HABERLER
Dini Haber
A etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
A etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

ALİ'NİN BİLİNMEYEN, ANLATILMAYAN KARANLIK YÜZÜ

Yazan: A.Kara
A, Alevilere anlatılan Ali, Alevilere anlatılan Ali masalı, Alevilik, Cellat Ali, din, Hz Ali'nin diğer yüzü, Hz.Ali, Hz.Ali gerçeği, Muhammed'in celladı Ali,

İYİLİK TİMSALİ OLARAK ANLATILAN ALİ HAKKINDAKİ GERÇEKLER
(Kaynaklar makalenin bitiş bölümünde yer almaktadır)


Aleviler için Ali tıpkı Müslümanların hayal dünyasındaki Muhammed gibidir. Yani onların hayal dünyasında inanılmaz iyi, merhametli, vicdanlı ve bunun gibi sıfatlara sahiptir çünkü nasıl ki Müslümanlara aileleri ve din adamları Muhammed'i iyilik timsali biri olarak anlatıyor, kız çocukları diri diri gömülmekten kurtardı masalını anlatırken onları cariye yapıp, ele geçirdiği kadınları esir pazarlarında sattığını veya askerlerinin cinsel ihtiyaçlarını karşılamada bu kadınları kullandığını hatta ona "azil" yapalım mı diye soranlara "gerek yok" demesini anlatmıyor ise Alevilere de Cem evlerinde veya ailelerince Ali'nin asıl tarafı değil, duyulmak istenen tarafı anlatılır.

Şimdi gelelim Ali'nin İslami kaynaklara göre sizlere anlatılmayan yönlerine:

Öncelikle yazdığımız bazı makalelerde "Ali nasıl Ömer'e ses çıkaramamış" , "bilmem kaç yüz kişiyi tek başına öldürmüş Ali mi Ömer'den korkmuş" tarzındaki yorumlara ne desem bilemiyorum. Unutmayın ki her ezenin bir ezeni vardır. Ali'de Ömer'den korkuyordu. Muhammed'i Aişe ile olan evliliğinden dolayı eleştiren Aleviler bilmeliler ki Ali'de kendi kızını Ömer'e verdi. Eğer gerçekten Ömer'e diş geçirecek gücü olsaydı yada gerekirse ölümü göze alıp "benim kızım daha küçük" diyip Ömer'in koynuna vermeseydi o zaman İslam kaynaklarındaki rivayetler farklı olabilirdi.
Üstelik normalde Arap kültüründe erkek gelip kadını kendisi isteyip alır fakat Ali Ömer ile baş edemeyince 10-13 yaşlarındaki kızı Ümmü Gülsüm'ü 55-58 yaşlarındaki Ömer'in ayağına kendisi yolluyor. Zaten kaynaklardan anlaşılıyor ki Ali, bu konuda Ömer'e tam anlamıyla karşı gelememiştir.  Unutulmamalıdır ki bu dönemde Ömer halifedir ve görevinin başındadır. Ümmü Gülsüm'ü Ömer'e veren Ali, kızının durumu anlamaması için ona bir aba verip öyle yolluyor.
Daha sonra Ömer kızı görür görmez kucağına alıp öpüyor ve adet görmeye başlayıp başlamadığını anlamak için avret yerine bakıyor. Onun bu hareketi Ali'nin kızının zoruna gidiyor ve kız ona, “Sen halife olmasaydın ağzını burnunu kırardım” diyor. Kızın kullandığı bu tabir farklı İslami kaynaklarda aynı anlamda ancık eş anlamlı kelimelerle anlatılmıştır. Örneğin; Çek (elini) anlamında Arapçası ‘Ersil’ kullanılmış, bırak anlamına gelen (meh), halife olmasaydın, yüzüne/gözüne çarpardım anlamında (Sekk), gözlerini oyardım (tems) ve burnunu kırardım (Kesr) terimleri geçiyor.

Kız oradan ayrılırken Ömer, ona, “Babana söyle kabul ettim, kabul ettim, kabul ettim” şeklinde üç sefer tekrarlıyor.
Kız geri gelince Ali ne olduğunu soruyor. Ümmü Gülsüm olanları anlattıktan sonra “Baba sen beni çok kötü bir yaşlıya gönderdin. Şöyle şöyle yaptı” diyor. Ali de, “Kızım seni onunla nikâhladım, artık eşisin” diyor ve sonrasında düğün oluyor. Daha sonra Ümmü Gülsüm ile Ömer evleniyor ve Zeyd ile Rukiyye adlarında iki çocukları oluyor. Kimi rivayetlere göre Ömer kırk bin, kimilerine göre de yüz bin dirhem mehir ücreti vermiştir.

Ali her ne kadar mecburi olarak onay vermişse de, aynı zamanda bu konuda kendisinin de sicili pek temiz değildir. Çünkü aynı şeyleri Ali de yapmıştır. Bilindiği gibi Fatma hayatta olduğu sürece Ali tek eşliydi. Başka kadınlarla evlenmek istediyse de Muhammed ona engel olmuştu çünkü Ali'nin eşi Muhammed'in kızıydı.

Fakat Muhammed ve Fatma öldükten sonra Ali de rekor sayıda evlilikten geri kalmamıştır. Örneğin İsmail Ebü’l Kasım, el-Envar adlı kitabında Ali’nin 32 çocuğunun isimlerini ve annelerini yazar. Ya’meri ise Ali'nin 29 çocuğu olduğunu söyler. Muhibbüddin Taberi gerek Riyad’ü Nadre ve gerekse Zahair’ül Ukba adlı eserlerinde 32 çocuğun isimlerini verir. Yine İbni’l Cevzi Sıfat-i Safve adlı yapıtında (c.1/309) 33 çocuğun isimlerini, annelerinin isimleriyle birlikte yazıyor. Yani nasıl ki Muhammed, güçlü konumda olan eşi Hatice öldükten sonra sayısız evlilik yapıyor ve cariyeler alıyorsa aynı şekilde Ali de yanında saf almak ve her dediğini yapmak zorunda olduğu kişi olan Muhammed öldükten sonra sayısız kadın alıyor. Bu kadınlardan bazıları Havle binti Ca'fer, Leyla binti Mesut, Ümmü'l Benin binti Üzam, Ümmü Veled, Esma binti Amis, Şeh'ba, Ümame binti Ebü'l As ve sayamadığım niceleri. Eşi Fatıma'nın baskın sırasında düşük yaptığı Muhsin'i saymazsanız tüm bu kadınlardan 33 çocuğu oluyor, yani sakın "korumak için evlendi" argümanına başvurmayın. Çünkü korumak için evlendiğin kadınlarla bu kadar çocuk yapmazsın.

Bunlara ek olarak Ali, Muhammed hayatta iken Ebu Cehil'in kızını da karısı olarak almak istemiştir. Kaynaklara göre olay şöyle gerçekleşiyor:
Ali, eşi Fatıma'dan ve Muhammed'den gizli bir şekilde Ebu Cehil'in kızıyla evlenmek istiyor ve haber bir şekilde yayılarak Muhammed'in kulağına gidiyor. Bir diğer rivayete göre Ali kendisi Muhammed'e giderek Ebu Cehil'in kızıyla evlenmek istediğini söylüyor. Bir diğer rivayete göre ise Fatıma olaydan haberdar olunca gidip Ali'yi Muhammed'e şikayet ediyor. Muhammed Ali'nin bu hareketini uygunsuz bulup kızıyor ve Müslümanları toplayarak, minbere çıkıp, önce diğer bir damadının ismini zikredip onu överek Ali'ye dolaylı yoldan ilk mesajını veriyor. Ardından isim vermeden Ali'ye olan öfkesini dile getirerek şöyle diyor: "Bazıları benim Fatıma'ya sahip çıkmayacağımı mı zannediyor?! Fatıma benim vücudumun bir parçasıdır. Ben bir helali haram, ya da bir haramı helal kılmam, ama vallahi kimsenin Allah'ın Resulü'nün kızının üstüne Allah'ın düşmanının (Ebu Cehlin) kızıyla evlenmeye hakkı yoktur!"
Bunun üzerine Ali mecburen de olsa bu işten vazgeçiyor.

Çok eşli evliliklerini ve küçük yaştaki kızını Ömer'e teslim edişini geçtikten sonra gelelim cellatlığı kısmına. Bilindiği gibi Ali, Muhammed için kılıç sallayan biriydi, bu yüzden de Muhammed onun gözünü boyamak için Ali'ye "cennetle müjdelendin" diyordu. Ali her durumda Muhammed'in emirleri doğrultusunda insan öldürmekten çekinmiyordu ve bunu yaparken masum veya savunmasız olduklarını da gözetmiyordu. Bunun en basit örneği Beni Kureyza Yahudilerinin katledilmesi sırasında Ali'nin içinde bulunduğu tutumdur. Alevilere Ali'nin sürekli mazlumun yanında olduğu anlatılırken bu olaydan asla bahsedilmez, eğer Ali gerçekten adaletli, vicdanlı ve mazlumun yanında olan biri olsaydı zaten teslim olmuş, tamamen silahsızlaştırılmış tutsakların kafalarını bedenlerinden ayırmazdı.

Hendek savaşı olarak bilinen bu olayda esirlerden erkek olanlar “Üsame Bin Zeyd” evinde; kadınlar ve çocuklar ise “Remle Binti Haris” evinde toplatılırlar. Muhammed erkeklerin idam kararını verdikten sonra Medine’nin bugünkü pazar yeri olan semtte hendekler-çukurlar kazılarak mezar gibi hazır hale getirilir. Daha sonra erkekler eli kolu bağlı bir vaziyette ve kafileler halinde oraya yanaştırılıp başları kesilir ve o çukurlara atılır. Muhammed bu kesim işleminde Ali ve Zübeyr bin Avam’ı görevlendirmişti. Ali ve Zübeyr kesim işine devam ederlerken Muhammed de bir yerde oturmuş onları seyrediyordu. İslami kaynaklara göre 400 ila 900 kişiyi bu şekilde öldürmüşlerdi. Ayşe'nin aktardığına göre, bu kesim işi sabahtan akşama kadar sürmüştü. Erkekler idam edilirken, Yahudi kadınlar ve çocuklar da buna feryat edip saçlarını başlarını yolmuşlardı.

Dediğim gibi eğer Ali, inanıldığı kadar iyi bir kişilik olsaydı ben ondan bu insanları öldürmemeleri için Muhammed ile gidip konuşmasını, bunlar zaten esir, tüm silahlarını aldık, teslim de oldular, gerekirse evlerimizde köle yapalım yada esir pazarında satalım ama öldürmeyelim demesini beklerdim. Fakat anlaşılan o ki cennetle müjdelenmesi kılıcı Zülfikar'ı sallaması için onu daha çok motive ediyordu. Birde bazı Alevi ve Müslümanlar Kerbela olayından bahsederken diyorlar ki Hüseyin, Muaviye'ye rağmen Kufe'ye döndü çünkü babası Ali ona "ne olursa olsun mazlumun yanında ol" demişti. iyi de Ali kendisi mazlumun yanında olmadı ki.

Bir de İslam'ı terk ettiler diye insanlara yaptığı muameleye bakalım:

Ali'nin Zutt kabilesinin İslam'ı terk edenlerini diri diri yakarak öldürmesi:
İkrime şöyle rivayet ediyor:
"Hz. Ali irtidat eden bir topluluğu yakmıştı. Bu haber İbn Abbâs’a ulaşınca o dedi ki, ‘Ben olsaydım onları yakmazdım. Çünkü Resulullah, “Allah’ın azabıyla cezalandırmayınız.” demişti. Ben onları yakmadan öldürürdüm. Nitekim Resulullah 'Din değiştireni öldürünüz.' diye buyurmuştur."

Bazı kaynaklara göre ise Ali bu insanları İslam'a çağırmış, bunu kabul etmeyince ateş yakmış ve onları bu ateşin dumanının sızdırıldığı bir çukura koymuş ve bununla onları caydırmak istemiştir. Ancak onlar orada bu dumandan zehirlenerek ölmüşlerdir.

Her halükarda insanları ateşle cezalandıran Ali'nin sadece Müslümanları ve Muhammed'in memnuniyetini umursadığı, mazlumun yanında olduğu söylemlerindeki mazlumların bile sadece Müslümanlar olduğu görülmektedir. Diğer bir gerçek ise "sizin dininiz size, benim dinim bana" görüşünün dönemin liderleri arasında yaygın olmadığı ve bir masaldan ibaret olduğu gerçeğidir. Aksi olsaydı Ali bu insanları sırf Allah'a inanmıyorlar veya İslam'ı benimsemiyorlar diye kuyuya atıp ateşe vermez, inanışlarına devam edip hayatta kalmalarına izin verirdi.

Fakat tabi ki bunu yapamazdı çünkü Muhammed dinden çıkanların öldürülmesini emrediyordu ve Ali'de aşırı hoşgörü barındıran bu emri uygulamakla mükellefti. Çünkü onun tek derdi Muhammed öldükten sonra halife olmaktı. Bunu da Muhammed'e karşı gelerek değil, onun her dediğini yaparak, gönlünü hoş tutarak gerçekleştirebilirdi.

Dolayısı ile tüm bunlara bakıldığında Ali'nin sürekli olarak eleştirdiğimiz Muhammed'den pek bir farkı yoktur. Hatta belki de Muhammed'in yerinde Ali olsaydı çok daha vahim sonuçlar olabilirdi. Çünkü o zaman önünde Muhammed ve Ömer gibi onu durduran engeller de olmayacaktı. Bir düşünün böyle bir güç elinde olsaydı neler yapardı...

MUHAMMED'İN SAVAŞ KANUNLARI

Hazırlayan: A.Kara
A,din, islamiyet, Muhammed'in savaş hali emirleri, Hz. Muhammed'in savaş kanunları, Yahudi katliamı, Beni Nadir, Beni Kurayza, Dırar Mescidi, İslama zorlama, Müminlerin köle ticareti,

MUHAMMED'İN SAVAŞ HALİ EMİRLERİ


Bazı Müslümanlar Muhammed'in savaş sırasında: Ağaçları kesmemeyi, kadınları, çocukları, hastaları, yaşlıları, rahip ve keşiş gibi din adamlarını öldürmemeyi, yemek dışında hayvan öldürmemeyi, tapınak ve ibadethaneleri yıkmamayı, ölülerin biçimlerini bozmamayı, evleri yıkmamayı, teslim olanları öldürmemeyi, esirlere karşı iyi olmayı ve onları beslemeyi, kaçanları öldürmemeyi veya İslam'a geçmeye zorlamamayı emrettiğine inanıyorlar. Kur'an ayetleri ve hadislerle iddia edilen bu savaş kanunlarının gerçek durumuna bakacağız.
Başlarken belirtmeliyim ki "hasta olanları öldürmeyin" maddesini kafadan eliyorum, çünkü bununla ilgili ayet yada hadis yok.

Ağaçları Kesmeyin

Muhammed'in sedir ağacını kesmeyi yasaklamasının bazı doğru yönleri var:

Abdullah ibn Habeşi anlatıyor:
Peygamber şöyle dedi: Eğer biri sedir ağacı keserse Allah onu cehenneme sürükler.

Ebu Davud bu geleneğin anlamını sordu. Dedi ki: "...Eğer birileri gereksiz yere, haksız yere ve herhangi bir hakka sahip olmadan, gezginlerin ve hayvanların gölgesinde barındığı bir ağacı keserse Allah onu cehenneme getirir.
[Sunan Abu Dawud 42:5220]

(Abdullah) bin Ömer şöyle rivayet ediyor :
Peygamber muhasara esnasında Beni Nâdir'in yaş hurma ağaçlarını yaktırdı ve kestirdi. Onların durumunu dile getiren Resûlullah'in şâiri Hassan bin Sabit;
"Beni Nadir Yahudilerinin hurmalığı olan el-Buveyrc mevkindeki yaygın olan yangın mümin olan Kureyş eşrafınca kolayca gerçekleşti" şiirini bu olay hakkında söyledi."
[Sunan Ibn Majah 4:24:2845]

Kadınları Öldürmeyin

Peki erkeği öldürmekte sorun yok mu? Ya saldıran askerler kadın olursa?

