HABERLER
Dini Haber
A etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
A etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

NE FETVA VEREYİM ABİME?

Hazırlayan: A.Kara


NE FETVA VEREYİM ABİME?


Diyanet İşleri Başkanlığına TOKİ projeleri ile ilgili şöyle bir soru yönelttiler:
TOKİ tarafından uygulanan Sosyal Konut Projesinin dini hükmü nedir?

Başkanlık, projelerde ev almak için kullandırılan kredileri veren kamu bankalarının amacının faiz elde etmek olmadığı, amacın gelir elde etmek değil ev almak olduğunu söyledi. Yani diyanet bu projeden yararlanmanın caiz olduğunu söyledi.

Kurul fetvasında yayınlanan cevap özetle şu şekilde:
“İslam’da faiz, kesin olarak haram kılınmıştır. Bir zaruret bulunmadıkça faiz almak da vermek de caiz değildir. İş kurmak veya genişletmek; ev, araba satın almak üzere kişi, kuruluş veya bankalardan alınan faizli krediler de bu kapsamdadır ve caiz değildir. TOKİ aracılığıyla devreye alınan son uygulama ise devletin, alt veya orta gelirli vatandaşlarına yönelik olarak ürettiği bir sosyal konut projesidir. Bu projede, peşinat haricindeki tutar, kamu bankaları vasıtasıyla kredilendirilmekte olup devletin söz konusu borçlandırmadaki amacı, faiz geliri elde etmek değil, aksine ödeme güçlüğü içindeki vatandaşlarının ev sahibi olmalarına yardımcı olmaktır.

Bu itibarla, devlet TOKİ’nin bu uygulamasında başka bir yolla konut alma imkânı tanımadığından, belirtilen niyet ve amaçlar doğrultusunda söz konusu projeden yararlanmak caizdir.”

Hani hep anlatmaya çalışıyorum ya, din ve siyaset tamamen insanları yönetmek, istediğini elde etmek ve yaptırmak içindir diye, işte bu olay da yüz binlerce örnekten sadece biri. Zamanında "ben peygamberim" "Tanrı benimle konuşuyor" diyen ve peygamber olduğuna inanılan ne kadar zat varsa hepsinin amacı da bugünden farksızdı. Yani amaçları isteklerine ulaşmaktı.

Domuzu haram kılarak yetiştirdikleri küçükbaş hayvanların satışının baltalanmasını engellemek,
Savaşta ele geçirilen kadını ganimet ilan ederek onları köle pazarlarında satma yani para kazanma veya onları kendisi ve çevresindeki destekçilerinin arzuları için kullanma imkanı elde etmek,
Haklarında çıkarılan dedikodulara karşı halkı ilahi mesaj geldi diyerek Tanrı ağzıyla korkutmak,
Eşleri ile yaşadıkları sıkıntıları bile Tanrıyı ortak ederek sahip oldukları kadınları dizginlemek,
Yine sözde ilahi mesajlar sayesinde gönlünün istediği hangi kadın varsa ona sahip olabilmek,
Dönemin önde gelenlerine veya güçlü kabileleri göz kırpan, onları safına çekmeyi amaçlayan söylemler üretebilmek,
Yanında savaşacağı insanlara vaatler vererek onların ölüm korkularını bastırmak,
Allah söyledi, görüşmeden önce bana görüşme parası verin diyerek keseyi doldurabilmek,
Allah öyle emretti, Allah'ın isteği buymuş diyerek evlatlığının karısını kendi karısı yapabilmek,
Bakın, Allah baskın yapan atları, yani aynı zamanda onlara binen sizleri de övüyor diyerek fedailere gaz verebilmek,
Koskoca Allah ganimetten 5 de 1 pay istiyor diyebilmek,
ve bunlar gibi yüzlerce işi halledebilmek, isteklerini yerine getirebilmek için DİN mükemmel bir araçtı.

Günümüzde de görüyoruz ki DİN hala mükemmel bir araç ve nerede para var ise, nerede siyaset var ise orada mutlaka din var. Çünkü dini kullanarak inançlı olan insanların sizin eylemleriniz karşısında susmasını, size karşı sessiz kalmasını hatta sizi şakşaklamasını bile sağlayabilirsiniz.
O yüzden Din ve Siyaset aynı elin parmakları gibidir ve gerek oy toplarken, gerek halkı yönetirken, gerek eylemlerini haklı gösterirken kullanılabilecek en etkili ve mükemmel araç dindir.

Bu yüzden de Diyanet haram olan faize bir kılıf bularak iktidara yaranmak için bir nevi NE FETVA VEREYİM ABİME fetvası vermiş, bu şekilde siyasi iktidara da destek olmuştur. Şaşırdım mı? Hayır...

KUR'AN'DA EMBRİYO

Hazırlayan: A.Kara
A, din, islamiyet, Kurandaki çelişkiler, Embriyo mucizesi, Kuranda embriyo, Kur'an'ın embriyo hatası, Nutfe, Alaka, Et giydirdik, Kuran ve bilim, Bilim ve Kur'an, Kur'an mucizeleri,

KUR'AN EMBRİYO OLUŞUMUNU BİLİME UYGUN OLARAK AÇIKLIYOR İDDİASI


Müslümanlar Kuran'da bilimsel olarak doğru bir embriyolojik gelişme anlatımının mevcut olduğunu iddia eder. Müslüman topluluklar, şeyhler ve bazı modernist İslamcılar Kuran'daki embriyolojik evrelerin İslam'ın bilimsel bir mucizesi olduğunu ve Kur'an'ın ilahi bir kökene dayandığını iddia ediyor. Ancak eleştirmenler ayetlerin bilimsel olarak yanlış olduğunu ve o sırada mevcut olan Yunan teorilerinden etkilendiğini iddia ediyorlar.

Bu ayete dair savunucuların yorumları Müslüman olmayan tıp uzmanları Dr. Maurice Bucaille ve daha sonra Dr. Keith Moore'un vahabi din adamı Abdul Mecid el-Zindani ile birlikte yazdığı "İslami İlaveler" başlıklı kitabının özel bir baskısında yayımlandığında ciddi anlamda ortaya çıktı. Bununla birlikte bazı eleştirmenler Moore'un, Cidde'deki Kral Abdülaziz Üniversitesi Embriyoloji Komitesi ile birlikte çalıştığı için ev sahiplerine ve yatırımcılarına sadece dudak hizmeti verdiğine inanıyor, yani onlar adına savunuculuk yaparak çıkarlarını koruyor. Moore’un İslami iddialarla ilgili bu övgülerine Dr. Zakir Naik ve şuan ceza evinde olan kedicik sahibi Adnan Oktar'dan destek gelmişti. Dr. Myers gibi eleştirmenler ise embriyolojiden söz eden Kur'an ayetlerinin bilimsel gerçeklerle uyuşmadığını ve kabul edilemez olduğunu söylüyor.

Birçok bilim insanı ve araştırmacı Kur'an embriyolojisi ile Pergamonlu Galen tarafından öğretilenler arasındaki olağanüstü benzerlikler hakkında yazmıştır. Galen, Muhammed zamanında Suriye ve Mısır'da çalışmalarına devam eden oldukça etkili ve sözü geçen bir Yunan doktoruydu (d. 130 CE). Kur'an'daki embriyo evreleri ve Galen ile Yahudi Talmud'u arasında çarpıcı benzerlikler bulunmaktadır. Ancak, ilginç ve çok muhtemel olsa da bu etkileri incelemek şimdilik gereksizdir. O konuyu daha sonra ele alacağım çünkü bu makale yalnızca İslami web siteleri ve kamuoyu tarafından yapılan iddialara ve bu iddiaların geçerliliği ile ilgili eleştirilere odaklanacaktır.

Kuran, Klasik Kuran Arapça ile yazılmıştır. Bu nedenle Kur'an'daki tüm terimler Modern-Standart Arapça'dan kolayca çevrilemez. Embriyo mucizesine ilişkin Kur'an'da geçen ilgili kelimeleri inceleyelim:

Nutfe (نُطْفَةً) : Meni damlası
Alaka (عَلَقَةً) : Sülük ve sülük gibi yapışarak kan emen canlılar veya pıhtılaşmış kan
Mudga (مُضْغَةً) : Bir ısırımlık et parçası
İzâmen (عِظَٰمًا) : Kemik, özellikle uzuv kemikleri
Kesevnâ (كَسَوَ) : Giydirdik
Lahmen (لَحْمًا) : Et

KONU İLE İLGİLİ  BAZI AYETLER

(İlgili ayetlerde Diyanetin Kur'an'ı bilime uydurma çabası ile eklediği parantez içlerine dikkat, güya apaçık olduğu söylenen kitapta Allah'ın açıkça izah edemediğini Diyanet izah ediyor)

Mü'minun suresi 12-14.ayetler:
Gerçek şu ki biz insanı çamurdan alınmış bir özden yaratıyoruz;
[Ve lekad halaknâl insâne min sulâletin min tîn(tînin)]
Sonra onu sağlam bir korunakta nutfe haline getiriyoruz.
[Summe cealnâhu nutfeten fî karârin mekîn(mekînin)]
Ardından nutfeyi (döllenmiş yumurta) alakaya (rahimde asılıp beslenen embriyo) çeviriyor, alakayı şekilsiz et (görünümünde) yapıyor, bu etten kemikler yaratıyor, daha sonra da kemiklere adale giydiriyoruz; nihayet onu bambaşka bir yaratık halinde inşa ediyoruz. Yapıp yaratanların en güzeli olan Allah çok yücedir.
[Summe halaknân nutfete alakaten fe halaknâl alakate mudgaten fe halaknâl mudgate izâmen fe kesevnal izâme lahmen summe enşe´nâhu halkan âhar(âhara), fe tebârekallâhu ahsenul hâlikîn(hâlikîne)]

Hac suresi 5.ayet:
Ey insanlar! Öldükten sonra dirileceğinizden kuşku duyuyorsanız şunu unutmayın ki, biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra alakadan, sonra belli belirsiz et parçasından yarattık ki size (kudretimizi) açıkça gösterelim; ve biz dilediğimizin rahimlerde belirli bir vakte kadar kalmasını sağlarız, sonra sizi bebek olarak çıkarırız, ki daha sonra yetişkinlik çağınıza erişesiniz. İçinizden kimi erken vefat ettirilirken kimi de önceden bildiklerini bilmez hale gelinceye kadar ömrün en düşkün çağına eriştirilir. Öte yandan yeryüzünü kupkuru ve cansız görürsün; üzerine yağmur indirdiğimizde ise (bir de bakarsın) canlanıp kabarır ve her cinsten güzel bitkiler çıkarır.
[Yâ eyyuhen nâsu in kuntum fî raybin minel ba’si fe innâ halaknâkum min turâbin summe min nutfetin summe min alakatin summe min mudgatin muhallekatin ve gayri muhallekatin li nubeyyine lekum, ve nukırru fîl erhâmi mâ neşâu ilâ ecelin musemmen summe nuhricukum tıflen summe li teblugû eşuddekum ve minkum men yuteveffâ ve minkum men yuraddu ilâ erzelil umuri li keylâ ya’leme min ba’di ilmin şey’â(şey’an), ve terel arda hâmideten fe izâ enzelnâ aleyhel mâehtezzet ve rabet ve enbetet min kulli zevcin behîc(behîcin)]

Mü'min suresi 67.ayet:
Sizi toprak, sonra nutfe, sonra alaka aşamalarından geçirerek yaratan O’dur. Sonra O sizi bir bebek olarak hayat alanına çıkarır; ardından güçlü çağınıza ulaşıncaya, sonra da yaşlılar haline gelinceye kadar sizi yaşatır; içinizden bazıları bundan önce vefat eder. Sonuçta belli bir vakte kadar yaşamaktasınız. Umulur ki (bunlar üzerine) akıl yorarsınız.
[Huvellezî halakakum min turâbin summe min nutfetin summe min alakatin summe yuhricukum tıflen summe li teblugû eşuddekum summe li tekûnû şuyûhâ(şuyûhan), ve minkum men yuteveffâ min kablu ve li teblugû ecelen musemmen ve leallekum ta’kılûn(ta’kılûne)]

BİLİMSEL DOĞRULUK

Kuran'daki embriyoloji genellikle modern, bilimsel bir bakış açısıyla eleştirilir. Bu makale boyunca referanslar dahil daha ayrıntılı bilgi verilmektedir, ancak ana eleştiriler şöyledir:

1) İlgili ayetlere bakıldığında tıpkı Galen ve Yahudi Talmudu'nda da olduğu gibi embriyonun ilk oluşum aşamasının kadın rahminde bulunan bir sıvı ile karışan spermden oluştuğu inancı görülmektedir. Dahası, Kuran'ın yazarının kadınların sahip olduğu yumurtalıkların varlığının farkında olduğuna dair hiçbir işaret yoktur.

2) Kur'an'da embriyonun daha sonra kan pıhtısı olduğu söylenir. Bütün klasik tefsirler 'alaka'nın kan, donmuş kan yada pıhtılaşmış kan olduğunu yazar ve klasik Arapça sözlüklerde kelimenin tanımı budur.
Biyolojik anlamı açıkça ortada olan bu Arapça kelime için alternatif anlamlar aramak ve anlamı kabak gibi ortadan olan bu kelimeyi embriyolojiden bahsederken kullanmak çok saçmadır. Hatalı seçilen bu sözcük insanlar arasında haklı bir yanlışlığa neden olduğu için yüzyıllardır birtakım insanlar embriyonun pıhtılaşmış kan olduğunu düşünerek kandırıldılar (gerçek bir embriyo hiçbir yönden kan damlası veya kan pıhtısı değildir).

3) Mü'minun suresi 14.ayette kemiklerin etle kaplanmadan önce oluştuğu söylenir. Halbuki kemiklerin kıkırdak modelleri çevredeki kaslarla yani etlerle aynı anda ve paralel olarak oluşmaya başlar ve bu kıkırdak tam anlamıyla kemik ile yer değiştirir. Yani önce kemiğin oluşup sonra etin onu sarması gibi bir durum söz konusu değildir.

