyalı varoluşçu psikiyatrist Viktor Frankl (1905-1997) depresyonu aşırı güçlü bir önemsizlik, yararsızlık ve anlamsızlık duygusuna bağlamıştı. Bu duyguların ürettiği “varoluşsal boşluğun” anlamlı şeylerle doldurulması gerektiğini öne sürüyordu.

Bir başka benzersiz teori Amerikalı varoluşçu psikolog Rollo May'den (1909-1994) gelmişti. Depresyonun “bir gelecek inşa edememe” hissi olduğunu ve bundan muzdarip kişinin “geleceğe doğru şekilde bakamadığını” savunmuştu. Böyle bir durum genellikle anlam eksikliği ile bağlantılıydı.

Psikologların çoğu depresyonun toplumun baskıları ve standartları ile bireyin tam potansiyeline ulaşmak ile doğal ihtiyaçları arasındaki boşluktan kaynaklandığını savunmuştu. Çünkü ne yazık ki  modern dönemde topluma çok yüksek standartlar biçiliyor ve insanlar özellikle de ergenlik dönemlerinde kendilerini bu imkansız standartlara ulaşamayacak durumda buluyorlar.

Kendine acıma, değersizlik ve anlamsızlık duygularının tümü bundan kaynaklanır. Bir anlamda toplumun kendisi de yüksek depresyon oranlarından sorumludur. 1950'lerde Albert Ellis depresyonun irrasyonel “olması gerekenler” ve “zorunluluklar”dan, toplumun imkansız standartlarından ve ihtiyaçlarından kaynaklandığını iddia etmiş, bunun, gereksiz yere kendine acıma hissine ve kendini suçlamaya yol açtığını belirtmişti.

1960'larda ve 1970'lerde depresyonun bilişsel teorileri ortaya çıkmaya başlamıştı. Bilişsel davranışçı Aaron Beck insanların olumsuz olayları yorumlama biçiminin depresyon belirtilerine katkıda bulunabileceğini öne sürmüştü. Olumsuz otomatik düşüncelerin, olumsuz benlik inançlarının ve bilgi işlemedeki hataların depresif belirtilerin kaynağı olduğunu söylüyordu. Ona göre depresif insanlar olayları otomatik olarak olumsuz şekilde yorumlama ve kendilerini çaresiz, yetersiz görme eğilimindedir. [26]

19. yüzyılın sonlarında şiddetli depresyon için uygulanan tedaviler hastalara yardım etmek için yeterli değildi, hatta hayatlarını karartıyordu. Çaresiz kalan birçok insan "lobotomiye" yani beynin prefrontal lobunu yok etmek için yapılan ameliyatlara yönelmişti. Sakinleştirici etkiye sahip olduğu söylense de lobotomi operasyonları kişilik değişikliklerine, karar verme yeteneği kaybına, muhakeme güçlüğüne, hatta bazen ölüme bile neden oluyordu. [27]

Kafa derisine uygulanan bir elektrik şok olan elektrokonvülsif terapinin (ECT) de kullanıldığı oluyordu.

1950'lerde doktorların isoniazid adı verilen tüberküloz ilacının bazı depresyon hastalarında işe yaradığını fark etmeleri sonrası depresyon tedavisinde önemli bir süreç başlamıştı. Depresyon tedavisi daha önce sadece psikoterapiye odaklanıyordu fakat artık ilaç tedavileri geliştirilmeye başlamıştı. [28]

ANTİK YUNAN’DA TANRI DÜŞÜNCESİ

Yazan: A.Kara

ANTİK YUNAN’DA TANRI DÜŞÜNCESİ

Greklerin tanrı ve tanrıçaları eski Anadolu uygarlıklarında ve Arap coğrafyası gibi yayıldığı birçok bölgede ciddi derecede etkili olmuştur. Kadim Anadolu’da tanrı Zeus’a olan inanış oldukça baskın gelmiş, farklı isimlerle tapınılmış Zeus figürünün etkilerinden dolayı insanlar uzun bir süre tanrıyı koruyucu baba gibi görmüş [1] hatta Allah’tan bahsederken bile “Allah baba” demişlerdir. Benzer durum Kubaba, Gaia, Kibele gibi tanrıçalara olan inanışın etkisi ile doğa ya da topraktan bahsederken “ana” denmesiyle öne çıkar.

Anne, baba demek tuhaf görünse de Antik Yunanlılar için tanrılar insanlara oldukça benzerlerdir. Bu benzerlik görünüşleri konusunda da aynıdır fakat onları ayıran şey benzedikleri insanlardan daha uzun, güzel, güçlü ve estetik olmalarıdır. Güzel bir dış görünüş aynı zamanda güzel düşüncenin, zihniyetin dışa vurumu sayılmıştır. Uzun boy önemlidir çünkü Greklere göre kişiyi güzel olarak tanımlayabilmenin en önemli şartı boyunun uzun olup olmamasında yatıyordu. Bu yüzden Hint toplumlarındaki ciddi derecede kilolu veya kısa tanrı ya da tanrıça figürlerini Yunan mitoslarında görmek oldukça zordur.