Muhammed'in çocukları öldürmeyi yasakladığı bir hadise bakalım:

Muhammed'in önderliğindeki keşif gezileri sırasında bir kadın öldürülmüş bulundu ve Allah'ın elçisi kadın ve çocukları öldürmeyi yasakladı.
[Sahih Bukhari 4:52:257]

Bu hadiste Muhammed kadın ve çocukları öldürmeyi yasaklıyor görünse de başka bir hadiste farklı bir alternatif sunduğu görülüyor:

Sa'b'ın rivayetine göre Allah'ın elçisine gece baskınında öldürülen çok tanrılı kadınları ve çocuklar hakkında sorulduğunda şöyle dedi "onlar da onlardan (هم منهم, hum min-hum)"
[Sahih Muslim 19:4321]

Dolayısı ile bu ifadesi ile Muhammed'in putperest kadın ve çocukların öldürülmesine onay veren bir savaş felsefesine sahip olduğu görülüyor.

Peki ilk hadise dönersek, Muhammed neden kadınları öldürmeyi reddetmişti?

Hanzale anlatıyor:
Huneyn gününde Allah'ın elçisi ile seyahat ettik ve akşam olana kadar uzun bir süre yolculuk yaptık. Resulullah ile birlikte duaya katıldım.

Bir süvari geldi ve şöyle dedi: "Resulullah, senden önce gittim, tüm kabileyi gören bir dağa tırmandım ve Huneyn'de toplanan kadınları, sığırları ve koyunları gördüm." dedi.
Resulullah gülümsedi ve şöyle dedi: "Allah dilerse yarın Müslümanların ganimetleri olacaklar."
[Sunan Abu Dawud 14:2495]

Sonra Allah'ın elçisi Abdu'l-Ashal'ın erkek kardeşi Said bin Zeyd'i Beni Kurayza'dan esir alınan kadınların bir kısmı ile birlikte Necid şehrine gitti ve onları (esir kadınları) at ve silah almak için sattı.
[Ibn Ishaq, p. 693]

Bu nedenle bazı savaşlarda Muhammed ve ordusunun kadınları öldürmediği doğrudur ancak bunun nedeni askerlerin cinsel ihtiyacını karşılamak ve bu esir kadınları satmaktır. Köleleştirilmiş kadınların bir seçeneği yoktu ve ganimet olarak görülüyorlardı. Zaten Kur'an "sağ elinizin sahip oldukları" ve "savaşta ele geçirilen kadının ganimet olduğu" ayetlerle bu gerçeği görmek isteyene gösteriyor.

Çocukları Öldürmeyin

Bu da tıpkı Muhammed'in "onlar da onlardan (هم منهم, hum min-hum)" dediği hadisteki durum gibidir. Yani gece baskınlarında öldürülürler. Öldürmezsen de yine köle pazarında satarsın.

Yaşlıları Öldürmeyin

Durum böyle mi gerçekten? Hadise bakalım:

Abdullah anlatıyor:
Hz. Peygamber Necm suresini okudu ve secde etti ve onunla birlikte olan herkes de secde etti. Fakat yaşlı bir adam bir avuç toz aldı ve “Bu benim için yeterli” diyerek alnına dokundu. Daha sonra onun bir kafir olarak öldürüldüğünü gördüm.
[Sahih Bukhari, Dar-us-Salam reference Hadith 3972; In-book reference Book 64, Hadith 25]

Bunun yanında Ebu Davud'da iki zayıf hadis var, biri "eli ayağı tutmayan yaşlı adamı öldürme" diyor, diğeri ise "çok tanrılı olan yaşlıları öldür" diyor. Peki hangisine inanalım?

Semûra b. Cündüb'den rivayetle; Rasûlullah (s.a.v); "Müşriklerin yaşlılarını öldürün, çocuklarını bırakın" buyurmuştur.
[Sunan Abu Dawud, Dar-us-Salam reference Hadith 2670]

Keşiş yada Papazları Öldürmeyin

Bu sözde emir ile ilgili de herhangi bir hadis bulunmamaktadır. Fakat Müslüman olmayıp kitap ehli olanlarla savaşmayı emreden ayet vardır:

Tevbe suresi 29.ayet:
"Ehl-i kitap’tan Allah’a ve âhiret gününe inanmayan, Allah ve resulünün yasakladığını yasak saymayan ve hak dine uymayan kimselerle, yenilmiş olarak ve kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın."

Tapınak ve İbadethaneleri Yıkmayın

Muhammed'in Mescid-i Dırar'ı yıktırması:

Allah'ın elçisi Tebük'e gitmek üzere hazırlandığı sırada, "Dırâr Mescidi"nin kurucularından beş kişilik bir heyet gelerek, "Yâ Resûlallah! Kış gecesinde ve yağmurlu zamanlarda hasta ve hâcet sâhibi olanların namaz kılmaları için bir mescid yaptık. Sel geldiği zaman vâdî, Kubâ Mescidi cemâati ile aramıza engel oluyor. Böyle durumlarda, namazımızı kendi mescidimizde, sel çekilip gidince de Kubâ Mescidi'nde onlarla birlikte kılacağız. Senin gelip mescidimizde bize namaz kıldırmanı arzu ediyoruz" dediler. Peygamber (s.a.v): "Ben, şimdi sefere çıkmak üzere meşgul bulunuyorum. Seferden dönüp gelecek olursak ve Allah da dilerse, yanınıza gelir, onun içinde size namaz kıldırırız" dedi.

Peygamber, Tebük'ten dönüp Medîne'ye gelirken Zi-Evân denilen yerde konakladı. Bu sırada Allah ona "Dırâr Mescidi" ile ilgili ayetleri (Tevbe suresi 107-110.ayetler) gönderdi. Bunun üzerine Peygamber, takipçilerini çağırarak "Gidin ve sahipleri adaletsiz olan bu camiyi yakın" dedi...
[Tabari, Volume 9, The last Years of the Prophet, pg 60-61]

Muhammed, tapınak ve kiliseleri yıkmayı emretmediği gibi şöyle de bir tavsiye vermişti:

Talha bin Ali şöyle anlatıyor: "Peygamberin delegeleri olarak dışarı çıktık; ona bağlılık yemini ettik ve onunla birlikte dua ettik. Topraklarımızda bize ait bir kilise olduğunu söyledik ve arınma için bize kalan abdest suyunu vermesini sorduk. Suyu istedi, abdest aldı ve ağzını çalkaladıktan sonra bir kabın içine çıkardı ve bize : 'Gidin, ve topraklarınıza geri döndüğünde kilisenizi yıkın, bu suyu oraya serpin ve orayı Mescid yapın' dedi.
Dedik ki: 'Topraklarımız çok uzak ve çok sıcak, gidene kadar su kuruyacak.'
Dedi ki: 'Ona daha fazla su ekleyin çünkü bu onu iyi hale getirecek.' Böylece oradan ayrıldık ve ülkemize geldiğimizde kilisemizi yıktık, sonra o yere su döktük, mescide dönüştürdük ve içinde Ezan okuduk. Keşiş Tayy'den bir adamdı. Ezan'ı duydu ve  'Bu gerçek bir çağrıdır.' dedi: Daha sonra tepelerden birine doğru yöneldi ve onu bir daha hiç göremedik."
[Sunan an-Nasa'i 1:8:702, In-book reference Book 8, Hadith 14, Reference Hadith 701]

Kabe putperestler için kutsal bir yerdi. Orada 360 putları vardı fakat Muhammed onları yok etti:

Hazreti Peygamber Fetih gününde Mekke'ye girdiğinde, Kâbe'de 360 tane put vardı. Peygamber onlara elindeki bir sopa ile vurmaya başladı ve "Hakikat geldi ve yalan ne başlayacak ne de yeniden ortaya çıkacak." dedi.
[Sahih Bukhari 5:59:583, Dar-us-Salam reference Hadith 4287, In-book reference Book 64, Hadith 320]

Dolayısıyla mescidleri, kiliseleri, tapınakları ve putperestlerin putlarını yok etmekte bir sorun yok gibi görünüyor.

Ölülere Zarar Vermeyin

Abdullah bin Yezid El-Ensari anlatıyor:
Peygamber, izinsiz olarak başkalarına ait olanların ellerinden alınmasını ve ayrıca cesetlerin biçimini bozmayı yasaklanmıştır.
[Sahih Bukhari 3:43:654]

Ölünün şekli bozulmuyormuş, birde yaşayanlara bakalım:

Enes ibn Mâlik şöyle demiştir: Ukl kabilesinden bir topluluk Peygamber'in huzuruna geldiler, İslam dinine girdiler. Fakat hastalandıklarından dolayı Medine'de ikamet etmek istemediler. Peygamber de onlara Beytu'1-mâl'e ait sadaka develerinin bulunduğu yere gitmelerini, develerin sidiklerinden ve sütlerinden içmelerini emretti. Onlar Peygamberin dediğini yaptılar ve sağlıklarını kazandılar. Sonra dinden geri döndüler, develerin çobanlarını öldürdüler ve develeri sürüp götürdüler. Onların bu işleri Peygamberce ulaşınca arkalarına bir süvari birliği gönderdi. Yakalanıp getirildiler. Peygamber onların ellerini ve ayaklarını kestirdi, gözlerini oydurdu. Peygamber onların kesilen yerlerine kanın dinmesi için dağlama ameliyyesi yapmayıp öylece terk etti. Nihayet öldüler.
[Sahih Bukhari 1:4:234]

Yemek İhtiyacı Dışında Hayvanları Öldürmeyin

Fakat Muhammed'in aşağıdaki hadiste belirtilen hayvanları öldürmekle herhangi bir problemi yok gibi görünüyor:

İbn Ömer'den rivayetle:
"Peygamberin karısı Hafsa Allah'ın Elçisinin şöyle dediğini söyledi: "Onları öldüren kişinin günah işlemeyeceği beş hayvan var: Akrepler, kargalar, çaylak kuşları, fareler ve köpekler."
[Sunan an-Nasa'i, Dar-us-Salam reference Volume 3, Book 24, Hadith 2892; In-book reference Book 24, Hadith 0; Reference Hadith 2889]

Teslim Olanları Öldürmeyin

Beni Kurayza katliamına bakalım. Bu olayda savaşmakta olan Yahudilerin artık dayanacak güçleri kalmamıştı ve teslim olmayı seçtiler. Onlara verilecek hüküm için Muhammed, eski bir Yahudi olan Sad Bin Muaz'a danışıyor ve Sad'ın kararı şöyle oluyor:

“Ben, onlar hakkında buluğ çağına eren erkeklerin boyunlarının vurulmasına; malların Müslümanlar arasında taksim edilmesine, çocuklarla kadınların ise esir alınmasına hükmettim.”
Peygamber Efendimiz, Hz. Sa’d’ı bu hükmünden dolayı tebrik ve takdir ederek, “Sen, onlar hakkında, Allah Teâlâ’nın yedi kat gökler üzerinde verdiği hükmüne uygun hüküm verdin” buyurdu. [Sîre, 3:251; Tabakât, 3:426; Taberî, 3:56]

İslami kaynaklara göre 400 ila 900 civarı Yahudi'nin, eş ve çocuklarının gözleri önünde boyunları vurulur. Daha sonra bunları Medine'nin pazar yerinde kazılan hendeklere atarlar.
[Ibn İshaq, Sîre, 684-700/II, 233-54.]

Esirlere İyi Davranın ve Onları Besleyin

Bedir savaşından bahsedilen Enfal suresinin 67, 68 ve 69.ayetlerinin nüzul sebebi ile ilgili ilginç bir rivayet var. Sebeb-i Nüzul şöyle diyor:

Resulullah, Müslümanlara Bedir esirleri hakkında danıştığında şöyle dediler: 'Ey Allah'ın Elçisi, onlar sizin kuzeninizdir, bu yüzden onları fidye karşılığında serbest bırakın'. Ömer bin Hatta şöyle dedi: 'Hayır, Ey Allah'ın Elçisi, onları öldürmelisin'. Sonra "O yerde gerekli temizliği yapıp hâkimiyetini kuruncaya kadar bir peygamberin esirlerinin olması uygun değildir" (Enfal 67) ayeti açıklandı.
İbn Ömer şöyle dedi: “Sonra Allah'ın Elçisi Bedir mahkumlarıyla ilgili olarak Ebubekir'e danıştı ve Ebubekir şöyle dedi: "Onlar sizin halkınız ve klanınız, serbest bırakın!". Fakat sonra Ömer'e danışınca Ömer şöyle dedi: 'Öldür onları'.
Resulullah, fidye karşılığında onları serbest bıraktı. Yüce olan Allah daha sonra şunu söyledi: "Allah’ın daha önceden yazılmış bir hükmü olmasaydı elde ettiğiniz menfaat sebebiyle size büyük bir azap dokunurdu." (Enfal 68)
"Artık aldığınız ganimetten helâl ve hoş olarak yiyin, Allah’a itaatsizlikten sakının, Allah son derecede bağışlayıcı ve esirgeyicidir." (Enfal 69)
Sonra peygamber Ömer'in yanına gitti ve ona şöyle dedi: 'Az kalsın görüşüne uymayarak bir talihsizlik yaşayacaktık'
[Asbab Al-Nuzul, on verse 8:67]

Yani esirlere iyi davranmak bir yana, Allah emretti denerek tümünün öldürülmesine karar veriliyor.

Kaçanları Öldürmeyin

Cabir bin Abdullah, Muhammed'in şöyle dediğini aktarıyor:
"Eğer bir köle şirk ülkesine kaçarsa, kanını akıtmaya (öldürülmesine) izin verilir" dedi.
[Sunan an-Nasa'i, Dar-us-Salam reference Volume 5, Book 37, Hadith 4058; In-book reference Book 37, Hadith 88; Reference Hadith 4053]

İslama Geçmeleri İçin Zorlamayın

Halid bin Velid Necran'a giderken İslam peygamberinin ona verdiği talimata bakalım:

Resûl-i Ekrem Efendimiz bu tarihte Hz.Halid bin Velid'i dört yüz mücahitle Yemen civarındaki Necran'da oturan Haris bin Ka'b oğullarına gönderdi.
[İbni Hişâm, Sîre, 4:239; İbni Sa'd, Tabakât 1:339; Taberî, 3:156]
Resûlullah'ın Halid bin Velid'e emri şöyleydi:
"Onları üç gün İslâm'a dâvet et, icâbet ederlerse, gerekeni yap. Şayet icabet etmekten kaçınırlarsa onlarla SAVAŞ!"
[İbni Hişâm, Sîre, 4:239; İbni Sa'd, Tabakât, 1:339]

Şimdi Tirmizi, Ebu Davud, Sahih Muslim gibi kaynaklarda geçen daha detaylı hadise bakalım:

Büreyde anlatıyor:
"Resûlullah bir ordunun başına komutan tayin ettiği zaman, Allah'a karşı muttaki olmasını, beraberindeki Müslümanlara da hayır tavsiye eder ve sonra şunları söylerdi: "Allah'ın adıyla ve Allah'ın rızası için savaşın. Allah'ı inkâr eden kâfirlerle çarpışın. Gazâ edin fakat ganimete hıyanet etmeyin, haksızlıkta bulunmayın, ölülerin vücutlarına sataşıp burun ve kulaklarını kesmeyin, (önünüze çıkan) çocukları öldürmeyin!

Müşrik düşmanlarla karşılaşınca onları önce İslâm'a dâvet et. İcâbet ederlerse hemen kabul et ve elini onlardan çek. Sonra onları yurtlarından muhâcirler diyarına hicrete dâvet et. Ve onlara haber ver ki, eğer bunu yapacak olurlarsa Muhacirler'e va'd edilen bütün mükâfaat ve vecibeler aynen onlara da terettüp edecektir. Hicretten imtina edecek olurlarsa bilsinler ki, Müslüman bedevîler hükmündedirler ve Allah'ın mü'minler üzerine câri olan hükmü onlara icra edilecektir; ganimet ve fey'den kendilerine hiçbir pay ayrılmayacaktır. Müslümanlarla birlikte cihâda katılırlarsa o hâriç, (o zaman ganimete iştirak ederler.)

Bu şartlarda Müslüman olma teklifini kabul etmezlerse,  onlardan  cizye iste, müspet cevap verirlerse  hemen kabul et ve onları serbest bırak.

Bundan da imtina ederlerse, onlara karşı Allah'tan yardım dile ve onlarla savaş. Bu durumda bir kale ahâlisini muhâsara ettiğinde onlar senden Allah ve Resûlü'nün ahd ve emânını talep ederlerse kabul etme; onlar için, kendine ve ashâbına ait bir emân tanı. Zira sizin kendi ahdinizi veya arkadaşlarınızın ahdini bozmanız, Allah'ın ve Resûlü'nün ahdini bozmaktan ehvendir.