Kur'an'da yazanlar yanlış tanımlamalar ve savunucuların yaptığı keyfi varsayımlar olmadan incelendiğinde bir çocuğun rahimdeki fiili gelişim süreci ile hiçbir benzerliği bulunmayan bir dizi sıralamanın olduğu görülmektedir.

MÜSLÜMAN ARGÜMANLARI

KOZ / KİL / ÇAMURDAN YARATILIŞ

Daha önce bahsettiğim Kur'an'ın embriyoloji ile ilgili ayetlerindeki, toz (tubarin تُرَابٍ), çamur (hamain حَإٍمَإٍ), kil (teenin طِينٍ) veya şekillenmiş balçık (salsalin صَلْصَٰلٍ) gibi ifadeleri kargaşaya neden olur. Secde 7-8, Ali İmran 59 ve Hicr 26 gibi ayetlere bakıldığında bunların yalnızca Adem'in yaratılmasıyla ile ilgili olduğu, embriyoloji iddiası olan diğer ayetlerin ise insanın yaratılışından bahsettiği açıktır. İslam alimlerinden İbn-i Kesir gibi alimlerin düşüncesi de bu yöndedir.

Özellikle Adem'in kilden yapıldığını söyleyen ayetlere bakıldığında, kilin kalıplanmış ve şekillendirilmiş bir yapı malzemesi olduğu ve katalitik bir  bileşik olmadığı göz önünde bulundurulduğunda bazı Müslümanların Kuran ile Dünyadaki tüm yaşamın kökenine dair attığı iddianın mantıklı bir tarafı bulunmamaktadır.

Yine kesinlikle embriyoloji ile ilgili olmasa da bazı İslami web sitelerindeki bir başka iddia kil ve insanın benzer bileşimlere sahip olduğudur. Bilim ve Teknoloji Odaları Sözlüğü, kili "ince dokulu, tortul veya artık bir tortu olarak tanımlamaktadır. Kildeki temel elementler silisyum, alüminyum, hidrojen ve oksijendir. Eğer Silisyum ve Alüminyum varsa, yaşamın korunmasında oynayacak rolleri son derece sınırlandırmıştır. İnsan tarafından ihtiyaç duyulan azot, sodyum gibi diğer elementler  kilde az miktarda bulunur ve kirletici-atık maddeler olarak kabul edilir. Yani kil ve insan bileşimleri arasında benzerlik yoktur.

Nutfe (نُطْفَةً) Bölümü

Kur'an'da embriyonun ilk aşaması nutfe aşamasıdır. Tercüme edilirken tipik olarak "sperm-damlası" gibi kelimeler kullanırken bazı Müslümanlar ise bu kelimeyi hücre bölünmesinin erken aşamalarındaki döllenmiş yumurta olarak yorumlama eğilimindedir. Nutfe, kelimesi kelimenin tam anlamıyla küçük bir miktar sıvı anlamına geliyordu ve meni için bir örtmece idi. Klasik Arapça dilindeki Arap Lisanı Sözlüğü (Lisan el Arab) nutfe kelimesi için şu tanımları verir:

Biraz su, bir su kabında kalan az miktarda su, bir kovada kalan az miktarda su, saf su, insanın suyu. Meniye az miktarda olduğu için nutfe denir.

Nutfe'nin İslam öncesi bir şiirde “şarap tulumunun dibinde kalan az miktarda şarap” anlamında kullanıldığı görülebilir.

Abese 18-19 ve Mürselat 20-22'ye Mü'minun 13 ile birlikte bakıldığında tıpkı daha önce Yahudiler ve Yunanlılar tarafından da inanıldığı ve hadislerde de teyit edildiği gibi nutfenin rahimde depolanarak embriyoya dönüşen sperm olduğunu net bir şekilde görülmektedir.

Abese suresi 18-19. ayetler:
18. Allah, onu hangi şeyden (شَىْءٍ) yarattı?
Min eyyi şey-in (شَىْءٍ) ḣalekah(u)
19. Az bir sudan (نُّطْفَةٍ). Onu yarattı ve ona ölçülü bir şekil verdi.
Min nutfetin (نُّطْفَةٍ) ḣalekahu fekadderah(u)

Mürselat suresi 20-22. ayetler:
20. Sizi önemsenmeyen bir sudan (مَّآءٍ مَّهِينٍ) yaratmadık mı?
Elem naḣlukkum min mâ-in mehîn(in) (مَّآءٍ مَّهِينٍ)
21-22. Onu belli bir süreye kadar sağlam bir yere (قَرَارٍ مَّكِينٍ) yerleştirdik (جَعَلْنَٰهُ).
Fe cealnâhu (جَعَلْنَٰهُ) fî karârin mekîn (قَرَارٍ مَّكِينٍ) ilâ kaderin ma’lûm.

Mü'minun suresi 13.ayet:
Sonra onu güvenli ve sağlam bir mekanda (قَرَارٍ مَّكِينٍ) bir nutfe (نُطْفَةً) kıldık (جَعَلْنَٰهُ).
Summe cealnahu (جَعَلْنَٰهُ) nutfeten (نُطْفَةً) fi kararin mekin (قَرَارٍ مَّكِينٍ).

Mürselat suresi ve Mü'minun suresindeki ilgili ayetlerin arasındaki paralelliğe bakın, ikisi de "Biz onu güvenli bir yere (karârin mekîn) yerleştirdik (cealnâhu)" diyor.  Dikkat edilmesi gereken diğer nokta ise şudur ki bu ayetlerden birinde nutfe kelimesi kullanılırken diğerinde 'suyla tutulan' anlamına gelen mâ-in mehîn(in) ifadesi kullanır. 'Mâ' meni için başka bir ortak örtmece idi.

Her iki ayette de gördüğümüz 'cealnâhu' daki 'hu' onu veya o anlamlarına gelebilir ve Mü'minun 13'te de 'Onu yerleştirdik' tabirinde karşımıza çıkar. Bununla birlikte Mürselat suresi 21.ayette sıvıya atıfta bulunmaktadır çünkü önceki ayette "siz" ifadesini kullanır ve sonra sudan bahseder.

Bunun yanında tekrar belirtmekte yarar var ki Kur'an hiçbir zaman dişi yumurtalarından bahsetmez.

İnsan suresi 2.ayette şöyle yazar:
"Şüphesiz biz insanı, karışım hâlindeki az bir sudan (meniden) yarattık ve onu imtihan edeceğiz. Bu sebeple onu işitir ve görür kıldık."
İnnâ ḣalaknâ-l-insâne min nutfetin emşâcin nebtelîhi fece’alnâhu semî’an basîrâ(n)

Bazı Müslümanlar bu ayetteki 'nutfetin emşâcin' ibaresinin kadın yumurtalığına atıfta bulunduğunu söylerler fakat bunun elle tutulur yanı yoktur. Buradaki 'emşâcin' karıştırılmış demektir. Yani Kur'an'da anlatılan ve bilimle zerre uyuşmayan bu hatalı durum, meni ile aybaşı kanının bir araya gelmesiyle embriyoyu oluşturduğunu zanneden antik Hint embriyologları ve Aristo'nun görüşleri ile, erkek ve kadın sıvısının bir araya gelerek embriyoyu oluşturduğunu zanneden Hipokrat ve Galen'in yanlış teorileri ile oldukça benzer ve aynı derecede bilim dışıdır.

İlgili ayetin birbirine karışmış iki sudan bahsettiği oldukça açıktır ama birde İbn-i Kesir'in ilgili ayet tefsirine bakalım:
«Doğrusu Biz, insanı katışık bir damla sudan yaratmışızdır.» Karışık, katışık ve iç içe girmiş, bir kısmı bir kısmına karışmış sudan. İbn Abbâs: «Katışık bir damla sudan» kavli ile erkeğin ve kadının suyunun birleşip karışması kastedilmiştir, der. Bilâhare bu su tavırdan tavıra, hâlden hâle, renkten renge geçer. İkrime, Mücâhid, Hasan ve Rebî' İbn Enes te ilgili kelimenin, erkeğin suyunun kadının suyu ile karışması anlamına geldiğini bildirirler.

Alaka (عَلَقَةً) Bölümü

Embriyo ayetleri için tefsilerdeki ortak karar 'Alaka'nın kan anlamına geldiği idi. Çok sayıda tefsirde kan (al dam الدم), pıhtılaşmış kan (al dam al jamid الدم الجامد), konjekte edilmiş kan (al barajı jamid, الدم الجامد) veya sadece kırmızı ('alaqah hamra علقة حمراء) olarak tanımlanmaktadır. Bununla birlikte, modern zamanlarda bazı savunucular, özellikle de bunun biyolojik gerçekliğe aykırı olduğunu bilenler 'alaka' ve 'alak' için bazı diğer sözlük tanımlarını kullanarak kelimeyi yeniden yorumlamaya çalıştılar. Bu alternatiflerin her biri problemlidir çünkü 'alaka'nın ana yani temel anlamlarından biri pıhtılaşmış kandır.

Kusurlu bir iddia da 'alaka'nın askıya alınmış veya asılı bir şey anlamında kullanıldığıdır çünkü ilk dönemlerde embriyonun amniyotik sıvı içinde yüzdüğü ve gömülü olduğunu uterus duvarına bir sap ile bağlanıyor denir. Sorun şu ki tüm embriyolar bağlantı saplarının altından aşağı doğru sarkmaz. Aksine yerleşmenin nerede gerçekleştiğine bağlıdır. Uterus oldukça yatay bir şekilde de uzanabilir ve bu nedenle yerleşmenin meydana geldiği tarafa bağlı olarak embriyo, sapının üstünde de olabilir.

Birçok plasenta ve ultrason taraması yerleşmenin %26 ila 53 oranında uterusun ön duvarında gerçekleştiğini ispatlamıştır. Bu yüzden bu teorisyenler genel bir oluşum kuralı olmayan bu durum için öne sürdükleri "asılı bir şey" teorisinden daha iyisini bulmalılar.

Arka duvarda ve bağlantı saplarının altında yer alan embriyoları tanımlamak için "alaka" kelimesinin uygunluğuna ilişkin yukarıda bahsettiğim Kur'an'ı bilime uydurmak için kelimeye asıl anlamı dışında yan anlamlar yüklenerek yapılan modernist yorumlara aldanmadan önce bazı şeylere daha derinlemesine bakmak gerekir. Çünkü 'asılı' anlamına geliyor dedikleri alak'ın embriyoyu bağlantı sapıyla ilişkili olarak tanımlamanın iyi bir yolu olacağını düşünmek mantıksızdır. Asıl anlamını yok sayarak "Asılı bir şey" anlamına gelir dedikleri alak'ın (علق 'alak) yalnızca asılı bir şey olmadığını, bunun yerine tüm bir tertibatın veya bir ipin dikey şekilde asıldığını söylerken kullanılabileceği unutulmamalıdır. Basit bir örnek olarak kuyudaki ipin ucunda asılı olan kova verilebilir. Halbuki sap belirgin bir sertliğe sahiptir, yani kuyudaki bir kova gibi yer çekimi altında dikey olarak asılı değildir.

Sülük İddiası

Pek çok Modernist 'Kuran'daki alaka'nın metaforik olarak sülük anlamına geldiğini ve bunun bir embriyoya benzer olduğunu iddia ediyor. Halbuki sahibinden kan emen bir sülükten farklı olarak embriyo kanı ve atık ürünlerini annesiyle birlikte dolaştırır ve değiştirir. Ayrıca bir sülük kendisini doğrudan dış yüzeye bağlar. Buna karşılık blastokist aşamasındaki embriyo, sinsityotrofoblast adı verilen, etrafını saran bir dış hücre tabakası vasıtasıyla uterus duvarına (endometriyum) implante edilir. Tüm embriyoyu duvarın içine gömüp endometriyumu ele geçiren, dolaşımsal bir bağlantı kuran ve daha sonra plasentanın dış katmanını oluşturacak olan sinsityotrofoblast'tır. Yani sülükle oldukça zıttır.

Bir sülük, boyut, davranış, şekil, renk, görünüm gibi birçok özelliğe sahiptir. Kur'an'ı okuyanlar eğer anlamak için bu kadar uğraşmak zorunda kalacaksa ve dinleyici kitle de bu kadar bilimsel bilgiye sahip olmayacaksa "alaka"nın mecazi anlam taşıdığını öne sürmek bir anlam ifade etmiyor.

Pıhtılaşmış Kan

Birçok tefsirde yazdığı gibi "Alaka" nın anlamlarından biri de pıhtılaşmış kandır. MS.670'de ölmüş olan İslam öncesi ünlü Arap şairlerinden Ziyad ibn-i Muaviye'nin (Al-Nābighah) Allah hakkında yazdığı bir şiirinde kan kelimesini aynı bağlamda kullandığı görülür.

الخالق البارئ المصور في الأرحام
ماء حتى يصير دما
Yaratan, yapan, biçimlendiren, rahim suyunda kan olana kadar...

Daha önce bir örneğini gösterdiğim gibi bu şiirde de "Su" yani "ma" bazen Kur'an ve hadislerde de  karşımıza çıktığı gibi "meni" için bir örtmece olarak kullanılmıştır.

Kur'an eğer bir ilahtan geliyor olsaydı ve amacı gerçekten tüm insanlara mesaj vermek olsaydı, yani iddia ettiği gibi apaçık olsaydı onu gönderdiği iddia edilen Allah'ın geniş anlamlara sahip olabilen bir kelime yerine doğrudan ilgili biyolojik olan net kelimeyi kullanması gerekmez miydi? Aynı nedenden dolayı pıhtılaşmış kanı sadece görsel bir mecaz olarak kullanmak bile saçma olacaktır. Mükemmel bir yazar, hatalı sözcük seçimleri ile yanlış anlaşılmalara neden olmaktan kaçınacaktır.

Mudga (مُضْغَةً) Bölümü

"Mudga" çiğnemeye uygun büyüklükteki et parçası anlamına gelir.