Görünümleri ile ölümlü kulları olan insanlara benzemeleri dışında yaşantıları ve duyguları yönüyle de oldukça benzeşiyor, tıpkı insanlar gibi evleniyor, çocuk sahibi oluyor, aldatıyor, öldürüyor, çalıyor, kıskanıyor, intikam alıyor ve hileye başvuruyorlardı. Özellikle tanrıçalar söz konusu olduğunda duygusal olarak en çok öne çıkan yönleri kıskançlık iken erkeklerde genellikle bu özellik şiddet ve intikam oluyordu. İroniktir ki inanışa göre bu tanrılar kötü işler yapanları cezalandırıyorlardı.

Yunanlılar ufak istisnalar dışında genellikle bir tanrıyı bilmeleser, tanımasalar bile onlara saygı duyardı. Onların geleneğinde yabancı da olsa her tanrıya saygı göstermek vardı. Bu yüzden onların hayal dünyasını, efsanelerini ve tanrılarını etkileyen, tanrılarının daha zalim, cezalandırıcı ve sert olmasına neden olan en büyük faktör ilkel Keltler olmuştu. Çünkü Yunanlılar İtalya’ya yerleştiklerinde bu topraklarda Keltlere ait inanış ve efsaneler varlığını sürdürmekteydi. Yunanlılar gelenekleri gereği onlara saygısızlık yapmamış ve kendi tanrılarına en çok benzettiklerini benimsemişlerdi. Bu yüzden daha barbarca bir yaşantıya sahip olan Keltlerin tanrı ve inanışları Greklerin dini inanışlarını etkilemişti.

Birçok eski kültürde olduğu gibi Grek inancında da tanrılar insan kılığında dünyaya geliyor, faniler arasında yaşıyorlardı. Dilediğinde insanların arasında gezinebilen bu tanrılar zamandan münezzehtir ve uzay-zamandan bağımsızdır. Tanrı olmanın sonucu olarak görünmez olma, düşündükleri yere anında gidebilme, hayvan şekline girebilme gibi doğa üstü güçleri vardır.

Örneğin şarap tanrısı Dionysos genç bir adam şekline girerek yeryüzünde dolaşırken korsanlar tarafından kaçırılır. Gemi kaptanı Acoetes dışında hiç kimse kaçırdıkları adamda bir gariplik olduğunu hissetmez. Kaçırdıkları ve köle olarak satmak istedikleri adamın aslında bir tanrı olduğunu anlayan ve tayfasını vazgeçirmek isteyen kaptanın tüm çabaları boşadır, korsanlar Dionysos’u serbest bırakma fikrini kabul etmezler. Bunun üzerine Dionysos geminin içini sarmaşık ve hayvanlarla doldurur, korkuya kapılan korsanlar denize atladıkça yunus balığına dönüşürken kurtulan tek kişi kaptan Acoetes olur. [2]

Söz konusu şekil değiştirme olduğunda öne çıkan tanrılardan biri Zeustur.

Kral Thestius’un kızı Leda, Tyndareus ile evlendiği gün baba tanrı Zeus’un ilgisini çeker. Zeus bir kuğu şekline girerek Leda’yı baştan çıkarır. [3]

Başka bir efsanede Zeus, ölümlü bir kadın olan Europa’yı (Avrupa) kaçırmak için boğa şeklini alır. Tyre Kralı Agenor’un sarayında kendini beyaz bir boğaya dönüştüren Zeus, su perisi Io’nun soyundan gelen Europa’yı elde etmek için plan yapar ve boğa kılığında diğer hayvanların arasına katılır. Europa boğayı okşayıp sırtına bindiği an Zeus yakaladığı fırsat ile kadını Girit adasına kaçırır. Europa burada kraliçe olur ve Zeus günümüzde Avrupa olarak bilinen kıtaya onun adını verir. [4]

Zeus’un insan veya hayvandan çok daha farklı şekle bürünebildiği efsaneler de vardır. Kendini altından yağmur damlalarına dönüştürerek Danae’nin hapsolduğu zindana sızmayı başarır ve çatıdan Danae’nin kucağına dökülen altın damlacıkları şeklinde onunla ilişkiye girer. [5]

Tanrıların insan şekline girerek dünyada gezinmeleri hem tehlikeli hem de mutluluk verici sonuçlar doğurabiliyordu. İnsan kılığında dünyaya inen tanrı bir Yunanlının evinde misafir olabiliyor ve karşısındaki kişi ona iyi davranmaz, düzgün ağırlamazsa cezalandırılıyor, aksi durumlarda ise ödüllendiriliyordu.