Eğer bir kale ahalisini kuşattığında onlar, senden Allah'ın hükmünü tatbik etmeni isterlerse sakın onlara Allah'ın hükmünü tatbik etme, lâkin kendi hükmünü tatbik et. Zira Allah'ın onlar hakkındaki hükmüne isâbet edip etmeyeceğini bilemezsin."
[Tirmizî, Siyer 48, (1617), Diyât, 14, (1408); Ebu Dâvud, Cihâd 90, 2612, 2613]
[Sahih Muslim, In-book reference Book 32, Hadith 3; Reference Hadith 1731a; Related Qur'an verses 9.29]

Yani durum şu: "Haraç ver ya da öl!"
Müslüman olmayanlara saldırmanın ve onları İslam'ı kabule zorlamanın yanı sıra Muhammed'e göre eğer bir Müslüman İslam'dan ayrılmaya karar verirse o da öldürülmelidir:

İkrime şöyle rivayet ediyor:
Allah'a inanmayanlardan bazıları Ali'ye getirildi ve Ali onları yaktı. Bu olayın haberi İbn’i Abbas’a ulaşınca Abbas şöyle dedi “Eğer onun yerinde olsaydım (Ali) Allah’ın cezası ile kimseyi cezalandırma ”diyerek, Allah’ın Elçisinin yasakladığı gibi onları yakmazdım. Onları Allah'ın Elçisinin söylediği “Her kim İslam dininden başka bir dine geçerse onu öldürün” ifadesine göre öldürürdüm.”
[Sahih Bukhari, Dar-us-Salam reference Hadith 6922; In-book reference Book 88, Hadith 5; Reference Volume 9, Book 84, Hadith 57]

Müslüman olmayanları öldürme öğretisi nedeniyle bugün bile dünyanın dört bir yanında dinden çıkmış olan eski Müslümanların ölüm tehditleriyle başa çıkmaları gerekiyor...

KIPTİ MARİYE

Hazırlayan: A.Kara
A, Cariye Mariye, Hristiyan cariye Mariye, Hz Muhammed, islamiyet, Kıpti Mariye, Muhammed'in cariyesi Mariye, Muhammed'in yemini, Nikahsız ilişki, Tahrim suresi, Tahrim vakası, Muhammed'in Hafsa'ya yakalanması,

AYET VE HADİSLERLE 'MUHAMMED'İN CARİYESİ MARİYE'
(Bazı ayetlerin 'sözde' geliş nedeni)


Daha önce "Muhammed'in Eşleri ve Cariyeleri" başlıklı yazıda İslam peygamberinin eşleri ve cariyeleri hakkında kısa bilgiler vermiştim. Bu başlıkta onlardan sadece biri olan cariye Kıpti Mariye konusuna detaylı bakacağız.

İlk önce Mariye hakkında kısa bilgilere bakalım:
Mâriye el-Kıbtiyye'nin (Mâriyetü'l Kıbtiyye), Kıptî bir baba ve Rum bir anneden dünyaya geldiği belirtilmektedir.

Muhammed, hicretin yedinci yılında Mısır Mukavkısı denilen Bizans'ın İskenderiye valisine bir mektup göndererek kendisini İslam'a davet etmiş, bunun üzerine Vali aldığı davete değer vermiş ancak İslam'ı kabul etmemiştir. Vali Mukavkıs, Muhammed'den kendisine mektup getiren elçi Hâtıb b.Ebî Beltaa'ya büyük ikramlarda bulunmuş ve Muhammed'e yazdığı cevap mektubu ile birlikte, iki cariye, bir hadım ağası, 1000 miskal altın, kıymetli elbiseler, kumaşlar, güzel kokular ve bunun gibi bir takım hediyeler göndermiştir. Mâriye ve kardeşi Şirin (Sirîn) adlı cariyelerin Medine yolunda Hâtıb b.Ebî Beltaa'nın daveti ile yada Medine'de Peygamber'in tebliği üzerine İslam'ı kabul ettikleri söylenir. [1]

Ayet ve bununla ilişkili hadisler ile Muhammed’in eşlerinin hizmetçilerinden biri  olan Mariye ile yaşadığı yasak ilişkisini göreceğiz. Bunu ben uydurmuyorum hem Kur'an ayetinde, hemde bu ayetle ilişkili hadislerde konu açıkça yer alıyor ve İslam ülkeleri tarafından da kabul gören bir durum. Muhammed'in nikah olmadan onunla birlikte olması eşleri arasında kargaşaya neden oluyor ve hemen akabinde "ilahi" müdahale gerçekleşiyor. Bu olay sahihliği doğrulanmış ve Ömer'den aktarılan bir hadiste de yer alıyor.

Önce bu konunun ortaya çıkması sonrasında Muhammed'in "vahiy geldi" diyerek eşlerine ve çevresine duyurduğu ayete bakalım. Çünkü biliyorsunuz Allah, Muhammed'in özel hayatı ile inanılmaz ilgileniyor ve onun canını sıkan her durum için vahiy yolluyor:

Tahrim suresi 4.ayet:
(Ey peygamber’in eşleri!) Eğer siz ikiniz Allah’a tövbe ederseniz, ne iyi. Çünkü kalpleriniz kaydı. Eğer Peygamber'e karşı birbirinize arka çıkarsanız bilin ki Allah, Cebrail ve salih müminler onun yardımcısıdır. Bunlardan sonra melekler de ona arka çıkarlar.

Ömer, peygambere saygısızlık eden ve onun tüm eşlerini boşamayı düşünmesine neden olan bu iki kadının Hafsa ve Aişe olduğunu anlatmaktadır, ilgili hadise bakalım:


İbnu Şihab şöyle demiştir: Bana Ubeydullah ibnu Abdillah ibn Ebi Sevr, Abdullah ibn Abbas'tan haber verdi. O şöyle demiştir: Allah'ın haklarında 'Eğer her ikiniz de Allah'a tevbe ederseniz ne iyi, çünkü ikinizin de kalpleri eğrildi' buyurduğu kişilerin Peygamber'in zevcelerinden hangi ikisi olduğunu Ömer'den sormaya hırslanır dururdum. Nihayet onun beraberinde hac yaptım. Dönerken yolun bir yerinde Ömer saptı. Ben de deriden bir su kabı ile onun beraberinde yoldan saptım. Ömer doğanın çağrısına cevap vermeye gitti, nihayet geri dönüp benim yanıma geldi. Ben de ellerine o su kabından döktüm, o da abdest aldı.

Ben: 'Ey müminlerin emiri! Peygamber'in zevcelerinden o iki kadın kimdir ki, Allah onlar için 'Eğer ikiniz de Allah'a tövbe ederseniz ne iyi, çünkü ikinizin de kalpleriniz eğrildi...' buyurmuştur?' diye sordum.

Ömer bana:
'Hayret ederim sana ey Abbas oğlu! Onlar Hafsa ile Aişe'dir' dedi.

Sonra Ömer şöyle devam etti:
Ben Ensar'dan bir komşum ile beraber Benu Umeyye ibn Zeyd yurdunda (oturuyor) idim. Bu yurt Medine'nin Avali denilen semtindedir. Bir şey öğrenmek ümidiyle peygamberin yanına nöbetleşe inerdik. Bir gün o iner, bir gün ben inerdim. Ben indiğim zaman o gün vahiy ve diğer şeylere dair ne duyarsam haberini komşuma getirirdim. O da indiği zaman böyle yapardı. Ve biz Kureyş topluluğu, kadınlara galebe ediyorduk. Medine'ye Ensar üzerine geldiğimizde bir de gördük ki onlar, kadınları erkeklerine galebe eder bir kavim (yani kadınlar erkekleri üzerinde üstünlük sağlıyorlar). Derken bizim kadınlarımız, Ensar kadınlarının edebinden almaya başladılar. Bir gün ben karıma karşı bağırdım; o da bana cevap verdi. Ben onun bana söz döndürüp cevap vermesinden hoşlanmadım; azarladım. Bunun üzerine o, şunları söyledi:
'Benim sana karşı mırıldanmamı niçin münasip görmüyorsun? Vallahi peygamberin zevceleri bile ona karşı mırıldanıyorlar ve birisi o gün geceye kadar peygamberin yanına uğramıyor!' dedi.

Karımın bu sözleri beni ürküttü.
Ben: 'Onlardan kim bunu yaparsa perişan olur; büyük günah işlemiş olur' dedim.

Sonra elbisemi giyindim ve Hafsa'nın yanına girdim. Ve ona:
'Ey Hafsa! Sizlerden herhangi biriniz bütün gün ta geceye kadar Allah Elçisi'ne dargınlık ediyor musunuz?' dedim.

O: 'Evet' dedi.

Ben: 'O kadın perişan olmuş ve zarar etmiştir. Her biriniz Allah'ın Resulünün öfkesinden dolayı Allah'ın sizi harap etmesinden korkmuyor musunuz? Bu yüzden helak olursunuz. Sen Allah'ın Resulüne karşı çok istekte bulunma, O'na karşı herhangi bir şey hususunda söz döndürme yarışına girişme, O'na darılıp O'ndan ayrı durma. Bir ihtiyacın meydana çıkarsa O'nu benden iste. Ve sakın arkadaşının, Resulullah'a senden daha güzel ve daha sevgili olması da seni aldatmasın (Ömer, burada Aişe'yi kastediyor).

Ve biz o sırada: 'Gassaniler (Şam'da yaşayan bir kabile) bize karşı gaza etmek için atlarını nallatıyorlarmış' diye havadis alıyorduk. Arkadaşım kendi nöbetinde peygamberin yanına indi ve yatsı vaktinde döndü. Kapıma şiddetli bir vuruşla vurdu, ve:
'O uyuyor mu?' dedi.
'Ben korktum ve hemen onun yanına çıktım'.
O: 'Büyük bir iş meydana geldi' dedi.
Ben: 'Nedir o; Gassaniler mi geldi?' dedim.

Hayır, fakat ondan daha büyük ve daha uzun: Resulullah (s.a.v) kadınlarını boşamış, dedi.

Ömer dedi ki: Hafsa isteğine ulaşmadı ve ziyana uğradı. Ben bunun yakında olacağını zannediyordum. Elbisemi üzerime topladım ve Peygamber'le beraber sabah namazını kıldım. Peygamber, birkaç basamak çıkıp kendisine ait bir odaya (meşrube) girdi ve orada yalnız kaldı.

Ben Hafsa'nın yanına girdim, gördüm ki ağlıyordu.
Ben: 'Seni ağlatan nedir? Ben seni uyarmış değil miydim? Resulullah sizleri boşadı mı? dedim.

Hafsa: 'Bilmiyorum. O, işte ta şu odada' dedi.

Bunun üzerine mescide çıktım ve minberin yanına geldim. Gördüm ki, minber etrafında bir takım kimseler var; bazıları ağlıyorlar. Yanlarında biraz oturdum. Sonra vicdanımdaki duygum bana galebe etti. Peygamber'in içinde bulunduğu o odaya geldim. Ve Peygamber'in siyah kölesine:

Ömer için izin iste! dedim.
İçeriye girdi, peygamberle konuştu. Sonra çıktı ve:
Seni peygambere söyledim; bir şey demedi, dedi.

Oradan ayrıldım, nihayet mescitte minberin yanındaki topluluğun beraberinde oturdum. Sonra yine vicdanımda hissettiğim şey bana galebe etti. Tekrar kölenin yanına geldim. O evvelki gibi söyledi. Ben yine minberin yanındaki topluluğun beraberinde oturdum. Sonra yine vicdanımda hissettiğim şey bana galebe etti. Tekrar kölenin yanına gittim. Ve:
Ömer için izin iste! dedim.

Köle bir öncekinin benzerini söyledi. Ben de döndüm, giderken baktım, uşak beni çağırıyor:
Resulullah sana izin verdi, dedi.

Bunun üzerine huzuruna girdim. Baktım ki, Resulullah bir hasırın kumları üzerine yan yatmış, kendisiyle hasır arasında bir döşek yok, kumlar vücudunun yan tarafında iz yapmış; kendisi, içi hurma lifi doldurulmuş deriden bir yastığa dayanmış idi. Kendisine selam verdi. Sonra ayakta dikelerek:
Kadınlarını boşadın mi? dedim. Gözünü bana doğru yükseltti ve:
'Hayır', dedi.

Sonra ben yine ayakta dikelerek, şöyle dedim:

Ya Resulullah! Eğer beni düşünürsen, bilirsin ki, biz Kureyş topluluğu kadınlara galebe ediyor idik. Sonra bir kavim üzerine geldik ki, kadınları onlara galebe ediyorlar.

Ömer bu sözü söyleyince, Peygamber gülümsedi. Sonra ben şöyle dedim:

Eğer beni düşünürsen bilirsin. Ben Hafsa'nın yanına girdiğim de: 'Sakın arkadaşının peygambere senden daha güzel ve daha sevgili olması seni aldatmasın' dedim.

Peygamber bir daha gülümsedi. Ben O'nun gülümsediğini gördüğüm zaman hemen oturdum ve gözümü kaldırıp evinin içine baktım. Vallahi evin içinde tabaklanmamış üç hayvan derisinden başka gözü döndürecek hiçbir eşya görmedim. Bunun üzerine ben:

(Ya Resulallah!) Allah'a dua et, ümmetine genişlik (zenginlik, refah) versin.
Çünkü Farslar ve Romalılara genişlik verilmiş ve onlara dünya ihsan olunmuş; halbuki onlar Allah'a ibadet etmiyorlar, dedim. Bunu söyleyince yaslandığı yerden doğruldu ve:

'Sen bir kuşku içinde misin? Ey Hattab oğlu! Onlar hoşlukları dünya hayatında peşin verilip geçiştirilen birer kavimdir' buyurdu.

Ben de: 'Ya Resulallah, benim için istiğfar ediver' dedim.

İşte Peygamber, Hafsa'nın Aişe'ye anlatıp ifşa ettiği sır yüzünden ayrılıp inzivaya çekilmiş ve kadınlarına küsmüş olduğundan ötürü, bir ay kadınların yanına girmeyeceğim, demişti. Bu zaman içinde Allah, peygamberini azarladı (Bkz. Mariyeye yaklaşmama yemini: Tahrim 1-4). Yirmi dokuz gece geçince Resulullah hepsinden önce Aişe'nin yanına girdi ve Aişe O'na:

(Ya Resulallah!) Sen bizim yanımıza bir ay girmemeye yemin etmiştin. Halbuki biz 29. gecenin sabahında olduk; ben bu geceleri hakkıyla sayıyorum, dedi.

Bunun üzerine Peygamber (s.a.v):
'Yemin ettiğim ay yirmi dokuz çekmektedir; işte bu ay 29 günden oluşuyor' buyurdu.

Aişe dedi ki: Müteakiben muhayyer kılma ayeti (Ahzab: 28-29) indirildi. Peygamber ilk kadın olarak benimle başladı ve şöyle dedi:

'Ben sana bir emir anlatacağım. Cevap hususunda acele etmemenden dolayı sana bir serzeniş yoktur, ta ki ebeveynine danışasın'.

Aişe dedi ki: 'Kat'i biliyorum ki, ebeveynlerim bana senden ayrılmamı emretmezler'.

Sonra Peygamber şöyle dedi:
'Allah şöyle buyurdu: Ey Peygamber! Zevcelerine şunu söyle: Eğer siz dünya hayatını ve onun ziynetini istiyorsanız gelin size boşama bedellerini vereyim de, hepinizi güzellikle salıvereyim. Yok eğer Allah'ı ve Resulü'nü ve ahiret yurdunu istiyorsanız, haberiniz olsun ki Allah içinizden güzel hareket edenlere pek büyük bir mükafat hazırlamıştır' (Ahzab: 28-29).

Ben de: 'Ben bunun hakkında mı ebeveynime danışacağım? Ben elbette Allah'ı ve Resulü'nü ve ahiret yurdunu isterim' dedim.