Bazı Müslümanlar herhangi bir kanıt göstermeden çiğnenmiş, hatta üzerinde diş izi bulunan bir et parçası anlamına geldiğini iddia ediyor. Maalesef bu insanlar üzerinde ısırık izleri bulunan sakız görüntüsünün hemen yanına yerleştirilen bir embriyo görüntüsü ile kendilerinden geçiyorlar. Halbuki bu sorunlu bir argümandır. Bu argümanla ilgili problemler şunlardır:

1- İlk olarak "Mudga" kelimesinin asıl anlamını geri plana atıyorlar. Çünkü bir çiğnemelik boyuttaki et parçası demektir, çiğnenmiş et parçası demek değildir!
2- Sakız üzerinde muntazam diş izleri bırakmak bir et parçasına göre çok daha kolaydır.
3- Gelişiminin erken dönemindeki embriyo’da, nöral tüpün biri sağında diğeri solunda olmak üzere çift olarak oluşan mezodermal doku kümesi olan somitler çıkıntılı bir yapıya sahip olmasın karşın diş izleri girintilidir.

Hac suresi 5.ayette "mudga"nin biçimsiz bir et parçası olduğundan yani bir forma sahip olmadığından bahseder. Bu aşamanın “izâmen (kemik) (عِظَٰمًا)” yani kemik aşamasından önce göründüğü göz önüne alındığında böyle bir açıklama embriyo hakkında bilgi veremez. Açıklamanın bu belirsizliği yalnızca gerçek bilgiye sahipmiş gibi davranan bir yazar için tipik bir durum olabilir.

KEMİKLER, GİYDİRME VE BEDEN AŞAMALARI

Tıp Bilimine Göre Kemik ve Kas Oluşumu

Bilimle kıyaslamadan önce Kur'an'daki anlatıma göre Allah'ın önce kemikleri (izâmen) yarattığını, daha sonra onları et ile (lahmen) giydirdiğini (kesevnâ) giydirdiği aklınızın bir köşesinde tutmalısınız. Şimdi ilgili konuya dair bilimsel kaynaklara bakacak ve sonunda bunu Kuran'la karşılaştıracağız.

Mezoderm erken embriyonun üç tabakasının ortasıdır. Paraksiyal mezoderm hücreleri nöral tüpün her iki tarafında "somitler" denilen bir dizi blok oluşturur (bu tüp sonunda omuriliği ve beyni oluşturur). Bu somitler kıkırdak şablonlarını oluşturan sklerotom ve miyotom olarak farklılaşacak ve kaslar da dahil olmak üzere gelecekteki eksenel iskeletin bağ dokuları haline gelecektir. Miyotom, farklılaşır ve bir sklerotom olarak kıkırdak üretecek olan mezenkimde yoğunlaşarak kıkırdak üretir. Her bir işlem bir kraniokaudal sekanstaki (baştan kuyruğa) somitlerin altında bölümsel olarak meydana gelir.

Yanal mezoderm plakaları uzuv tomurcuklarını oluşturmak için belirli pozisyonlarda hızlı bir şekilde çoğalır. Orada mezenkim hücreleri uzuv tomurcukları içinde farklı kütlelere yoğunlaşır. Bu mezenkim hücreleri kıkırdak kalıbını salgılayan ve içine gömülen kondrositlere farklılaşır. Böylece gelecekteki uzuv kemiklerinin kıkırdak modelleri yavaş yavaş oluşur. Kıkırdak modelleri oluştuktan sonra hala büyümeye devam ederken, kıkırdak, kıkırdak modellerinin merkezlerinden dışarı doğru işleyen genç kemik hücreleri olan osteoblastlar ile yani tam anlamıyla gerçek kemikler ile değiştirilir.

Bu arada uzuv kaslarının oluşum süreci uzuv tomurcukları ortaya çıkar çıkmaz başlar. Miyoblast hücreleri uzuv tomurcuklarına yerleşmek üzere somitlerden göç eder. Yoğunlaşan mezenkim, kıkırdak özelliği kazanmaya başladığında ve ortaya çıkan kıkırdak modelleri salınmaya başlamadan önce, farklı kütlelere toplanır, farklılaşır ve kas liflerine kaynaşırlar.

Kur'an'ın Anlatımı ile İlgili Sorunlar

İlk olarak, kemik oluşumunun, öncülleri çevresinde kas gelişmeye başladıktan çok sonra başladığı açıktır. Bu nedenle Kur'an'da yazdığı gibi önce kemiğin oluşup sonra ona et giydirilmesi anlatımının bilimsel bir temeli yoktur. "Kesevnâ"dan önce gelen "fe" ön eki kesintisiz bir sırayı gösteren "ve sonra" anlamına gelir.

Ek olarak Kur'an'daki embriyo oluşum ve gelişim sürecini savunanların Kur'an'ın bu hatalı anlatımında kıkırdaktan (غضروف) neden bahsetmediğini, bunun yerine sadece kemikten bahsettiğini açıklamak zorundalar. Çünkü kaslardan sonra en gözle görülür ve iyi gelişen şey kıkırdaktır. Kemik daha sonra kıkırdağın yerini alır ve Kur'an'daki anlatımın aksine kemikleşme son süreçtir.

Her durumda Kur'an'ın yazarının embriyoloji bilgisi yanlıştır. Kasların, kemiklerin veya öncüllerinin eş zamanlı olarak geliştiğini gördük ve bu süreci detaylıca anlattım.

Hadi diyelim ki kelime o anlama sahip olmasa da orada kıkırdaktan bahsettiğini iddia edeceksiniz. Yani Kur'an ilk kemik oluştu diyor ya, hadi onu sizin için kıkırdak yapalım, ki bu yine bilimsel gerçeğe uymuyor ya neyse. Böyle bile olsa kas ve kıkırdak öncüllerinin uzuv tomurcuğunda aynı anda var olduğu gerçeği ile yüzleşmek zorunda kalırsınız...

ALİ'NİN BİLİNMEYEN, ANLATILMAYAN YÜZÜ

Yazan: A.Kara
A, Alevilere anlatılan Ali, Alevilere anlatılan Ali masalı, Alevilik, Cellat Ali, din, Hz Ali'nin diğer yüzü, Hz.Ali, Hz.Ali gerçeği, Muhammed'in celladı Ali,

İYİLİK TİMSALİ OLARAK ANLATILAN ALİ HAKKINDAKİ GERÇEKLER
(Kaynaklar makalenin bitiş bölümünde yer almaktadır)


Aleviler için Ali tıpkı Müslümanların hayal dünyasındaki Muhammed gibidir. Yani onların hayal dünyasında inanılmaz iyi, merhametli, vicdanlı ve bunun gibi sıfatlara sahiptir çünkü nasıl ki Müslümanlara aileleri ve din adamları Muhammed'i iyilik timsali biri olarak anlatıyor, kız çocukları diri diri gömülmekten kurtardı masalını anlatırken onları cariye yapıp, ele geçirdiği kadınları esir pazarlarında sattığını veya askerlerinin cinsel ihtiyaçlarını karşılamada bu kadınları kullandığını hatta ona "azil" yapalım mı diye soranlara "gerek yok" demesini anlatmıyor ise Alevilere de Cem evlerinde veya ailelerince Ali'nin asıl tarafı değil, duyulmak istenen tarafı anlatılır.

Şimdi gelelim Ali'nin İslami kaynaklara göre sizlere anlatılmayan yönlerine:

Öncelikle yazdığımız bazı makalelerde "Ali nasıl Ömer'e ses çıkaramamış" , "bilmem kaç yüz kişiyi tek başına öldürmüş Ali mi Ömer'den korkmuş" tarzındaki yorumlara ne desem bilemiyorum. Unutmayın ki her ezenin bir ezeni vardır. Ali'de Ömer'den korkuyordu. Muhammed'i Aişe ile olan evliliğinden dolayı eleştiren Aleviler bilmeliler ki Ali'de kendi kızını Ömer'e verdi. Eğer gerçekten Ömer'e diş geçirecek gücü olsaydı yada gerekirse ölümü göze alıp "benim kızım daha küçük" diyip Ömer'in koynuna vermeseydi o zaman İslam kaynaklarındaki rivayetler farklı olabilirdi.
Üstelik normalde Arap kültüründe erkek gelip kadını kendisi isteyip alır fakat Ali Ömer ile baş edemeyince 10-13 yaşlarındaki kızı Ümmü Gülsüm'ü 55-58 yaşlarındaki Ömer'in ayağına kendisi yolluyor. Zaten kaynaklardan anlaşılıyor ki Ali, bu konuda Ömer'e tam anlamıyla karşı gelememiştir.  Unutulmamalıdır ki bu dönemde Ömer halifedir ve görevinin başındadır. Ümmü Gülsüm'ü Ömer'e veren Ali, kızının durumu anlamaması için ona bir aba verip öyle yolluyor.
Daha sonra Ömer kızı görür görmez kucağına alıp öpüyor ve adet görmeye başlayıp başlamadığını anlamak için avret yerine bakıyor. Onun bu hareketi Ali'nin kızının zoruna gidiyor ve kız ona, “Sen halife olmasaydın ağzını burnunu kırardım” diyor. Kızın kullandığı bu tabir farklı İslami kaynaklarda aynı anlamda ancık eş anlamlı kelimelerle anlatılmıştır. Örneğin; Çek (elini) anlamında Arapçası ‘Ersil’ kullanılmış, bırak anlamına gelen (meh), halife olmasaydın, yüzüne/gözüne çarpardım anlamında (Sekk), gözlerini oyardım (tems) ve burnunu kırardım (Kesr) terimleri geçiyor.

Kız oradan ayrılırken Ömer, ona, “Babana söyle kabul ettim, kabul ettim, kabul ettim” şeklinde üç sefer tekrarlıyor.
Kız geri gelince Ali ne olduğunu soruyor. Ümmü Gülsüm olanları anlattıktan sonra “Baba sen beni çok kötü bir yaşlıya gönderdin. Şöyle şöyle yaptı” diyor. Ali de, “Kızım seni onunla nikâhladım, artık eşisin” diyor ve sonrasında düğün oluyor. Daha sonra Ümmü Gülsüm ile Ömer evleniyor ve Zeyd ile Rukiyye adlarında iki çocukları oluyor. Kimi rivayetlere göre Ömer kırk bin, kimilerine göre de yüz bin dirhem mehir ücreti vermiştir.

Ali her ne kadar mecburi olarak onay vermişse de, aynı zamanda bu konuda kendisinin de sicili pek temiz değildir. Çünkü aynı şeyleri Ali de yapmıştır. Bilindiği gibi Fatma hayatta olduğu sürece Ali tek eşliydi. Başka kadınlarla evlenmek istediyse de Muhammed ona engel olmuştu çünkü Ali'nin eşi Muhammed'in kızıydı.

Fakat Muhammed ve Fatma öldükten sonra Ali de rekor sayıda evlilikten geri kalmamıştır. Örneğin İsmail Ebü’l Kasım, el-Envar adlı kitabında Ali’nin 32 çocuğunun isimlerini ve annelerini yazar. Ya’meri ise Ali'nin 29 çocuğu olduğunu söyler. Muhibbüddin Taberi gerek Riyad’ü Nadre ve gerekse Zahair’ül Ukba adlı eserlerinde 32 çocuğun isimlerini verir. Yine İbni’l Cevzi Sıfat-i Safve adlı yapıtında (c.1/309) 33 çocuğun isimlerini, annelerinin isimleriyle birlikte yazıyor. Yani nasıl ki Muhammed, güçlü konumda olan eşi Hatice öldükten sonra sayısız evlilik yapıyor ve cariyeler alıyorsa aynı şekilde Ali de yanında saf almak ve her dediğini yapmak zorunda olduğu kişi olan Muhammed öldükten sonra sayısız kadın alıyor. Bu kadınlardan bazıları Havle binti Ca'fer, Leyla binti Mesut, Ümmü'l Benin binti Üzam, Ümmü Veled, Esma binti Amis, Şeh'ba, Ümame binti Ebü'l As ve sayamadığım niceleri. Eşi Fatıma'nın baskın sırasında düşük yaptığı Muhsin'i saymazsanız tüm bu kadınlardan 33 çocuğu oluyor, yani sakın "korumak için evlendi" argümanına başvurmayın. Çünkü korumak için evlendiğin kadınlarla bu kadar çocuk yapmazsın.

Bunlara ek olarak Ali, Muhammed hayatta iken Ebu Cehil'in kızını da karısı olarak almak istemiştir. Kaynaklara göre olay şöyle gerçekleşiyor:
Ali, eşi Fatıma'dan ve Muhammed'den gizli bir şekilde Ebu Cehil'in kızıyla evlenmek istiyor ve haber bir şekilde yayılarak Muhammed'in kulağına gidiyor. Bir diğer rivayete göre Ali kendisi Muhammed'e giderek Ebu Cehil'in kızıyla evlenmek istediğini söylüyor. Bir diğer rivayete göre ise Fatıma olaydan haberdar olunca gidip Ali'yi Muhammed'e şikayet ediyor. Muhammed Ali'nin bu hareketini uygunsuz bulup kızıyor ve Müslümanları toplayarak, minbere çıkıp, önce diğer bir damadının ismini zikredip onu överek Ali'ye dolaylı yoldan ilk mesajını veriyor. Ardından isim vermeden Ali'ye olan öfkesini dile getirerek şöyle diyor: "Bazıları benim Fatıma'ya sahip çıkmayacağımı mı zannediyor?! Fatıma benim vücudumun bir parçasıdır. Ben bir helali haram, ya da bir haramı helal kılmam, ama vallahi kimsenin Allah'ın Resulü'nün kızının üstüne Allah'ın düşmanının (Ebu Cehlin) kızıyla evlenmeye hakkı yoktur!"
Bunun üzerine Ali mecburen de olsa bu işten vazgeçiyor.

Çok eşli evliliklerini ve küçük yaştaki kızını Ömer'e teslim edişini geçtikten sonra gelelim cellatlığı kısmına. Bilindiği gibi Ali, Muhammed için kılıç sallayan biriydi, bu yüzden de Muhammed onun gözünü boyamak için Ali'ye "cennetle müjdelendin" diyordu. Ali her durumda Muhammed'in emirleri doğrultusunda insan öldürmekten çekinmiyordu ve bunu yaparken masum veya savunmasız olduklarını da gözetmiyordu. Bunun en basit örneği Beni Kureyza Yahudilerinin katledilmesi sırasında Ali'nin içinde bulunduğu tutumdur. Alevilere Ali'nin sürekli mazlumun yanında olduğu anlatılırken bu olaydan asla bahsedilmez, eğer Ali gerçekten adaletli, vicdanlı ve mazlumun yanında olan biri olsaydı zaten teslim olmuş, tamamen silahsızlaştırılmış tutsakların kafalarını bedenlerinden ayırmazdı.