Örneğin bir efsaneye göre Zeus ile Hermes Frikya boyunca yaptıkları yolculuk sonucunda yorgun düşer ve dinlenip kalacakları bir yer ararlar. Kimse onları iyi karşılamaz ve misafir etmez. Fakat Filemon ve Baukis isimli yaşlı çiftin mütevazi kulübesine gidip kapılarını çaldıklarında, çift Zeus ile Hermes’i misafir olarak eve buyur eder. İmkanları dahilinde en iyi sofrayı sunmaya çalışır ve tanrıları içtenlikle ağırlarlar. Bunun sonucunda aldıkları ödül ise hayatları olmuştur. Çünkü Zeus ile Hermes yaşlı çifte yaşadıkları yerdeki kötü insanlar yüzünden bir tufan felaketi gönderip orayı yıkacağını bu yüzden köylerine bakan karşı tepeye tırmanmalarını söyler. [6]

Bunun aksi yönünde misafir olan tanrıları iyi karşılamadığı için cezalandırılan insanların olduğu yönünde çokça efsane olduğundan tıpkı bizim toplumumuzdaki gibi Yunanlarda da kapıya gelen kişiyi misafir etmek, iyi ağırlamak, kendin yemeyip yedirmek adet olmuştur.

Söz konusu tanrıçalar olduğunda kıskançlık ve “en güzel olan” olma hırsı öne çıkar; ki bu durum Grek kadınlar için de güzel olmanın, beğenilmenin ne kadar önemli olduğunun göstergesidir.

Örneğin Zeus’un esas eşi olan ve hava üzerinde egemenliğe sahip olan kibirli tanrıça Hera’nın da katıldığı bir düğünde en güzel olanın kim olduğu konusunda anlaşmazlık yaşanır. Hera, Afrodit ve Athena en güzelin kim olduğu konusunda bilgeliği ile ünlü çoban Paris’e danışırlar. Paris en güzel olarak Hera değil de Afrodit’i seçince öfkelenen Hera Paris’e işkence eder. [7]

Efsanelere en çok konu olan bir diğer duygu aşktır. Tanrıların kendi aralarındaki aşk ve tutkularına ek olarak aynı zamanda insanlara da aşık oldukları, hatta aşık olup karşılık alamadıkları, elde edemedikleri insanları cezalandırıp öldürdükleri, işkence çektirdikleri düzinelerce efsane vardır. Söz konusu aşk olduğunda adı en çok duyulan tanrılardan biri Apollon’dur çünkü bu konuda oldukça kısmetsizdir. Ya aşık olduğu kadınlar ona bakmaz ya da ölür-öldürülürler.

Örneğin Apollon’un ilk aşkı nehir tanrısının kızı Daphne’dir. Daphne asla evlenmek istemeyen, hayatı boyunca avcılıkla meşgul olmak isteyen bir kadındır. Apollon bir gün ok atacağı sırada aşk tanrısı Eros’a rastlar ve kendisi henüz Python’u yeni öldürdüğünden egosu kabarmış şekilde Eros’un yaptığı işi küçümser. Eros’un elindeki yayın Eros’a değil de korkunç yılanı öldürmeyi başarmış bir kahramana ait olması gerektiğini söylerek kendini işaret eder. Öfkelenen Eros iki ok çeker, altın olan ok atılan kişide aşk, kurşundan yapılmış ok ise nefret uyandıracaktır. Eros altın oku Apollon’un göğsüne, kurşun oku ise Daphne’nin göğsüne atar. Apollon Daphne’ye aşık olmuştur ama Daphne vurulduğu oktan dolayı Apollan’dan nefret etmekte, onu görür görmez kaçmakta, bayılana kadar koşmaktadır. Daphne korku içinde tanrılardan yardım isterken kolları uyuşmaya başlar. Bu sırada Apollon’un kendine sarıldığını görünce defne ağacına dönüşür. [8]

Tanrıların insanlarla olan ilişkilerinden dünyaya gelen çocuklar kahramanlar ya da yarı tanrılardır. Onları öne çıkaran yanları taşıdıkları güç ve sahip oldukları cesarettir. Yarı tanrı olarak isimlendirilmelerinin nedeni tanrısal olduğu kadar fani yani ölümlü olmalarıdır.

Yarı tanrıların insanlardan üstün, tanrısallığa yakın yönleri olduğunun bir örneği Chiron’dur. Kronos ve Philyra'nın çocuğu olan Kheiron (Chiron) bir Kentor'dur. Vahşi ve barbar olan diğer kentorların aksine, bilgeliği ve büyük tıp bilgisi ile ünlüdür. Herkül, Aşil, Jason gibi tanrı çocuklarına savaş eğitimi vermiştir. [9]

İbadet ve ayinler halk için oldukça önemli yer tutuyordu çünkü insanlar eğer onlara ibadet etmez ya da ayinlerini aksatırlarsa tanrıların kendilerini cezalandıracağına inanıyorlardı. Cezalandırma veya ödüllendirmeleri oldukça farklı şekilde olabiliyordu. Örneğin ceza olarak insanı taşa veya hayvana çevirebiliyor, ödül olarak ise onu ölümsüz bir ağaca dönüştürebiliyorlardı. Tapınma bu kadar önemli olunca tanrıları memnun etmek için onların şerefine görkemli tapınaklar inşa ediliyor, tapınağa gelen insanlar tanrılara değerli hediyeler ve hayvan kurbanları sunuyorlardı. Bazen insan kurban ettikleri de söylense de konuya dair kesin kanıtlar olmaması şuan için bu iddiayı ihtilaflı yapmaktadır.