Sonra Resulullah bütün kadınlarını böyle muhayyer kıldı; onlar da hep Aişe'nin dediği gibi söylediler. [a] [b] [c]

Bu hadis iki önemli tarihi detay içerdiği için önemlidir. İlk olarak Ömer’in kendi itirafı ile “Ensar kadınların erkekleri üzerinde üstünlük sağladıklarını” ortaya koyuyor. Abartılı olduğunu düşünsek bile Medine'deki kadınların, Kur'an'a göre hayat süren hemcinslerinden daha fazla hak ve yetkiye olduğu açıktır. Ömer ve Muhammed'in geldiği yer olan Kur'an kabilesinin evi Mekke, daha yobaz, dinin ağır bastığı bir yerdi. Dinin egemen olduğu şehirlerde yaşayan insanlar diğer şehirlerde yaşayanlardan daha yobazlardı. Din her zaman kadınlara boyun eğdirmede ve onların elinden insani haklarının alınmasında önemli rol oynamıştır. Bu yüzden Mekke'deki kadınların Arabistan'da başka bir yerde yaşayanlardan ve özellikle de Yahudiler ve Hristiyanlar gibi uygar uluslara ev sahipliği yapan daha kozmopolit bir şehir olan Medine'den daha bastırılmış olması doğaldır. Ömer ve Muhammed’in kadınları bu özgürleştirici atmosferi beğendi ve göreceli özgürlüklerini kullanmaya başladı. Elbette bu tutum kadınlara haklar tanıma taraftarı olmayan Mekke'deki iki adam olan Ömer ve Muhammed ile uyuşmuyordu ve bu Hadis’in gösterdiği gibi karılarına keşfettikleri yeni imtiyazlar ve isyanları yüzünden kızıyorlardı.

Bu hadisin önemi İslam'dan, Muhammed'den ve onun kadın düşmanı halifelerinden önce kadınların daha fazla özgürlüğe sahip olduğunu kanıtlıyor olmasıdır. İslam’da kadınların içler acısı statüsünün ilahi bir karar olmadığı, 1400 yıl önce kadınların Mekke'de nasıl muamele gördüğünün bir yansıması olduğu açıkça ortaya çıkıyor.

Kur'an'da ve hadislerde kadınların kocalarına itaatkâr olmalarının önemine çok fazla vurgu yapılması aslında Muhammed'in genç ve asi eşlerini kontrol etme arzusunun bir göstergesidir. (Bkz. Nisa: 34)

Yukarıdaki hadisin bir diğer önemli yanı da peygamberin başka bir yasak birliktelik skandalını ortaya çıkarmasıdır.

Bir gün Muhammed eşi Hafsa'nın evine gider ve onun hizmetçisi Mariye'yi çekici bulur. Hafsa'ya babası Ömer'in onu görmek istediğini söyleyerek onu babasının evine gönderir. Hafsa evden ayrıldığında Muhammed Mariye ile ilişkiye girer. Bu arada babasının onu beklemediğini öğrenen Hafsa beklenenden çok daha erken sürede eve geri döner ve şanlı eşini yatakta hizmetçisi ile birlikte bulur.

Sinir krizi geçirir ve bağırırken peygamberin konumunu unutur ve bir skandala yol açar. Peygamber  Hafsa'yı sakinleştirmeye çalışır ve artık Mariye ile yatmayacağı konusunda yemin ederek bu sırrı başkasına ifşa etmemesi için yalvarır.

Ancak Hafsa kendini kontrol edemez ve tüm olanları peygambere karşı diğer eşleriyle ortaklaşa hareket edip ona karşı isyan edecek olan Aişe'ye iletir. Bu yüzden peygamber hepsini cezalandırmaya karar verir ve bir ay boyunca hiçbir karısıyla yatmaz. Eşleri cinsel yönden mahrum bırakmak Kuran'da önerilen ikinci ceza yöntemidir. İlk seviye uyarmak, ikinci seviye yatakları ayırmak, üçüncü seviye ise onları dövmektir.

Tabii ki erkek bir eşini cinsel yönden mahrum bırakarak cezalandırmaya karar verdiğinde diğer eşleriyle de kendini tatmin etmeye devam edebilir. Ancak Muhammed’in öfkesi bir ay boyunca hiçbiriyle yatmayacağına yemin ettirmişti. Tabii ki bu durum Allah'ın sevgili elçisi için çok zor olurdu, bu yüzden Allah her zaman ki gibi peygamberinin yardımına yetişti ve Tahrim suresini gönderdi. Bu surede İslam'ın ilahı Allah'ın, Muhammed'i kendini zor duruma soktuğu ve ona helal kılınandan kendini mahrum bıraktığı için azarladığı ve yeminini geçersiz kılarak eşlerini memnun etmeyi onun için meşru hale getirdiği görülür:

İlgili sure olan Tahrim suresinin 1 ile 5 arası ayetlerine bakalım:
1] Ey peygamber! Allah’ın sana helâl kıldığını, eşlerini hoşnut etmek arzusuyla niçin kendine haram kılıyorsun? Bununla beraber Allah bağışlayıcıdır, merhametlidir.
2] Allah size (belli durumlarda) yeminlerinizi çözmeyi meşrû kılmıştır. Allah sizin yardımcınızdır; O bilendir, hikmet sahibidir.
3] Hani peygamber, eşlerinden birine gizli bir şey söylemişti. Eşi bunu başkalarına aktarıp Allah da durumu peygambere açıklayınca peygamber bunun bir kısmını anlattı, bir kısmından vazgeçti. Eşine konuyu anlatınca o, "Bunu sana kim haber verdi?" diye sordu. "Her şeyi bilen, her şeyden haberdar olan Allah bana bildirdi" diye cevap verdi.
4] İkiniz de Allah’a tövbe ederseniz (çok iyi olur), çünkü kalpleriniz eğrilmişti. Ama peygambere karşı bir dayanışma içine girecek olursanız bilin ki herkesten önce Allah onun dostu ve koruyucusudur, sonra da Cebrâil ve iyi müminler. Melekler de bunların ardından onun yardımcısıdır.
5] Eğer sizi boşayacak olursa rabbi ona, sizin yerinize sizden daha iyi olan, Allah’a teslimiyet gösteren, yürekten inanan, içtenlikle itaat eden, tövbe eden, kulluk eden, dünyada yolcu gibi yaşayan, dul ve bâkire eşler verebilir.
(Diyanet Vakfı Meali | Yeni)

Muhammed Hafsa'ya söz vermiş olmasına rağmen hizmetçisi Mariye ile birliktelik yaşamanın cazibesine dayanamadı ve ilk ayette de görüldüğü üzere, Muhammed eşi bile olmayan, nikahlı olmadığı, Hafsa'nın kölesi olan Mariye ile cinsel birliktelik yaşamasına rağmen Allah onun sırtını sıvazlıyor, bu da yetmezmiş gibi "ben sana zaten bu yaptığını helal kılmıştım" diyor.

Bütün eşleriyle birlikte olmayacağına dair yemin etmesi zor bir durumdu ve Allah'tan başka kimse ona yardım edemezdi. Allah'ın peygamberi olduğunuzda hiçbir şey imkansız değildir. Her şeyi Yüce ellere bırakın ve ilgilenmesine izin verin. Tam olarak da öyle oldu! Allah müdahale etti ve kalbinin arzuladığını takip etmesi konusunda Muhammed'e yeşil ışık yaktı. Tahrim suresinde Allah, sevgili peygamberinin flört etmesine ve eşleriyle ilgilenmemesine izin verdi. Bir peygamber daha ne isteyebilir ki? Allah, Muhammed'in ebedi zevkleri hakkında o kadar endişeliydi ki, yeminini bozmasına izin verdi. Allah harika değil mi?

Sırrını Ayşe’ye anlatarak açığa çıkaranın Hafsa olduğunu bilen Muhammed'in, Aişe'den duyduğu sırada ona bunu söyleyenin Allah olduğunu iddia ederek ona yalan söylediğini belirtmeye gerek var mı? (Tahrim 3) Fakat elbette Muhammed Kur'an'ın yazarı değildir. Sanırım bu durumda peygamberine yalan söyleyen Allah'ın kendisi oluyor...

Yukarıdaki ayetlere tepki olarak, sadece genç ve güzel olmayan ama aynı zamanda akıllı olan Aişe'nin Muhammed'e dediği gibi "Görüyorum ki, senin Allah'ın yalnız senin şeyinin keyfi için koşturuyor." [ç] [d] [e] [f]

Bu ayet ve hadislerle ilgili anlattıklarım sizlerde utanma veya sinir hissi yaratabiliyor ancak bunlar İslam ülkelerinin kabul ettiği gerçekler. Zaten Kur'an ayetlerini de kabul etmiyorsan kendine nasıl "Müslümanım" diyebilirsin ki? Aynı şekilde bu ayetlerle ilgili olan hadisler de ayetlerin detayına ışık tutan ve İslam ülkelerince "sahih" olarak kabul edilen hadislerdir.

Ömer'in Kur'an'a etkilerinin ne kadar büyük olduğunu birçok makale anlattık fakat burada bu durumu yine görebiliyoruz. Çünkü Ömer Muhammed'e "kadınlarımız bize üstün olmaya başladı, haklarını arıyorlar vs." dedikten sonra güya Allah peygamberine vahiy gönderiyor ve Tahrim suresi 5.ayet ile eşlerini açıkça tehdit ederek onların hak arayışlarını, isyanlarını bastırıyor. Bak sen şu işe, tam da Ömer Muhammed'e "eşlerimiz Medine'deki kadınlar gibi bize üstün geliyor" dedikten sonra kadınları susturup korkutacak, tehdit edecek olan ayet geliyor, ne zamanlama ama...

72 HURİ VE ŞEHVET DOLU CENNET

Çeviren & Derleyen: A.Kara
A, din, islamiyet, 72 huri, 72 Bakire, Huri ayetleri, Huri hadisleri, Bu nasıl Allah?, Kılıç sallayana huri, Cennet tasvirleri, Ceylan gözlü eşler, Turunç göğüslü huriler, Yaşıt eşler, Kurandaki çelişkiler,

72 HURİ | KURU ÜZÜM İDDİASI VE TERÖRDEKİ ROLÜ


İslam'da 72 huri meselesinin cennet'in şehvet dolu tarafını ifade ettiği gayet açıktır, aksi halde neden onların vereceği cinsel hazdan, göğüs ve vücut özelliklerinden ve dahasından bahsedilsin ki? Özellikle de inanan erkeklere turunç büyüklüğünde ya da tomurcuklanmış göğüslere sahip bakire kızlarla evlendirileceklerinin anlatıldığı ayetlerdedir.

Duhan suresi 54.ayet: "Ayrıca onları beyaz tenli, ceylan gözlü eşlerle birleştireceğiz."

Nebe suresi 31-34.ayetler: "Şüphesiz Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için büyük başarı ve mutluluk vardır. Onlara bahçeler, üzüm bağları, turunç göğüslü genç yaşıt dilberler, dolu dolu kadehler var."

Sad suresi 52.ayet: "Onların beraberinde, gözleri kocalarından başkasını görmeyen yumuşak bakışlı, aynı yaşta güzeller vardır."

Vakıa 34-38.ayetler: "Ve onlar yükseltilmiş döşekler/mobilyalar üzerindedirler. Biz oradaki kadınları, yepyeni bir yaratılışla yaratıp, sûret ve sîretlerini son derece güzelleştirdik. Böylece onları, ashab-ı yemin için bakire kızlar, kocalarına âşık yaşıtlar kıldık."

Rahman suresi 72-74.ayetler: "Onlar, çadırlara kapanmış hurilerdir. O hâlde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz? Onlara, eşlerinden önce ne bir insan ne bir cin dokunmuştur."

Hilali-Khan, Arthur John Arberry, Abdul Daryabadi, Umm Muhammad, Edward Henry Palmer, Ahmed Ali, John Medows Rodwell, Ali Ünal, George Sale, Muhammad Sarwar ve Muhammet Tahir'ül Kadri gibi bazı çevirmenler Nebe suresi 33.ayeti "tam gelişmiş", "dolgun" veya "armut şekilli" göğüsler olarak çevirmektedirler.

İbn-i Kesir, tefsirinde şöyle diyor:
"Nebe suresi 33.ayetteki ifade yuvarlak göğüsler anlamına gelir. Bu kızlar yaşıt bakireler oldukları için göğüslerinin yuvarlak ve diri olacaklarını kastetmektedir."
[Ibn Kathir. Tafsir Ibn Kathir, Abridged, Volume 10 Surat At-Tagabun to the end of the Qur'an. pp. 333-334]

Gibril Haddad gibi çağdaş İslam alimleri bazı erkeklerin yalnızca bu ayetleri duyduğunda bile gusül abdestine ihtiyacı olacağını söyleyerek Kur'an'ın cennetinin cinsel doğasına dikkat çekmektedir:
"Kur'an cennetteki kadın ve erkekler için özellikle şunları vurgular ve şöyle der:

Vakıa suresi 17.ayet: "Onların etrafında ebedi gençler dolaşır",
İnsan suresi 19.ayet: Etraflarında ölümsüz delikanlılar dolaşır, onları görünce sanırsın ki saçılmış incilerdir.
Eğer bu, inanan bir kadını mutlu edemiyorsa İmam Şafi'nin erotik şiirlerden etkilenmeyen birine söylediği gibi: "Onda hissiyat yoktur." İnanan erkekler için de; evliyalardan birinin dediği gibi, aralarından bazılarının "Yaşıt, taze ve geniş göğüslü kızlar" ayetini duymakla bile gusüle ihtiyacı olacaktır. Bizim gibi duygusuz cahiller ise onu herhangi bir etki hissetmeden okuyabilir."
[Shaykh Gibril Haddad, "Cariyeler ile seks ve kadın hakları", Living Islam, June 2, 2003]

Gazali ve Ebü'l Hasan Eş'arî gibi geleneksel İslam teologları cennetteki cinsel hazlar ve cenneti "alım veya satımın olmadığı... ama isteyen erkeğin, istediği kadınla hemen ilişkiye girebileceği" bir cariye pazarı olarak tanımlayan hadis(ler) üzerine kafa yormuşlardır:

"Ali, Allah'ın resulünün bir keresinde "Cennette alım veya satımın olmadığı, kadın ve erkeklerden oluşan bir pazar vardır. Bir erkek (oradaki) bir güzeli arzuladığında, onunla beraber olacaktır."
[Al Hadis, Vol. 4, p. 172, No. 34]

"Adamın biri peygambere sordu: Ey Allah'ın resulü, cennettekiler cinsel ilişkiye girebilecekler mi? Peygamber cevapladı: Onlardan her birine sizler gibi 7 erkeğin cinsel gücü verilecek. Cennette her erkeğe 500 huri, dört bin bakire kadın ve sekiz bin dul kadın verilecektir. Bunların her biri onun dünya hayatı kadar süre boyunca onunla ilgilenecek, hoşnut edecek. Cennette alım ve satımın olmadığı, kadın ve erkeklerden oluşan pazarlar olacak. Bir erkek bir kadınla beraber olmak isterse, hemen olacaktır. Huriler ilahi saflıkları ile "bizler en güzel hurileriz ve şerefli kocalara aitiz" diye şarkılar söyleyecek."
[Al Ghazzali, "Ihya Uloom Ed-Din (The Revival of the Religious Sciences) Vol. 4" , Death and Subsequent Events 430]


İbni Kesir Tefsirinde ve Suyuti tarafından da İbn Mace'den aktarımla sahih olan bir hadiste şu tasvir yer almaktadır: Daima bakire olan bu kızların "istek uyandıran cinsel organları" olacak ve cennetle mükafatlandırılmış erkeklerin "organları asla yumuşamayacak. Daima sert ve dik kalacak"

"Ebu Umame: "Resulullah buyurdular ki, 'Allah'ın cennetine aldığı erkekler 72 eşle evlendirileceklerdir. Bunlardan 2 tanesi hurilerdir; kalanlar ise cehennemliklerden kalan kadınlardır(cehenneme atılanların boşta kalan eşleridir). Kadınların hepsi şehvet dolu cinsel organlara sahip olacak, erkeğin sertliği ise hiç dinmeyecektir."
[Ibni Mace, Zühd 39]

"Huriler her zaman bakire kalacaklar. Ayrıca erkeklerin organları da asla yumuşamayacak. Sertlik daimi olacak. Orada seviştiğinizde aldığınız hazzı bu dünyada tatsanız, hemen düşüp bayılırdınız. Her erkeğin yetmiş hurisinin yanısıra dünyada evlendiği karıları da yanında olacak ve hepsinin şehvet uyandıran organları olacak."
[Al-Suyuti, Al-Itqan fi Ulum al-Qur'an, p. 351]

Cennette inananlar ile huriler arasındaki yaşanacak şehvet dolu birliktelikler iki Sahih hadis toplayıcısı tarafından da doğrulanmaktadır. Bunlardan Sahih Buhari'de ve Sahih Muslim'de de onların son derece güzel, vücutlarının letafetinden kemik iliklerinin bile rahatça görülebilecek denli narin olduğundan bahsedilmekte ve "inananların onları ziyaret edecekleri" aktarılmaktadır:

"Resûlullah salla`llahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: Cennet`e ilk giren cemâatin yüzü, ayın on dördüncü gecesindeki sûreti gibi berraktır. Bunların peşi sıra dâhil olanlar da en keskin zıyâ neşreden yıldızlar gibidir. Ehl-i Cennet`in gönülleri, bir kişinin gönlündeki yekpâre irâdeye benzer bir fıtrat üzerine yaradılmıştır. Onların aralarında ne ihtilâf vardır, ne husûmet. Ehl-i Cennet`ten her kişi için iki zevce vardır. Bunlardan her birinin baldırındaki kemiğinin iliği letâfetinden dolayı etinin ötesinden görünür."
[Sahih Buhari 816]

"Şüphesiz mü’min için cennette, altmış mil yükseklikte içi boş inciden yapılma bir çadır vardır. Orada mü’minin gidip ziyaret ettiği aileleri (eşleri) vardır. Fakat bu aileler birbirlerini görmezler." [Müslim - Cennet 23-25]

Kur'an ayetlerindeki iri, alımlı gözlere sahip, saklı inciler gibi olan, el değmemiş, cinsel ilişki ile zarları bozulmamış, bakire, eşlerinden başkasına bakmayan, bakışlarını saklayan-dizginleyen varlıklar oldukları anlatılır. Hadislerdeki ek anlatımlara bakalım:

Asla yaşlanmadıklarına ve hep eşlerinden razı-kızmayan varlıklar olduklarına dair bir hadis:
"Cennette bir çarşı (toplanma yeri) vardır. Burada alışveriş olmaz; sadece kadın ve erkek suretleri bulunur. Bir erkeğin gönlü bir sureti arzulayınca oraya girer. Girdiğinde karşısında toplanmış hurileri görür. Onlar harikulâde sesleriyle, 'Bizler ebedîyiz; asla yaşlanmayız. Bizler cennet nimetlerindeniz; asla sıkıntı çekmeyiz. Bizler sizlerden razıyız ve asla kızmayız. Hem bize ve hem de ait olduklarımıza müjdeler olsun!' derler."
[Beyhakî, el-Ba’s ve’n-Nüşûr, nr. 420; Taberânî, el-Mu’cemü’l-Evsât, nr. 6493; Münzirî, et-Terğîb ve’t-Terhîb, nr. 5540; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, nr. 18761]

"Çadırlarda bekleyen huriler" ayeti ile ilgili bir hadis:
"Mirac’a çıkarıldığım gece cennette Beydâh diye (cennette bir nehrin adı) adlandırılan bir yere gittim. Orada kırmızı yakutlardan, yeşil mücevherlerden ve incilerden yapılma çadırlar bulunmaktaydı. Oradan, 'Ey Allah’ın Peygamberi hoş geldin safa getirdin!' diye seslenenler oldu. Ben, 'Ey Cebrâil! Bu sesler de neyin nesiydi?' diye sordum. Cebrâil, 'Onlar çadırlar (otağlar) içinde sahipleri için tahsis edilmiş hurilerdir. Rablerinden seni selâmlamak için izin istediler, O da izin verdi.' dedi.

Sonra cennet hurileri şöyle demeye başladılar: “Bizler (hazırlandığımız kimselerden) razıyız ve ebedîyen kızmayız. Bizler burada ebedîyiz, hiçbir zaman ayrılıp gitmeyiz."

Peygamberimiz (asm) bunları anlattıktan sonra, “Otağlar (çadırlar) içinde sahiplerine tahsis edilmiş huriler vardır.” âyetini okudu."
[Beyhakî, el-Ba’s ve’n-Nüşûr, nr. 376; Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, 7/718; Zebîdî, İthâf, 14/602]

Cennete giren erkeklerin istediği şarkıları söylerler:
"Cennete giren her kulun başucuna ve ayakucuna ikişer huri oturarak insanoğlunun ve cinlerin dinlediği en güzel şarkıları söylerler. Fakat bunu şeytanın çalgılarıyla değil, Allah’a hamd ve O’nu takdis ederek yaparlar."
[İbn Asâkir, Târîhu Medîneti Dımeşk, 16/295; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 10/419 (nr. 18759); Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr, nr. 7478; Beyhakî, el-Ba’s ve’n-Nüşûr, nr. 421]

Kur'an'ın yanısıra, inanan erkeklerin cennette bakireler ile ödüllendirileceğinden bahseden pek çok kaynak da bulunmasına rağmen erkeklere verilecek olan hurilerin sayısı hakkında tek bir hadisten ibaret zayıf bir referans olduğu yanılsaması ile 72 bakire kavramının doğruluğudan şüphe duyanların sayısı da azımsanamayacak durumdadır. Gerçekte ise, sahih veya hasen sayılan pek çok farklı hadis kitabında bu konu ile ilgili çeşitli rivayetler ve ifadeler yer almaktadır.

Örneğin, güvenilir altı hadisçiden biri olan İbni Mace'nin 72 eş ile ilgili hadisini sizinle paylaşmıştım (Ibni Mace, Zühd 39)

Birkaç farklı ravi tarafından aktarılan benzer bir hasen hadis de şehit olanların 72 huri ile mükafatlandırılacağını söylemektedir:

al-Miqdaam ibn Ma’di Karb'ın hadisine göre Peygamber (s.a.v) demiştir ki: "Şehitler, Allah katında yedi haslete sahiptir: Kanları akmaya başladığı an günahları affedilir. Cennetteki makamları gösterilir. Kabir azabından korunurlar. En büyük korkudan emin olurlar. Tek yakutu bile dünya ve içindekilerden daha kıymetli olan vakar tacı giydirilir. Cennet kızlarından yetmiş iki huri ile evlendirilir. Akrabalarından yetmiş kişiye şefaatçi olurlar." Bir başka rivayete göre de şehidin Allah katında altı nimeti bulunur. Başka rivayetlerde de bu sayı altı, dokuz veya ondur.
[el-Tirmizi, İbni Mace, Ahmad, ‘Abd al-Razzaaq in al-Musannaf, al-Tabaraani in al-Kabeer ve Sa’eed ibn Mansoor in aktarımı ile]

Altı büyük hadisçiden biri olan Tirmizi'nin Sünen'inde cennet ehli için olan nimetlerin en azı 72 huri olduğunu belirtir:

"Adiyy bin Hâtem'in ifadesine göre, İbn-i Heysem, Adullah İbn Wahb rivayet eder ki Ebû Said el-Hudrî, Peygamber Muhammad (s.a.v)'in şöle dediğini duymuş: 'Cennet ehlinden derecesi en düşük olanın seksen bin hizmetçisi, 72 zevcesi vardır. Onun için inciden, zebercedden ve yakuttan bir çadır kurulur. Bu çadır, Cabiye'den San'a'ya kadar uzanan bir büyüklüktedir."
[El-Tirmizi, Vol. 4, Ch. 21, No. 2687]

Bunun, bazılarının dediği gibi, bir aktaranlar silsilesine sahip olmayan zayıf hadislerden olmadığına dikkat edilmelidir. Bu hadis hasen-sahih sayılmaktadır. Yani zincirleme aktaranlar silsilesine sahip olduğundan hasen, aktaranlar güvenilir olduğundan sahih ve yalnız İmam Tirmizi tarafından yazıldığı için de garibdir.

el-Kubra Sünen'i ve Müsned Ahmed ibn Hanbel'in, Ibn Abi Shaybah, İbn Hibban ve Hakim'den aktardığı sahih hadise göre de islam'a hizmet edenlere cennette 100 erkeğin gücü verilecek ve 70 eşle evlenecekler:

"Enes (Allah ondan razı olsun) dedi ki: Resulallah (s.a.v) dedi ki: “(Allah'a ve İslama) hizmet edenler cennette 70 kadınla evleneceklerdir.” Birisi sordu, "Allah resulü, o adam buna dayanabilir mi ki?” Peygamber cevapladı: “Ona 100 erkeğin gücü verilecektir.” Ebu Zeyd'in (Allah ondan razı olsun) anlattığına göre , şüphe eden bir Yahudi ya da Hristiyan Peygambere(s.a.v) şöyle sordu: "Cennette insanın(erkeğin) yiyip içeceğini mi iddia ediyorsun??" Peygamber yanıtladı: “Evet, yol gösteren Allah'ın adıyla, ve onların her birine yemede, içmede, cimada ve zevkte 100 erkeğin gücü verilecektir."
[Sifat al-Janna, al-`Uqayli in the Du`afa’, ve Abu Bakr al-Bazzar'ın Müsnedi]

Gazali gibi gelenekçi Müslüman ilahiyatçıların da doğruladığı üzere, 72 sayısı tam olarak verilmektedir:

"Peygamber bir adama şöyle dedi: Ey Allah'ın kulu! Eğer cennete girersen orada nefsin neyi ister, gözün neden hoşlanırsa sana verilir. Cennete giren kişi istediği zaman ona çocuk olup meydana gelir. Çocuğun, annesinden doğması, büyümesi bir saatte olur. Cennet ehlinin bedenleri, yüzleri kılsız, renkleri beyaz, saçları kıvırcık, gözleri sürmeli, otuz üç yaşında, Âdem'in (a.s) yaratılışı üzere uzunlukları altmış, genişlikleri ise yedi zira'dır. Cennet ehlinin derecesi en düşük olanının 80.000 hizmetçisi, 72 tane zevcesi vardır. Cennette, gözün görmediği, kulağın işitmediği ve hiçbir beşerin kalbine gelmeyen şeyler gördüm"
[Al Ghazzali, "Ihya Uloom Ed-Din (The Revival of the Religious Sciences) Vol. 4" , The Book of Constructive Virtues 431]

BAKİRE Mİ KURU ÜZÜM MÜ?

"Kuru üzüm" yanılsaması Christoph Luxenberg mahlaslı çağdaş bir yazardan kaynaklanmaktadır. Onun, Hristiyan savunuculuğu gütmekle itham edilen anti-islamcı yaklaşımı doğrultusundaki iddiası Kur'an'ın Arapları Hristiyanlaştırmak için 8.yy başları Hristiyan Süryani yazmalarından alındığı ve Aramice 'hur' (beyaz kuru üzüm) sözcüğünün Arap yorumcularca Arapça 'huri' (bakire) sözcüğüne (yanlış) çevrildiğidir.

Kur'an'ın hurilerin fiziksel özelliklerinin tanımlandığı pek çok ayeti okunduğunda Luxenberg'in kuru üzümlerle ilgili teorisinin yanlış olduğu anlaşılıyor.

Kuru üzümlerin iri gözleri, göğüsleri olmadığı gibi iffetli, iffetsiz gibi sıfatlara sahip olamayacağı kesindir. Mesela siz hiç iffetsiz bir kuru üzüm gördünüz mü? Gördüyseniz o halde iffetli kuru üzüm nasıl olur? Kuru üzümler anlatılan diğer özelliklerin de hiçbirine sahip değildirler. Kur'an ayrıca inananların bu huriler ile evlendirileceği belirtiyor. Erkekler kuru veya yaş üzümlerle evlenemezler, evlenseler bile ayet ve hadislerde ifade edilen cinsel birliktelik ve haz kısmını bir kuru üzümle nasıl yaşarlar doğrusu merak ettim?

Ek olarak, birinin bu "72 Kuru üzüm" teorisini kabul edebilmesi için, Kur'an'ın Allah tarafından 7.yy. Arapçası ile Muhammed'e gönderilmek yerine 8.yy. da Hristiyan misyonerler tarafından yazıldığını da kabul etmesi gerekir.

TERÖR OLAYLARINDAKİ ROLÜ

İntihar İslam'da açık biçimde yasaklanmıştır, fakat şehadet operasyonlarına izin verilebilmesi (Istishhad) İslam alimlerinin de görüş olarak farklı taraflarda yer aldığı, tamamı ile ayrı bir konudur.

Dünyanın en fazla atıf alan İslam hukukçularından Yusuf el-Karadavi, "Bilimin Kur'an'a uygunluğu"nu savunması ile tanınan Dr. Zakir Naik, Pakistan Ulema Konseyi başkanı Tahir Ashrafi gibi önde gelen İslam alimi veya savunucuları İslam adına gerçekleştirilen intihar saldırılarını onaylamaktadırlar. Daha sonra anketler de ortaya koymuştur ki dünya genelinde Müslümanların çoğu da canlı bomba uygulamasını desteklemektedir.

Kur'an sadece şehitlerin değil, tüm inanan erkeklerin bakireler ile ödüllendirileceğini belirtir. Bununla birlikte, Kur'an ayrıca Allah yolunda savaşan (cihad eden) ve bu uğurda öldürülenlere de "büyük bir ödül" vadederken, "Allah'ın şehitlere 7 nimetinden biri olarak 72 bakire (huri) vereceğine vurgu yapan sahih hadislerle de desteklenir. Bu sayede 72 bakire (huri) kavramı Müslümanların "şehadet operasyonlarını" gerçekleştirmelerinde geniş ölçüde kullanılır hale gelmiştir.

Nisa suresi 74.ayet: "O halde, dünya hayatı yerine ahireti alanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır, öldürülür veya galip gelirse, Biz ona büyük bir mükafat vereceğiz."

Bu durum Filistin'de oğlunu şehit olmak üzere gönderen annenin, bazen oğlunu "evlendirmekte olduğu" şeklinde de yorumlanmaktadır ve bu görüş resmi televizyonda yayınlanan cuma vaazlarında ve müzik videolarında da dile getirilir. Hatta bir defasında İngiltere'de gerçekleşen bir olayda, Müslüman gençlerin cennette 72 bakire edinebilmek için şehit olmaları, bunun için de AK-47 tüfeklerini kullanmayı öğrenmeleri telkin edilmiştir.

ZEMZEM SUYU GERÇEĞİ (ARSENİK ZEHİRLENMESİ)

Hazırlayan: A.Kara
A, din, islamiyet, Zemzem, Zemzem suyu, Kutsal su, Zemzem yararlı mı?, Zemzemin içeriği, Zehirli Zemzem, Zemzem kuyusu, Zemzem suyunun kökeni, Arap paganizmi, Eski Arap inançları,

KUTSAL ZANNEDİLEN ZEHİRLİ SU : "ZEMZEM"


Zemzem Kuyusu, İslam'ın en kutsal yeri olan Kabe'nin 20 metre doğusunda, Suudi Arabistan'ın Mekke kentindeki Mescid-i Haram'ın içinde yer almaktadır. 35 metre derinliğindeki kuyuya tepesindeki zarif bir kubbe ev sahipliği yapıyor.

Her yıl milyonlarca Müslüman Hac veya Umre sırasında kuyuyu ziyaret edip zemzem suyundan içiyor ve pek çok durumda yakın arkadaşlar arasında dağıtılmak üzere suyun bir kısmından eve götürüyorlar.