Hendek savaşı olarak bilinen bu olayda esirlerden erkek olanlar “Üsame Bin Zeyd” evinde; kadınlar ve çocuklar ise “Remle Binti Haris” evinde toplatılırlar. Muhammed erkeklerin idam kararını verdikten sonra Medine’nin bugünkü pazar yeri olan semtte hendekler-çukurlar kazılarak mezar gibi hazır hale getirilir. Daha sonra erkekler eli kolu bağlı bir vaziyette ve kafileler halinde oraya yanaştırılıp başları kesilir ve o çukurlara atılır. Muhammed bu kesim işleminde Ali ve Zübeyr bin Avam’ı görevlendirmişti. Ali ve Zübeyr kesim işine devam ederlerken Muhammed de bir yerde oturmuş onları seyrediyordu. İslami kaynaklara göre 400 ila 900 kişiyi bu şekilde öldürmüşlerdi. Ayşe'nin aktardığına göre, bu kesim işi sabahtan akşama kadar sürmüştü. Erkekler idam edilirken, Yahudi kadınlar ve çocuklar da buna feryat edip saçlarını başlarını yolmuşlardı.

Dediğim gibi eğer Ali, inanıldığı kadar iyi bir kişilik olsaydı ben ondan bu insanları öldürmemeleri için Muhammed ile gidip konuşmasını, bunlar zaten esir, tüm silahlarını aldık, teslim de oldular, gerekirse evlerimizde köle yapalım yada esir pazarında satalım ama öldürmeyelim demesini beklerdim. Fakat anlaşılan o ki cennetle müjdelenmesi kılıcı Zülfikar'ı sallaması için onu daha çok motive ediyordu. Birde bazı Alevi ve Müslümanlar Kerbela olayından bahsederken diyorlar ki Hüseyin, Muaviye'ye rağmen Kufe'ye döndü çünkü babası Ali ona "ne olursa olsun mazlumun yanında ol" demişti. iyi de Ali kendisi mazlumun yanında olmadı ki.

Bir de İslam'ı terk ettiler diye insanlara yaptığı muameleye bakalım:

Ali'nin Zutt kabilesinin İslam'ı terk edenlerini diri diri yakarak öldürmesi:
İkrime şöyle rivayet ediyor:
"Hz. Ali irtidat eden bir topluluğu yakmıştı. Bu haber İbn Abbâs’a ulaşınca o dedi ki, ‘Ben olsaydım onları yakmazdım. Çünkü Resulullah, “Allah’ın azabıyla cezalandırmayınız.” demişti. Ben onları yakmadan öldürürdüm. Nitekim Resulullah 'Din değiştireni öldürünüz.' diye buyurmuştur."

Bazı kaynaklara göre ise Ali bu insanları İslam'a çağırmış, bunu kabul etmeyince ateş yakmış ve onları bu ateşin dumanının sızdırıldığı bir çukura koymuş ve bununla onları caydırmak istemiştir. Ancak onlar orada bu dumandan zehirlenerek ölmüşlerdir.

Her halükarda insanları ateşle cezalandıran Ali'nin sadece Müslümanları ve Muhammed'in memnuniyetini umursadığı, mazlumun yanında olduğu söylemlerindeki mazlumların bile sadece Müslümanlar olduğu görülmektedir. Diğer bir gerçek ise "sizin dininiz size, benim dinim bana" görüşünün dönemin liderleri arasında yaygın olmadığı ve bir masaldan ibaret olduğu gerçeğidir. Aksi olsaydı Ali bu insanları sırf Allah'a inanmıyorlar veya İslam'ı benimsemiyorlar diye kuyuya atıp ateşe vermez, inanışlarına devam edip hayatta kalmalarına izin verirdi.

Fakat tabi ki bunu yapamazdı çünkü Muhammed dinden çıkanların öldürülmesini emrediyordu ve Ali'de aşırı hoşgörü barındıran bu emri uygulamakla mükellefti. Çünkü onun tek derdi Muhammed öldükten sonra halife olmaktı. Bunu da Muhammed'e karşı gelerek değil, onun her dediğini yaparak, gönlünü hoş tutarak gerçekleştirebilirdi.

Dolayısı ile tüm bunlara bakıldığında Ali'nin sürekli olarak eleştirdiğimiz Muhammed'den pek bir farkı yoktur. Hatta belki de Muhammed'in yerinde Ali olsaydı çok daha vahim sonuçlar olabilirdi. Çünkü o zaman önünde Muhammed ve Ömer gibi onu durduran engeller de olmayacaktı. Bir düşünün böyle bir güç elinde olsaydı neler yapardı...

MUHAMMED'İN SAVAŞ KANUNLARI

Hazırlayan: A.Kara
A,din, islamiyet, Muhammed'in savaş hali emirleri, Hz. Muhammed'in savaş kanunları, Yahudi katliamı, Beni Nadir, Beni Kurayza, Dırar Mescidi, İslama zorlama, Müminlerin köle ticareti,

MUHAMMED'İN SAVAŞ HALİ EMİRLERİ


Bazı Müslümanlar Muhammed'in savaş sırasında: Ağaçları kesmemeyi, kadınları, çocukları, hastaları, yaşlıları, rahip ve keşiş gibi din adamlarını öldürmemeyi, yemek dışında hayvan öldürmemeyi, tapınak ve ibadethaneleri yıkmamayı, ölülerin biçimlerini bozmamayı, evleri yıkmamayı, teslim olanları öldürmemeyi, esirlere karşı iyi olmayı ve onları beslemeyi, kaçanları öldürmemeyi veya İslam'a geçmeye zorlamamayı emrettiğine inanıyorlar. Kur'an ayetleri ve hadislerle iddia edilen bu savaş kanunlarının gerçek durumuna bakacağız.
Başlarken belirtmeliyim ki "hasta olanları öldürmeyin" maddesini kafadan eliyorum, çünkü bununla ilgili ayet yada hadis yok.

Ağaçları Kesmeyin

Muhammed'in sedir ağacını kesmeyi yasaklamasının bazı doğru yönleri var:

Abdullah ibn Habeşi anlatıyor:
Peygamber şöyle dedi: Eğer biri sedir ağacı keserse Allah onu cehenneme sürükler.

Ebu Davud bu geleneğin anlamını sordu. Dedi ki: "...Eğer birileri gereksiz yere, haksız yere ve herhangi bir hakka sahip olmadan, gezginlerin ve hayvanların gölgesinde barındığı bir ağacı keserse Allah onu cehenneme getirir.
[Sunan Abu Dawud 42:5220]

(Abdullah) bin Ömer şöyle rivayet ediyor :
Peygamber muhasara esnasında Beni Nâdir'in yaş hurma ağaçlarını yaktırdı ve kestirdi. Onların durumunu dile getiren Resûlullah'in şâiri Hassan bin Sabit;
"Beni Nadir Yahudilerinin hurmalığı olan el-Buveyrc mevkindeki yaygın olan yangın mümin olan Kureyş eşrafınca kolayca gerçekleşti" şiirini bu olay hakkında söyledi."
[Sunan Ibn Majah 4:24:2845]

Kadınları Öldürmeyin

Peki erkeği öldürmekte sorun yok mu? Ya saldıran askerler kadın olursa?

Muhammed'in çocukları öldürmeyi yasakladığı bir hadise bakalım:

Muhammed'in önderliğindeki keşif gezileri sırasında bir kadın öldürülmüş bulundu ve Allah'ın elçisi kadın ve çocukları öldürmeyi yasakladı.
[Sahih Bukhari 4:52:257]

Bu hadiste Muhammed kadın ve çocukları öldürmeyi yasaklıyor görünse de başka bir hadiste farklı bir alternatif sunduğu görülüyor:

Sa'b'ın rivayetine göre Allah'ın elçisine gece baskınında öldürülen çok tanrılı kadınları ve çocuklar hakkında sorulduğunda şöyle dedi "onlar da onlardan (هم منهم, hum min-hum)"
[Sahih Muslim 19:4321]

Dolayısı ile bu ifadesi ile Muhammed'in putperest kadın ve çocukların öldürülmesine onay veren bir savaş felsefesine sahip olduğu görülüyor.

Peki ilk hadise dönersek, Muhammed neden kadınları öldürmeyi reddetmişti?

Hanzale anlatıyor:
Huneyn gününde Allah'ın elçisi ile seyahat ettik ve akşam olana kadar uzun bir süre yolculuk yaptık. Resulullah ile birlikte duaya katıldım.

Bir süvari geldi ve şöyle dedi: "Resulullah, senden önce gittim, tüm kabileyi gören bir dağa tırmandım ve Huneyn'de toplanan kadınları, sığırları ve koyunları gördüm." dedi.
Resulullah gülümsedi ve şöyle dedi: "Allah dilerse yarın Müslümanların ganimetleri olacaklar."
[Sunan Abu Dawud 14:2495]

Sonra Allah'ın elçisi Abdu'l-Ashal'ın erkek kardeşi Said bin Zeyd'i Beni Kurayza'dan esir alınan kadınların bir kısmı ile birlikte Necid şehrine gitti ve onları (esir kadınları) at ve silah almak için sattı.
[Ibn Ishaq, p. 693]

Bu nedenle bazı savaşlarda Muhammed ve ordusunun kadınları öldürmediği doğrudur ancak bunun nedeni askerlerin cinsel ihtiyacını karşılamak ve bu esir kadınları satmaktır. Köleleştirilmiş kadınların bir seçeneği yoktu ve ganimet olarak görülüyorlardı. Zaten Kur'an "sağ elinizin sahip oldukları" ve "savaşta ele geçirilen kadının ganimet olduğu" ayetlerle bu gerçeği görmek isteyene gösteriyor.

Çocukları Öldürmeyin

Bu da tıpkı Muhammed'in "onlar da onlardan (هم منهم, hum min-hum)" dediği hadisteki durum gibidir. Yani gece baskınlarında öldürülürler. Öldürmezsen de yine köle pazarında satarsın.

Yaşlıları Öldürmeyin

Durum böyle mi gerçekten? Hadise bakalım:

Abdullah anlatıyor:
Hz. Peygamber Necm suresini okudu ve secde etti ve onunla birlikte olan herkes de secde etti. Fakat yaşlı bir adam bir avuç toz aldı ve “Bu benim için yeterli” diyerek alnına dokundu. Daha sonra onun bir kafir olarak öldürüldüğünü gördüm.
[Sahih Bukhari, Dar-us-Salam reference Hadith 3972; In-book reference Book 64, Hadith 25]

Bunun yanında Ebu Davud'da iki zayıf hadis var, biri "eli ayağı tutmayan yaşlı adamı öldürme" diyor, diğeri ise "çok tanrılı olan yaşlıları öldür" diyor. Peki hangisine inanalım?

Semûra b. Cündüb'den rivayetle; Rasûlullah (s.a.v); "Müşriklerin yaşlılarını öldürün, çocuklarını bırakın" buyurmuştur.
[Sunan Abu Dawud, Dar-us-Salam reference Hadith 2670]

Keşiş yada Papazları Öldürmeyin

Bu sözde emir ile ilgili de herhangi bir hadis bulunmamaktadır. Fakat Müslüman olmayıp kitap ehli olanlarla savaşmayı emreden ayet vardır:

Tevbe suresi 29.ayet:
"Ehl-i kitap’tan Allah’a ve âhiret gününe inanmayan, Allah ve resulünün yasakladığını yasak saymayan ve hak dine uymayan kimselerle, yenilmiş olarak ve kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın."

Tapınak ve İbadethaneleri Yıkmayın

Muhammed'in Mescid-i Dırar'ı yıktırması:

Allah'ın elçisi Tebük'e gitmek üzere hazırlandığı sırada, "Dırâr Mescidi"nin kurucularından beş kişilik bir heyet gelerek, "Yâ Resûlallah! Kış gecesinde ve yağmurlu zamanlarda hasta ve hâcet sâhibi olanların namaz kılmaları için bir mescid yaptık. Sel geldiği zaman vâdî, Kubâ Mescidi cemâati ile aramıza engel oluyor. Böyle durumlarda, namazımızı kendi mescidimizde, sel çekilip gidince de Kubâ Mescidi'nde onlarla birlikte kılacağız. Senin gelip mescidimizde bize namaz kıldırmanı arzu ediyoruz" dediler. Peygamber (s.a.v): "Ben, şimdi sefere çıkmak üzere meşgul bulunuyorum. Seferden dönüp gelecek olursak ve Allah da dilerse, yanınıza gelir, onun içinde size namaz kıldırırız" dedi.

Peygamber, Tebük'ten dönüp Medîne'ye gelirken Zi-Evân denilen yerde konakladı. Bu sırada Allah ona "Dırâr Mescidi" ile ilgili ayetleri (Tevbe suresi 107-110.ayetler) gönderdi. Bunun üzerine Peygamber, takipçilerini çağırarak "Gidin ve sahipleri adaletsiz olan bu camiyi yakın" dedi...
[Tabari, Volume 9, The last Years of the Prophet, pg 60-61]

Muhammed, tapınak ve kiliseleri yıkmayı emretmediği gibi şöyle de bir tavsiye vermişti:

Talha bin Ali şöyle anlatıyor: "Peygamberin delegeleri olarak dışarı çıktık; ona bağlılık yemini ettik ve onunla birlikte dua ettik. Topraklarımızda bize ait bir kilise olduğunu söyledik ve arınma için bize kalan abdest suyunu vermesini sorduk. Suyu istedi, abdest aldı ve ağzını çalkaladıktan sonra bir kabın içine çıkardı ve bize : 'Gidin, ve topraklarınıza geri döndüğünde kilisenizi yıkın, bu suyu oraya serpin ve orayı Mescid yapın' dedi.
Dedik ki: 'Topraklarımız çok uzak ve çok sıcak, gidene kadar su kuruyacak.'
Dedi ki: 'Ona daha fazla su ekleyin çünkü bu onu iyi hale getirecek.' Böylece oradan ayrıldık ve ülkemize geldiğimizde kilisemizi yıktık, sonra o yere su döktük, mescide dönüştürdük ve içinde Ezan okuduk. Keşiş Tayy'den bir adamdı. Ezan'ı duydu ve  'Bu gerçek bir çağrıdır.' dedi: Daha sonra tepelerden birine doğru yöneldi ve onu bir daha hiç göremedik."
[Sunan an-Nasa'i 1:8:702, In-book reference Book 8, Hadith 14, Reference Hadith 701]

Kabe putperestler için kutsal bir yerdi. Orada 360 putları vardı fakat Muhammed onları yok etti:

Hazreti Peygamber Fetih gününde Mekke'ye girdiğinde, Kâbe'de 360 tane put vardı. Peygamber onlara elindeki bir sopa ile vurmaya başladı ve "Hakikat geldi ve yalan ne başlayacak ne de yeniden ortaya çıkacak." dedi.
[Sahih Bukhari 5:59:583, Dar-us-Salam reference Hadith 4287, In-book reference Book 64, Hadith 320]

Dolayısıyla mescidleri, kiliseleri, tapınakları ve putperestlerin putlarını yok etmekte bir sorun yok gibi görünüyor.