Kurban önemli bir uygulama olduğundan bu konuda birçok efsane türetilmiştir. Bunlardan en meşhuru Minotor efsanesidir. Bu efsaneye göre Girit Kralı Minos güç ve ihtişamının göstergesi olması için tanrı Poseidon’dan onun adına kurban etmek üzere bir boğa ister. Poseidon’un krala verdiği boğa kralın öyle hoşuna gider ki kurban edilsin diye verilen boğa yerine başka bir boğayı kurban eder. Bunu fark eden Poseidon öfkelenerek kral Minos’u cezalandırır. Ceza kralın karısının boğaya aşık edilmesidir. Poseidon bu cezayı uygulayabilmesi için Eros’tan yardım ister. Eros’un oklarının etkisiyle kralın karısı boğaya aşık olarak onunla çiftleşir ve bunun sonucunda yarı insan yarı boğa olan bir çocuk doğar. Çocuğa Minos’un Boğası anlamına gelen Minotor adını verirler. Kötü tabiata sahip olan bu karakter labirente hapsedilir. [10]

Tanrıların kıyafetleri ve kullandıkları bazı silahlar insanların kullandıklarına oldukça benzer olsa da kalite ve güçleri bakımından ölümlülerden ayrılırlar. Kıyafetleri en kaliteli malzemeden iken kullandıkları silahlar genellikle sihirli güçler barındırmakta ya da inanılmaz dayanıklılığa sahip olmaktadır.

Örneğin Zeus’un yıldırımları bile aslında bir silahtır. Zeus Kronos’u yenip tepegözleri serbest bıraktıktan sonra tepegözlerin Zeus’a verdiği özel bir silahtır. [11]

Poseidon’un Yunan balıkçıların balık yakalarken kullandıkları 3 başlı mızrak üzerinden modellenmiş sihirli silahı vardır. Poseidon, demirci tanrı Hepaistos’un kendisi için dövdüğü bu sihirli silahı yere vurduğunda gemileri batırabilecek, tüm adaları sular altında bırakacabilecek dev tsunamiler üretebilir veya depremler yaratabilir. [12]

Tanrılar seyahat ederken Çariot benzeri arabalara biner ve bu arabaları kendi soylarından gelen atlar çekmektedir. Tanrıların büyük kısmının yaşadığı kutsal dağ Olimpos’a gidip gelme yöntemleri budur. Olimpos tanrıların yaşadığı yer olduğu kadar aynı zamanda onların toplanma, meclis kurma alanıdır. Bazen ziyafetler düzenlenir ve bu ziyafetlere tanrı Apollon’un lirinden çıkan tatlı melodiler ile periler eşlik eder. Tanrıların katı olan Olimpos’da her tanrının kendine ait bir evi vardır. Yani tanrılar için düşünülen yaşam biçimi insanlarınkine oldukça yakındır.

Yunan mitolojisinin hayal gücünü zorlayan renkli yapısının kökenini oluşturan şey Greklerin doğa olaylarını anlamlandırma çabasıydı. Bizler depremlerin nasıl ve neden oluştuğunu, yıldırımın neden düştüğünü, sellerin neden meydana geldiğini, heyelanları ve yer batmalarını bilimsel olarak biliyor ve anladığımız için bunlara mistik anlamlar yüklemiyoruz. Fakat kendinizi antik dönemde hayal eder ve bunların hiçbiri hakkında bilginiz olmadığını düşünürseniz sizin için doğa olaylarını tanrı ve yaratıklarla ilişkilendirmekten başka çıkar yol olmayacaktır. İşte bu yüzden Yunan efsanelerinde dev kayaları kopararak fırlatan devler, öfkelenip denizde dev dalgalar çıkaran, insanları uzun süren yağmurlar ya da gönderdiği depremler ile harap eden öfkeli tanrılar vardır. Kara bulutlar ve gök gürültüleri eşliğinde sık yağan yağmurlar, bu sırada gördükleri şimşek ve yıldırım ışıkları ya da denizde birden oluşmaya başlayan dev dalgalar Grekler için ilgili tanrının kızdığı anlamına gelirdi. Yani Grekler için tüm evren nefes alıp veriyordu. Doğayı anlama çabalarından dolayı her yerde bir tanrı görüyorlardı. Ağaçlar, ırmaklar, güneş, her şey onlar için tanrısal birer varlıktı.