Zemzem suyuyla ilgili bazı hadislere bakalım:

Ebu Zer: ”Tam otuz günden beri buradayım” diye cevap verir.  “Peki seni kim doyuruyordu” diye sorar Allah Resulü. Şu cevabı verir Ebu Zer: “ Zemzem suyundan başka yiyeceğim yoktu. Fakat karnımın kıvrımları kaybolacak kadar kilo aldım. Açlık da hissetmiyorum”. Peygamber (sav) Efendimiz şöyle buyurdu:
“O zemzem gerçekten mübarektir, o gerçekten doyurucu bir gıdadır.”
[Müslim, Fedailü’s-sahabe, 132, İbn Hanbel, V, 174]

Peygamber (sav) Efendimizin ifadesiyle “ Zemzem, “mübarek bir sudur” ve “ne amaçla içilirse ona yarar sağlar. Şifa için içersen Allah şifa verir. Açlığı gidermek için içersen karnını doyurur, susuzluğunu gidermek için içersen, susuzluğunu giderir. O Cebrail (as)’in kazıp çıkardığı ve Allah’ın İsmail (as)’i suladığı sudur”
[El-Hakim, Müstedrek, 471]

 Enes b. Malik (ra) anlatıyor:
“Resulullah (sav) çocuklarla oynarken Cebrail (as) yanına geldi. Onu tutup yere yatırdı, kalbini yardı ve oradan bir kan pıhtısı çıkardı ve Resulullah (sav) e: “Şeytanın senden olan nasibi işte budur” dedi. Kalbini altın bir tasın içinde Zemzem ile yıkadıktan sonra yerine koydu ve kapattı. Çocuklar koşarak sütannesine geldiler ve: “ Muhammed’i öldürdüler” diye durumu haber verdiler. Peygamber (sav) Efendimizin yanına geldiklerinde, renginin atmış olduğunu gördüler”. Enes b. Malik bu olayı anlattıktan sonra: “Peygamber Efendimizin göğsünde meleğin diktiği iğnenin izini gördüm” derdi.
[Sunen-i Tirmizi Bölüm 83 Hadis 3346; Buhârî, Menakıb: 27; Müslim, İman: 17;]
[Müslim, İman, 261. Ahmet b.Hanbel, Müsned, III,149. 288]

"İşte şuradan şurama kadar, yâni boğazın altındaki çukurdan göğüste kıl biten yere kadar yardı. Kalbimi çıkardı, içi îmân dolu altın bir tas getirdi. Kalbimi yıkadı sonra da iç organlarımı yıkadı. Sonra kapattı."
[Senâullah-ı Pânî Pütî, Abdülhâk-ı Dehlevî]

Muhammed bin Abdirrahman bin Ebî Bekir (Radtyaüâhü an-hüm)'âen rivayet edildiğine
göre şöyle demiştir:
Ben (bir defa) İbn-i Abbâs (ra) yanında oturuyordum. Bir adam onun yanına geldi. İbn-i Abbâs (ra), adama:
— Nereden geldin? diye sordu. Adam:
— Zemzem'den (geliyorum), dedi. İbn-i Abbâs (ra) ona:
— Zemzemden lâyıkıyla içtin (mi?), dedi. Adam:
— Bu nasıl olur?, diye sordu. İbn-i Abbâs (ra):
— Zemzem'den su içmek istediğin zaman kıbleye doğru dur, Allah'ın ismini an, Zemzem suyunu içerken üç defa nefes al ve ondan kana kana iç. Zemzem suyunu böylece içtikten sonra Allah'a hamd et. Çünkü Resûlullah (sav) buyurdular ki: Bizimle münafıklar arasındaki alâmeti farika onların Zemzem'den kana kana içememeleridir."
[Sünen-i İbn Mace, Bab 78, Hadis 3061]

Hadislerden anlayabileceğiniz gibi zemzemin kutsal olduğuna dair ciddi bir inanış var öyle ki anlatımlara göre Muhammed'in kalbi yerinden çıkarılıp zemzemle yıkanıyor. Ayrıca yüzlerini Kabe'ye dönmeden içmemeleri, suyu içmenin yüksek ateşe ve ne niyetle içilirse ona fayda vereceği söyleniyor.


İSLAM ÖNCESİ TARİHİ

Sefa ve Merve, Mekke'de bulunan iki tepedir. Sefa ve Merve çevresindeki tavaf, Zemzem kuyusu ve Mekke'ye hac yolculuğu şimdi Müslümanların uyguladığı eylemler olsa da bunlar İslam öncesi putperestler tarafında da uygulanan ayinlerdendi.

Arap tarihçilerine göre Zemzem Kuyusu kuruduğu veya kum altına gömüldüğü birkaç dönem dışında yaklaşık 4000 yıldır kullanılıyor. İnanışa göre kuyu Allah'ın emri altındaki Hz. İbrahim'in karısı Hacer ve küçük oğulları İsmail'i terk ettiği çorak ve ıssız bir vadiden mucizevi bir şekilde çıkan bir kaynak yerini işaret eder. Su arayışında olan Hacer susuzluktan ölmekte olan İsmail'e su sağlamak için umutsuzluk içinde Sefa ve Merve'nin iki tepesi arasındaki kavurucu sıcakta yedi kez ileri geri koştu. Allah merhamet edip Cebrail'i gönderince Cebrail zemini kazıyıp su kaynağının ortaya çıkmasını sağladı. Hacer kaynak bulduğu ve suyun bitmesinden korktuğu için onun çevresini kum ve taşlarla sardı. Zemzem isminin kaynağı "Zomë Zomë" ibaresidir ve "akmayı kes" anlamına gelir. Bu söz Hacer'in kaynak suyunu zapt etmeye çalışması sırasında tekrarlanan bir komuttur. Daha sonra kuyuya dönüştürülen kaynağın çevresi karavanlar için dinlenme yeri haline geldi ve sonunda Hz. Muhammed'in doğum yeri olan ticaret kenti Mekke'ya dönüştü.

MÜSLÜMANLARIN ZEMZEM'İ ŞİFA ZANNETMESİNE DAİR

İnanışa göre zemzem suyunun mucizelerinden biri hem susuzluğu hem de açlığı giderebilmesidir. Muhammed'in İslam öncesi yoldaşlarından biri suyun 'shabbaa'ah' yani doyurucu olduğunu söylemişti. Su kaplara dolduruldu ve insanların ailelerini beslemelerine yardımcı oldu.Yine iddiaya göre son birkaç yılda Zemzem suyu örnekleri bilim adamları tarafından toplanmış ve suyun içinde onu daha sağlıklı hale getiren yüksek kalsiyum gibi bazı özellikler bulmuşlardır.
Muhammed peygamber Zemzem'in iyileştirici etkileri olduğunu söyledi. Bu nedenle Mekke'ye gelen hacılar hasta olan akraba ve arkadaşlarına içirmek için şişelere doldurup taşırlar.

Ayrıca İslam peygamberinin iki torunu Hasan ve Hüseyin'in diş etlerini  zemzemle ovaladığı da söylenmektedir. Ek olarak Muhammed'in zemzem suyunu ibrik ve su derilerine doldurarak Medine'ye götürdüğü bildirilir.

Hastaların üzerine bu suyu serpiyor ve içmelerini sağlıyordu.

Bazı Hadislerde zemzem suyunun iyileştirici etkileri olduğu bildirilmiştir. Hadislerde şöyle söylenir: Cabir'den rivayetle Hz. Muhammed şöyle demiştir: "Zemzem Suyu herhangi bir amaçla içip sarhoş olmak için iyidir." Başka bir hadiste" Zemzem Suyu her hastalığın şifasıdır." deniyor. Dünyanın dört bir yanındaki Müslümanlar suyun kutsandığına inanıyor.

BİLİME KARŞIT MÜSLÜMAN İDDİALARI

İdrar, süt ve alkolde olduğu gibi Müslümanlar çoğu zaman dini inançlarının bilim tarafından desteklendiğini iddia ediyorlar.

İddia şu yönde:
Bangladeş Atom Enerjisi Komisyonu'nun dört kıdemli uzmanı zemzem suyunun musluk suyu veya solar pompa suyundan bilimsel olarak daha üstün olduğunu söyledi. Uzmanlar zemzem, musluk suyu ve güneş pompalarından gelen su örneklerini analiz etmiş ve test etmiştir.
Zemzem suyunun iyileştirici bir etkiye sahip olduğu bulunmuştur.

Doğada alkalik olan zemzem suyu midede oluşan fazla hidroklorik asidi nötralize edebilir ve mide yanmasını azaltır.

İyodür, sülfat ve nitrat içerikleri de zemzem suyunda daha yüksektir. Zemzem yoluyla temin edilen iyodür insan vücudunun tiroid bezi için gerekli iyot ihtiyacını yeterince karşılayabilir.

Zemzem'de magnezyum, sodyum ve potasyum gibi makro besin maddelerinin içeriğinin musluk suyu ve solar pompa suyundakinden daha yüksek olduğu ortaya çıkmış ve bilim adamları zemzem suyunun tüm verilerinin normal yeraltı suyundan çok daha fazla besin değerine sahip olduğunu belirtmiştir.

Zemzem suyunun sertliği musluk suyunun ve güneş pompa suyunun dört katıdır ancak araştırmacılar bunun Dünya Sağlık Örgütü tarafından belirlenen sınırlar içinde olduğunu söylemektedir.

ARSENİK ZEHİRLENMESİ

Arsenik zehirlenmesine vücutta arsenik elementinin artan seviyeleri neden olur. Arsenik zehirlenmesi baş ağrısı, sersemlik, uyku hali, kasılmalar, kusma, ishal, böbrek, karaciğer ve akciğer problemlerini içerir ve hatta koma veya ölüme neden olabilir.

Arsenicosis genellikle 5 ila 20 yıl gibi uzun bir süre boyunca arsenik zehirlenmesinin etkisidir. Uzun süre arsenikli su içmek cilt problemleri, cilt kanseri, mesane kanseri, böbrek ve akciğer kanserleri, bacak ve ayaklardaki kan damarları hastalıkları ve muhtemelen diyabet, yüksek kan basıncı, üreme bozuklukları gibi çeşitli sağlık etkileriyle sonuçlanır.

Dünya Sağlık Örgütü, 0.01 mg / L arsenik seviyesinin 10.000 de 6 oranında cilt kanseri riski oluşturduğunu ve bu risk seviyesinin kabul edilebilir olduğunu iddia etmektedir.

FLORÜR VE DOĞAL YOLLARLA OLUŞAN DİĞER ELEMENTLER

Florür, içme suyu ve yiyeceklerde doğal bir şekilde düşük seviyede bulunur. Doğal olarak oluşan küçük miktarlardaki florür yararlıdır ve bunun diş çürümesini önlediği bilinmektedir.

Benzer şekilde demir, gıdada doğal olarak bulunan bir elementtir ve vücudumuzdaki demir eksikliği dünya çapında en yaygın anemi şekli olan demir eksikliği anemisine neden olabilir.

Öte yandan arsenik tüketilen miktardan bağımsız olarak insanlar için sağlığa belirgin bir etkisi olmayan zehirli bir elementtir.

ARSENİK VE ZEMZEM

Ekim 2005’te İngiliz Gıda Standartları Ajansı tehlikeli düzeyde arsenik içeren ve etrafta satılan sahte zemzem sularının Dünya Sağlık Örgütü tarafından önerilen arsenik yasal sınırının üç katından fazla olduğu konusunda uyarıda bulundu.

Bununla birlikte Mayıs 2011'deki bir BBC soruşturması 2005'te satılan "sahte" zemzem suyunda olduğu gibi kuyudan alınan orijinal zemzem suyunun da yasal sınırın üç katı arsenik seviyesine sahip olduğunu tespit etti.

Tehlikeli arsenik seviyelerine ek olarak kutsal olduğu düşünülen zemzem suyu yüksek düzeyde nitrat ve potansiyel zararlı bakteriler içeriyordu.

Daha önce zemzem suyuyla ilgili uyarıda bulunan çevre sağlığı görevlisi Dr. Yunes Ramadan bunun hassas bir konu olduğunu, insanların bunu kutsal bir su olarak gördüğünü, bundan dolayı da sağlıksız olduğunu kabul etmekte zorlandıklarını ancak Suudi Arabistan ve İngiltere'deki yetkililerin harekete geçmeleri gerektiğini belirtti.

Her yıl milyonlarca Müslüman zemzem suyu içiyor. Bininin düzenli olarak bu suyu içtiği veya çocukları ve diğer sevdikleriyle paylaştıkları düşünülürse bu nedenle kendilerini ve yakınlarını kanseri de içeren arsenicosis riskine soktuklarından şüphe yoktur.

Fakat Arapların para kazanabilmesi için insanların Hacca gidip zemzem içmesi şarttır. Ülkemiz İslam ülkesi kabul edildiğinden ve maalesef Müslüman kesimimiz hiçbir inanışına-kutsal bildiği tabularına toz kondurmak istemediğinden ısrarla zemzem içmektedir..

KUR'AN DÜZ DÜNYASI VE DEVE KUŞU YUMURTASI İDDASI

Hazırlayan: A.Kara
A, din, Dünya ve deve kuşu yumurtası, Düz dünya, islamiyet, Kur'an ve bilim, Kur'an'a göre dünya düzdür, Kur'an'ın düz dünyası, Muhammed'in dünyası, Yeryüzünü döşedik, Yeryüzünü yaydık,

KUR'AN'IN DÜZ DÜNYASI


Bu makalede Kur'an'ı yazanların dünyanın düz olduğunu zannettiğini göstermek için bazı Kur'an ayetlerine çok daha yakından bakacağız.

Dünyanın düz olmadığı gerçeği binlerce yıldır bilinmektedir. Eski Yunanlılar Pisagor (MÖ 570 - 495), Aristoteles (MÖ 384 - 322) ve Hipparkos (MÖ 190-120) bunu biliyordu. Hintli gök bilimci ve matematikçi Aryabhata (MS 476 - 550) ve eski Hristiyan alimlerden Boethius (MS 480-524), Seville Piskoposu Isidore (MS 560-636), Piskopos Rabanus Maurus (MS 780-856), Keşiş Bede (672-735), Piskopos Vergilius Salzburg (MS 700-784) ve filozof Thomas Aquinas (MS 1225-1274) bunu biliyorlardı. Aslında bize sıkça söylenenlerin aksine Dünya'nın küreselliği erken orta çağ Avrupalıları tarafından biliniyordu. Roma İmparatorluğu'nun MS. 395 gibi erken bir tarihte Dünya'yı temsil etmek için bir küre kullandıkları görülmektedir.

Eğer Kur'an, gerçekten Allah'ın gönderdiği sözlerin yazıldığı bir kitap olsaydı tüm dünyaca bilinen bu gerçeğe uymalı ve Arabistan'daki 7. yüzyıl bedevilerinin inandığı düz Dünya modeliyle çelişmesi gerekirdi. Yine de kanıtlar Kuran'ın düz Dünya modelini ve aynı zamanda jeo-merkezciliği desteklediği yönündedir.

Şimdi Kuran'da Dünya'nın şekline dair doğrudan referansları inceleyelim. Gaşiye suresi 20.ayet özellikle düz yüzeylerle derinden ilişkilendirilmiş bir kelimeyi kullanması nedeniyle incelenmeye değerdir.

Gaşiye suresi 20.ayet: "Peki insanlar devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yeryüzünün nasıl yayıldığına bakmazlar mı?"

Klasik Arapça ile modern Arapça birbirine karıştırılmamalıdır. Arapça al-ard kelimesinin yer veya dünya anlamına gelebileceğini unutmamak gerek. Bununla birlikte bu bağlamda aşağıda belirtilen ayetlerden yerel bir toprak alanı değil tüm Dünya anlamına geldiği açıkça anlaşılmaktadır.

Yazının devamında Kuran'ın düz bir Dünya modelini desteklediğine dair dolaylı kanıtları tartışacak ve aşağıdaki doğrudan ifadelerle daha güçlü kanıtları göreceğiz.

Bakara suresi 22.ayet: "Rabbiniz ki, sizin için yeri döşek, göğü bina kılmıştır; gökten su indirmiş, bununla sizin için rızık olarak çeşitli ürünler çıkarmıştır; artık siz de bile bile O’na eş ve ortaklar koşmayın."

ٱلَّذِى جَعَلَ لَكُمُ ٱلْأَرْضَ فِرَٰشًا وَٱلسَّمَآءَ بِنَآءً وَأَنزَلَ مِنَ ٱلسَّمَآءِ مَآءً فَأَخْرَجَ بِهِۦ مِنَ ٱلثَّمَرَٰتِ رِزْقًا لَّكُمْ ۖ فَلَا تَجْعَلُوا۟ لِلَّهِ أَندَادًا وَأَنتُمْ تَعْلَمُونَ
(Allathee jaAAala lakumu alarda firashan)

فِرَٰشًا = firashan = Zemine yayılmış bir şey, birinin oturması ya da uzanması için yayılmış bir şey anlamına gelir.


Hicr suresi 19.ayet: "Arzı da yaydık, oraya sağlam dağlar yerleştirdik, orada ölçüleri belli her türden ürünler bitirdik."

والارض مددناها والقينا فيها رواسي وانبتنا فيها من كل شئ موزون
(Waal-arda madadnaha waalqayna feeha rawasiya waanbatnafeeha min kulli shay-in mawzoonin)

مَدَدْ = madad = Çizerek veya çekerek uzatma, genişletme anlamına gelir.


Taha suresi 53.ayet: "Rabbim, yeryüzünü size beşik yapan, orada size yollar açan ve size gökten yağmur indirendir.” Böylece onunla sizin için yerden türlü türlü bitkileri çift çift çıkardık."

الذي جعل لكم الارض مهدا وسلك لكم فيها سبلا وانزل من السماء ماء فاخرجنا به ازواجا من نبات شتى
(Allathee jaAAala lakumu al-arda mahdan wasalaka lakum feeha subulan waanzala mina alssama-imaan faakhrajna bihi azwajan min nabatinshatta)

مَهْدًا = mahdan = Beşik, yatak, düz veya pürüzsüz bir genişlik anlamına gelir.