Ölülere Zarar Vermeyin

Abdullah bin Yezid El-Ensari anlatıyor:
Peygamber, izinsiz olarak başkalarına ait olanların ellerinden alınmasını ve ayrıca cesetlerin biçimini bozmayı yasaklanmıştır.
[Sahih Bukhari 3:43:654]

Ölünün şekli bozulmuyormuş, birde yaşayanlara bakalım:

Enes ibn Mâlik şöyle demiştir: Ukl kabilesinden bir topluluk Peygamber'in huzuruna geldiler, İslam dinine girdiler. Fakat hastalandıklarından dolayı Medine'de ikamet etmek istemediler. Peygamber de onlara Beytu'1-mâl'e ait sadaka develerinin bulunduğu yere gitmelerini, develerin sidiklerinden ve sütlerinden içmelerini emretti. Onlar Peygamberin dediğini yaptılar ve sağlıklarını kazandılar. Sonra dinden geri döndüler, develerin çobanlarını öldürdüler ve develeri sürüp götürdüler. Onların bu işleri Peygamberce ulaşınca arkalarına bir süvari birliği gönderdi. Yakalanıp getirildiler. Peygamber onların ellerini ve ayaklarını kestirdi, gözlerini oydurdu. Peygamber onların kesilen yerlerine kanın dinmesi için dağlama ameliyyesi yapmayıp öylece terk etti. Nihayet öldüler.
[Sahih Bukhari 1:4:234]

Yemek İhtiyacı Dışında Hayvanları Öldürmeyin

Fakat Muhammed'in aşağıdaki hadiste belirtilen hayvanları öldürmekle herhangi bir problemi yok gibi görünüyor:

İbn Ömer'den rivayetle:
"Peygamberin karısı Hafsa Allah'ın Elçisinin şöyle dediğini söyledi: "Onları öldüren kişinin günah işlemeyeceği beş hayvan var: Akrepler, kargalar, çaylak kuşları, fareler ve köpekler."
[Sunan an-Nasa'i, Dar-us-Salam reference Volume 3, Book 24, Hadith 2892; In-book reference Book 24, Hadith 0; Reference Hadith 2889]

Teslim Olanları Öldürmeyin

Beni Kurayza katliamına bakalım. Bu olayda savaşmakta olan Yahudilerin artık dayanacak güçleri kalmamıştı ve teslim olmayı seçtiler. Onlara verilecek hüküm için Muhammed, eski bir Yahudi olan Sad Bin Muaz'a danışıyor ve Sad'ın kararı şöyle oluyor:

“Ben, onlar hakkında buluğ çağına eren erkeklerin boyunlarının vurulmasına; malların Müslümanlar arasında taksim edilmesine, çocuklarla kadınların ise esir alınmasına hükmettim.”
Peygamber Efendimiz, Hz. Sa’d’ı bu hükmünden dolayı tebrik ve takdir ederek, “Sen, onlar hakkında, Allah Teâlâ’nın yedi kat gökler üzerinde verdiği hükmüne uygun hüküm verdin” buyurdu. [Sîre, 3:251; Tabakât, 3:426; Taberî, 3:56]

İslami kaynaklara göre 400 ila 900 civarı Yahudi'nin, eş ve çocuklarının gözleri önünde boyunları vurulur. Daha sonra bunları Medine'nin pazar yerinde kazılan hendeklere atarlar.
[Ibn İshaq, Sîre, 684-700/II, 233-54.]

Esirlere İyi Davranın ve Onları Besleyin

Bedir savaşından bahsedilen Enfal suresinin 67, 68 ve 69.ayetlerinin nüzul sebebi ile ilgili ilginç bir rivayet var. Sebeb-i Nüzul şöyle diyor:

Resulullah, Müslümanlara Bedir esirleri hakkında danıştığında şöyle dediler: 'Ey Allah'ın Elçisi, onlar sizin kuzeninizdir, bu yüzden onları fidye karşılığında serbest bırakın'. Ömer bin Hatta şöyle dedi: 'Hayır, Ey Allah'ın Elçisi, onları öldürmelisin'. Sonra "O yerde gerekli temizliği yapıp hâkimiyetini kuruncaya kadar bir peygamberin esirlerinin olması uygun değildir" (Enfal 67) ayeti açıklandı.
İbn Ömer şöyle dedi: “Sonra Allah'ın Elçisi Bedir mahkumlarıyla ilgili olarak Ebubekir'e danıştı ve Ebubekir şöyle dedi: "Onlar sizin halkınız ve klanınız, serbest bırakın!". Fakat sonra Ömer'e danışınca Ömer şöyle dedi: 'Öldür onları'.
Resulullah, fidye karşılığında onları serbest bıraktı. Yüce olan Allah daha sonra şunu söyledi: "Allah’ın daha önceden yazılmış bir hükmü olmasaydı elde ettiğiniz menfaat sebebiyle size büyük bir azap dokunurdu." (Enfal 68)
"Artık aldığınız ganimetten helâl ve hoş olarak yiyin, Allah’a itaatsizlikten sakının, Allah son derecede bağışlayıcı ve esirgeyicidir." (Enfal 69)
Sonra peygamber Ömer'in yanına gitti ve ona şöyle dedi: 'Az kalsın görüşüne uymayarak bir talihsizlik yaşayacaktık'
[Asbab Al-Nuzul, on verse 8:67]

Yani esirlere iyi davranmak bir yana, Allah emretti denerek tümünün öldürülmesine karar veriliyor.

Kaçanları Öldürmeyin

Cabir bin Abdullah, Muhammed'in şöyle dediğini aktarıyor:
"Eğer bir köle şirk ülkesine kaçarsa, kanını akıtmaya (öldürülmesine) izin verilir" dedi.
[Sunan an-Nasa'i, Dar-us-Salam reference Volume 5, Book 37, Hadith 4058; In-book reference Book 37, Hadith 88; Reference Hadith 4053]

İslama Geçmeleri İçin Zorlamayın

Halid bin Velid Necran'a giderken İslam peygamberinin ona verdiği talimata bakalım:

Resûl-i Ekrem Efendimiz bu tarihte Hz.Halid bin Velid'i dört yüz mücahitle Yemen civarındaki Necran'da oturan Haris bin Ka'b oğullarına gönderdi.
[İbni Hişâm, Sîre, 4:239; İbni Sa'd, Tabakât 1:339; Taberî, 3:156]
Resûlullah'ın Halid bin Velid'e emri şöyleydi:
"Onları üç gün İslâm'a dâvet et, icâbet ederlerse, gerekeni yap. Şayet icabet etmekten kaçınırlarsa onlarla SAVAŞ!"
[İbni Hişâm, Sîre, 4:239; İbni Sa'd, Tabakât, 1:339]

Şimdi Tirmizi, Ebu Davud, Sahih Muslim gibi kaynaklarda geçen daha detaylı hadise bakalım:

Büreyde anlatıyor:
"Resûlullah bir ordunun başına komutan tayin ettiği zaman, Allah'a karşı muttaki olmasını, beraberindeki Müslümanlara da hayır tavsiye eder ve sonra şunları söylerdi: "Allah'ın adıyla ve Allah'ın rızası için savaşın. Allah'ı inkâr eden kâfirlerle çarpışın. Gazâ edin fakat ganimete hıyanet etmeyin, haksızlıkta bulunmayın, ölülerin vücutlarına sataşıp burun ve kulaklarını kesmeyin, (önünüze çıkan) çocukları öldürmeyin!

Müşrik düşmanlarla karşılaşınca onları önce İslâm'a dâvet et. İcâbet ederlerse hemen kabul et ve elini onlardan çek. Sonra onları yurtlarından muhâcirler diyarına hicrete dâvet et. Ve onlara haber ver ki, eğer bunu yapacak olurlarsa Muhacirler'e va'd edilen bütün mükâfaat ve vecibeler aynen onlara da terettüp edecektir. Hicretten imtina edecek olurlarsa bilsinler ki, Müslüman bedevîler hükmündedirler ve Allah'ın mü'minler üzerine câri olan hükmü onlara icra edilecektir; ganimet ve fey'den kendilerine hiçbir pay ayrılmayacaktır. Müslümanlarla birlikte cihâda katılırlarsa o hâriç, (o zaman ganimete iştirak ederler.)

Bu şartlarda Müslüman olma teklifini kabul etmezlerse,  onlardan  cizye iste, müspet cevap verirlerse  hemen kabul et ve onları serbest bırak.

Bundan da imtina ederlerse, onlara karşı Allah'tan yardım dile ve onlarla savaş. Bu durumda bir kale ahâlisini muhâsara ettiğinde onlar senden Allah ve Resûlü'nün ahd ve emânını talep ederlerse kabul etme; onlar için, kendine ve ashâbına ait bir emân tanı. Zira sizin kendi ahdinizi veya arkadaşlarınızın ahdini bozmanız, Allah'ın ve Resûlü'nün ahdini bozmaktan ehvendir.

Eğer bir kale ahalisini kuşattığında onlar, senden Allah'ın hükmünü tatbik etmeni isterlerse sakın onlara Allah'ın hükmünü tatbik etme, lâkin kendi hükmünü tatbik et. Zira Allah'ın onlar hakkındaki hükmüne isâbet edip etmeyeceğini bilemezsin."
[Tirmizî, Siyer 48, (1617), Diyât, 14, (1408); Ebu Dâvud, Cihâd 90, 2612, 2613]
[Sahih Muslim, In-book reference Book 32, Hadith 3; Reference Hadith 1731a; Related Qur'an verses 9.29]

Yani durum şu: "Haraç ver ya da öl!"
Müslüman olmayanlara saldırmanın ve onları İslam'ı kabule zorlamanın yanı sıra Muhammed'e göre eğer bir Müslüman İslam'dan ayrılmaya karar verirse o da öldürülmelidir:

İkrime şöyle rivayet ediyor:
Allah'a inanmayanlardan bazıları Ali'ye getirildi ve Ali onları yaktı. Bu olayın haberi İbn’i Abbas’a ulaşınca Abbas şöyle dedi “Eğer onun yerinde olsaydım (Ali) Allah’ın cezası ile kimseyi cezalandırma ”diyerek, Allah’ın Elçisinin yasakladığı gibi onları yakmazdım. Onları Allah'ın Elçisinin söylediği “Her kim İslam dininden başka bir dine geçerse onu öldürün” ifadesine göre öldürürdüm.”
[Sahih Bukhari, Dar-us-Salam reference Hadith 6922; In-book reference Book 88, Hadith 5; Reference Volume 9, Book 84, Hadith 57]

Müslüman olmayanları öldürme öğretisi nedeniyle bugün bile dünyanın dört bir yanında dinden çıkmış olan eski Müslümanların ölüm tehditleriyle başa çıkmaları gerekiyor...

KIPTİ MARİYE

Hazırlayan: A.Kara
A, Cariye Mariye, Hristiyan cariye Mariye, Hz Muhammed, islamiyet, Kıpti Mariye, Muhammed'in cariyesi Mariye, Muhammed'in yemini, Nikahsız ilişki, Tahrim suresi, Tahrim vakası, Muhammed'in Hafsa'ya yakalanması,

AYET VE HADİSLERLE 'MUHAMMED'İN CARİYESİ MARİYE'
(Bazı ayetlerin 'sözde' geliş nedeni)


Daha önce "Muhammed'in Eşleri ve Cariyeleri" başlıklı yazıda İslam peygamberinin eşleri ve cariyeleri hakkında kısa bilgiler vermiştim. Bu başlıkta onlardan sadece biri olan cariye Kıpti Mariye konusuna detaylı bakacağız.

İlk önce Mariye hakkında kısa bilgilere bakalım:
Mâriye el-Kıbtiyye'nin (Mâriyetü'l Kıbtiyye), Kıptî bir baba ve Rum bir anneden dünyaya geldiği belirtilmektedir.

Muhammed, hicretin yedinci yılında Mısır Mukavkısı denilen Bizans'ın İskenderiye valisine bir mektup göndererek kendisini İslam'a davet etmiş, bunun üzerine Vali aldığı davete değer vermiş ancak İslam'ı kabul etmemiştir. Vali Mukavkıs, Muhammed'den kendisine mektup getiren elçi Hâtıb b.Ebî Beltaa'ya büyük ikramlarda bulunmuş ve Muhammed'e yazdığı cevap mektubu ile birlikte, iki cariye, bir hadım ağası, 1000 miskal altın, kıymetli elbiseler, kumaşlar, güzel kokular ve bunun gibi bir takım hediyeler göndermiştir. Mâriye ve kardeşi Şirin (Sirîn) adlı cariyelerin Medine yolunda Hâtıb b.Ebî Beltaa'nın daveti ile yada Medine'de Peygamber'in tebliği üzerine İslam'ı kabul ettikleri söylenir. [1]

Ayet ve bununla ilişkili hadisler ile Muhammed’in eşlerinin hizmetçilerinden biri  olan Mariye ile yaşadığı yasak ilişkisini göreceğiz. Bunu ben uydurmuyorum hem Kur'an ayetinde, hemde bu ayetle ilişkili hadislerde konu açıkça yer alıyor ve İslam ülkeleri tarafından da kabul gören bir durum. Muhammed'in nikah olmadan onunla birlikte olması eşleri arasında kargaşaya neden oluyor ve hemen akabinde "ilahi" müdahale gerçekleşiyor. Bu olay sahihliği doğrulanmış ve Ömer'den aktarılan bir hadiste de yer alıyor.