Fakat tabi ki tüm tanrı ve tanrıçalar doğa güçleri üzerinden var edilmiş değildi. Bunlardan bazıları muhtemelen dönem içinde yaşadıkları toplumda zeka ve yetenekleri ile öne çıkan, zamanla ozanlar tarafından anlatılan ve dilden dile gezinirken tanrısallaştırılan karakterlerdi. Bunu anlamak için efsanelerdeki bazı tanrıları o dönem yaşayan biriymiş gibi düşünmek, hayal etmek gerekir. Böyle düşünüldüğünde Apollon’un oğlu olduğu söylenen Orpheus’un diğer müzisyenlerden çok daha başarılı, etkileyici biri olduğu, olağanüstü silahlar döven topal tanrı Hepaistos’un gerçekten de çok iyi silah ve zırhlar yapan bir demirci olduğu fakat şairlerin süslü anlatımlarının da etkisi ile zamanla tanrısallaştırıldığı güçlü bir ihtimaldir.

ŞAMAN KESKİNDİL | TANRI'YA - 1 (RUBAİ)

A.Kara

ŞAMAN KESKİNDİL | TANRI'YA - 1 (RUBAİ)

Özgün bir çalışma ile karşınızdayım : "Şaman Keskindil".

Edebiyat, mizah, sanatı harmanlayarak rubailer okuyan geleneksel, mitolojik motiflerimizi taşıyan bir şaman karakteri yarattım. Tek kişilik bir ordu olarak karakteri çizmem, animasyona dönüştürmem, tasarlamam, rubailer yazmam çok uzun zaman almış olsa da yarattığım karakterin güzelliği ve özgünlüğü bana tüm yorgunluğumu unutturdu :) Umarım sizler de beğenirsiniz. Rubailerin devamı gelecek, hatta ilerleyen süreçte belki ekibe yeni karakterler bile katılacak ;)

●► Çizim yaparken aldığım ve meraklısına animasyon mantığını kabaca anlatmaya çalıştığım kayıt yan kanalımda yüklüdür: İzlemek için tıklayınız.

Yan kanala çizim, animasyon konusunda öğretici videolar yükleyecek, yapacağım yeni animasyon çalışmalarının süreçlerini paylaşacağım.

Yayıncılığıma ve çalışmalarıma destek olmak için:
●► Patreon'dan ya da Katıl'dan üye olabilirsiniz
Patreon | ● Katıl

HER ŞEYİN KÖKENİ, KOZMOS ve MİLETLİ ANAKSİMANDROS

Yazan: A.Kara

HER ŞEYİN KÖKENİ, KOZMOS ve MİLETLİ ANAKSİMANDROS

"Varolan şeylerin ilkesi, apeiron'dur. Şeyler ondan meydana gelir ve yine zorunlu olarak onda ortadan kalkarlar; çünkü onlar zamanın sırasına uygun olarak birbirlerine karşı işlemiş oldukları haksızlıkların cezasını (kefaretini) öderler." - Miletli Anaksimandros [1][2]

Sokrates öncesi filozoflardan biri Miletli Anaksimandros'tur. MÖ. 610'da doğmuş 546'da ölmüştür. Çok yönlü biridir, matematikçi, devlet adamı, astronom, doğa bilgini ve kartograftır. Onun çok seyahat ettiğine ve muhtemelen geçmişte Miletlilerin Karadeniz kıyısında kurduğu Apollonia adlı koloninin başında bulunduğuna inanılır. [3]

Diogenes'in bahsettikleri bize Anaksimandros'un kişiliğine dair fikirler verir. Onun ağırbaşlı olduğunu ancak gösterişli giyinmekle ilgili bir sorunu olmadığını, şarkı söyleyerek çocukları güldürdüğünü yazmıştır. Kahkahaları duyduğunda şöyle dediği rivayet edilir:

"Çocukların iyiliği için daha iyi şarkı söylemeliyiz." [4]

Greklerde ilk kez kara ve deniz haritasını çizerek bunları bir küre içine alan odur. [5] Her ne kadar haritacılığın tarihi çok daha eskilere, Mısır, Babil, Sümer'e dayanıyor olsa da onların haritaları belirli bir bölgeyi ele alırken daha geniş, evrensel bakış açısına sahip olan Anaksimandros bir dünya ve gök haritası yapmıştır.

Diogenes'in çalışmasında hayatı hakkında çok az şey bilinen Anaksimandros'un bir gnomon** yani düz taban üzerine yerleştirilen dik çubuğun günün çeşitli saatlerinde oluşturduğu gölgelerin yer ve uzunluklarına bakarak zamanı belirlemeye yarayan bir güneş saati tasarladığı yazmaktadır.