Aynı şekilde mahdan مَهْدًا  Zuhruf suresinde de geçer:
Zuhruf suresi 10.ayet: "Yeri sizin için döşek kılan, gideceğiniz yere şaşmadan varasınız diye orada size yollar yaratan O’dur."

الذي جعل لكم الارض مهدا وجعل لكم فيها سبلا لعلكم تهتدون
(Allathee jaAAala lakumu al-arda mahdan wajaAAala lakum feeha subulan laAAallakum tahtadoona)


Çizerek-çekerek uzatma, genişletme anlamına gelen madad مَدَدْ  yine Kaf suresinde karşımıza çıkıyor:
Kaf suresi 7.ayet: "Yeryüzünü de yaydık ve orada sabit dağlar yerleştirdik. Orada her türden iç açıcı çift bitkiler bitirdik."

والارض مددناها والقينا فيها رواسي وانبتنا فيها من كل زوج بهيج
(Waal-arda madadnaha waalqayna feeha rawasiya waanbatnafeeha min kulli zawjin baheejin)


Zariyat suresi 48.ayet: "Yeryüzünü biz yayıp döşedik: Ne güzel döşeyiciyiz!"

والارض فرشناها فنعم الماهدون
(Waal-arda farashnaha faniAAma almahidoona)

فَرَشَْ = farasha = Yaymak, genişletmek, yatak yada halıyı yaymak-sermek anlamına gelir.
الْمَهِدُونَ = maidoon = Düzleştirmek, bir yatağı yaymak anlamına gelir.


Ayrıca "furushaat"ın الْفُرُشَاتِ yatağın çoğulu yani yataklar olarak kullanıldığı bir hadis var:

حَدَّثَنَا أَبُو بَكْرِ بْنُ أَبِي شَيْبَةَ، أَنْبَأَنَا عُبَيْدُ اللَّهِ بْنُ مُوسَى، أَنْبَأَنَا إِسْرَائِيلُ، عَنْ إِبْرَاهِيمَ بْنِ مُهَاجِرٍ، عَنْ مُجَاهِدٍ، عَنْ مُوَرِّقٍ الْعِجْلِيِّ، عَنْ أَبِي ذَرٍّ، قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ـ صلى الله عليه وسلم ـ ‏ "‏ إِنِّي أَرَى مَا لاَ تَرَوْنَ وَأَسْمَعُ مَا لاَ تَسْمَعُونَ إِنَّ السَّمَاءَ أَطَّتْ وَحُقَّ لَهَا أَنْ تَئِطَّ مَا فِيهَا مَوْضِعُ أَرْبَعِ أَصَابِعَ إِلاَّ وَمَلَكٌ وَاضِعٌ جَبْهَتَهُ سَاجِدًا لِلَّهِ ‏.‏ وَاللَّهِ لَوْ تَعْلَمُونَ مَا أَعْلَمُ لَضَحِكْتُمْ قَلِيلاً وَلَبَكَيْتُمْ كَثِيرًا وَمَا تَلَذَّذْتُمْ بِالنِّسَاءِ عَلَى الْفُرُشَاتِ وَلَخَرَجْتُمْ إِلَى الصُّعُدَاتِ تَجْأَرُونَ إِلَى اللَّهِ ‏"‏ ‏.‏ وَاللَّهِ لَوَدِدْتُ أَنِّي كُنْتُ شَجَرَةً تُعْضَدُ‏.‏

Ebû Zerr'den rivayet edildiğine göre; Resûlullah: «Şüphesiz, ben sizin görmediğiniz (gerçekler) i görürüm ve işitmediğiniz (gerçekler) i işitirim. Gök âdeta gıcırdadı ve gıcırdaması da hakkıdır. (Çünkü) gökte dört parmak yeri yoktur ki bir melek Allah'a secde etmek üzere (o yere) alnını koymasın. Allah'a yemin ederim ki. Benim bildiğim (gerçekleri) siz bilseydiniz az gülerdiniz ve çok ağlardınız. Yataklar (al-furushaat) üstünde kadınlardan da zevk duymazdınız ve yollara çıkıp Allah'a yüksek sesle yakarışta bulunurdunuz», buyurdu."
[Sunan Ibn Majah 5:37:4190]


Nuh suresi 19.ayet: "Allah, yeri sizin için bir sergi yapmıştır."

والله جعل لكم الارض بساطا
WaAllahu jaAAala lakumu al-arda bisaatan

بِسَاطًا = bisaatan = Yaymak, sermek anlamları taşır, özellikle de halı anlamına gelir. (Aynı kökten بَسَاطٌ = bisaatun kelimesi vardır.)

Bisaatan kelimesinin aynı zamanda Tirmizi'nin bir hadisinde kullanıldığı görülür, inceleyelim:

...ثُمَّ انْطَلَقَ بِهِمْ إِلَى حَدِيقَتِهِ فَبَسَطَ لَهُمْ بِسَاطًا ثُمَّ انْطَلَقَ إِلَى نَخْلَةٍ فَجَاءَ بِقِنْوٍ فَوَضَعَهُ فَقَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم...

فَبَسَطَ لَهُمْ بِسَاطًا, fa-basata la-hum bisaatan: "ve o, onlar için bir halı serdi"
...Sonra onları bahçesine götürdü ve bir sergi serdi ve hurma ağacından olgunu ve olgun olmayanı bir arada bulunan bir hurma dalı salkımı getirdi ve ortaya koydu...
[Jami` at-Tirmidhi 2369]

Yani türetilmiş fiil "basata" bir halının yayılmasını (böylece düzleştirmeyi) ifade eder.


"Nebe suresi 6-7.ayetler: "Biz, yeryüzünü bir döşek, dağları da (yeri tutan) kazıklar yapmadık mı?"

أَلَمْ نَجْعَلِ ٱلْأَرْضَ مِهَٰدًا وَٱلْجِبَالَ أَوْتَادًا
(Alam najAAali al-arda mihadan Waaljibala awtadan)

Bu suredeki "mihadan" kelimesine bakalım:
مِهَٰدًا Mihadan مَهْدًا mahdan ile aynı anlama sahiptir, yani "Beşik, yatak yada pürüzsüz genişlik"


YAYILMAK MI YOKSA DEVE KUŞU YUMURTASI MI?

Pek çok Müslüman Kuran'ın dünyayı düz zannetmesi hatasını ve yaygın olarak 'Yaydı' olarak tercüme edilen "dahaha" kelimesini kullanması yönündeki eleştirileri saptırmaya çalışmaktadır.

Naziat suresi 30.ayet: "Bundan sonra da yeryüzünü döşeyip yaydı."

والارض بعد ذلك دحاها
(Waal-arda baAAda thalika dahaha)
TR okunuş: Vel arda ba’de zâlike dehâhâ.

Ayeti kelime kelime inceleyelim:

▼ وَٱلْأَرْضَ
وَ [wa] ve
ٱلْ [al] Belirtme edatı
أَرْضَ [ard] yer

► بَعْدَ [ba'ada] sonra
► ذَٰلِكَ [dhalika] o

 دَحَىٰهَآ
دَحَىٰ [dahaa] (o) yaydı (fiil)
هَآ [ha] onun (Yerde, zamanda veya söz zincirinde en yakın olanı gösterir. Yani buradaki kullanımında yeryüzüne atıfta bulunur.)

Dahaha دَحَىٰهَآ, zamir eki almış bir fiildir, dolayısıyla "deve kuşu yumurtası" anlamına gelemez. Ayrıca çelişkileri kapatmak için çabalayan oryantalistlerin yorumları bu fiilin "onu bir deve kuşu yumurtası şeklinde yaptı" anlamına geldiğini söylüyorlar. Kaldı ki böyle küçük bir kelimenin bu kadar karmaşık bir anlama sahip olabileceğini düşünmek başlı başına saçmadır.

Kelimenin tam anlamıyla "onun" anlamına gelen َ(-ha) son ek zamiri, Naziat suresi 30.ayeti çevreleyen ayetlerde de edebi bir araç olarak tekrarlanır:

أَأَنْتُمْ أَشَدُّ خَلْقًا أَمِ السَّمَاءُ ۚ بَنَاهَا 79:27 Aantum ashaddu khalqan ami alssamao banaha
79:28 رَفَعَ سَمْكَهَا فَسَوَّاهَا RafaAAa samkaha fasawwaha
79:29 وَأَغْطَشَ لَيْلَهَا وَأَخْرَجَ ضُحَاهَا Waaghtasha laylaha waakhraja duhaha
79:30 وَالْأَرْضَ بَعْدَ ذَٰلِكَ دَحَاهَا Waalarda baAAda thalika dahaha
79:31 أَخْرَجَ مِنْهَا مَاءَهَا وَمَرْعَاهَا Akhraja minha maaha wamarAAaha
79:32 وَالْجِبَالَ أَرْسَاهَا Waaljibala arsaha

Dolayısıyla 30.ayetteki "-ha" diğer ayetlerdeki gibi bir zamirdir ve "deve kuşu yumurtası" tabirinde zaten zamir yoktur. Tamamen uydurma, hatta uydurmanın zirvesinde bir çaba ister gerçekten bir fiilden "deve kuşu yumurtası" anlamı çıkarabilmek..

Yüzlerce Kur'an tercümanı bu fiili olduğu gibi çevirip kabullenirken birkaç oryantalist çıkıp yumurta işine girmiş. Hemen sizlerle "dahaha (دَحَىٰهَآ)" kelimesini yumurta yada deve kuşu yumurtası şeklinde çevirmek için taklalar atmış iki zorlama tefsir örneğini paylaşayım:
  1. Khalifa: Dünyayı yumurta şeklinde yaptı.
  2. QXP: Ve ondan sonra dünyayı kozmik nebuladan fırlattı ve yumurta şeklinde yayılmasını sağladı.

SAVUNMACILARIN İDDİALARI

Her halükarda "Yüce Allah neden Naziat 30 'da "dahaha" kelimesini kullanmış?" diye sorarsanız, çünkü kelime hepsinden daha kesin. "Dünyanın yuvarlaklığı ve düzlüğünü tek seferde açıklar" diye cevaplayacaktırlar.

Bazıları ise yanlış bir şekilde dahaha'nın kök kelimesinin deve kuşu yumurtası anlamına geldiğini iddia ettikleri "duhiya" olduğunu iddia edecektir.

Mesela Zakir Naik'in hiçbir mantığa dayanmayan iddiası şu şekildedir:
Dünya şekil olarak jeo-küreseldir. Kur'an aşağıdaki ayette dünyanın gerçek şeklinden bahseder:
Naziat suresi 30.ayet: "Ve dünyayı yumurta şeklinde yaptık".

Arapça Dahaha kelimesi yumurta şeklinde demektir. Aynı zamanda genişlemeyi ifade ediyor. Dahaha, özellikle dünyanın şekli gibi, jeo-küresel olan bir deve kuşu yumurtasını ifade eden Duhiya'dan türetilmiştir. Dolayısıyla Kur'an ve modern bilim mükemmel bir uyum içindedir.

Fakat Zakir Naik'in bu Kur'an'ı bilime uydurma ve kelimeye zorla anlam kazandırma çabası boşadır, nedenini zaten kelimelerin anlamları ve kökleri ile anlattım. Kaldı ki bu konuda İslam alimlerinin büyük çoğunluğu da zaten "deve kuşu yumurtası" gibi aslı astarı olmayan kelime oyununa girmiyor.

Dahaha'nın anlamlarından biri 'atmak'tır ve bu da 'almadahi ve udhiyatun' kelimelerinin türetilmesidir. Bu şekilleriyle ilgili bir şey değildir. Her durumda "almadahi" ve "udhiyatun"un, dahaha'nın köküne bağladıkları yuvarlaklık kavramını aktardığı iddiası, almadahi ve udhiyatun'un 'yuvarlaklığının' sadece iki boyutta olmasından dolayı yanlıştır. "Almadahi" disk şeklindeki bir parça Arap ekmeği gibi yuvarlaktır ve "udhiyatun" ise iki boyutludur. Yani bu mantıkla bile "dünya düzdür" diyen Kur'an'ın hatasını düzeltemezsiniz.

Kutupları Yassılaşmış ve Basık Küremsi Cisim

Yumurta şeklindeki Dünya iddiasında iki sorun var. Birincisi, "daha" ve "duhiya" sözcükleriyle ilgili ifadelerin aşağıda kanıtlandığı gibi yanlış olduğudur. Ancak bu konuda haklı olsalar bile yine de Kuran'ın dünyanın şekli hakkında hataya sahip olduğu ispatlanacaktı çünkü Dünya ve deve kuşu yumurtasının her ikisi de küremsiler olsalar da, temelde farklı küremsi türleridir.

Dünya kesinlikle mükemmel bir küre değildir. Kutupları yassılaşmış bir küremsidir, yani merkezden iki kutbundan birine kadar olan yarıçap, ekvatorun yarıçapından daha kısadır. Başka bir deyişle ekvatorun etrafında çok hafif bir şişlik var. Bu yüzden ekvatoryal yarıçap 6,378.1 km iken kutupsal yarıçap 6,356.8 km'dir. Gördüğünüz üzere arada %1'den daha düşük bir fark vardır.

Bütün yumurtalara oldukça benzeyen deve kuşu yumurtası yayık küremsi olarak tanımlanabilir. Bunun nedeni merkezin iki kutbundan birine kadar olan yarıçapın, iki yandan sıkıştırılmış bir küre gibi ekvatorunun yarıçapından daha uzun olmasıdır. Kesinlikle kutupları yassılaşmış bir küremsi değildir. Bir yumurtayı yandan tuttuğunuzda bile 3 boyutlu olarak kutuplardan basık bir küremsi gibi görünmesini sağlayamazsınız. Çünkü temelde farklı şekillerdir. Deve kuşu yumurtasının şekli aslında bir yayık küremsi gibidir. Deve kuşu yumurtasını nasıl tutarsanız tutun şekil olarak dünyaya benzemez.

Temelde birbirinden farklı olan bu iki şekil dokulu veya gölgesiz düz bir 2 boyutlu görüntüde aynı gibi görünebilir ancak üç boyutta bakıldığında yumurtayı nasıl çevirirseniz çevirin dünyaya benzetemezsiniz.

"Daha" ve "Duhiya"

Arapçada her kelimenin kendi kökünden türetilmesi gerekir. Kök genellikle farklı anlamlara sahip farklı kelimeler üretmek için ünlüler, ön ekler ve son ekler ekleyerek maniple edilebilecek üç harften oluşur. Örneğin yazmak anlamına gelen "ka-ta-ba", Kitab (kitap), maktaba (kütüphane), katib (yazar), maktoob (yazılı), kitabat (yazılar) ve bunlar gibi pek çok kelimenin kökenidir.

Şimdi deve kuşu yumurtası anlamına geldiği iddia edilen "Duhiya" kelimesini ele alalım. Bu kelime bir kök değil isimdir ve Naziat suresi 30.ayetteki "dahaha" (دَحَىٰهَآ) fiilinin geldiği kökten "da-ha-wa" (دحو) kelimesi türetilmiştir. Dahası "Duhiya" deve kuşu yumurtası bile demek değildir. Bu konuda en saygın sözlüklerin söyledikleri şöyledir:

Lisan Al Arab
الأُدْحِيُّ و الإدْحِيُّ و الأُدْحِيَّة و الإدْحِيَّة و الأُدْحُوّة مَبِيض النعام في الرمل , وزنه أُفْعُول من ذلك , لأَن النعامة تَدْحُوه برِجْلها ثم تَبِيض فيه وليس للنعام عُشٌّ . و مَدْحَى النعام : موضع بيضها , و أُدْحِيُّها موضعها الذي تُفَرِّخ فيه .ِ

Tercüme: Al-udhy, Al-idhy, Al-udhya, Al-idhiyya, Al-udhuwwa: Deve kuşunun kumda yumurtasını bıraktığı yerdir. Bunun nedeni deve kuşunun ayakları ile yeryüzüne yayılmış olması (تَدْحُوه, tadhooh) ve yumurtalarını oraya bırakmasıdır. Deve kuşu bir yuvaya sahip değildir.

Ek olarak bazıları "Udhiyy" أُدْحِىٌّ kelimesi üzerinden bu deve kuşu yumurtası oyununu oynamaya kalksa da Arap Lisanı sözlüğünün de belirttiği gibi "Udhiyy" deve kuşu yumurtasına değil, onun yumurtasını bıraktığı yere denir.