Önce bu konunun ortaya çıkması sonrasında Muhammed'in "vahiy geldi" diyerek eşlerine ve çevresine duyurduğu ayete bakalım. Çünkü biliyorsunuz Allah, Muhammed'in özel hayatı ile inanılmaz ilgileniyor ve onun canını sıkan her durum için vahiy yolluyor:

Tahrim suresi 4.ayet:
(Ey peygamber’in eşleri!) Eğer siz ikiniz Allah’a tövbe ederseniz, ne iyi. Çünkü kalpleriniz kaydı. Eğer Peygamber'e karşı birbirinize arka çıkarsanız bilin ki Allah, Cebrail ve salih müminler onun yardımcısıdır. Bunlardan sonra melekler de ona arka çıkarlar.

Ömer, peygambere saygısızlık eden ve onun tüm eşlerini boşamayı düşünmesine neden olan bu iki kadının Hafsa ve Aişe olduğunu anlatmaktadır, ilgili hadise bakalım:

İbnu Şihab şöyle demiştir: Bana Ubeydullah ibnu Abdillah ibn Ebi Sevr, Abdullah ibn Abbas'tan haber verdi. O şöyle demiştir: Allah'ın haklarında 'Eğer her ikiniz de Allah'a tevbe ederseniz ne iyi, çünkü ikinizin de kalpleri eğrildi' buyurduğu kişilerin Peygamber'in zevcelerinden hangi ikisi olduğunu Ömer'den sormaya hırslanır dururdum. Nihayet onun beraberinde hac yaptım. Dönerken yolun bir yerinde Ömer saptı. Ben de deriden bir su kabı ile onun beraberinde yoldan saptım. Ömer doğanın çağrısına cevap vermeye gitti, nihayet geri dönüp benim yanıma geldi. Ben de ellerine o su kabından döktüm, o da abdest aldı.

Ben: 'Ey müminlerin emiri! Peygamber'in zevcelerinden o iki kadın kimdir ki, Allah onlar için 'Eğer ikiniz de Allah'a tövbe ederseniz ne iyi, çünkü ikinizin de kalpleriniz eğrildi...' buyurmuştur?' diye sordum.

Ömer bana:
'Hayret ederim sana ey Abbas oğlu! Onlar Hafsa ile Aişe'dir' dedi.

Sonra Ömer şöyle devam etti:
Ben Ensar'dan bir komşum ile beraber Benu Umeyye ibn Zeyd yurdunda (oturuyor) idim. Bu yurt Medine'nin Avali denilen semtindedir. Bir şey öğrenmek ümidiyle peygamberin yanına nöbetleşe inerdik. Bir gün o iner, bir gün ben inerdim. Ben indiğim zaman o gün vahiy ve diğer şeylere dair ne duyarsam haberini komşuma getirirdim. O da indiği zaman böyle yapardı. Ve biz Kureyş topluluğu, kadınlara galebe ediyorduk. Medine'ye Ensar üzerine geldiğimizde bir de gördük ki onlar, kadınları erkeklerine galebe eder bir kavim (yani kadınlar erkekleri üzerinde üstünlük sağlıyorlar). Derken bizim kadınlarımız, Ensar kadınlarının edebinden almaya başladılar. Bir gün ben karıma karşı bağırdım; o da bana cevap verdi. Ben onun bana söz döndürüp cevap vermesinden hoşlanmadım; azarladım. Bunun üzerine o, şunları söyledi:
'Benim sana karşı mırıldanmamı niçin münasip görmüyorsun? Vallahi peygamberin zevceleri bile ona karşı mırıldanıyorlar ve birisi o gün geceye kadar peygamberin yanına uğramıyor!' dedi.

Karımın bu sözleri beni ürküttü.
Ben: 'Onlardan kim bunu yaparsa perişan olur; büyük günah işlemiş olur' dedim.

Sonra elbisemi giyindim ve Hafsa'nın yanına girdim. Ve ona:
'Ey Hafsa! Sizlerden herhangi biriniz bütün gün ta geceye kadar Allah Elçisi'ne dargınlık ediyor musunuz?' dedim.

O: 'Evet' dedi.

Ben: 'O kadın perişan olmuş ve zarar etmiştir. Her biriniz Allah'ın Resulünün öfkesinden dolayı Allah'ın sizi harap etmesinden korkmuyor musunuz? Bu yüzden helak olursunuz. Sen Allah'ın Resulüne karşı çok istekte bulunma, O'na karşı herhangi bir şey hususunda söz döndürme yarışına girişme, O'na darılıp O'ndan ayrı durma. Bir ihtiyacın meydana çıkarsa O'nu benden iste. Ve sakın arkadaşının, Resulullah'a senden daha güzel ve daha sevgili olması da seni aldatmasın (Ömer, burada Aişe'yi kastediyor).

Ve biz o sırada: 'Gassaniler (Şam'da yaşayan bir kabile) bize karşı gaza etmek için atlarını nallatıyorlarmış' diye havadis alıyorduk. Arkadaşım kendi nöbetinde peygamberin yanına indi ve yatsı vaktinde döndü. Kapıma şiddetli bir vuruşla vurdu, ve:
'O uyuyor mu?' dedi.
'Ben korktum ve hemen onun yanına çıktım'.
O: 'Büyük bir iş meydana geldi' dedi.
Ben: 'Nedir o; Gassaniler mi geldi?' dedim.

Hayır, fakat ondan daha büyük ve daha uzun: Resulullah (s.a.v) kadınlarını boşamış, dedi.

Ömer dedi ki: Hafsa isteğine ulaşmadı ve ziyana uğradı. Ben bunun yakında olacağını zannediyordum. Elbisemi üzerime topladım ve Peygamber'le beraber sabah namazını kıldım. Peygamber, birkaç basamak çıkıp kendisine ait bir odaya (meşrube) girdi ve orada yalnız kaldı.

Ben Hafsa'nın yanına girdim, gördüm ki ağlıyordu.
Ben: 'Seni ağlatan nedir? Ben seni uyarmış değil miydim? Resulullah sizleri boşadı mı? dedim.

Hafsa: 'Bilmiyorum. O, işte ta şu odada' dedi.

Bunun üzerine mescide çıktım ve minberin yanına geldim. Gördüm ki, minber etrafında bir takım kimseler var; bazıları ağlıyorlar. Yanlarında biraz oturdum. Sonra vicdanımdaki duygum bana galebe etti. Peygamber'in içinde bulunduğu o odaya geldim. Ve Peygamber'in siyah kölesine:

Ömer için izin iste! dedim.
İçeriye girdi, peygamberle konuştu. Sonra çıktı ve:
Seni peygambere söyledim; bir şey demedi, dedi.

Oradan ayrıldım, nihayet mescitte minberin yanındaki topluluğun beraberinde oturdum. Sonra yine vicdanımda hissettiğim şey bana galebe etti. Tekrar kölenin yanına geldim. O evvelki gibi söyledi. Ben yine minberin yanındaki topluluğun beraberinde oturdum. Sonra yine vicdanımda hissettiğim şey bana galebe etti. Tekrar kölenin yanına gittim. Ve:
Ömer için izin iste! dedim.

Köle bir öncekinin benzerini söyledi. Ben de döndüm, giderken baktım, uşak beni çağırıyor:
Resulullah sana izin verdi, dedi.

Bunun üzerine huzuruna girdim. Baktım ki, Resulullah bir hasırın kumları üzerine yan yatmış, kendisiyle hasır arasında bir döşek yok, kumlar vücudunun yan tarafında iz yapmış; kendisi, içi hurma lifi doldurulmuş deriden bir yastığa dayanmış idi. Kendisine selam verdi. Sonra ayakta dikelerek:
Kadınlarını boşadın mi? dedim. Gözünü bana doğru yükseltti ve:
'Hayır', dedi.

Sonra ben yine ayakta dikelerek, şöyle dedim:

Ya Resulullah! Eğer beni düşünürsen, bilirsin ki, biz Kureyş topluluğu kadınlara galebe ediyor idik. Sonra bir kavim üzerine geldik ki, kadınları onlara galebe ediyorlar.

Ömer bu sözü söyleyince, Peygamber gülümsedi. Sonra ben şöyle dedim:

Eğer beni düşünürsen bilirsin. Ben Hafsa'nın yanına girdiğim de: 'Sakın arkadaşının peygambere senden daha güzel ve daha sevgili olması seni aldatmasın' dedim.

Peygamber bir daha gülümsedi. Ben O'nun gülümsediğini gördüğüm zaman hemen oturdum ve gözümü kaldırıp evinin içine baktım. Vallahi evin içinde tabaklanmamış üç hayvan derisinden başka gözü döndürecek hiçbir eşya görmedim. Bunun üzerine ben:

(Ya Resulallah!) Allah'a dua et, ümmetine genişlik (zenginlik, refah) versin.
Çünkü Farslar ve Romalılara genişlik verilmiş ve onlara dünya ihsan olunmuş; halbuki onlar Allah'a ibadet etmiyorlar, dedim. Bunu söyleyince yaslandığı yerden doğruldu ve:

'Sen bir kuşku içinde misin? Ey Hattab oğlu! Onlar hoşlukları dünya hayatında peşin verilip geçiştirilen birer kavimdir' buyurdu.

Ben de: 'Ya Resulallah, benim için istiğfar ediver' dedim.

İşte Peygamber, Hafsa'nın Aişe'ye anlatıp ifşa ettiği sır yüzünden ayrılıp inzivaya çekilmiş ve kadınlarına küsmüş olduğundan ötürü, bir ay kadınların yanına girmeyeceğim, demişti. Bu zaman içinde Allah, peygamberini azarladı (Bkz. Mariyeye yaklaşmama yemini: Tahrim 1-4). Yirmi dokuz gece geçince Resulullah hepsinden önce Aişe'nin yanına girdi ve Aişe O'na:

(Ya Resulallah!) Sen bizim yanımıza bir ay girmemeye yemin etmiştin. Halbuki biz 29. gecenin sabahında olduk; ben bu geceleri hakkıyla sayıyorum, dedi.

Bunun üzerine Peygamber (s.a.v):
'Yemin ettiğim ay yirmi dokuz çekmektedir; işte bu ay 29 günden oluşuyor' buyurdu.

Aişe dedi ki: Müteakiben muhayyer kılma ayeti (Ahzab: 28-29) indirildi. Peygamber ilk kadın olarak benimle başladı ve şöyle dedi:

'Ben sana bir emir anlatacağım. Cevap hususunda acele etmemenden dolayı sana bir serzeniş yoktur, ta ki ebeveynine danışasın'.

Aişe dedi ki: 'Kat'i biliyorum ki, ebeveynlerim bana senden ayrılmamı emretmezler'.

Sonra Peygamber şöyle dedi:
'Allah şöyle buyurdu: Ey Peygamber! Zevcelerine şunu söyle: Eğer siz dünya hayatını ve onun ziynetini istiyorsanız gelin size boşama bedellerini vereyim de, hepinizi güzellikle salıvereyim. Yok eğer Allah'ı ve Resulü'nü ve ahiret yurdunu istiyorsanız, haberiniz olsun ki Allah içinizden güzel hareket edenlere pek büyük bir mükafat hazırlamıştır' (Ahzab: 28-29).

Ben de: 'Ben bunun hakkında mı ebeveynime danışacağım? Ben elbette Allah'ı ve Resulü'nü ve ahiret yurdunu isterim' dedim.

Sonra Resulullah bütün kadınlarını böyle muhayyer kıldı; onlar da hep Aişe'nin dediği gibi söylediler. [a] [b] [c]

Bu hadis iki önemli tarihi detay içerdiği için önemlidir. İlk olarak Ömer’in kendi itirafı ile “Ensar kadınların erkekleri üzerinde üstünlük sağladıklarını” ortaya koyuyor. Abartılı olduğunu düşünsek bile Medine'deki kadınların, Kur'an'a göre hayat süren hemcinslerinden daha fazla hak ve yetkiye olduğu açıktır. Ömer ve Muhammed'in geldiği yer olan Kur'an kabilesinin evi Mekke, daha yobaz, dinin ağır bastığı bir yerdi. Dinin egemen olduğu şehirlerde yaşayan insanlar diğer şehirlerde yaşayanlardan daha yobazlardı. Din her zaman kadınlara boyun eğdirmede ve onların elinden insani haklarının alınmasında önemli rol oynamıştır. Bu yüzden Mekke'deki kadınların Arabistan'da başka bir yerde yaşayanlardan ve özellikle de Yahudiler ve Hristiyanlar gibi uygar uluslara ev sahipliği yapan daha kozmopolit bir şehir olan Medine'den daha bastırılmış olması doğaldır. Ömer ve Muhammed’in kadınları bu özgürleştirici atmosferi beğendi ve göreceli özgürlüklerini kullanmaya başladı. Elbette bu tutum kadınlara haklar tanıma taraftarı olmayan Mekke'deki iki adam olan Ömer ve Muhammed ile uyuşmuyordu ve bu Hadis’in gösterdiği gibi karılarına keşfettikleri yeni imtiyazlar ve isyanları yüzünden kızıyorlardı.

Bu hadisin önemi İslam'dan, Muhammed'den ve onun kadın düşmanı halifelerinden önce kadınların daha fazla özgürlüğe sahip olduğunu kanıtlıyor olmasıdır. İslam’da kadınların içler acısı statüsünün ilahi bir karar olmadığı, 1400 yıl önce kadınların Mekke'de nasıl muamele gördüğünün bir yansıması olduğu açıkça ortaya çıkıyor.

Kur'an'da ve hadislerde kadınların kocalarına itaatkâr olmalarının önemine çok fazla vurgu yapılması aslında Muhammed'in genç ve asi eşlerini kontrol etme arzusunun bir göstergesidir. (Bkz. Nisa: 34)

Yukarıdaki hadisin bir diğer önemli yanı da peygamberin başka bir yasak birliktelik skandalını ortaya çıkarmasıdır.