** Grekçede (γνώμων, gnōmōn) gösterge anlamına gelir.

Sonsuzluğa olan inancından dolayı birçok bilim insanı tarafından ilk metafizikçi olarak kabul edilir. Tabi her filozof gibi onun da hataları olmuştu fakat hatalı da olsa kozmos fikrini başkalarına açmış ve kuramsal astronomlardan biri olmuştu.

Adından da anlaşılacağı gibi Milet okulu öğrencilerindendi. Milet Okulu MÖ. 6.yy'da Batı Anadolu'daki Milet şehrinde kurulmuştu. Anaksimandros bu felsefe okulunun önde gelen üç isminden biriydi, diğer ikisi Thales ve Anaksimenes'ti. Anaksimandros Thales'in (MÖ 624/23-548/45), Anaksimenes (MÖ 586-526) ise Anaksimandros'un öğrencisiydi.

Coğrafi konum ve okul nedeniyle aynı grupta bulunuyor olsalar da bu üç filozof çoğu konuda oldukça farklı görüşlere sahipti. "Evrenin en önemli tözü nedir?" gibi doğayla ilgili sorulara odaklanmış olmalarının da birlikte gruplandırılmalarında rol oynadığı söylenebilir. Çünkü Milet Okulu doğa felsefesinin öncüsüydü.

* Diğer adıyla Diogenes Laertius

FELSEFİ GÖRÜŞLERİ

İlk Neden

Tıpkı Thales gibi Anaksimandros da her şeyin arkhe'sini yani ilksel unsurunu, kökenini aramak üzerine çıktığı yolda maddesel bircilik (maddi monizm) ile yani fiziksel dünyanın, dünyadaki tüm nesnelerin tek bir unsurdan oluştuğu fikri üzerinde duruyordu.

Ona göre varlıklar doğaüstü bir neden olmaksızın kaynaklarını birbirinden alıyor, oluş ve yok oluşlar ilahi bir buyruk ile değil "zorunlu" doğa yasalarından kaynaklanıyor, varlıklar birbirleri ile etkileşimlerinde belli ölçüler ve sınırlamalar ile dengeleniyor, bütün bu oluşum ve ilişki yasaları zamana tabi olduğundan zamanın düzenine uygun olarak değişiyordu.

Thales'e göre ilk neden, köken su olsa da Anaksimandros bu konuda öğretmeni ile aynı fikirde değildi. İlk nedenin su olduğu görüşüne karşı sunduğu argümanlardan biri şuydu: Hiçbir element doğada bulunan tüm karşıtları içeremez. Örneğin su sadece ıslak olabilir ve asla kurumaz. Bu argümanını diğer elementler için de kullanıyordu. [6]

Thales'ten farklı olarak Anaksimandros ve öğrencisi Miletli Anaksimenes'e göre ilk prensip su değil, toprak ve denizi her yönden kuşatarak her ikisini de bereketli hale getiren bir maddeydi. Anaksimandros apeiron* dediği bu ilksel unsuru "sonsuz, sınırsız, belirsiz ya da içinden geçilemeyen, uçtan uça geçilemeyen şey" olarak tanımlıyordu.

* Apeiron [a (-sız) + peras (sınır-)] = Sınırsız.

Bu yüzden Anaksimandros'un apeiron terimi ile iki anlamdan hangisini iletmek istediği belirsizdir. Bazılarına göre tükenmez ve tanımsız bir maddeye atıfta bulunmuşken diğerlerine göre ilk unsuru açıklarken bahsettiği şey onun uzamsal ve zamansal özelliğiydi.

İlk varsayıma göre apeiron'a dair sözleriyle kast ettiği şey nicelik bakımından sınırsız olanı kastetmesidir. Söylediğinden anlaşılacağı üzere "şeyler" apeiron'dan çıkıp yine onda yok olmaktadırlar. Çünkü birbirlerine karşı haksızlık yapmışlardır ve cezalarını çekmeleri gerekir. Yani bir dualizm söz konusudur. Dünya zıt veya karşıtlardan meydana gelmekte ve onlar dünyaya ve evrene hükmedip sonunda ortadan kalkmaktadırlar. Burada bir sorun ortaya çıkmakta çünkü arkhe veya ilke kendisinde yok oluyor. Halbuki evrenin yeniden meydana gelmesi için kendisinden meydana geleceği şeyin tükenmek bilmeyen, sonsuz bir varlık kaynağı olması gerekir. Bu da bambaşka bir sorun doğurur. Çünkü ona göre birden fazla evren vardır. [15] Bu teorisindeki evrenlerin zamansal olarak birbirinden farklı olup olmadıkları belirsizdir. Eğer bu evrenler eşzamanlı iseler, birden fazla evren için daha fazla madde gerekeceğinden ana maddenin nicelik yönüyle tükenmek bilmeyen sonsuz bir şey olması gerekir. İşte bu yüzden bazıları onun apeiron terimi ile nicelik yönünden uzayda sınırları olmayan, sonsuz olan şeyden bahsettiği fikrini savunmaktadırlar. [16]