الدَّحْوُ البَسْطُ . دَحَا الأَرضَ يَدْحُوها دَحْواً بَسَطَها . وقال الفراء في قوله والأَرض بعد ذلك دَحاها قال : بَسَطَها ; قال شمر : وأَنشدتني أَعرابية : الحمدُ لله الذي أَطاقَا
بَنَى السماءَ فَوْقَنا طِباقَا
ثم دَحا الأَرضَ فما أَضاقا
قال شمر : وفسرته فقالت دَحَا الأَرضَ أَوْسَعَها ; وأَنشد ابن بري لزيد بن عمرو بن نُفَيْل : دَحَاها , فلما رآها اسْتَوَتْ
على الماء , أَرْسَى عليها الجِبالا
و دَحَيْتُ الشيءَ أَدْحاهُ دَحْياً بَسَطْته , لغة في دَحَوْتُه ; حكاها اللحياني . وفي حديث عليّ وصلاتهِ , اللهم دَاحِيَ المَدْحُوَّاتِ يعني باسِطَ الأَرَضِينَ ومُوَسِّعَها , ويروى ; دَاحِيَ المَدْحِيَّاتِ . و الدَّحْوُ البَسْطُ . يقال : دَحَا يَدْحُو و يَدْحَى أَي بَسَطَ ووسع

Tercüme: "daha" Yeryüzü için onu yaymak anlamına gelir. Daha sonra kelimenin bu anlamını doğrulayan birkaç Arapça şiirinden bahseder. Arapça okuyabilen herkes "daha"nın yaymak-sermek anlamına geldiğini bu şiir ile daha iyi anlayacaktır.

Al Qamoos Al Muheet:
(دَحَا): الله الأرضَ (يَدْحُوهَا وَيَدْحَاهَا دَحْواً) بَسَطَها)
Çeviri: Allah yeryüzünü yaydı (daha).

Al Waseet:
دَحَا الشيءَ: بسطه ووسعه. يقال: دحا اللهُ الأَرض
Tercüme: Bir şey için "daha": onu yaymak anlamına gelir. Örneğin: Allah yeryüzünü yaydı (daha).

Deve kuşu tabirinin geçtiği bir hadise bakalım hemen:

حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ مُوسَى الْقَطَّانُ الْوَاسِطِيُّ، حَدَّثَنَا يَزِيدُ بْنُ مَوْهَبٍ، حَدَّثَنَا مَرْوَانُ بْنُ مُعَاوِيَةَ الْفَزَارِيُّ، حَدَّثَنَا عَلِيُّ بْنُ عَبْدِ الْعَزِيزِ، حَدَّثَنَا حُسَيْنٌ الْمُعَلِّمُ، عَنْ أَبِي الْمُهَزِّمِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ـ صلى الله عليه وسلم ـ قَالَ فِي بَيْضِ النَّعَامِ يُصِيبُهُ الْمُحْرِمُ ‏ "‏ ثَمَنُهُ ‏"‏ ‏

Ebû Hüreyre'den rivayet edildiğine göre, Allah'ın Elçisi: Muhrim'in aldığı deve kuşu yumurtasına ilişkin olarak şöyle dedi: "Maliyetinin ceza olarak ödenmesi gerekir".
[Sunan Ibn Majah 4:25:3086]

Yani deve kuşu yumurtasının Arapçası "dahaha" değil "baydi an-na'ami" بَيْضِ النَّعَامِ dir. Baydi بَيْضِ  yumurta + an-na'ami النَّعَامِ deve kuşu = Deve kuşu yumurtası بَيْضِ النَّعَامِ

Gaşiye suresi 20.ayete detaylıca bakalım:

وَإِلَى ٱلْأَرْضِ كَيْفَ سُطِحَتْ
(Wa-ila al-ardi kayfa sutihat)

"Yeryüzüne bakmıyorlar mı, nasıl yayılmıştır!"

سَطَّحَ = sutihat = düz olarak yaymak

Bu kelime bir evin veya odanın düz tepesini veya çatısını tanımlamak için kullanılır.
Aynı kökten gelen kelimeler, bir evin veya odanın düz üst yüzeyi veya çatısını, geometride düz bir düzlemi, hurmanın yayılabileceği düz bir yeri, hamur açan bir oklavayı, düzlem veya yatay yüzeyi ifade ederken kullanılır.

Günümüzde "düz dünya" ifadesi yaygın olarak 'al-ard musattaha' الأرض مسطحة olarak çevrilir ve "musattaha" kelimesi "sutihat" kelimesiyle aynı köktendir.

Şems suresi 6.ayet: "Yere ve onu yayıp döşeyene andolsun"

والارض وماطحاها
(Waal-ardi wama tahaha)

طحا = taha = yaymak

DAHA İLERİ SEVİYE KANITLAR

Oruç ve İbadet Zamanları

Kehf suresi 86.ayet: "Nihayet güneşin battığı yere varınca, onu kara bir balçıkta batar (gibi) buldu. Orada bir kavme rastladı. Bunun üzerine biz, "Ey Zülkarneyn! Onları ya cezalandıracak veya haklarında iyi davranma yolunu seçeceksin" dedik."

Bu ancak düz bir dünya inanışı ile olabilir. Aksi halde "güneş balçıkta batar gibi" batamaz.

Bakara suresi 187.ayet: "Oruç gecesinde kadınlarınızla birleşmek size helâl kılındı. Onlar sizin için elbisedir, siz de onlar için elbisesiniz. Sizin kendinize hıyanet etmekte olduğunuzu Allah bilmiş, tövbenizi kabul etmiş ve sizi bağışlamıştır. Şimdi artık onlarla birleşin ve Allah’ın sizin için yazdığını isteyin. Fecirden siyah ip beyaz ipten sizin için ayırt edilir hale gelinceye kadar yiyin ve için, sonra orucu geceye kadar tamamlayın. Mescidlerde ibadete çekilmişken kadınlarla cinsel ilişkide bulunmayın. Bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır; sakın bu sınırlara yaklaşmayın. Allah âyetlerini insanlar için işte böyle açıklar. Umulur ki sakınırlar."

İsra suresi 78.ayet: "Gündüzün güneşin gün ortasını aşmasından gecenin karanlığına kadar namazı kıl; bir de sabah namazını; çünkü sabah namazı şahitlidir."

Bu ayetler Müslümanlara oruç tutarken yemek yememesi, içmemesi veya güneş saatlerinde cinsel ilişkiye girmemesini söyler. Bu Kuzey veya Güney kutuplarına yakın yaşayanlar için büyük bir soruna neden olabilir. Birçok Müslüman alim Müslümanları bu problemden kurtarmak için bazı kurallar koymayı denedi; Örneğin en yakın ve uygun görülen ülkenin zamanlarını kullanmak gibi. Bu tür yeniliklere duyulan ihtiyaç ise Kuran'da görülmemektedir. Yani oruçtan bahseden Kur'an bunun hiçbir ayetinde "yaşadığınız yer oruca uygun değilse" yada "yaşadığınız bölgede sadece gündüz veya gece 20 saati buluyorsa o halde orucu şöyle tutun" demez. Çünkü dünya düzdür, güneş balçığa batar gibi batar, tüm dünya kararır, güneş geri çıktığında tüm dünya aydınlanır, çünkü düzdür.

Kutuplara yaklaştıkça gündüzlerimiz veya gecelerimiz uzar. Sonunda her biri birkaç aya kadar uzayabilir. O halde İslam'ın beş şartından biri olan oruç tutmakla ilgili İsra suresi 78.ayete göre kendinizi açlıktan öldürmeksizin oruç tutmak imkansız hale getirir. Fakat yine Kur'an'ın düz dünyasını düşünürseniz ortada hiçbir sorun kalmaz, çünkü dünya düz olsaydı gece-gündüz süreleri bölgeden bölgeye değişiklik göstermez, dolayısı ile dünyanın herhangi bir yerindeki kişi için oruç tutmak ölüme neden olabilecek şartlar gerektirmezdi.

İskoçya'nın güneyindeki Aberdeen gibi şehirler için yatsı namazı ile sabah namazı arasındaki fark Haziran ayında yaklaşık 4 buçuk saattir. Bu nedenle Kur'an'da'ki bu kuralları izleyen herhangi biri gece saat 3.20 civarında uykudan uyanıp güne başlamadan tekrar uyumak zorunda kalır. Bu tür sorunlar tabii ki gün batımı ve gün doğumu yaşandığında dünyanın düz olduğuna inanan, dolayısı ile durumun her yerde aynı olduğuna inanan 7.yüzyıl Arabistan insanının aklının kenarından geçmezdi.

Kabe'ye Doğru İbadet Etmek

Bakara suresi 144.ayet: "Biz senin, yüzünü göğe doğru çevirip durduğunu elbette görüyoruz. İşte şimdi kesin olarak seni memnun olacağın kıbleye döndürüyoruz. Artık yüzünü Mescid-i Harâm tarafına çevir; nerede olursanız olun yüzünüzü o yöne çevirin. Kuşku yok ki kendilerine kitap verilenler onun rablerinden gelmiş bir gerçek olduğunu elbette bilirler. Allah onların yaptıklarından habersiz değildir."

Bu ayet tüm Müslümanlara Kabe'ye yani kıble yönüne doğru ibadet etmelerini söyler fakat bu sadece düz dünya modelinde mümkündür. Çünkü dünya küreseldir, bundan dolayı da aslında hiçbir dua, ibadet sırasında seçilen hiçbir yön Kabe'yi işaret edemez. Dünyanın küresel şeklinden dolayı yüz çevrilip durulan yön her halükarda gökyüzünü-uzayı işaret edecektir.

Hatta Mekke'den çok uzak yerden dua eden, yeryüzünün zıt konumunda ikamet eden bazı insanlar dünyanın merkezine doğru dikey olarak dua etmek zorunda kalacaklardır.

Mesela sırf bu yüzden Süleyman Adaları'ndaki Müslümanlar aslında Allah'a karşı küfre bulaşmış oluyorlar.

Kıbleyi belirlemek için Müslümanların çember çizmek şeklindeki geleneksel yöntemini kullansanız bile bir fark yaratmayacaktır çünkü dünyanın geoit şeklinden dolayı yüzünüzü Kabe'ye dönseniz bile aynı zamanda arkanızı da ona dönmüş olacaksınız.

Fakat eğer dünyanın düz olduğuna inanırsanız Kabe'ye doğru dönerek ibadet etmeyi emreden bu ayetteki sorun ortadan kalkar. Çünkü dünya gerçekten düz olsaydı nerede olursanız olun yüzünüzü kıbleye kolaylıkla dönebilirdiniz.

Kur'an'a Göre Dağlar Olmasa Yeryüzü Tamamen Görünür Olacaktı

Kehf suresi 47.ayet: "(Düşün) o günü ki dağları yürütürüz, yeryüzünü dümdüz görürsün. Onları da (dirilttiklerimizi) hiçbirini geride bırakmaksızın mahşerde toplamış olacağız."

وَيَوْمَ نُسَيِّرُ ٱلْجِبَالَ وَتَرَى ٱلْأَرْضَ بَارِزَةً وَحَشَرْنَٰهُمْ فَلَمْ نُغَادِرْ مِنْهُمْ أَحَدًا
(Wayawma nusayyiru aljibala watara al-arda barizatan wahasharnahum falam nughadir minhum ahadan)

بَارِزَةً = baarizatan = Tamamen ya da tümüyle görünür şekilde tezahür eden, apaçık, belirgin, üzerinde hiçbir dağ ya da başka bir şey bulunmayan toprak.


Taha suresi 105-107.ayetler: "Sana dağları soruyorlar. De ki: "Rabbim onları un ufak edip savuracak. Yerlerini dümdüz, bomboş bırakacak. Orada artık ne bir kıvrım ne de bir tümsek görürsün."

وَيَسْـَٔلُونَكَ عَنِ ٱلْجِبَالِ فَقُلْ يَنسِفُهَا رَبِّى نَسْفًا فَيَذَرُهَا قَاعًا صَفْصَفًا لَّا تَرَىٰ فِيهَا عِوَجًا وَلَآ أَمْتًا
(Wayasaloonaka AAani aljibali faqul yansifuha rabbee nasfan Fayatharuha qaAAan safsafan La tara feeha AAiwajan wala amtan)

فَيَذَرُهَا Fayatharuha (Tr okunuş: Fe yezeruhâ)  ('Ve onu bırakacak') kelimesi dişil "ha" ekine sahip olduğundan "onu" anlamı taşır. Şüphesiz yine dişil bir isim olan Dünya'ya atıfta bulunur. Benzer şekilde kelimenin tam anlamıyla "içinde" anlamına gelen فِيهَا feeha (Tr okunuş: fîhâ) kelimesinde de dişil 'onun' eki vardır. Bu ayetlerde başka tekil kadınsı isim yoktur, bu nedenle Kehf 47'deki bağlamı da ele alarak bu ayetlerde dünyaya (al-ard) atıfta bulundukları sonucuna varmalıyız.

Kur'an'ın 2 Doğu 2 Batısı

Rahman suresi 17.ayet: "O, iki doğunun da rabbi iki batının da rabbidir."

رَبُّ ٱلْمَشْرِقَيْنِ وَرَبُّ ٱلْمَغْرِبَيْنِ
Rabbu almashriqayni warabbu almaghribayni

Tefsirler, "mashriq شرق‎" (meşrik) ve "maghrib مَغْرِب‎" (magrib) in yazın güneş yükseldiği ve gün dönümleri gerçekleştiğinde bunların olduğu iki yeri ifade ettiğini belirtir. Benzer şekilde Mearic suresi 40.ayette güneşin doğduğu ve bu aralıklar arasında battığı tüm farklı yerlere gönderme yapıldığı anlaşılır. Bu, ancak düz bir Dünyaya ve her gün dünyayı dolaşan bir güneşe inanan bir yazar için mantıklı görünebilir.

Sorun şu ki gerçekte Dünya bir dönen küredir, bu yüzden bu yerleri ufukta işaret ediyor olsak da, tamamen bir bakış açısı sorunudur. Dünyadaki herhangi iki bakış açısı, yükselme ve ayar uçlarının yıl boyunca ortaya çıktığı ufukta farklı noktalara sahip olacak ve eğer farklı enlemlerde iseniz o zaman algılanan bu uç noktalar arasındaki açısal aralık bile farklı olacaktır. Nitekim Dünya'nın farklı yerlerinde güneşin bir yere batıyor, bir yerden çıkıyor gibi görünmesi normaldir.

Gökyüzü İnşa Edilmiş Bir Kubbedir

Bakara suresi 22.ayet: "Rabbiniz ki, sizin için yeri döşek, göğü bina kılmıştır; gökten su indirmiş, bununla sizin için rızık olarak çeşitli ürünler çıkarmıştır; artık siz de bile bile O’na eş ve ortaklar koşmayın."

الذي جعل لكم الارض فراشا والسماء بناء وانزل من السماء ماء فاخرج به من الثمرات رزقا لكم فلا تجعلوا لله اندادا وانتم تعلمون
(Allathee jaAAala lakumu al-arda firashan waalssamaa binaan waanzala mina alssama-i maan faakhraja bihi mina alththamarati rizqan lakum fala tajAAaloo lillahi andadan waantum taAAlamoona)

Kubbe, çatı olarak tercüme edilen kelime "binaa" veya "binaan"dır بِنَاء. Bu kelime "bina" anlamına gelir. İslami inanca göre gökyüzü dünya üzerindeki çok katlı bir bina gibidir. Gökler denilen bu binanın yedi katı olduğuna dair inanış ve rivayetler vardır ve bu 7 gök "dünya" denilen "düz" bir temel üzerine kuruludur. İbn Kesir'in tefsiri de bunu doğrulamaktadır:

Bu ayetler Allah'ın dünyayı adım adım yaratmaya başladığını, sonra göğü yedi kat göğe dönüştürdüğünü anlatıyor. Bina inşaatı genellikle bu şekilde başlar, önce alt katlar sonra üst katlar yapılır.
[Tafsir 'ibn Kathir]

Tüm bu delillere ek olarak eğer Kur'an Dünya'nın küresel olduğunu bilseydi dönemin Arapça dilini konuşan Muhammed ve İbn-Abbas gibi saygın tercümanlar da dahil olmak üzere onun takipçileri bu bilginin bir miktar ışığını göstermiş olmalıydı. Gördüğünüz gibi Kur'an ayetlerinde durum bunun tam tersidir. Hadisler bile yalnızca düz Dünya inancını işaret etmektedir. Hatta bazıları Dünya'nın bir balinanın sırtında olduğu inancına bile sahiptiler...