Bir gün Muhammed eşi Hafsa'nın evine gider ve onun hizmetçisi Mariye'yi çekici bulur. Hafsa'ya babası Ömer'in onu görmek istediğini söyleyerek onu babasının evine gönderir. Hafsa evden ayrıldığında Muhammed Mariye ile ilişkiye girer. Bu arada babasının onu beklemediğini öğrenen Hafsa beklenenden çok daha erken sürede eve geri döner ve şanlı eşini yatakta hizmetçisi ile birlikte bulur.

Sinir krizi geçirir ve bağırırken peygamberin konumunu unutur ve bir skandala yol açar. Peygamber  Hafsa'yı sakinleştirmeye çalışır ve artık Mariye ile yatmayacağı konusunda yemin ederek bu sırrı başkasına ifşa etmemesi için yalvarır.

Ancak Hafsa kendini kontrol edemez ve tüm olanları peygambere karşı diğer eşleriyle ortaklaşa hareket edip ona karşı isyan edecek olan Aişe'ye iletir. Bu yüzden peygamber hepsini cezalandırmaya karar verir ve bir ay boyunca hiçbir karısıyla yatmaz. Eşleri cinsel yönden mahrum bırakmak Kuran'da önerilen ikinci ceza yöntemidir. İlk seviye uyarmak, ikinci seviye yatakları ayırmak, üçüncü seviye ise onları dövmektir.

Tabii ki erkek bir eşini cinsel yönden mahrum bırakarak cezalandırmaya karar verdiğinde diğer eşleriyle de kendini tatmin etmeye devam edebilir. Ancak Muhammed’in öfkesi bir ay boyunca hiçbiriyle yatmayacağına yemin ettirmişti. Tabii ki bu durum Allah'ın sevgili elçisi için çok zor olurdu, bu yüzden Allah her zaman ki gibi peygamberinin yardımına yetişti ve Tahrim suresini gönderdi. Bu surede İslam'ın ilahı Allah'ın, Muhammed'i kendini zor duruma soktuğu ve ona helal kılınandan kendini mahrum bıraktığı için azarladığı ve yeminini geçersiz kılarak eşlerini memnun etmeyi onun için meşru hale getirdiği görülür:

İlgili sure olan Tahrim suresinin 1 ile 5 arası ayetlerine bakalım:
1] Ey peygamber! Allah’ın sana helâl kıldığını, eşlerini hoşnut etmek arzusuyla niçin kendine haram kılıyorsun? Bununla beraber Allah bağışlayıcıdır, merhametlidir.
2] Allah size (belli durumlarda) yeminlerinizi çözmeyi meşrû kılmıştır. Allah sizin yardımcınızdır; O bilendir, hikmet sahibidir.
3] Hani peygamber, eşlerinden birine gizli bir şey söylemişti. Eşi bunu başkalarına aktarıp Allah da durumu peygambere açıklayınca peygamber bunun bir kısmını anlattı, bir kısmından vazgeçti. Eşine konuyu anlatınca o, "Bunu sana kim haber verdi?" diye sordu. "Her şeyi bilen, her şeyden haberdar olan Allah bana bildirdi" diye cevap verdi.
4] İkiniz de Allah’a tövbe ederseniz (çok iyi olur), çünkü kalpleriniz eğrilmişti. Ama peygambere karşı bir dayanışma içine girecek olursanız bilin ki herkesten önce Allah onun dostu ve koruyucusudur, sonra da Cebrâil ve iyi müminler. Melekler de bunların ardından onun yardımcısıdır.
5] Eğer sizi boşayacak olursa rabbi ona, sizin yerinize sizden daha iyi olan, Allah’a teslimiyet gösteren, yürekten inanan, içtenlikle itaat eden, tövbe eden, kulluk eden, dünyada yolcu gibi yaşayan, dul ve bâkire eşler verebilir.
(Diyanet Vakfı Meali | Yeni)

Muhammed Hafsa'ya söz vermiş olmasına rağmen hizmetçisi Mariye ile birliktelik yaşamanın cazibesine dayanamadı ve ilk ayette de görüldüğü üzere, Muhammed eşi bile olmayan, nikahlı olmadığı, Hafsa'nın kölesi olan Mariye ile cinsel birliktelik yaşamasına rağmen Allah onun sırtını sıvazlıyor, bu da yetmezmiş gibi "ben sana zaten bu yaptığını helal kılmıştım" diyor.

Bütün eşleriyle birlikte olmayacağına dair yemin etmesi zor bir durumdu ve Allah'tan başka kimse ona yardım edemezdi. Allah'ın peygamberi olduğunuzda hiçbir şey imkansız değildir. Her şeyi Yüce ellere bırakın ve ilgilenmesine izin verin. Tam olarak da öyle oldu! Allah müdahale etti ve kalbinin arzuladığını takip etmesi konusunda Muhammed'e yeşil ışık yaktı. Tahrim suresinde Allah, sevgili peygamberinin flört etmesine ve eşleriyle ilgilenmemesine izin verdi. Bir peygamber daha ne isteyebilir ki? Allah, Muhammed'in ebedi zevkleri hakkında o kadar endişeliydi ki, yeminini bozmasına izin verdi. Allah harika değil mi?

Sırrını Ayşe’ye anlatarak açığa çıkaranın Hafsa olduğunu bilen Muhammed'in, Aişe'den duyduğu sırada ona bunu söyleyenin Allah olduğunu iddia ederek ona yalan söylediğini belirtmeye gerek var mı? (Tahrim 3) Fakat elbette Muhammed Kur'an'ın yazarı değildir. Sanırım bu durumda peygamberine yalan söyleyen Allah'ın kendisi oluyor...

Yukarıdaki ayetlere tepki olarak, sadece genç ve güzel olmayan ama aynı zamanda akıllı olan Aişe'nin Muhammed'e dediği gibi "Görüyorum ki, senin Allah'ın yalnız senin şeyinin keyfi için koşturuyor." [ç] [d] [e] [f]

Bu ayet ve hadislerle ilgili anlattıklarım sizlerde utanma veya sinir hissi yaratabiliyor ancak bunlar İslam ülkelerinin kabul ettiği gerçekler. Zaten Kur'an ayetlerini de kabul etmiyorsan kendine nasıl "Müslümanım" diyebilirsin ki? Aynı şekilde bu ayetlerle ilgili olan hadisler de ayetlerin detayına ışık tutan ve İslam ülkelerince "sahih" olarak kabul edilen hadislerdir.

Ömer'in Kur'an'a etkilerinin ne kadar büyük olduğunu birçok makale anlattık fakat burada bu durumu yine görebiliyoruz. Çünkü Ömer Muhammed'e "kadınlarımız bize üstün olmaya başladı, haklarını arıyorlar vs." dedikten sonra güya Allah peygamberine vahiy gönderiyor ve Tahrim suresi 5.ayet ile eşlerini açıkça tehdit ederek onların hak arayışlarını, isyanlarını bastırıyor. Bak sen şu işe, tam da Ömer Muhammed'e "eşlerimiz Medine'deki kadınlar gibi bize üstün geliyor" dedikten sonra kadınları susturup korkutacak, tehdit edecek olan ayet geliyor, ne zamanlama ama...

72 HURİ VE ŞEHVET DOLU CENNET

Çeviren & Derleyen: A.Kara
A, din, islamiyet, 72 huri, 72 Bakire, Huri ayetleri, Huri hadisleri, Bu nasıl Allah?, Kılıç sallayana huri, Cennet tasvirleri, Ceylan gözlü eşler, Turunç göğüslü huriler, Yaşıt eşler, Kurandaki çelişkiler,

72 HURİ | KURU ÜZÜM İDDİASI VE TERÖRDEKİ ROLÜ


İslam'da 72 huri meselesinin cennet'in şehvet dolu tarafını ifade ettiği gayet açıktır, aksi halde neden onların vereceği cinsel hazdan, göğüs ve vücut özelliklerinden ve dahasından bahsedilsin ki? Özellikle de inanan erkeklere turunç büyüklüğünde ya da tomurcuklanmış göğüslere sahip bakire kızlarla evlendirileceklerinin anlatıldığı ayetlerdedir.

Duhan suresi 54.ayet: "Ayrıca onları beyaz tenli, ceylan gözlü eşlerle birleştireceğiz."

Nebe suresi 31-34.ayetler: "Şüphesiz Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için büyük başarı ve mutluluk vardır. Onlara bahçeler, üzüm bağları, turunç göğüslü genç yaşıt dilberler, dolu dolu kadehler var."

Sad suresi 52.ayet: "Onların beraberinde, gözleri kocalarından başkasını görmeyen yumuşak bakışlı, aynı yaşta güzeller vardır."

Vakıa 34-38.ayetler: "Ve onlar yükseltilmiş döşekler/mobilyalar üzerindedirler. Biz oradaki kadınları, yepyeni bir yaratılışla yaratıp, sûret ve sîretlerini son derece güzelleştirdik. Böylece onları, ashab-ı yemin için bakire kızlar, kocalarına âşık yaşıtlar kıldık."

Rahman suresi 72-74.ayetler: "Onlar, çadırlara kapanmış hurilerdir. O hâlde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz? Onlara, eşlerinden önce ne bir insan ne bir cin dokunmuştur."

Hilali-Khan, Arthur John Arberry, Abdul Daryabadi, Umm Muhammad, Edward Henry Palmer, Ahmed Ali, John Medows Rodwell, Ali Ünal, George Sale, Muhammad Sarwar ve Muhammet Tahir'ül Kadri gibi bazı çevirmenler Nebe suresi 33.ayeti "tam gelişmiş", "dolgun" veya "armut şekilli" göğüsler olarak çevirmektedirler.

İbn-i Kesir, tefsirinde şöyle diyor:
"Nebe suresi 33.ayetteki ifade yuvarlak göğüsler anlamına gelir. Bu kızlar yaşıt bakireler oldukları için göğüslerinin yuvarlak ve diri olacaklarını kastetmektedir."
[Ibn Kathir. Tafsir Ibn Kathir, Abridged, Volume 10 Surat At-Tagabun to the end of the Qur'an. pp. 333-334]

Gibril Haddad gibi çağdaş İslam alimleri bazı erkeklerin yalnızca bu ayetleri duyduğunda bile gusül abdestine ihtiyacı olacağını söyleyerek Kur'an'ın cennetinin cinsel doğasına dikkat çekmektedir:
"Kur'an cennetteki kadın ve erkekler için özellikle şunları vurgular ve şöyle der:

Vakıa suresi 17.ayet: "Onların etrafında ebedi gençler dolaşır",
İnsan suresi 19.ayet: Etraflarında ölümsüz delikanlılar dolaşır, onları görünce sanırsın ki saçılmış incilerdir.
Eğer bu, inanan bir kadını mutlu edemiyorsa İmam Şafi'nin erotik şiirlerden etkilenmeyen birine söylediği gibi: "Onda hissiyat yoktur." İnanan erkekler için de; evliyalardan birinin dediği gibi, aralarından bazılarının "Yaşıt, taze ve geniş göğüslü kızlar" ayetini duymakla bile gusüle ihtiyacı olacaktır. Bizim gibi duygusuz cahiller ise onu herhangi bir etki hissetmeden okuyabilir."
[Shaykh Gibril Haddad, "Cariyeler ile seks ve kadın hakları", Living Islam, June 2, 2003]

Gazali ve Ebü'l Hasan Eş'arî gibi geleneksel İslam teologları cennetteki cinsel hazlar ve cenneti "alım veya satımın olmadığı... ama isteyen erkeğin, istediği kadınla hemen ilişkiye girebileceği" bir cariye pazarı olarak tanımlayan hadis(ler) üzerine kafa yormuşlardır:

"Ali, Allah'ın resulünün bir keresinde "Cennette alım veya satımın olmadığı, kadın ve erkeklerden oluşan bir pazar vardır. Bir erkek (oradaki) bir güzeli arzuladığında, onunla beraber olacaktır."
[Al Hadis, Vol. 4, p. 172, No. 34]

"Adamın biri peygambere sordu: Ey Allah'ın resulü, cennettekiler cinsel ilişkiye girebilecekler mi? Peygamber cevapladı: Onlardan her birine sizler gibi 7 erkeğin cinsel gücü verilecek. Cennette her erkeğe 500 huri, dört bin bakire kadın ve sekiz bin dul kadın verilecektir. Bunların her biri onun dünya hayatı kadar süre boyunca onunla ilgilenecek, hoşnut edecek. Cennette alım ve satımın olmadığı, kadın ve erkeklerden oluşan pazarlar olacak. Bir erkek bir kadınla beraber olmak isterse, hemen olacaktır. Huriler ilahi saflıkları ile "bizler en güzel hurileriz ve şerefli kocalara aitiz" diye şarkılar söyleyecek."
[Al Ghazzali, "Ihya Uloom Ed-Din (The Revival of the Religious Sciences) Vol. 4" , Death and Subsequent Events 430]

İbni Kesir Tefsirinde ve Suyuti tarafından da İbn Mace'den aktarımla sahih olan bir hadiste şu tasvir yer almaktadır: Daima bakire olan bu kızların "istek uyandıran cinsel organları" olacak ve cennetle mükafatlandırılmış erkeklerin "organları asla yumuşamayacak. Daima sert ve dik kalacak"

"Ebu Umame: "Resulullah buyurdular ki, 'Allah'ın cennetine aldığı erkekler 72 eşle evlendirileceklerdir. Bunlardan 2 tanesi hurilerdir; kalanlar ise cehennemliklerden kalan kadınlardır(cehenneme atılanların boşta kalan eşleridir). Kadınların hepsi şehvet dolu cinsel organlara sahip olacak, erkeğin sertliği ise hiç dinmeyecektir."
[Ibni Mace, Zühd 39]

"Huriler her zaman bakire kalacaklar. Ayrıca erkeklerin organları da asla yumuşamayacak. Sertlik daimi olacak. Orada seviştiğinizde aldığınız hazzı bu dünyada tatsanız, hemen düşüp bayılırdınız. Her erkeğin yetmiş hurisinin yanısıra dünyada evlendiği karıları da yanında olacak ve hepsinin şehvet uyandıran organları olacak."
[Al-Suyuti, Al-Itqan fi Ulum al-Qur'an, p. 351]