Diğer ihtimal Anaksimandros'un ilksel unsuru apeiron'un niteliksel olarak belirsiz bir varlık olabileceğidir. Çünkü kendisi evreni ve doğayı gözetleyen biriydi ve evrendeki farklılıklar, sıcak ateşe karşı soğuk hava, kuru toprağa karşı ıslak olan su gibi zıtlıklar arasındaki ilişkiye odaklanmış ve bunu bir mücadele olarak ele almış olması bir başka ihtimaldir. Zaten girişte paylaştığım sözünde de "olarak birbirlerine karşı işlemiş oldukları haksızlıkların cezasını (kefaretini) öderler" diyordu. Yani ateşin ısıtıp buharlaştırdığı su yağmura dönüşüp yağarak ateşi söndürmekte, intikamını almaktadır. [20]

Dolayısıyla hayatın devamlılığı zamanı geldiğinde var olan her şeyin karşıtından aldığını ona geri vermesi ile olur. Her şey apeiron'da birbirini tarafsızlaştırır ve ilk kaosta* bulunmayan sıcak ve soğuk gibi antitezler derece derece bundan ayrılarak birbirinden farklı maddeleriyle tabiatı, evreni oluştururlar. Örneğin sıcakla kuru ve soğuk ile yaş birbirinden ayrılır. Sıcak ile kuru toprakta, soğuk ile yaş gökte toplanırlar.

* Bkz : Migma kavramı.

Sırasıyla oluşup yok olan birçok alem (theoi) vardır. İlk hayvan türleri su içinde oluşmuş ve gelişen türler zamanla buradan çıkmıştır. İnsan da bu hayvanlar arasından, balıktan gelmektedir. [17] [18] [19] Yani insan ve hayvanlar durmadan değişiyor olsa da özlerini oluşturan madde, apeiron yok olmaz çünkü yaratılmamıştır, her şeyi kuşatan, meydana getiren odur. [20]

Oluş sorunu konusunda Arkhe üzerinde kısaca tekrar durmam gerek. Su, hava, nefes, sonsuz denen bu ilk prensip nedir? "Prensibin özellik gereği ezeli ve ebedi olması gerekir, fakat arkhe'nin halleri sürekli değişiyor, madde değişmez. Üstelik ondan oluşan şeyler meydana gelip daha sonra kaybolabiliyor, ölüyor ya da değişebiliyorlar. Nasıl oluyor da var olarak kalırken aynı zamanda var kalamıyor, hem var olup hem olamıyor?" diyebilirsiniz.

Bunun için oluş kavramının (ginesthai) ne olduğuna bakalım.

Bunlara cevap veren üç sistem var: [20]
  1. Elea sistemi : Oluşu inkar eden Elea sistemine göre varlık her şeydir, değişik görünüyor olsa da bu sadece görünüşten ibarettir, özünde aynıdır.
  2. Herakleitos sistemi : Herakleitos sitemine göre değişiklik her şeydir ve varlık, süreklilik ancak kuruntudur.
  3. Atomcu sistem : Atomcular süreklilik ve değişikliği kabul ederler ve sürekliliğin varlıklarda, sürekli değişikliğin ise onların bağlantılarında olduğunu söylerler.

Kozmos , Dünya

Antik fiziğin dört elementi olan hava, toprak, su ve ateşin oluşumunu Dünya ile karasal varlıkların etkileşimleri yoluyla açıklıyordu. Ona göre evren, ilkel maddedeki karşıtların ayrılmasından meydana geliyordu. Sıcak ile soğuk, ıslak ile kuru karşıtlarını kucaklayarak nesnelerin hareketini yönlendiriyordu. [7]

Öğretmeni Thales ile felsefi görüşü konusunda farklılık yaşadığı bir diğer konu kozmosu algılama biçimidir. Thales dünyanın su üzerinde duran bir disk olduğunu öne sürmüştü. Ona göre eğer böyle olmasa tıpkı her şeyin düştüğü gibi dünya da aşağı düşerdi.

Fakat Anaksimandros aynı fikirde değildi ve şöyle düşünüyordu: "Dünya suyun üzerinde duruyorsa su neyin üzerinde duruyor?"

Bu yüzden O, dünyanın bir silindir olduğunu öne sürmüştü. Dünya, düz , tepsi biçimli değil, genişliği yüksekliğinin 3 katı olan bir silindirdi. [9] Boşlukta hareketsizce asılı duran dünya kozmosun merkezinde [10] olduğu için uzaydaki her yere eşit mesafedeydi ve dolayısıyla düşmesine neden olacak aşağı-yukarı doğrultularına sahip olmadığından dengede durmak için hiçbir desteğe ihtiyacı yoktu. Bu yüzden hiçbir şeyin hakimiyeti altında da değildi. [8] [21]

Güneş battığında bu silindirin altından dolaşarak sonraki gün doğudan tekrar doğuyordu. Başımızın üzerindeki gök kubbenin benzeri bir yapı dünyanın altında da vardı.

Başlangıçta sıcak ve soğuk ayrıldıktan sonra dünyayı saran bir alev topu ortaya çıkmıştı. Bu top parçalanıp evrenin geri kalanını oluşturmuştu. Yani silindir şekilli dünyanın etrafında sisle çevrili ateş halkaları vardı. Sis öyle yoğundu ki ateş neredeyse görünmüyordu ve bu halkalarda ateşin parlamasına-görünmesine izin veren delikler vardı. İçi boş, eş merkezli bir tekerlek sistemi gibiydi. En uzak çarktaki Güneş, dünya ile aynı büyüklükteki delikten görülebilen bir ateşti. Bu yüzden güneş tutulması olduğu sırada o deliğin kapandığını düşünüyordu. Ona göre en uzakta olan güneş çarkının çapı Dünya'dan yaklaşık 27-28 kat, ateşi daha az olan ay çarkından ise 18-19 kat daha büyüktü. Daha yakın konumda bulunan yıldız ve diğer gezegenler [11] de aynı model üzerinden açıklama getiriliyordu.

Ona göre yıldızları, Güneş ve Ay'ı görmemizi sağlayan şey bu deliklerdi. Daha dikkat çekici olan görüşü "dünyanın, kozmosun merkezinde dengede durduğu" yönündeki ifadesiydi. Onun bu görüşünün MS. 16.yy'da Kopernik yönetimi altında modern astronominin doğumuna kadar haleflerinin çoğu tarafından kabul gördüğü söylenir.

Yanlış yönleri fazla olsa da Güneş'i Dünya'ya oldukça uzak dev bir kütle olarak kabul eden ve gök cisimlerinin farklı mesafelerde dönmekte olduğu bir sistem sunan ilk astronom Anaksimandros'tu. Aynı zamanda bir gök küre oluşturması sayesinde Zodyak eğikliğini ilk fark eden kişi olmuştu. [12]

Vernant'a göre Anaksimandros'un dünyayı evrenin merkezinde hayal etmesinin nedeni Greklerdeki toplumsal-sosyal görüşlere dayanır. Çünkü Greklerin politik yapılanmasında şehir-devlet yani polis herkese eşit uzaklıkta olan bir merkezilik ve ortaklık ile örgütlenirdi. Düzen bunlardan birinin desteği ya da egemenliği ile değil, yasaların kamuya açık şekilde ortada/merkezde olması sayesindedir. Halk bir kralın buyruk ve yaptırımlarına tabi değildir, kendi kurdukları meclis ve mahkemelerin oluşturduğu yasalar ve kararlar ile yönetilir. Halk siyasetin hem öznesi hem de nesnesidir. Gücün merkezde, ortada ve açıkta durması sayesinde dengede duran bir düzen vardır. İşte hiçbir dayanağı olmadan ayakta duran bu politik düzenin Anaksimandros'un kozmos tasavvuru üzerinde etkili olduğu düşünülür. [13][14]

Onun doğa olaylarını anlamlandırma biçimi de onları ilahi sebeplere dayandıran filozoflardan farklıydı. Ona göre şimşek, yıldırım gibi gök olayları ilahi sebeplerden değil de elementlerin birbirine müdahale etmesine, karışması sonucu meydana geliyordu. [23] Gök gürültüsünün bulutların birbirine çarpması ile meydana geldiğini, çarpmanın şiddetine bağlı olarak gök gürültüsü sesinin de farklılık gösterdiğini söylüyordu. Yıldırım ve şimşeklerin görülmediği gök gürültülerinin nedeni rüzgarın alev yayamayacak kadar zayıf, yine de ses çıkaracak kadar yeterliliğe sahip olmasının sonucuydu. [24]

Deniz ise bir zamanlar Dünya'yı çevrelemiş olan nem kütlesinin bir kalıntısıydı. [Pseudo-Plutarch, III, 16] Bu kütlenin bir kısmı güneş ısısı ile buharlaşarak rüzgarlara ve gök cisimlerinin dönmesine neden olmuştu. Buharlaşan suyun büyük kısmı suyun daha bol olduğu yerlere çekilmişti. Ona göre yağmur, güneş ısısı ile dünyadan gökyüzüne çıkan nemin sonucuydu. [25]

Ayrıca Anaksimandros, evrenin bir süre ortaya çıkıp sonra kaybolduğunu, bazıları yok olurken diğerlerinin doğduğunu, bu hareketin ebedi olduğunu iddia eden Leukippos, Epikür ve Demokritos gibi birden fazla evren olduğunu söylüyordu. Onların böyle düşünmesinin nedeni "hareket olmazsa hem nesil hem de yıkım olmaz" görüşüne dayanıyordu. [22]