Cennette inananlar ile huriler arasındaki yaşanacak şehvet dolu birliktelikler iki Sahih hadis toplayıcısı tarafından da doğrulanmaktadır. Bunlardan Sahih Buhari'de ve Sahih Muslim'de de onların son derece güzel, vücutlarının letafetinden kemik iliklerinin bile rahatça görülebilecek denli narin olduğundan bahsedilmekte ve "inananların onları ziyaret edecekleri" aktarılmaktadır:

"Resûlullah salla`llahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: Cennet`e ilk giren cemâatin yüzü, ayın on dördüncü gecesindeki sûreti gibi berraktır. Bunların peşi sıra dâhil olanlar da en keskin zıyâ neşreden yıldızlar gibidir. Ehl-i Cennet`in gönülleri, bir kişinin gönlündeki yekpâre irâdeye benzer bir fıtrat üzerine yaradılmıştır. Onların aralarında ne ihtilâf vardır, ne husûmet. Ehl-i Cennet`ten her kişi için iki zevce vardır. Bunlardan her birinin baldırındaki kemiğinin iliği letâfetinden dolayı etinin ötesinden görünür."
[Sahih Buhari 816]

"Şüphesiz mü’min için cennette, altmış mil yükseklikte içi boş inciden yapılma bir çadır vardır. Orada mü’minin gidip ziyaret ettiği aileleri (eşleri) vardır. Fakat bu aileler birbirlerini görmezler." [Müslim - Cennet 23-25]

Kur'an ayetlerindeki iri, alımlı gözlere sahip, saklı inciler gibi olan, el değmemiş, cinsel ilişki ile zarları bozulmamış, bakire, eşlerinden başkasına bakmayan, bakışlarını saklayan-dizginleyen varlıklar oldukları anlatılır. Hadislerdeki ek anlatımlara bakalım:

Asla yaşlanmadıklarına ve hep eşlerinden razı-kızmayan varlıklar olduklarına dair bir hadis:
"Cennette bir çarşı (toplanma yeri) vardır. Burada alışveriş olmaz; sadece kadın ve erkek suretleri bulunur. Bir erkeğin gönlü bir sureti arzulayınca oraya girer. Girdiğinde karşısında toplanmış hurileri görür. Onlar harikulâde sesleriyle, 'Bizler ebedîyiz; asla yaşlanmayız. Bizler cennet nimetlerindeniz; asla sıkıntı çekmeyiz. Bizler sizlerden razıyız ve asla kızmayız. Hem bize ve hem de ait olduklarımıza müjdeler olsun!' derler."
[Beyhakî, el-Ba’s ve’n-Nüşûr, nr. 420; Taberânî, el-Mu’cemü’l-Evsât, nr. 6493; Münzirî, et-Terğîb ve’t-Terhîb, nr. 5540; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, nr. 18761]

"Çadırlarda bekleyen huriler" ayeti ile ilgili bir hadis:
"Mirac’a çıkarıldığım gece cennette Beydâh diye (cennette bir nehrin adı) adlandırılan bir yere gittim. Orada kırmızı yakutlardan, yeşil mücevherlerden ve incilerden yapılma çadırlar bulunmaktaydı. Oradan, 'Ey Allah’ın Peygamberi hoş geldin safa getirdin!' diye seslenenler oldu. Ben, 'Ey Cebrâil! Bu sesler de neyin nesiydi?' diye sordum. Cebrâil, 'Onlar çadırlar (otağlar) içinde sahipleri için tahsis edilmiş hurilerdir. Rablerinden seni selâmlamak için izin istediler, O da izin verdi.' dedi.

Sonra cennet hurileri şöyle demeye başladılar: “Bizler (hazırlandığımız kimselerden) razıyız ve ebedîyen kızmayız. Bizler burada ebedîyiz, hiçbir zaman ayrılıp gitmeyiz."

Peygamberimiz (asm) bunları anlattıktan sonra, “Otağlar (çadırlar) içinde sahiplerine tahsis edilmiş huriler vardır.” âyetini okudu."
[Beyhakî, el-Ba’s ve’n-Nüşûr, nr. 376; Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, 7/718; Zebîdî, İthâf, 14/602]

Cennete giren erkeklerin istediği şarkıları söylerler:
"Cennete giren her kulun başucuna ve ayakucuna ikişer huri oturarak insanoğlunun ve cinlerin dinlediği en güzel şarkıları söylerler. Fakat bunu şeytanın çalgılarıyla değil, Allah’a hamd ve O’nu takdis ederek yaparlar."
[İbn Asâkir, Târîhu Medîneti Dımeşk, 16/295; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 10/419 (nr. 18759); Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr, nr. 7478; Beyhakî, el-Ba’s ve’n-Nüşûr, nr. 421]

Kur'an'ın yanısıra, inanan erkeklerin cennette bakireler ile ödüllendirileceğinden bahseden pek çok kaynak da bulunmasına rağmen erkeklere verilecek olan hurilerin sayısı hakkında tek bir hadisten ibaret zayıf bir referans olduğu yanılsaması ile 72 bakire kavramının doğruluğudan şüphe duyanların sayısı da azımsanamayacak durumdadır. Gerçekte ise, sahih veya hasen sayılan pek çok farklı hadis kitabında bu konu ile ilgili çeşitli rivayetler ve ifadeler yer almaktadır.

Örneğin, güvenilir altı hadisçiden biri olan İbni Mace'nin 72 eş ile ilgili hadisini sizinle paylaşmıştım (Ibni Mace, Zühd 39)

Birkaç farklı ravi tarafından aktarılan benzer bir hasen hadis de şehit olanların 72 huri ile mükafatlandırılacağını söylemektedir:

al-Miqdaam ibn Ma’di Karb'ın hadisine göre Peygamber (s.a.v) demiştir ki: "Şehitler, Allah katında yedi haslete sahiptir: Kanları akmaya başladığı an günahları affedilir. Cennetteki makamları gösterilir. Kabir azabından korunurlar. En büyük korkudan emin olurlar. Tek yakutu bile dünya ve içindekilerden daha kıymetli olan vakar tacı giydirilir. Cennet kızlarından yetmiş iki huri ile evlendirilir. Akrabalarından yetmiş kişiye şefaatçi olurlar." Bir başka rivayete göre de şehidin Allah katında altı nimeti bulunur. Başka rivayetlerde de bu sayı altı, dokuz veya ondur.
[el-Tirmizi, İbni Mace, Ahmad, ‘Abd al-Razzaaq in al-Musannaf, al-Tabaraani in al-Kabeer ve Sa’eed ibn Mansoor in aktarımı ile]

Altı büyük hadisçiden biri olan Tirmizi'nin Sünen'inde cennet ehli için olan nimetlerin en azı 72 huri olduğunu belirtir:

"Adiyy bin Hâtem'in ifadesine göre, İbn-i Heysem, Adullah İbn Wahb rivayet eder ki Ebû Said el-Hudrî, Peygamber Muhammad (s.a.v)'in şöle dediğini duymuş: 'Cennet ehlinden derecesi en düşük olanın seksen bin hizmetçisi, 72 zevcesi vardır. Onun için inciden, zebercedden ve yakuttan bir çadır kurulur. Bu çadır, Cabiye'den San'a'ya kadar uzanan bir büyüklüktedir."
[El-Tirmizi, Vol. 4, Ch. 21, No. 2687]

Bunun, bazılarının dediği gibi, bir aktaranlar silsilesine sahip olmayan zayıf hadislerden olmadığına dikkat edilmelidir. Bu hadis hasen-sahih sayılmaktadır. Yani zincirleme aktaranlar silsilesine sahip olduğundan hasen, aktaranlar güvenilir olduğundan sahih ve yalnız İmam Tirmizi tarafından yazıldığı için de garibdir.

el-Kubra Sünen'i ve Müsned Ahmed ibn Hanbel'in, Ibn Abi Shaybah, İbn Hibban ve Hakim'den aktardığı sahih hadise göre de islam'a hizmet edenlere cennette 100 erkeğin gücü verilecek ve 70 eşle evlenecekler:

"Enes (Allah ondan razı olsun) dedi ki: Resulallah (s.a.v) dedi ki: “(Allah'a ve İslama) hizmet edenler cennette 70 kadınla evleneceklerdir.” Birisi sordu, "Allah resulü, o adam buna dayanabilir mi ki?” Peygamber cevapladı: “Ona 100 erkeğin gücü verilecektir.” Ebu Zeyd'in (Allah ondan razı olsun) anlattığına göre , şüphe eden bir Yahudi ya da Hristiyan Peygambere(s.a.v) şöyle sordu: "Cennette insanın(erkeğin) yiyip içeceğini mi iddia ediyorsun??" Peygamber yanıtladı: “Evet, yol gösteren Allah'ın adıyla, ve onların her birine yemede, içmede, cimada ve zevkte 100 erkeğin gücü verilecektir."
[Sifat al-Janna, al-`Uqayli in the Du`afa’, ve Abu Bakr al-Bazzar'ın Müsnedi]

Gazali gibi gelenekçi Müslüman ilahiyatçıların da doğruladığı üzere, 72 sayısı tam olarak verilmektedir:

"Peygamber bir adama şöyle dedi: Ey Allah'ın kulu! Eğer cennete girersen orada nefsin neyi ister, gözün neden hoşlanırsa sana verilir. Cennete giren kişi istediği zaman ona çocuk olup meydana gelir. Çocuğun, annesinden doğması, büyümesi bir saatte olur. Cennet ehlinin bedenleri, yüzleri kılsız, renkleri beyaz, saçları kıvırcık, gözleri sürmeli, otuz üç yaşında, Âdem'in (a.s) yaratılışı üzere uzunlukları altmış, genişlikleri ise yedi zira'dır. Cennet ehlinin derecesi en düşük olanının 80.000 hizmetçisi, 72 tane zevcesi vardır. Cennette, gözün görmediği, kulağın işitmediği ve hiçbir beşerin kalbine gelmeyen şeyler gördüm"
[Al Ghazzali, "Ihya Uloom Ed-Din (The Revival of the Religious Sciences) Vol. 4" , The Book of Constructive Virtues 431]

BAKİRE Mİ KURU ÜZÜM MÜ?

"Kuru üzüm" yanılsaması Christoph Luxenberg mahlaslı çağdaş bir yazardan kaynaklanmaktadır. Onun, Hristiyan savunuculuğu gütmekle itham edilen anti-islamcı yaklaşımı doğrultusundaki iddiası Kur'an'ın Arapları Hristiyanlaştırmak için 8.yy başları Hristiyan Süryani yazmalarından alındığı ve Aramice 'hur' (beyaz kuru üzüm) sözcüğünün Arap yorumcularca Arapça 'huri' (bakire) sözcüğüne (yanlış) çevrildiğidir.

Kur'an'ın hurilerin fiziksel özelliklerinin tanımlandığı pek çok ayeti okunduğunda Luxenberg'in kuru üzümlerle ilgili teorisinin yanlış olduğu anlaşılıyor.

Kuru üzümlerin iri gözleri, göğüsleri olmadığı gibi iffetli, iffetsiz gibi sıfatlara sahip olamayacağı kesindir. Mesela siz hiç iffetsiz bir kuru üzüm gördünüz mü? Gördüyseniz o halde iffetli kuru üzüm nasıl olur? Kuru üzümler anlatılan diğer özelliklerin de hiçbirine sahip değildirler. Kur'an ayrıca inananların bu huriler ile evlendirileceği belirtiyor. Erkekler kuru veya yaş üzümlerle evlenemezler, evlenseler bile ayet ve hadislerde ifade edilen cinsel birliktelik ve haz kısmını bir kuru üzümle nasıl yaşarlar doğrusu merak ettim?

Ek olarak, birinin bu "72 Kuru üzüm" teorisini kabul edebilmesi için, Kur'an'ın Allah tarafından 7.yy. Arapçası ile Muhammed'e gönderilmek yerine 8.yy. da Hristiyan misyonerler tarafından yazıldığını da kabul etmesi gerekir.

TERÖR OLAYLARINDAKİ ROLÜ

İntihar İslam'da açık biçimde yasaklanmıştır, fakat şehadet operasyonlarına izin verilebilmesi (Istishhad) İslam alimlerinin de görüş olarak farklı taraflarda yer aldığı, tamamı ile ayrı bir konudur.

Dünyanın en fazla atıf alan İslam hukukçularından Yusuf el-Karadavi, "Bilimin Kur'an'a uygunluğu"nu savunması ile tanınan Dr. Zakir Naik, Pakistan Ulema Konseyi başkanı Tahir Ashrafi gibi önde gelen İslam alimi veya savunucuları İslam adına gerçekleştirilen intihar saldırılarını onaylamaktadırlar. Daha sonra anketler de ortaya koymuştur ki dünya genelinde Müslümanların çoğu da canlı bomba uygulamasını desteklemektedir.

Kur'an sadece şehitlerin değil, tüm inanan erkeklerin bakireler ile ödüllendirileceğini belirtir. Bununla birlikte, Kur'an ayrıca Allah yolunda savaşan (cihad eden) ve bu uğurda öldürülenlere de "büyük bir ödül" vadederken, "Allah'ın şehitlere 7 nimetinden biri olarak 72 bakire (huri) vereceğine vurgu yapan sahih hadislerle de desteklenir. Bu sayede 72 bakire (huri) kavramı Müslümanların "şehadet operasyonlarını" gerçekleştirmelerinde geniş ölçüde kullanılır hale gelmiştir.

Nisa suresi 74.ayet: "O halde, dünya hayatı yerine ahireti alanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır, öldürülür veya galip gelirse, Biz ona büyük bir mükafat vereceğiz."

Bu durum Filistin'de oğlunu şehit olmak üzere gönderen annenin, bazen oğlunu "evlendirmekte olduğu" şeklinde de yorumlanmaktadır ve bu görüş resmi televizyonda yayınlanan cuma vaazlarında ve müzik videolarında da dile getirilir. Hatta bir defasında İngiltere'de gerçekleşen bir olayda, Müslüman gençlerin cennette 72 bakire edinebilmek için şehit olmaları, bunun için de AK-47 tüfeklerini kullanmayı öğrenmeleri telkin edilmiştir.